Aster Ascendant kitap kapağı

5. bölüm / 6

Aster Ascendant

Ölü Sanılan

Vaveyla Yazarı: Aster Louise

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Ölü Sanılan

Astra, köşkten fırlarcasına çıktı. Parçalanmış mana damarlarının vereceği acıyı bir kenara itti — şu an bedeninin protestosunu dinleyecek zamanı yoktu. Gözlerini kapadı bir an, içindeki manayı zorla, adeta yara kabuğunu sökercesine dışarı çekti ve büyük bir alana yayarak mana algısı yeteneğini etkinleştirdi.

Görünmez bir dalga, onun merkezinden halka halka yayıldı — kasabanın sokaklarını, evlerini, hatta havadaki toz zerreciklerini bile görünmez bir ağ gibi tarayan bir algı. Her mana kaynağı, her canlı, kısa bir an için zihninde soluk bir iz bırakıyordu. Acı, beyninin arkasında zonkluyordu, parçalanmış damarların bu ani zorlamaya verdiği tepki gibi, ama Astra dişlerini sıktı ve devam etti.

Hafif ve hızlı adımlarla kasabanın batı kanadına doğru koşmaya başladı. Ayakları taş döşeli sokaklarda neredeyse ses çıkarmıyordu, bedeni yıllar önce aldığı eğitimin izlerini hâlâ taşıyordu — bir soylu kızın zarafeti değil, bir savaşçının disiplinli hızıydı bu.

Şehrin gürültüsü, pazar yerinin uğultusu, çocukların çığlıkları, tüccarların bağırışları — hepsi arkasında kaldı, gitgide uzaklaşan bir uğultuya dönüştü.

Koşarken, boynundaki köle damgası açıkça görünüyordu — deri üzerinde kazınmış, inkâr edilemez bir işaret. Bazı kasabalılar, onu bu şekilde koşarken görünce, kaçan bir köle olduğunu düşündüler. Birkaç adam, belki bir ödül umuduyla, belki sadece bir refleksle, peşinden koşmaya başladı.

"Dur! Kaçak köle var!" diye bağırdı biri, sesi arkasından geliyordu.

Ama Astra'nın hızına yetişemediler. Aralarındaki mesafe, her adımda biraz daha açılıyordu, sonunda peşindekilerin nefesi kesildi, adımları yavaşladı, sonunda tamamen durdular, geride kalan tozdan başka bir şey göremeden.

Astra, onları görmezden geldi bile — zihni, bedeninden çok daha ileride, batıya, o mana izinin çektiği yöne doğru koşuyordu.

Kasabanın son evlerini de geride bıraktıktan sonra, açık araziye çıktı. Rüzgar, yüzüne sertçe çarpıyordu, saçları arkaya doğru savruluyordu, örgüsü yarı yarıya çözülmüştü ama umursamadı.

Ve sonra, birkaç yüz metre ilerisinde, onu gördü.

Bir siluet — uzun boylu, dik duruşlu, uzun beyaz saçları rüzgarda dalgalanan bir adam. Elinde, güneş ışığını keskin bir parıltıyla yansıtan gümüşi bir kılıç vardı. Karşısında ise iki titan vardı — insan boyunda ama fiziksel olarak sıradan bir insanın yüzlerce katı güce sahip, büyü yapamayan ama büyüye karşı neredeyse dokunulmaz olan bu yaratıklar, adamın etrafında keskin, tehlikeli hareketlerle dönüyorlardı; boyları normal bir insandan farksız olsa da, hareketlerindeki ezici güç bunun sıradan bir düşman olmadığını hemen belli ediyordu.

Astra'nın nefesi boğazında düğümlendi. Adımlarını yavaşlattı, sonra durdu, gözlerini kısarak o silüeti daha net görmeye çalıştı.

Bu... gerçekten o mu?

Tam o sırada, titanlardan biri kükreyerek adama saldırdı, devasa bir güçle yumruğunu havaya kaldırıp indirdi — insan boyunda olmasına rağmen, darbesi toprağı çatlatacak kadar güçlüydü. Ama adam, yumruğun ineceği anı önceden görmüş gibi, yana kaydı, hareketi o kadar akıcıydı ki neredeyse dans eder gibiydi.

