10. bölüm · Ateş altında sevda
9.Bölüm
Uyandığımda odada loş bir ışık vardı. Kutay hâlâ yanımdaydı; başımı kolunun altına almış, öylece uyuyakalmıştı. Yüzü yorgundu; gözlerinin altı morarmış, dudaklarının kenarı çatlamıştı. Kaç gündür uykusuzdu, belli ki.
Usulca hareket ettim, onu uyandırmak istemedim. Ama hafif kıpırdamamla gözlerini araladı.
“İyi misin, yavrum?” diye fısıldadı.
Yutkundum, gözlerim hâlâ yanıyordu.
“Daha iyiyim… Sen hiç uyumamışsın.”
Kutay hafifçe gülümsedi.
“Sen uyuyorken ben nasıl gözlerimi kapatırım?”
Sustuğumda Kutay’la göz göze geldik. Gözleri her şeyi anlatıyordu; benim vurulmamı hâlâ kendi suçu olarak görüyordu. Beni koruyamadığı için kendini suçluyordu. Yorgunluktan göz altları iyice mosmor olmuştu.
“Kutay, istersen sen eve git, biraz dinlen. Bugün Mert, Güneş, Gece geleceklerdi. Onlar kalır başımda.”
Kutay’ın kaşları hemen çatıldı.
“Senin bu Mert’le arandaki ne? Sevgilin filan mı?”
Yüzümü buruşturarak,
“Saçmalama istersen. Kendisi abim gibidir. O da beni, Güneş’i ve Gece’yi kardeşi olarak görür,” dedim.
Kutay anladığını belli eden bir ses çıkardı. Yataktan kalkmak için hareketlenmeye başladı ama kolundan tuttum.
“Kalkma, biraz daha yanımda kal.”
Kutay şaşkın bir şekilde bana baktı, sonra yeniden yerine geçti. Biraz daha ona sokuldum. Dün duyduklarımı unutmam lazımdı… Anne olamayacağım gerçeğini. Bunun için beni sakinleştirecek tek şey Kutay’ın kahveyi anımsatan büyüleyici kokusuydu.
Biraz ondan uzaklaşıp,
“Seni sevmişken beni bırakıp gidemezsin, bu ne demek Kutay? Hâlâ söylemedin bana,” dedim.
Kutay şaşkın ifadeyle yüzüme baktı. Tam konuşacakken kapı çaldı. Hemen yanımdan kalktı. Kapıdaki iki polis içeri girdi.
“Tamay Hanım, geçmiş olsun. Bu olay hakkında ifadenizi almak zorundayız.”
Diğer polis de Kutay’a dönerek,
“Komutanım, sizi dışarı alabilir miyiz lütfen?” dedi.
Kutay hiçbir şey demeden odadan çıktı. Dün gece onun oturduğu koltuğa bu kez polislerden biri geçti. Diğeri ses kayıt cihazını açtı. O günü en ince ayrıntısına kadar anlattım. Polisler odadan çıktıktan iki dakika sonra Kutay içeriye girdi ve sandalyesine oturdu. Gözlerim ona döndü.
“Hâlâ bana bir cevap vermediniz, Komutanım.”
O sırada telefonu çaldı.
“Gene hangi orospu çocuğu arıyor… Zamanlamasını s*ktiğimin salağı,” diye homurdanarak açtı. Karşı tarafı dinledi, sonra sert bir sesle,
“Ayaz, hastanenin güvenliğini artır. Tamay’ın odasının önünde dört asker olacak. Kapıdan ayrılmasınlar.”
Telefonu kapatıp tekrar bana döndü.
“Evet küçük hanım, dinliyorum sizi.”
Anlamsız bir ifadeyle sordum:
“Ne oldu Kutay, arayan kimdi?”
Kutay sabırla iç çekti.
“Ayaz aradı, boş bir şey güzelim. Merak etme.”
Anladığımı belirten bir ses çıkardım. Sonra gözlerinin içine bakarak,
“Evet Komutanım… Artık o cümlenin anlamını öğrenebilir miyim?”
Kutay kısa bir süre sustu, sonra ağır ağır konuştu:
“Ne duyduysan o. Tamay, sana olan sevgimi saklayacak değilim. Senin yerinde başka biri olsaydı, emin ol bu kadar uğraşmazdım. Sen benimsin… Ve o pislik sana zarar veremez. Zarar vermek için önce benim cesedimi çiğnemek zorunda.”
