Aster Ascendant kitap kapağı

1. bölüm / 6

Aster Ascendant

Zincirlerin Ötesinde

Vaveyla Yazarı: Aster Louise

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Zincirlerin Ötesinde

Pazar meydanı, güneşin tam tepede olduğu saatte bile soğuktu. İnsan kalabalığının nefesi, tozun kokusuyla karışıyordu.

Tahta platform, çürümüş kokusuyla ayakları altında gıcırdıyordu. Sırayla dizilmiş olanların arasında o da vardı — sırası geldiğinde ittirilerek öne çıkarıldı.

Üzerindeki kumaş bir zamanlar belki iyi bir kesimdi; şimdiyse kenarları didik didik olmuş, lekelerle kaplı bir bez parçasından farksızdı. İnce bilekleri, zincirin altında neredeyse kaybolacak kadar narindi. Kolundaki ve boynundaki morluklar, güneş ışığında daha da belirginleşiyordu — bazıları taze, bazıları sarımsı bir yeşile dönmüş, eski.

Başını kaldırmadı. Gözleri, ayaklarının dibindeki çatlamış tahtaya sabitlenmişti — gri, ama bir zamanlar daha canlı bir gri olması gerekirdi belki; şimdiyse tozlu bir taş rengine bürünmüştü, içlerinden bir şey çekilip alınmış gibi soluk.

Tellal'ın sesi kalabalığın üzerinde yankılandı, mal sayar gibi bir tonla:

"Sağlıklı, itaatkâr! Ev işlerinde becerikli, fazla konuşmaz, sorun çıkarmaz!"

Kalabalıktan kahkahalar yükseldi. Biri ıslık çaldı. Bir başkası öne eğilip onu daha yakından incelemek istercesine boynunu uzattı.

O ise kıpırdamadı. Nefesi bile belli belirsizdi, göğsünün yükselip alçalışı dışında hareketsiz duruyordu — sanki bedeni orada, ama kendisi çoktan başka bir yere çekilmişti.

Zincirin sesi, bileğindeki demirin cildine sürtünmesiyle birlikte geldi. Tellal fiyatı yükseltmeye başladığında, kalabalığın sesleri birbirine karıştı — rakamlar, gülüşler, pazarlıklar.

Ve o, hâlâ aşağı bakıyordu, gri gözleri hiçbir şeye odaklanmadan.

Tellal'ın sesi yükseldi: "On altı sikke! On altı sikke duydum, arttıran var mı?"

Kalabalıktan biri elini kaldırdı. Ardından bir başkası, sesi daha kalın: "On sekiz!"

Ben... koskoca Aryn hanesinin evladı...

İçindeki ses, dışarıdaki gürültüyle hiç uyuşmayan bir sessizlikte yankılanıyordu. Gözleri hâlâ tahtaya sabitliydi ama zihni artık orada değildi — bir zamanlar ipek perdelerin arasından süzülen ışığı, ailesinin adının söylendiğinde insanların nasıl eğildiğini hatırlıyordu.

Astra bu duruma düşecek ne yaptım?

"Yirmi! Yirmi sikke!"

Bir kahkaha, ardından bir ıslık. Birinin nefesi neredeyse yüzüne değecek kadar yakınlaştı, sonra çekildi.

Lanet olsun... Neden bu tür olaylar hep beni buluyor?

Zincirin sesi bileğinde tekrar şıngırdadı, o hareket etmediği halde. Belki de titriyordu, fark etmiyordu artık kendi bedenini.

"Yirmi iki!"

Buradan kurtulmak istiyorum.

Gözlerinin ucuyla, kalabalığın önündeki adamlardan birinin dilini dudaklarında gezdirdiğini gördü — görmek istemeden gördü. Midesi bulandı.

Bu reziller... o iğrenç bakışlarını biraz daha üzerimde tutarlarsa delireceğim.

"Yirmi beş! Var mı arttıran — yirmi beşe bir kez!"

Nefesini tuttu. Ellerinin titremesini durduramadı, ama en azından başını kaldırmadı. Henüz değil. Onlara bakmayacaktı. Bakarsa, geriye kalan son şeyi de — kim olduğuna dair son inancını da — kaybedecekti.

"Otuz! Otuz sikke!"

Kalabalığın arka saflarından, sakin ama kesin bir ses yükseldi. Konuşan, ipek işlemeli bir kaftan giyen, saçları özenle taranmış bir adamdı. Duruşu dikti, yüzünde ne bir gülümseme ne bir kahkaha vardı — sadece sabırlı bir bekleyiş.

Tellal, sesindeki heyecanı gizleyemedi: "Otuz sikke! Muhteşem bir teklif! Arttıran var mı? Yok mu? O zaman otuza bir— iki—"

"Otuz iki," dedi adam, sesini yükseltmeden.

Kalabalık bir an sessizleşti. Kimse üstüne çıkmadı.

"Otuz iki sikkeye satılmıştır!" Tellal'ın çekici tahtaya vurdu, ses meydanda yankılandı.