Titan, boşluğa savrulan yumruğunun ardından dengesini toparlamaya çalışırken, adam bu fırsatı kaçırmadı. Kılıcını, tüm gövdesinin dönüşüyle birlikte öne fırlattı — gümüşi kılıç, titanın göğsüne, kalbinin olduğu bölgeye tam isabet etti, derin, kesin bir darbeyle.

Titanın gözleri irileşti, kükremesi bir anda kesildi. Bedeni, birkaç saniye sarsıldıktan sonra, ağır bir gümbürtüyle yere yığıldı, toprağı titretecek kadar güçlü bir çarpışla.

Bir titan ölmüştü.

Diğeri, arkadaşının düşüşünü görünce bir an tereddüt etti — ama sadece bir an. Titanların gururu, geri çekilmeyi bir seçenek olarak bile görmelerine izin vermiyordu. Kükreyerek, öfkeyle adama saldırdı, bu sefer daha da vahşi, daha da kontrolsüz bir hızla.

Adam, kılıcını titanın göğsüne saplayan hareketin ardından tam olarak geri çekilememişti; titanın pençesi, onun omzunu sıyırdı, derin bir yara açarak. Kan, beyaz kaftanının üzerine sıçradı, ama adam bir çığlık bile atmadı — sadece geri sıçradı, kılıcını yeniden konumlandırdı.

Titan, yarasına rağmen geri çekilmiyordu. Kanı akıyor, ama gözlerindeki öfke ve gurur, acıyı bastırıyordu. Bir kez daha saldırıya geçti, bu sefer iki eliyle birlikte, adamı ezmek istercesine.

Astra, bunu izlerken, kalbi göğsünde deli gibi çarpıyordu. Bacakları, kendi iradesi dışında yeniden harekete geçti, ona doğru koşmaya başladı — ama aynı zamanda içinde bir ses, bir şüphe fısıldıyordu:

Bu gerçekten o mu? Yoksa... gözlerimin beni kandırdığı bir hayal mi?

Rüzgar, adamın uzun beyaz saçlarını her savurduğunda, Astra'nın gözünde bir an için tanıdık bir profil beliriyordu — uzun zaman önce, kışın en soğuk gecesinde son kez gördüğü o yüz.

Elian...

Adı, dudaklarından neredeyse fısıltı halinde döküldü, koşarken, rüzgara karışarak.

Titanın pençesi omzunu sıyırdığında, adamın yüzü acıyla buruştu — o ana lanet edermişçesine dişlerini sıktı, bir an gözlerini kapadı.

Sonra, hareketleri aniden değişti. Elini titana doğru uzattı, parmakları havada karmaşık bir şekil çizdi. "Algı," diye mırıldandı, sesi alçak ama kesindi.

Görünmez bir dalga, titanın zihnine doğru yayıldı. Yaratığın gözleri bir anda bulanıklaştı, hareketleri sarsıntılı hale geldi — sanki dünya aniden anlamsız bir kaosa dönüşmüştü onun için. Yönünü şaşırdı, bir adım yanlış yöne attı, dengesi bozuldu.

Adam, bu fırsatı kaçırmadı. Kılıcını, tek bir keskin hareketle titanın boynuna sapladı. Yaratık, ne olduğunu bile anlamadan yere yığıldı, hareketsiz kaldı.

İkinci titan da ölmüştü.

Adam, nefes nefese kalmıştı. Göğsü hızla inip kalkıyordu, omzundaki yara kanamaya devam ediyordu, ama ayakta duruyordu — dimdik, yorgun ama yıkılmamış.

Tam o sırada, arkasından gelen ayak seslerini duydu. Döndü.

Astra, birkaç adım ötede durmuş, ona bakıyordu.

Adamın altın sarısı gözleri, Astra'nın gri gözleriyle buluştu.

İkisi de olduğu yerde donup kaldı. Zaman, bir anlığına durmuş gibiydi — rüzgarın uğultusu bile geri planda kaybolmuştu.

