3. bölüm / 6
Aster AscendantKaranlıkta Bir Kıvılcım
Bölümler 6Şu an: Karanlıkta Bir Kıvılcım
Celestine yavaşça yerinden kalktı, kapıya doğru yürüdü ve dışarı çıktı. Birkaç dakika sonra geri döndü, kollarında özenle katlanmış, koyu renkli, zincir detaylarıyla süslenmiş ihtişamlı bir kıyafet vardı.
İçeri girip kapıyı arkasından kapattı. "Duş alıp yeni kıyafetlerini deneme zamanı, Leydi Astra," dedi, sesinde hafif bir alaycılık vardı — ama artık o alaycılığın altında bir kötü niyet olmadığını Astra hissedebiliyordu.
Astra buna çok takılmadı, sadece hafifçe başını salladı.
Celestine, odanın bir köşesindeki, banyoya açılan kapıyı gösterdi. "Orayı kullanabilirsin."
Astra, kıyafetleri Celestine'in elinden aldı, bir an oracıkta durdu. İçinden derin bir iç çekti, sesi kısık çıktı: "Rüyada mıyım?"
Sonra, kendi de şaşırarak, yüzünde beklenmedik bir şekilde sıcak bir gülümseme belirdi. "Eğer rüyadaysam, bu rüyanın hiç bitmemesini çok isterdim."
Bu sözleri söyledikten sonra banyoya doğru yürüdü, kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Musluğu açtı, sıcak su akmaya başladı, buharı aynanın yüzeyini yavaşça bulanıklaştırdı.
Duşun sesi hafifçe kapıdan sızarken, Celestine yatağının kenarına oturdu. Gözleri, yatağın tam karşısındaki duvarda asılı bir fotoğrafa kaydı — kendisi ve üvey abisinin birlikte olduğu bir kare.
Bir süre sessizce baktı, yüzündeki ifade yavaşça değişti — az önceki hafif alaycılığın yerini, çok daha eski ve derin bir şey aldı.
"Benim rüyam sona erdi..." diye mırıldandı, sesi neredeyse kendine söylüyormuş gibi alçaktı.
Parmakları, eteğinin kumaşını hafifçe sıktı. Gözlerini fotoğraftan ayırmadan, devam etti:
"Ancak senin rüyanın sona ermesine izin vermeyeceğim."
Sözler odada asılı kaldı, banyodan gelen suyun sesiyle karışarak.
Sıcak su, Astra'nın omuzlarından aşağı süzülürken, saçlarını yıkamak için başını eğdi. Parmakları saç tellerinin arasında gezinirken, zihni de kendiliğinden geriye, çok gerilere gitti.
Cidden onca yaşanan şeyden sonra bunu mu yaşayacaktım?
Su sesi, düşüncelerinin arasında tek sabit şeydi.
Biri bana bunları yaşayacağımı daha önceden söyleseydi, muhtemelen benimle alay ediyor derdim...
Bir süre sessizce yıkandı, buharın içinde kayboldu sanki. Sonra, gözlerinin önünde o gün yeniden canlandı — gökyüzünün kararması, çığlıklar, toprağın altında bile hissedilen o devasa kanat çırpışları.
Kim dokuz ilksel ejderhadan birinin Dükalığa saldıracağını tahmin edebilirdi ki?
Suyun sesi, o günün uğultusuna karışır gibi oldu bir an.
O iblis bile başlı başına yıkım ve ölüm demekken, bir de yanında binlerce ejderha getirmişti.
Sessizce duşuna devam etti, su izlerini yıkarken içindeki o eski acıyı da bir nebze hafifletmeye çalışırcasına.
Sonunda duştan çıktı, yumuşak bir havluyla kurulandı. Celestine'in hazırladığı kıyafetleri giymeye başladı — kumaşın tenine değişi bile tanıdık olmayan bir lükstü.
Kıyafeti üzerine tam oturttuğunda, aynadaki yansımasına baktı, gözlerinde eski bir gurur ile şimdiki acının garip bir karışımı vardı.
Ve biz buna rağmen insanları korumayı başardık...
Astra banyodan çıktığında, Celestine ona doğru döndü. Gözlerinde belirgin bir hayranlık parladı.
"Tanrım..." Sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü. "Çok güzel olmuşsun."
Astra, hafifçe başını salladı, mahcup bir tavırla. "Abartma. Saçlarım hâlâ düzensiz."
