4. bölüm / 6
Aster AscendantBir Hayaletin İzinde
Bölümler 6Şu an: Bir Hayaletin İzinde
Astra, sakin adımlarla ışığa doğru ilerledi. Bu sefer mesafe gerçekten kapanıyordu — her adımda ışık biraz daha büyük, biraz daha yakın oluyordu.
Sonunda tam karşısına geldiğinde, elini yavaşça uzattı. Parmak uçları neredeyse ışığa değecekken—
Gözlerini açtı.
Tavan, tanıdık olmayan bir tavandı — sade, beyaza yakın, üzerinde hafif bir loş ışık oynaşıyordu. Bir hastane odasındaydı.
Başını yavaşça yana çevirdi. Hemen yanı başında, küçük bir sandalyede, Celestine oturuyordu — sırtı eğik, başı hafifçe öne düşmüş. İki eliyle, Astra'nın sağ elini sıkıca kavramıştı, parmakları hâlâ onunkilere dolanmış haldeydi.
Uyuyakalmıştı — muhtemelen saatlerdir orada, elini bırakmadan bekliyordu.
Astra, bir süre sessizce ona baktı, göğsünde tuhaf bir sıcaklık hissederek. Uzun zamandır kimsenin onun için bu kadar beklediğini görmemişti.
Astra, gözlerini tekrardan tavana çevirip başını yastığa gömdü. Göz kapakları ağırlaştı, bilinci yavaşça uykuya sürüklendi.
Gözlerini açtığında, her şey değişmişti.
Karşısında, güneş ışığıyla parıldayan, mermer sütunlarla süslü büyük ve ihtişamlı bir saray duruyordu — tanıdık bir sıcaklıkla, sanki eve dönmüş gibi bir his veren bir yer.
Sarayın geniş bahçesinde, iki kişi karşılıklı oturmuş, sakin bir şekilde kahve içiyordu. Astra, ne olduğunu tam kavrayamadan, ayakları kendiliğinden onlara doğru yürümeye başladı.
Yaklaştıkça, yüzleri netleşti — ve Astra'nın gözleri irileşti, nefesi boğazında düğümlendi.
Abisi Elian. Ablası Elys.
Bacakları aniden güçsüzleşti, gözleri hızla doldu, yaşlar birikip taşmaya hazırlandı. Vücudu ince bir titremeyle sarsıldı. Geriye doğru, istemsizce iki adım attı — sanki bu gerçek olamayacak kadar imkânsızdı.
"Abla... Abi..." Sesi kekeledi, boğazından zar zor çıktı.
İkisi de aynı anda ona döndü.
Elian'ın yüzünde, Astra'nın çok iyi hatırladığı o sıcak gülümseme belirdi. "Sonunda geldin demek, Astra."
Elys ise, hafif, neredeyse şakacı bir gülümsemeyle başını yana eğdi. "Neden bizi bırakıp gittin, Astra?"
Elys'in sorusu havada asılı kalırken, birden yönü belirsiz bir ses yankılandı — her yerden ve hiçbir yerden geliyormuş gibi.
"Astra..."
Celestine'in sesiydi.
"Astra, uyan..."
Ses gitgide netleşiyor, saray, bahçe, Elian'ın gülümsemesi, Elys'in sorusu — hepsi titreşerek dağılmaya başlıyordu, bir cam parçası gibi kırılan bir rüyanın kalıntıları.
Astra'nın gözleri bir anda açıldı, doğruldu, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Nefesi düzensizdi, sanki uzun süre koşmuştu ama gerçekte hiç kıpırdamamıştı.
Etrafına bakındı — hastane odası, aynı loş ışık, aynı sade tavan. Ama Elian'ın sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu, Elys'in sorusu hâlâ göğsünde bir ağırlık gibi duruyordu.
Neden bizi bırakıp gittin, Astra?
"Astra, ne oldu? Neden ağlıyorsun?" diye sordu Celestine, sesinde telaş vardı, elleri hâlâ Astra'nın elini bırakmamıştı.
Astra, bu soruya karşılık bir süre sessiz kaldı, sadece Celestine'e baktı — gözlerinde hem az önce gördüklerinin şaşkınlığı hem de derin bir hüzün vardı.
Sonunda, kısık bir sesle, sadece iki kelime çıkabildi ağzından: "Abi... abla..."
Celestine, bu kadarını duyunca durumu anladı. Astra, uyurken rüyasında ailesini görmüştü.
Hiçbir şey söylemedi, sadece elini biraz daha sıkı tuttu, sessizce yanında kalmaya devam etti — bazı acıların kelimelere ihtiyacı olmadığını bilircesine.