Astra'nın dudakları aralandı, ama hiçbir kelime çıkmadı. Gözleri, karşısındaki yüzü inceliyor, hafızasındaki görüntüyle karşılaştırıyor, bunun gerçek olup olmadığına dair kendi kendine bir savaş veriyordu. Birkaç dakika — ya da belki sadece birkaç saniye, ama Astra için bir sonsuzluk gibi hissettiren bir süre — geçti.

Sonunda, gözleri doldu, yaşlar sessizce yanaklarından süzülmeye başladı.

"Abi..."

Tek kelime, boğazından zar zor çıktı, ama içindeki bütün yılların özlemini, acısını, inanmazlığını taşıyordu.

Astra, hızla ileri atıldı, kendini abisine bıraktı — sıkıca, neredeyse çaresizce sarıldı ona. Öldüğünü kendi gözleriyle gördüğü, aylarca yasını tuttuğu kişi, şimdi canlı, sıcak ve gerçek bir şekilde kollarının arasındaydı.

Ne diyeceğini bilmiyordu. Söyleyecek bir şey olması da gerekmiyordu zaten. Başını, abisinin kanlı ve yırtık kaftanına gömdü, kolları onu bırakmamacasına çevreliyordu, omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu.

Elian, bir an şaşkınlıkla donakaldı, sonra yavaşça bir kolunu kaldırdı, kardeşinin sırtını okşadı — sanki onun gerçek olduğuna kendisi de inanmaya çalışıyormuş gibi.

Tam o sırada, uzaktan gelen ayak sesleri duyuldu. Kasabadan Astra'nın peşine takılan birkaç adam, nihayet onu bulmuştu — nefes nefese, ama hâlâ "kaçak köle" avının peşindeydiler.

Elian, seslerin geldiği yöne baktı, kaşları çatıldı. Neler olduğunu anlayamamıştı — bu adamlar kimdi, neden buradaydılar?

Sonra, gözleri yeniden kardeşine döndü. Ve o an, boynundaki o işareti gördü.

İnce, deri üzerine kazınmış, inkâr edilemez bir damga.

Bir kölelik arması.

Elian'ın yüzündeki ifade, bir anda taşa dönüştü. Gözlerindeki sıcaklık, yerini buz gibi bir dehşete ve hızla yükselen bir öfkeye bıraktı.

Adamlar, Elian ile aralarında on metre kalana dek yaklaştılar, nefes nefese, ama hâlâ kararlı görünüyorlardı.

"O kaçağı bize teslim et!" diye bağırdı içlerinden biri, elini Astra'ya doğru uzatarak.

Elian, kardeşini hâlâ bir koluyla sıkıca tutarken, diğer elini yavaşça kaldırdı. Sesi, tuhaf derecede sakindi — neredeyse ilgisiz. "Peki ya reddedersem?"

Adamlar birbirine baktı, sonra öndeki, cesaretini toplayarak devam etti: "O zaman zorla alırız. O, Krashven ailesine ait."

Elian'ın dudaklarında ince, soğuk bir gülümseme belirdi. Diğer eliyle, kanlı kaftanının üzerine dökülen saçlarının bir kısmını yavaşça geriye attı — o hareket bile bir tehdit gibi, sakin ama ölçülü.

"Krashven böcekleri mi?"

Sesindeki küçümseme, havayı bıçak gibi kesti.

Havada, boğucu bir ölüm sessizliği oluştu. Bölgenin en güçlü lordluklarından biri olan Krashven ailesine "böcek" demek — bir kont bile böyle bir küstahlığı göze alamazdı, bırakın bunu yüksek sesle söylemeyi.

Adamlardan biri, öfkeyle bir adım öne çıktı, sesi titriyordu — hem korkudan hem de öfkeden. "Sen kimsin ki Krashven hanedanı hakkında böyle konuşmaya cüret ediyorsun?"

Elian, kardeşinin hâlâ göğsüne yaslı olan sağ elini nazikçe kaldırdı, parmağındaki yüzüğü adamların görebileceği şekilde çevirdi — sade ama ağırlığı taşıyan, aile reisliğini simgeleyen o yüzük.

"Ben," dedi, sesi düz ama her kelimesi taşa kazınmış gibi kesindi, "Aryn Dükalığı'nın Büyük Düşesi Astra Aryn'in abisi, Elian Aryn'im."

İsim, meydanda bir yıldırım gibi çaktı.