Yutkundum. Cilveli bir sesle,
“Hâlâ bir teklif almadım, Kutay Bozkurt.”
Kutay minik bir kahkaha attı.
“Sevdiğim kadına hastane odasında çıkma teklifi vermek gibi bir niyetim yok.”
Öyle mi dercesine baktım.
“Peki abicim, ben de kendime başka birini bulurum.”
Kutay’ın kaşları hemen çatıldı.
“Şakası bile iğrenç.”
Kahkaha attım. Tam o sırada elimi karnıma götürdüğümde dikişlerimin kanadığını fark ettim. Kutay hemen yanıma geldi, pikeyi üzerimden çekti.
“Güzelim, bekle. Ben doktoru çağırıp geleyim. Bugün kendini fazla zorladın.”
Başımı salladım. Kutay çıktıktan beş dakika sonra kapı açıldı, doktor geldi. Yanıma gelip yaraya baktı.
“Ağrınız var mı?” diye sordu.
Ama o kısımda hiçbir şey hissetmiyordum. “Hayır,” anlamında başımı salladım.
“Sanırım gece yatarken dikişleri zorlamışsınız. Hemşireyi gönderiyorum, pansuman yapsınlar,” deyip odadan çıktı.
Kutay’la aynı anda hemşire girdi. Kutay sandalyesine oturup telefonuyla ilgilenirken hemşire pansumanımı yaptı ve çıktı. Gözlerimi Kutay’a çevirip,
“Telefonum nerede? Karan’ı aramam lazım,” dedim.
Kutay cevap vermeden sağ cebinden telefonumu çıkarıp bana uzattı. Hemen açıp Karan’ı aradım. İlk çalmada açtı; sanki beni bekliyormuş gibi, enerjik sesi duyuldu:
“Abla!”
Gözlerim doldu.
“Efendim, ablacım…”
Karan beklemeden cevapladı:
“Abla, neden iki gündür beni aramıyorsun ya? Senin yerini Kutay abim aradı hep!”
Sesim ağlamaklı çıkmasın diye kendimi tuttum.
“Canım, işlerim vardı. Özür dilerim. Bir daha seni asla ihmal etmeyeceğim, ablacım.”
Karşı taraftaki enerjik çocuk sesi yeniden yükseldi:
“Söz mü?”
Yüzümde küçük bir gülümseme oluştu.
“Söz, ablacım.”
İki saat boyunca Karan’la konuştuk. Ankara’da yaptıklarını anlatıyordu. Kutay’ın kardeşleri Gökçe ve Turan’dan da bahsetti. Telefonu kapattıktan sonra Kutay’a döndüm.
“Bana kahve alma ihtimalin var mı? İki gündür adam akıllı bir bardak kahve bile içmedim.”
Kutay minik bir kahkaha attı.
“Sen kahve istediğine göre iyileşmişsin demektir. Hemen alıp geliyorum kahveni.”
Ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledi.
“Öküzsün Kutay!” dedim arkasından.
Kutay’ın yüzünde bir gülümseme belirdi, eminim.
“Senin öküzünüm ama,” deyip odadan çıktı.
Ben de telefonunu alıp kurcalamaya başladım. Yaklaşık yarım saat sonra Kutay kahvelerle içeri girdi. Birini bana uzattı, diğerini kendi aldı.
“Al bakalım güzelim. Ama fazla içme, miden daha toparlanmadı,” dedi.
Kahveyi elime aldım. Sıcaklığını avuçlarımda hissetmek bile bana iyi geldi. İlk yudumu almaya çalışırken dikişlerim sızladı, yüzüm ekşidi. Kutay bunu fark etti, anında kupayı elimden aldı.
“İnat etme Tamay,” dedi sert bir sesle. “Daha yeni kendine geliyorsun, ben başında nöbet tutuyorum, sen hâlâ kahve peşindesin.”
Başımı yastığa yaslayıp yorgun bir nefes verdim. “Kahve benim için nefes almak gibi… O yüzden istedim sadece.”
Kutay gözlerini kısmış, bana bakıyordu. “Senin tek nefes alman bana yeter. Bir daha böyle bir durumda olursan…” Sesi titredi, boğazı düğümlendi. “Bir daha seni kanlar içinde görmek zorunda kalırsam… yemin ederim aklımı kaybederim.”