Birkaç saat sonra, doktor son kontrolünü yapıp Astra'yı taburcu etti. Celestine ve Astra, birlikte köşke doğru yola çıktılar.
Yol, kasabanın işlek sokaklarından geçiyordu. Onları gören kasabalılar, şaşkınlıklarını gizleyemiyordu. Her zaman o soğuk, mesafeli, neredeyse acımasız tavrıyla tanınan genç leydi, şimdi Astra'nın yanında yürürken küçük bir çocuktan farksız görünüyordu — endişeli gözlerle sürekli ona bakan, adımlarını onunkine ayarlayan, elini bırakmaya çekinen biri.
Sokak kenarındaki tezgahtarlar işlerini bırakıp bakıyor, geçen birkaç soylu bile fısıldaşarak birbirlerine dönüyordu. "Leydi Celestine mi bu?" diye mırıldanan sesler duyuluyordu ara sıra, inanamayan bir tonla.
İkisi de bunların hiçbirini fark etmiyor gibiydi.
Yürümeye devam ederlerken, kasabanın açık bir meydanında kalabalık bir grup oluşmuştu. Ortada, bir maceracı, güçlü bir mühür aracılığıyla ateşten kanatları parıldayan bir phoenixi kontrol etmeye çalışıyordu — kuşun her çırpınışında havada kızıl-altın kıvılcımlar saçılıyordu.
Celestine, phoenixi gördüğü an, yüzünün rengi bir anda soldu. Adımları yavaşladı, neredeyse durdu.
Astra, bu ani değişimi fark etti. "Ne oldu?"
Celestine, sesini alçaltarak, Astra'ya doğru yaklaştı. "Yakında burada büyük bir katliam olacak."
Astra'nın kaşları çatıldı, anlam verememişti. "Ne alaka? Sadece bir phoenix gördük."
"Kasabadaki lanet yüzünden," dedi Celestine, sesi gergindi, gözleri hâlâ uzaktaki kuştan ayrılmıyordu. "Buraya her phoenix geldiğinde ya da getirildiğinde, büyük bir katliam yaşanıyor."
Astra, bir an düşündü, sonra başını salladı, sanki bu mantıksız geliyormuş gibi. "Ama phoenixler aslında şans ve uğur getiren canlılardır. Bunun tam tersi olması gerekirdi."
Celestine, Astra'ya dönüp, sesindeki gerginliği bir nebze bastırarak konuştu: "Dükalıkta, bize kıyasla bazı şeyleri bambaşka şekilde yorumluyor olabilirsiniz."
Gözleri yeniden meydandaki phoenixe kaydı, sesi alçaldı: "Burada, bu kasabada, phoenix demek şans değil — felaket demek. Yıllardır böyle."
Astra, "İlginç," dedi sadece, omuzlarını hafifçe silkerek, ve yürümeye devam ettiler.
Köşke yaklaştıklarında, ilk fark ettikleri şey açık kalan kapılar oldu. Sonra koku geldi — demir gibi, ağır, mide bulandırıcı bir koku.
Kan.
Her yer kanla kaplıydı. Ana girişten dışarıya doğru ince bir kan izi süzülüyordu, taş zeminin çatlaklarına sızarak.
İkisi de aynı anda olduğu yerde donup kaldı, nefesleri kesildi.
"Sadece birkaç saattir yokuz," dedi Celestine, sesi inanamayan bir şaşkınlıkla titriyordu. "Neler oldu burada?"
Sonra hızla içeri koştu. Astra, hemen ardından, adımlarını sıklaştırarak onu takip etti.
Salona girdiklerinde, manzara daha da korkunçtu. Yerde, cansız yatan hizmetçiler vardı — bazıları yüzükoyun, bazıları duvarların dibine yığılmış. Ve orada, duvara yaslanmış, elleriyle karnındaki derin bir yarayı bastırmaya çalışan Lina vardı — Celestine'in annesi, nefesi hızlı ve düzensiz, yüzü ölüm kadar solgun.
Celestine, çığlık atarcasına annesine koştu, yanına diz çöktü. "Anne! Anne, ne oldu?!"
Lina, gözlerini zorlukla araladı, bakışları bir anda Astra'ya kaydı. Yüzünde, ölmekte olan birinin bile taşıyabileceği kadar keskin bir öfke belirdi.
"Aryn..." dedi, sesi zar zor çıkıyordu, her kelime ona ayrı bir ıstırap veriyor gibiydi.
Celestine, annesinin sözünü hemen kesti, elini onun elinin üstüne koyarak. "Anne, sus. Kendini yorma."
