Ateşten Yalanlar kitap kapağı

2. bölüm / 6

Ateşten Yalanlar

2. BÖLÜM- TESADÜF

Vaveyla Yazarı: Hilal Boğa

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 2. BÖLÜM- TESADÜF

TESADÜF

~

Önümde hep iki yol var sanırdım: Kaçmak ya da teslim olmak.

Şu an otelin önünde, titreyen bacaklarımla emin olduğum tek bir gerçek vardı artık; bu iki yol da nihayetinde aynı yere çıkıyordu: Teslim olmaya.

O geceden, kendimden, Nihan’ın arkasında bıraktığı o gölgeden asla kaçamayacaktım. Alevlerden kaçmak isterseniz, bilirsiniz ki ısıdan doğan o yoğun dumandan yolunuzu kaybedersiniz. Tam da böyle bir durumun ortasındaydım.

Kaybolmuştum.. artık kaçamazdım; kendi ellerimle inşa ettiğim bu yalan hayatta, iyi ya da kötü, yolun sonuna gelene kadar savaşacaktım.

Tık... tık... tık...

Topuklarımın mermere çarpan tok sesleri, kafamın içindeki uğultunun arasında yankılanmaya devam ediyordu. Uzakta birkaç kahkaha, mutsuz suratlar ve hayatın akıp giden sıradanlığı...

Tık... tık... tık...

Karşımda kibar bir tebessümle duran danışma görevlisi, “Hoş geldiniz,” dedi. Yalnızca gülümsedim. Zihnimin içindeki fırtına o kadar şiddetliydi ki, tek bir kelime bile kurmak şu an ruhuma ağır bir yük gibi geliyordu.Görevli ısrarla devam etti: “İsminiz nedir, kontrol edelim efendim?”

Yutkundum. “Tan Kaya.”

“Tan Hanım, sizi etkinliğin yapılacağı ana salona yönlendireyim, buyurun.”

Hafifçe önümden yürümeye başladığında, içimdeki o körüklenen merak ve korku birbirine karışmıştı. Kendimi Deniz’le karşılaşmaya şimdiden hazırlamıştım; yüzünü magazin sayfalarından, sosyal medyanın o acımasız merceğinden ezbere biliyordum. Görsem, karanlıkta bile tanırdım.

Büyük salona adım attığımda, yaklaşık iki yüz kişilik kalabalık bir topluluk çarptı gözüme. Işıklar, pırıltılı elbiseler, kadehler... Gözlerim istemsizce Deniz’i aradı. İlk başta onu göremedim. Biraz kenara çekilip bu kalabalığı, bu sahte ihtişamı tartmaya çalışırken; burada olmamın ne kadar tehlikeli ve absürt olduğu gerçeği, sol kolumda ani bir ağırlık ve sızı olarak kendini gösterdi.

Kimseyle göz göze gelmeden, belki de arkama bile bakmadan kaçıp gitmeye hazırdım. Tam o an...Arkamdan omzuma dokunan bir el, o an omuzumdaki o eski sızıya, ruhumun en hassas yerine değdi ve içimde buzdan bir ürperti yarattı.Yavaşça arkama döndüm.

“Gidiyor muydun?” dedi. Yüzünde, kederin saklamaya çalışıp da başaramadığı o iç ısıtan bir gülümseme vardı.

Sanki yıllardır tanıdığı bir dosta seslenir gibi, sanki hayat hep bizi aynı masada buluşturacakmış gibi doğal ve sıcak bir ses tonuydu bu.Deniz’di bu...

İsmi gibi yüzü, ses tonu, bakışları da huzur veren Deniz.. Sanki o uçsuz bucaksız denizin ta kendisiydi. Onu bu hayatta ulaşılması imkansız bir dağ sanırken, şimdi hemen arkamda oluvermesine mi şaşırmalıydım, yoksa ilk karşılaşmamızın zihnimde kurduğum o korkunç senaryodan bu kadar uzak olmasına mı?