Celestine, buna aldırmadan ayağa kalktı, masasına doğru yürüdü. Çekmecelerden birini açtı, içinden zarif işlemeli bir tarak çıkardı. Aynanın karşısına geçti, eliyle kendi önündeki yeri işaret etti.
"O kar beyazı saçlarını taramak istiyorum," dedi, sesinde çocuksu bir istek vardı.
Astra, yüzünde küçük bir gülümsemeyle ona doğru yürürken konuştu: "Başka biri tarafından alınmış olsaydım, muhtemelen çoktan ölmüş olurdum."
Celestine'in kaşları hafifçe çatıldı, sözlerin anlamını çözemedi. "Ne demek istiyorsun?"
Astra, aynanın önüne, Celestine'in karşısına geçerken devam etti, sesi bu sefer daha ciddiydi: "Baban, Lord Jaime, beni o iğrenç varlıkların arasından kurtardı."
Astra, aynanın önünde Celestine'e dönerek, sesini alçaltarak devam etti:
"Aramızda kalsın ama..." Bir an duraksadı, sanki söyleyeceği şeyin ağırlığını tartıyormuş gibi. "Hem annen hem de baban, her ne kadar iki yüzlü olsalar da, beni oradan çıkardıkları için onlara minnettarım."
Sözler, itiraf gibi çıkmıştı ağzından — içindeki öfkeyle bu minnettarlığın aynı anda var olabildiğini kendisi de tam anlamlandıramamış gibi bir tonda.
Celestine, tarağı yavaşça Astra'nın saçlarında gezdirmeye başlamıştı, hareketleri özenli, neredeyse meditatif bir sabırla. O an, odada bir köle ile bir soylu değil, sanki iki çocuk, iki dost vardı — aralarındaki tüm o unvanlar ve zincirler bir kenara bırakılmış gibiydi.
"Hey, Astra," dedi Celestine, tarağı bir sonraki tutamdan geçirirken, sesi hafif ve rahat. "Kılıç antrenmanlarımda bana eşlik eder misin?"
Astra'nın gözleri, aynadaki kendi yansımasından kayıp sol elinin işaret parmağına indi — orada, sade ama ağırlığı hissedilen bir yüzük duruyordu. Ailesinden geriye kalan tek hatıra, aile reisliğini simgeleyen tek şey.
Bir an, parmağındaki o yüzüğe baktı, içinde bir şeyler kıpırdadı — geçmişin, artık var olmayan bir hayatın son izi.
Sonra başını kaldırdı, gözlerini yeniden aynaya, Celestine'in yansımasına dikti. Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
"Elbette ki eşlik ederim," dedi, sesi bu sefer daha canlı çıkmıştı. "Kılıç kullanmayı seviyorum."
Celestine, tarağı son bir kez Astra'nın saçlarında gezdirip elini geri çekti, işini tamamlamış bir memnuniyetle. Astra ise sağ taraftan ince bir tutam ayırdı, parmaklarıyla hızlı ve alışkın hareketlerle örmeye başladı.
"İşte, şimdi tam oldu," dedi, örgüyü bitirip ayağa kalkarken. Aynadaki yansımasına son bir bakış attı, sonra Celestine'e döndü.
"Şimdi sıra bende," dedi, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle, elindeki tarağı işaret ederek. "Geç bakalım önüme, saçlarını tarayacağım."
Celestine'in yüzünde şaşkınlıkla karışık bir memnuniyet belirdi — bu tür bir karşılıklılığa, bu kadar sıradan ve sıcak bir jeste alışkın değildi sanki. Bir an tereddüt etti, sonra sessizce aynanın önündeki sandalyeye oturdu, sırtını Astra'ya döndü.
Uzun, ipeksi kızıl saçları omuzlarından aşağı döküldü, Astra'nın eline bırakılmayı bekler gibi.
Astra, tarağı Celestine'in uzun saçlarında yavaşça gezdirmeye başladı, hareketleri sakin, neredeyse ritmikti. Bir süre sessizlik içinde devam etti, sadece tarağın saçlardan geçiş sesi vardı.
Sonra, hiç beklenmedik bir şekilde sordu: "Mana damarları parçalanan birine ne olur, biliyor musun?"
Celestine'in omuzları hafifçe gerildi bu ani soruyla. "Hayır... bilmiyorum."
Astra'nın elleri bir an durdu, tarağı saçların arasında asılı kaldı. Cevap vermekte tereddüt etti — sanki kelimeleri ağzından çıkarmak, onları yeniden yaşamak anlamına geliyormuş gibi.
"Acılar içinde ölürler," dedi sonunda, sesi düz ama altında derin bir şey titreşiyordu.