Astra, kimliğinin bilindiği gerçeğini görmezden gelmeye çalışarak, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalıştı. "Bana mı seslenmiştiniz, Leydim?"
Lina, kanlar içinde, gözlerinde hem acı hem de bir öfke parıltısıyla baktı ona. "Salağı oynama," dedi, sesi zayıf ama keskindi. "Kimliğini biliyorum." Nefes almak için bir an durdu, göğsü zorlukla inip kalkıyordu. "Abin buraya geldi. Mana izlerin onu buraya çekmiş — ve senin mana izlerin burada yok olunca... herkesi öldürdü."
Astra'nın yüzü bir anda değişti, önce şaşkınlık, sonra sert bir inkâr. "Lütfen saçmalamayın, Leydim." Sesi titriyordu ama kararlıydı. "Benim abim geçen yıl, kışın en şiddetli olduğu dönemde vahşice katledildi... gözlerimin önünde."
Kısa bir sessizlik oldu, Astra'nın gözleri boşluğa kaydı, o günün anıları bir anlığına geri dönmüş gibi.
"Yaşamasına imkân yok," dedi, sesi bu sefer daha alçak, ama içindeki kararlılık hiç azalmamıştı.
Celestine, hem annesinin hem de Astra'nın söylediklerini dikkatle dinlemişti, ama aklı karmakarışıktı, ne diyeceğini bilemiyordu. Gözleri ikisi arasında gidip geliyordu.
Astra, derin bir nefes aldı, sonra sesindeki tonu değiştirdi — artık saklanmaya çalışan bir köle değil, kendi kimliğini geri alan biri gibi konuştu.
"Küçük oyunu bitirme zamanı desenize..." Sesinde hafif bir alaycılık vardı. "Doğru bildiniz, ben bir Aryn'im." Bir duraksama. "Ama yanlışınız var. Abim öleli uzun zaman oldu."
Elini kaldırdı, işaret parmağındaki yüzüğü gösterdi — ailesinden kalan tek hatıra, aile reisliğinin simgesi. "Onu buraya geldiğimden beri neredeyse hiç çıkarmadım. Ve siz hiç dikkat etmediniz."
Gözlerini Lina'ya dikti, sesindeki sertlik artık gizlenmiyordu. "Şimdi ise abimin gelip size saldırdığını söylüyorsunuz..." Kısa, acı bir gülümseme belirdi dudaklarında. "Bu adam mezardan kalkacak değil ya?"
Lina, acı içinde olmasına rağmen, sesindeki öfke bir an bile azalmadı. "Kesinlikle eminim." Her kelimeyi zorla çıkarıyordu, ama gözlerindeki kararlılık sarsılmıyordu. "O, Elian Aryn'di." Bir nefes, sonra devam etti: "Ve seni arıyordu, Astra Aryn'i."
Odadaki sessizlik, bu sözlerin ağırlığı altında daha da yoğunlaştı. Astra'nın yüzündeki inkâr ifadesi bir an sarsıldı — çok kısa, çok küçük bir çatlak, ama vardı.
Astra'nın yüzünde belirgin bir değişiklik oldu — inkârın altında, bastırılmaya çalışılan bir umut, bir korku, ikisinin karışımı bir şey parladı gözlerinde.
"Abim... yaşıyor öyle mi?"
Sesi, kendi kulağına bile yabancı geldi. Sonra, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi, hızla devam etti, düşünceleri birbirine karışarak: "O hâlde çok uzaklaşmış olamaz. Birkaç saatte ne kadar uzaklaşabilir ki?"
Gözleri, salonun kapısına, sonra pencereye, sonra tekrar Lina'ya kaydı — sanki cevap orada bir yerde saklıymış gibi arıyordu.
Vücudu, kendi kararını vermeden önce çoktan harekete geçmeye hazırlanmıştı.
Astra, Lina'nın gözlerine baktı — orada, acı ve öfkenin altında, yalan söylemeyen bir kesinlik vardı. Ve o kesinliğe güvenmeye karar verdi.
"Onu aramaya gidiyorum." Sesi artık kararlıydı, titremiyordu. "İzninizle, ben şimdi ayrılıyorum, Leydi Lina."
Arkasını dönmeden önce, son bir kez Celestine'e baktı — belki bir veda, belki bir söz, ama söyleyecek zamanı yoktu artık. Adımlarını hızlandırdı, salonun kapısına, oradan da açık kapıdan dışarı, kasabanın sokaklarına doğru koşmaya başladı.
Kalbi, hem korku hem de yıllardır beklediği bir umutla aynı anda çarpıyordu.
Abi... yaşıyorsun...