Yutkunmaya çalıştım, boğazımdaki düğümü yutamadım. “Hayır,” diyebildim sadece, göz temasından kaçınarak. “Sadece... biraz hava almak istedim.”

“Yeni geldin ama...” Söylediğim yalanın o sinsi mahcubiyeti benliğimi sararken, durumu kurtarmak için dudaklarımda anlamsız bir gülümseme belirdi. Zaman kazanmak ister gibi gülüşümü uzattım; o ise karşımda, hiçbir şeyden habersiz bana bakıyordu.

“Bazen... kalabalık ortamlar ilk anda biraz anksiyete yapıyor da..ben...”

“O zaman bir bira iyi gelir anksiyetene.” Eliyle hemen yanımızda duran bar masasını gösterdi. Sandalyeyi oturmam için nazikçe çekti. Bütün benliğim, bütün varlığım onunla yüzleşmemek için çığlık atarken; ayaklarım sanki bir mıknatısın çekimine kapılmış gibi o sandalyeye oturdu.

“Deniz,” dedi, tanışmak ister gibi elini uzatarken.Elini sıktığım o saniye, ilk defa bu kadar yakından, bu kadar derin baktım gözlerine.

“Tan,” diye fısıldadım.Adımı bir an için havada tarttı.

“Ne ilginç bir isim... Tan, Tan... Tan,” dedi ve gülümsedi.

“Ben sizi tanıyorum Deniz Bey... Zaten herkes tanıyor.” Yüzündeki o yumuşak ifade bir an için gölgelendi, gülümsemesi silindi. Benim sıradan bir hayranlık cümlesi sandığım şey, onun yaralı ruhunda başka bir yere dokunmuştu belli ki.

“Tanınmamayı tercih ederdim sanırım, Tan.” Derin, göğsünü sarsan bir nefes alarak birasından bir yudum aldı. “Ve eşime böyle bir anma gecesi düzenlememeyi de...”

Gözlerini benden kaçırıp uzaklara dikti, ama devam etti: “Neyse, tabii... Gece uzun. Seni kenarda öyle sessiz, kelimelerin bile unuttuğu bir köşede sinmiş görünce, kimseyi tanımadığını düşündüm. Proje sorumlularından biri sen misin?”

“Evet,” dedim.Etraftaki kalabalığın uğultusuna sığınarak, getirdiğim projeden, çocuklardan bahsetmeye başladım. Beni dinliyordu, ilgiliydi; lakin gözlerindeki o hüzünlü uzaklık hiçbir yere gitmiyordu. Onu daha fazla sıkmak, bu yapay tebessümle maske takmaya zorlamak istemiyordum. Zaten birazdan asıl gece başlayacaktı.

Sözlerimi kısa tuttum. Tam ayağa kalkacakken, içimdeki o durdurulamaz dürtü, engleyemediğim bir cümle olarak döküldü dudaklarımdan:“Deniz Bey... Çok güzel düşünülmüş bir gece. Eminim Nihan Hanım minnettardır size.”

Cümlem salondaki gürültünün arasında asılı kaldı. Deniz’in yüz hatları gerildi; ama bu öfkeden değil, içindeki o sönmeyen sızıdandı.

“O olsaydı çok daha güzelini yapardı bu geceye,” dedi sessizce. “Asıl biz, onun çevresindekilere bulaştırdığı o saf iyilik için minnettarız ona. Şansım derdim ona ben... Uğur getirirdi.”

İçimde bir yerler, incecik bir bıçakla kesilmiş gibi sızladı. Acaba bunun sebebi; karşımda ne kadar dik durmaya çalışırsa çalışsın bitap düşmüş o adamın hali miydi? Yoksa Nihan’ın ardından insanların onu böyle güzel, böyle tertemiz anması mıydı?

Yoksa... En basitiyle, onun söylediği o iki kelime miydi? “Uğur getirirdi...”

Kendi ellerimle Nihan’ı sürüklendiğim sonun acısından habersiz, ona duyduğu o devasa sevginin ağırlığı omuzlarıma bindirmişti bana.