Gözlerim doldu. Elimi uzatıp onun parmaklarını tuttum. Avuçları sıcaktı, titriyordu.
“Ben buradayım Kutay. Söz, pes etmeyeceğim.”
Başını bana yaklaştırdı, alnını alnıma yasladı.
“Pes etme… çünkü ben sensiz yaşayamam.”
Kalbim hızla çarptı. Yorgundum, uykusuzdum, canım yanıyordu ama o an sadece onun nefesi vardı yanımda. Dudaklarıma bakıp geri çekilmedi, ama dokunmaya da cesaret etmedi.
Sadece fısıldadı:
“İyileş. Sonra konuşmamız gereken çok şey var, küçük hanım.”
Yüzümü buruşturarak,
“Uzak dur benden, öküz,” dedim.
Kutay bu cümleme gülüp geri çekildi. O sırada kapı açıldı; Gece, Güneş, Asel ve Mert gelmişti. Gece hemen yanıma gelerek Kutay’ı azarlamaya başladı:
“Kıza hasta haliyle kahve mi içirtiyorsun sen? Kızın boğazından iki lokma bile geçmemiş, dağ ayısı köpek!”
Ben kahkaha atmaya başladım. Kutay da hemen kendini savundu:
“Çok fazla ısrar etti, ben de kabul etmek zorunda kaldım maalesef. Zaten içemedi, hemen bıraktı.”
Güneş yanıma gelip poşetin içindeki kıyafetlerimi çıkardı. Bebek mavisi bir pijama getirmişti. Asel, Kutay ve Mert’e dönüp:
“Kızın kıyafetlerini değiştireceğiz, mümkünse bir daha odaya gelmeyin,” diyerek ikisini kovdu.
Güneş ve Asel kıyafetlerimi değiştirmemde yardımcı oldular. Sonra Gece, elindeki saklama kabını çıkararak:
“Sana çorba yaptı Asel. Sevmediğini biliyorum çorbayı ama maalesef şu an yiyebileceğin en uygun şey bu,” dedi.
Yüzümü ekşiterek, minik bir bebek edasıyla,
“Yemesem olmaz mı?” derken Gece zorla birinci kaşığı ağzıma sıkıştırdı. Sonra konuşmaya başladı:
“Yarın da söz, mantı getireceğim.”
Çorba bittikten sonra kızlarla uzun bir süre dedikodu yaptık. Saat gece sekizde eve gittiler. Kutay’la yine baş başa kalmıştık.
Kafamı Kutay’ın olduğu tarafa çevirerek,
“Bugün de yanımda mı uyuyacaksın?” dedim.
Kutay’ın yüzünde minik bir tebessüm oldu ve hemen kalkıp yanıma geldi. Onun yatması için kaydım. Kutay yanıma uzanıp kolunu başımın altına koydu.
“Tamay, hâlâ bana kızgın mısın?”
Anlamsızca Kutay’a baktım.
“Ne için?”
“Seni koruyamadığım için… hâlâ bana kızgın mısın?”
Başımı iki yana sallayarak,
“Senin bir suçun yoktu. Dün sinirden öyle dedim, çok özür dilerim,” dedim.
“Hayır, haklıydın. Seni koruyamadım ama sana söz veriyorum, bir daha olmayacak.”
Konuyu değiştirmek için,
“Ne zaman taburcu olacağım? Evimi özledim ben ya,” dedim.
Kutay hemen cevap verdi:
“Yarın taburcu oluyorsun. Yarından sonra ben yokum, göreve gideceğim Tamay. Evin etrafında jandarma olacak zaten, merak etme.”
“Peki, ne zaman görevden geleceksin?”
Kutay bilmediğini belirtmek için omuzlarını kaldırıp indirdi. Sonra konuşmaya başladı:
“Geldiğimde de Ankara’ya gideceğiz. Annemi geliniyle tanıştırayım biraz.”
Kaşlarım çatıldı.
“Öküz olduğunu daha önceden söylemiş miydim, Kutay Bozkurt?”
Kutay minik bir kahkaha atarak:
“Sabah söyledin ya, yavrum,” dedi.
Kaşlarımı çattım. Yarım saate yakın ikimiz de sessiz kaldık. Biraz daha Kutay’a sokuldum. Gözlerim kapanmaya başlamıştı. En sonunda kendimi uykunun kollarına teslim ettim.