Astra'nın kulaklarında bir uğultu vardı, sanki her şey uzaktan geliyordu. Bir el omzunu kavradı — sert, kayıtsız — ve onu platformun arkasına doğru itti. Ayakları neredeyse kendi ağırlığını taşımıyordu ama düşmedi. Düşmeyecekti.

Arkada, gölgeli küçük bir bölmede, adam ve yanındaki görevli çoktan oradaydı. Adamın yüzü yakından bakınca bile hâlâ düzgündü — temiz traşlı, gözleri sakin, neredeyse nazik bile denebilecek bir ifadeyle bakıyordu. Ama o sakinliğin altında, Astra'nın adını bile sormadan sadece eşyaymış gibi süzen bakışında, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına dair soğuk bir işaret vardı.

Görevli, elini uzattı. "Otuz iki."

Adam, kemerinin altından çıkardığı küçük deri keseyi ona attı. Görevli sikkeleri sayarken dudaklarını kıpırdatıyordu, sonra memnun bir şekilde başını salladı.

"İmzalar," dedi görevli, birkaç kâğıdı ve bir tüy kalemi uzatarak.

Adam, tek eliyle, aceleye getirmeden imzaları attı — sanki bir çay siparişi veriyormuş kadar sıradan bir hareketle. Kâğıtlar el değiştirdi.

Görevli, Astra'nın bileğindeki zinciri çözdü — ama özgürlük değildi bu, sadece bir sahiplikten diğerine geçişin resmiyetiydi. Zinciri adama uzattı.

Adam, zinciri almadı. Bunun yerine, sessizce Astra'ya döndü ve ilk kez doğrudan ona baktı.

"Benimle gel," dedi, sesi tuhaf bir şekilde yumuşaktı. Neredeyse bir davetmiş gibi.

Astra, hâlâ başını kaldırmamıştı. Ama bu sesin altındaki soğukluğu, teninin üzerinde gezinen bir şey gibi hissetti.

Adam arkasını döndü, adımlarını meydanın gürültüsünden uzaklaştıracak dar bir sokağa çevirdi. Astra, zincirsiz olmasına rağmen özgür olmadığını her adımda hissederek onu takip etti — geride kalmaya cesareti yoktu.

Sessizlik uzun sürdü. Taş döşeli sokakta sadece adımların sesi vardı, ara sıra uzaktan gelen çarşı gürültüsüyle bölünen.

"Adın ne?" diye sordu adam, sonunda, arkasına bile dönmeden.

"Astra."

Tek kelime, boğazından zorlukla çıkmıştı.

Adam başını hafifçe çevirdi, sesinde bir tür nezaket vardı — sahteliği neredeyse fark edilmeyecek kadar iyi işlenmiş bir nezaket. "Jaime Krashven. Tanıştığımıza memnun oldum, Astra."

Astra hiçbir şey söylemedi. Gözleri, önündeki adamın sırtına, kaftanının kenarındaki işlemelere sabitlenmişti — bakacak başka bir yer yoktu.

Bir süre sonra Jaime yeniden konuştu, adımlarını hiç yavaşlatmadan:

"Bu durumda olmak hoşuna gitmiyor, biliyorum." Sesi, sanki hava durumundan bahsediyormuş gibi sakindi. "Ama hayat herkese karşı eşit değildir."

Sözler havada asılı kaldı, Astra'nın içine, daha önce hissettiği o soğukluğun üzerine bir kat daha inerek.

O, cevap vermedi. Vermeyecekti de.

Adamın sözleri havada asılıyken, Astra'nın içinde bir şey tutuştu.

Ne anlatıyor bu şerefsiz?

Dişlerini sıktı, ama yüzündeki ifade değişmedi — dışarıdan bakan biri hâlâ sadece boyun eğmiş, sessiz bir köle görürdü. İçeride ise her şey alev alevdi.

Beni bir hayvanla bir mi tutuyor?

Adımları takip etmeye devam etti, ayakları neredeyse kendiliğinden hareket ediyordu, ama zihni artık ondan kilometrelerce uzaktaydı — öfkenin içinde, bileğindeki hayali zincirleri kopardığı bir yerde.

"Hayat herkese eşit değildir" diyor. Sanki bilgece bir söz söylüyormuş gibi.

Gözleri, önündeki adamın ensesine kilitlendi bir an — sadece bir an, sonra yeniden yere indi, çünkü hâlâ temkinliydi, hâlâ hayatta kalmayı biliyordu.

İzle bak. En ufak fırsatta seni kendi kanında boğacağım.

İçindeki bu düşünce, tuhaf bir şekilde onu sakinleştirdi — ilk kez, son birkaç saattir hissettiği çaresizliğin yerini bir şey aldı. Öfke, en azından, hissedilebilir bir şeydi. Çaresizlikten daha iyiydi.

Aryn hanesinin evladı, belki de zincirlerle değil ama sessizlikle savaşmayı öğrenecekti.