Aramızdaki o kırılgan sessizlikte ikimiz de karşılıklı başımızla teşekkür ettik. Ve o, kendi yarasının, kendi hakikatlerinin olduğu yere, kalabalığın içine doğru yavaşça uzaklaştı. Ben ise arkasından bıraktığı o ağırlıkla, kendi başıma kaldım.

___

Gecenin ilerleyen saatleri, projelerin iş insanlarına sunulmasıyla devam ediyordu. Ben projeyi sunarken Deniz’in ne kadar dikkatli izlediğinin farkındaydım.

Diğer insanlar da Deniz’i o kadar çok izliyorlardı ki, verdiği ağırlık ve hissiyat tam olarak şuydu: Eğer Deniz burun kıvırırsa herkes aynısını yapardı; o dinlenmese, muhtemelen kimse beni takmazdı.

Sessizlik hakimdi; çünkü her detayına dikkatle kafa yoran kalabalık bir topluluk vardı. Kısa bir konuşmanın ardından soluklanıp sözü, başka bir projeyi tasarlayan arkadaşa devrettim.

O kalabalığın içinden “Mükemmeldi” dercesine bir bakış atan Deniz’i gördüm. Ona yine mahcup bir gülümseme atmaktan başka bir şey yapamadım.

Sıra Nihan’ı anma gecesine geldiğinde kalabalıktan bir adım kenara çekildim. Şu ana kadar yaptığı yardımlardan, çevresine getirdiği güzelliklerden bahsediyorlardı. Bazıları sahte, bazıları samimi; bazıları kendini beğenmiş, bazıları içtendi ama hepsinin tek ortak noktası şu an için Nihan’dı.

Onu seven ailesi, bitmek bilmeyen acı çektikleri her yerlerinden belliydi. O kalabalıktan, annesi olduğunu düşündüğüm kişinin sesini duydum

“Çok özlüyorum...” Sesi biraz daha ağlamaklı çıkmıştı. “Kızımı çok özlüyorum, onu benden aldılar.”Devam etmedi; ortalık buz kesmişti. Biraz ses olsun istedim o an; çünkü vicdanımın sesi o kadar yüksekti ki sanki o sessizlikte duyulmaması imkansız geliyordu bana.

Gecenin biraz daha ilerleyen saatlerinde, sona gelinmeye başlanmış ben daha bir yüzleşme yapamamıştım.

Terasa çıktım, sigaramı yakmak için. Zaten çok az kişi kalmıştı. Ben son ana kadar orada olacaktım çünkü o son yüzleşmeyi yapıp içimden özür dilemeliydim.

Terasa çıktığımda Deniz oturuyordu. Hafif sarhoş, gözleri kızarmış, hâlâ dağ gibi durmaya çalışıyordu. Yanına geldiğimde, daha ben seslenmeden ben olduğumu anlayarak,

“Nasıl baş edilir bununla, Tan?” dedi.

“19 yıl oldu Deniz, ben öğrenemedim... Sanırım bir yolu yok.” Bana döndü, gözleri tam gözlerimin en içine bakıyordu. “Annemi kaybettim, altı yaşımda. O günden sonra buramda...” Elimi göğüs kafesime götürdüm. “Tam buramda asla dinmeyen bir acı var.”

“O yaştaki bir çocuk nasıl dayanır buna, Tan! Bazen ağırlığın altında eziliyorum, dayanılmaz bir acı.”

“Alışılıyor... Duydun mu hiç mum hikayesini?” Hayır der gibi baktı yüzüme.

Elimdeki sigarayı alıp kendisi içti bir tur.

Devam ettim:“Bir insan ölünce yüreğinde kırk mum yanarmış, her gün birisi sönermiş. O kırk günün sonunda kalan son mum hiç sönmezmiş, ömür boyunca yanarmış orada, Deniz.”

“O mum hep yanacak.” Dedi

“Hep yanacak.”

Nefesimi biraz daha yaklaştıracak şekilde konuştu:“Onu çok özlüyorum, Nihan’ımı... ”Hiçbir şey söyleyemedim, soramadım; zaten ne diyebilirdin ki?

Sessizliği Deniz bozdu. “Omzundaki iz,” dedi. “Yanık izi gibi.”Parmaklarıyla ellerini yaramda gezdirdi... Yıllardır herkesten gizlediğim iz.

“Küçük bir kaza,” dedim Deniz’e; anneme olanları ona anlatamazdım ya

“Sen ne garip bir kadınasın Tan, İsmin gibi,” dedi gülerek.

O gece saat üçe kadar Deniz’le o terasta, herkes gidene kadar konuşmuştuk. Acısını bazen unutup gülümserken buluyordum, bazen o kadar ağır geliyordu ki sanki yıkılacak bir omuz olsa kendini bırakacaktı, öylesine yorgundu.

Onunla konuşmak, o yedi ayın belirsizliğini alıp götürmüştü üzerimden. Uzun uzun konuşmuştum, hemen hemen her şeyi...

Bir an bir tarafım ağır bastı.. Belki de artık veda vaktiydi, özür dileyip gitmeliydim, bir daha hiç karşısına çıkmamalıydım.

“Özür dilerim, Deniz,” dedim kollarına olmaya yakın bir haldeyken nefesini hissediyordum ama Deniz o kadar sarhoştu ki artık anlamıyordu dediğini. Tekrarladım:

“Özür dilerim... Özür dilerim... Tüm olanlar için özür dilerim.”

O boş kalmanın verdiği hissiyatla birden ağlamaya başladım. Deniz ne olduğunu anlamıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyordu, beni duyuyor muydu emin değilim ama anlamsız bir yüz ifadesi ile ağlamamı izliyordu.

“Affet beni,” diye fısıldadım.Onun gözlerine son kez bakıp artık o sondan tamamen hayatından uzaklaşacaktım ki...

“Biliyor musun, Tan?” Anlamsız, ne dediği anlaşılamayan cümleler arasından sadece bunu duydum: “Seninle karşılaşmam tesadüf olamaz. Bir yerden seni tanıyorum”

“İmkansız.. sadece tesadüf,” diyebildim Deniz’e.

Oradan koşa koşa çıktım; çünkü son cümlesi o kadar içine işlemişti ki bir an hissetti mi diye düşünmeden edemedim.

Terastan koşa koşa uzaklaşıp otelden dışarı kendimi attığım o an, kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atıyordu.

Otelin o pırıltılı kapısından dışarı nasıl çıktığımı, o mermer merdivenlerden nasıl indiğimi bilmiyordum. Tek bildiğim, Deniz'in o son cümlesinin beynimde bir siren gibi çığlık çığlığa yankılandığıydı.

Otelin önünde duran hazır bir taksiye bindiğimde ellerim titriyor, bu taksinin kim için olduğunu sorgulayamayacak kadar güçsüz hissediyordum.

Kulaklarımda hâlâ onun o yorgun ama her şeyi sezen bakışı vardı. Acaba gerçekten hatırlamış mıydı? Yoksa o anki sarhoşluğun ve kederin getirdiği bir sezgi miydi bu?

Nefes nefese tam şöföre bir şey söylecekke, arabanın ön camına vuran hafif bir tıkırtıyla irkildim.Başımı kaldırıp cama baktığımda sadece donma tepkisi verebildim.

Deniz, otelin loş ışıklarının altında, rüzgarda savrulan ceketiyle hemen arabanın önünde duruyordu. Sarhoşluğu falan kalmamıştı; gözlerindeki o hüzünlü pus yerini, insanı saniyeler içinde kül edebilecek keskin ve net bir kararlılığa bırakmıştı.

Yavaşça yolcu tarafındaki cama yaklaştı. Acalesi hiç yok gibiydi. Parmak ucuyla cama hafifçe vurdu. Kalbimin attığı yeri, içeriden dışarıya taşacak kadar net hissediyordum.Titreyen parmaklarımla camı biraz araladım. İçeriye giren soğukla birlikte, o zehir gibi net sesi kulağıma doldu

“Seni gördüm... O gece, o kazanın olduğu gün, oradaydın”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

181okunma 31beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.