Kasabanın kuzeyine doğru ilerledikçe, sokaklar genişledi, evlerin taş duvarları yerini yüksek bahçe çitlerine bıraktı. Sonunda önlerinde büyük bir köşk belirdi — beyaz taştan yapılmış, pencereleri güneşte parıldayan, gösterişten çekinmeyen bir yapı.

Jaime, köşkün ana kapısından girmek yerine, arazinin kenarından dolanarak doğrudan arka bahçeye yöneldi. Astra, hâlâ birkaç adım geriden, sessizce onu takip etti.

Arka bahçe, ön cepheden bile daha etkileyiciydi — düzenli budanmış çalılar, mermer bir çeşme, ve bahçenin ortasında, sarmaşıklarla süslenmiş ihtişamlı bir çardak. Çardağın altında, ince porselen bir fincanla çay yudumlayan genç bir kadın oturuyordu. Teni pürüzsüz, duruşu kusursuzdu — sanki her hareketi önceden prova edilmiş gibi zarifti.

Jaime, ona doğru yaklaştı, adımları rahat, sanki evindeymiş gibi.

Kadın başını çevirdi, dudaklarında ince bir gülümseme belirdi. "Hoş geldin, Jaime."

"Hoş bulduk," dedi Jaime, hafifçe eğilerek.

Kadının bakışları, Jaime'den kayarak Astra'ya döndü. Bir an, o zarif yüzdeki ifade değişti — merakla karışık bir şey, incelercesine süzen bir bakış.

Kısık bir sesle, neredeyse kendi kendine konuşurcasına mırıldandı:

"Beyaz saçların bana eski bir düşmanımı hatırlatıyor."

Sözler bahçenin sessizliğinde asılı kaldı, çayın buharı gibi hafif ama ağırlığı hissedilir bir şekilde.

Jaime, kadına doğru hafifçe döndü, sesi hâlâ o sakin, kayıtsız tonundaydı:

"Bugün çarşıda bir açık arttırmadan aldım onu. Adı Astra."

Kadın, bir süre hiçbir şey söylemedi. Sadece bakışlarını Astra'nın üzerinde gezdirdi — saçlarından, yüzüne, oradan da sessizce yere eğilmiş gözlerine kadar. Fincanını dudaklarına götürdü, yavaşça bir yudum aldı, sonra fincanı tabağına bıraktı; porselenin sesi bahçenin sessizliğinde tuhaf bir şekilde yüksek çıktı.

"Astra," diye tekrarladı, ismi sanki tadına bakarcasına. "Bir köle için çok asil bir isim."

Gözleri hâlâ ondaydı, incelemesi bitmemiş gibiydi.

Jaime, kadına dönüp omuzlarını hafifçe silkti, sesi konuyu kapatırcasına değişti:

"Her neyse. Onu kızımıza hizmet etmesi için aldım."

Kadının yüzünde bir anlayış belirdi, neredeyse rahatlamış gibi. "Ah, doğru ya." Fincanını yeniden eline aldı. "Zaten kızımızın kişisel bir hizmetçisi yoktu. Aylık ücret ödeyip bir hizmetçi tutmaktansa, bir köle almak çok daha mantıklı." Başıyla onayladı, sanki bir hesap kitap işini tamamlıyormuş gibi. "Onunla ilgilenecek, ihtiyaçlarına bakacak birine gerçekten ihtiyaç vardı."

Astra, hâlâ gözlerini yerden kaldırmamıştı, ama kulakları her kelimeyi yakalıyordu. *Bir çocuğa mı hizmet edeceğim şimdi de.* İçindeki öfke, bu yeni bilgiyle birlikte tuhaf bir şekilde şekil değiştirdi — ne olacağını bilmemenin verdiği belirsizlik, öfkeye başka bir katman ekledi.

Kadın, bakışlarını yeniden Astra'ya çevirdi, bu sefer daha ölçülü bir gözle, sanki satın alınan bir eşyanın işe yarayıp yaramayacağını değerlendiriyormuş gibi. "Umarım dediğin gibi disiplinlidir. Kızımız kolay biri değildir."

Jaime, elini hafifçe kaldırıp yakınlarda bekleyen bir hizmetçiye işaret etti. Hizmetçi hızla yaklaştı, başını eğerek emri bekledi.

"Onu Celestine'in yanına götür," dedi Jaime, sesi sıradan bir talimat verirmiş gibi düzdü.

Hizmetçi, "Baş üstüne, efendim," diyerek eğildi, sonra Astra'ya döndü. Ona doğru kısa bir baş işareti yaptı, yürümesi için sessiz bir davet.

Astra, son bir kez bahçedeki çifte bakmadan, hizmetçinin peşinden yürümeye başladı. Köşkün yan tarafına doğru uzanan taş döşeli patikada ilerlerken, zihninde az önce duyduğu isim yankılandı.

Demek adı Celestine.

İsim, tuhaf bir şekilde kulağa hafif geliyordu — neredeyse nazik. Ama Astra, artık isimlerin hiçbir şey ifade etmediğini biliyordu. Jaime'nin sesi de yumuşaktı, en başta.