Odaya ölüm sessizliği çöktü. Pencereden süzülen rüzgarın hafif uğultusu dışında hiçbir ses yoktu.
Astra devam etti, sesi bu sefer daha alçak: "Ama ben... ölmedim." Bir duraksama. "Acılar içinde yaşamaya devam ediyorum."
Bu sözleri söylerken, gözlerinden yaş gelmeye başladı — önce tek bir damla, sonra art arda birkaçı, yanaklarından sessizce süzülerek.
Celestine, arkasını hemen döndü, tarağı hâlâ elinde tutan Astra'nın yüzüne baktı. Gözlerindeki o yaşları gördüğünde, kendi göğsünde bir sıkışma hissetti.
Astra, o kadar rahatlamıştı ki artık acısını gizleyemiyordu. Gözleri, uzun zamandır sakladığı her şeyi bir anda ele veriyordu — ve bunu fark etmenin bile gücü yoktu artık içinde.
Dudakları büzüştü, içindeki acının fiziksel bir belirtisi gibi. Celestine, bunu görür görmez yüksek sesle bağırdı: "Bir şifacı getirin, hemen!"
Sesi koridorlarda yankılandı. Gözleri hemen Astra'ya döndü, ama ne yapacağını bilemiyordu — daha önce hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştı, elleri havada asılı kaldı, dokunmak mı yoksa uzak durmak mı gerektiğine karar veremeden.
Çok geçmeden kapı açıldı, yaşlıca bir şifacı içeri girdi, nefes nefeseydi. Hemen Celestine'i selamladı, başını eğerek.
"Onun acılarını dindirebilir misin?" dedi Celestine, sesi telaşlı, Astra'yı işaret ederek. "Acele et."
Şifacı, hiç vakit kaybetmeden Astra'ya yaklaştı, bir elini omzuna koydu. Gözlerini kapadı, vücudundaki tüm manayı elinde topladığı hissedilir bir yoğunlukla eline yönlendirdi. Sonra alçak, kadim bir tonla mırıldanmaya başladı:
"Ey yaşamın sessiz nefesi,
Ey yaraları kapatan kadim ışık…
Kırılmış olanı birleştir,
Solmuş olanı yeniden yeşert.
Kanı durdur, acıyı sustur,
Bedene kaybettiği gücü geri ver.
Göğün altında, toprağın üzerinde,
Yaşamın ilk kıvılcımı adına—
İyileş.
Çünkü yaşam henüz seni terk etmedi."
Son kelimeyle birlikte, şifacının ellerinden yumuşak, sarı bir ışık parladı, Astra'nın omzundan başlayıp tüm bedenine yayılan bir sıcaklıkla. Yavaş yavaş, içindeki o keskin acı azalmaya başladı — yıllardır bedeninde taşıdığı ağırlığın bir kısmı, en azından şimdilik, hafiflemiş gibiydi.
Astra'nın dizleri aniden boşaldı, yere çöktü. Görüşü bulanıklaşmaya başladı, kenarlarından içeri doğru kararan bir sis gibi.
"Astra! Astra, iyi misin?!" Celestine'in sesi, gitgide uzaklaşan bir yankı gibi geliyordu artık.
Gözleri tamamen kapandı.
Sonra, hiçbir geçiş hissetmeden, gözleri yeniden açıldı.
Ama etraf, az önceki oda değildi.
Boşluk. Sonsuz, kara bir boşluk — ne bir zemin, ne bir tavan, ne bir duvar. Sadece karanlık, her yöne uzanan, sınırı olmayan bir karanlık.
Ve uzakta, tam karşısında, tek bir nokta vardı — küçük, beyaz, titrek bir ışık, o devasa karanlığın içinde inatla parlayan.
Astra, kendi bedenini bile tam olarak hissedemiyordu. Sesi çıkar mıydı bilmiyordu, ama yine de sordu — belki sadece zihninde, belki gerçekten:
Neresi burası?
Hiçbir cevap gelmedi. Sadece karanlığın kendisi, sanki nefes alıyormuş gibi hafifçe titreşiyordu etrafında.
Astra, o uzaktaki beyaz noktaya doğru adım attı. Ayaklarının altında hiçbir zemin hissetmiyordu, ama yine de yürüyebiliyordu — ya da en azından yürüdüğünü sanıyordu.
Adımlarını hızlandırdı. Sonra koşmaya başladı, karanlığı yararak, o küçük ışığa ulaşmak için her şeyini vererek.
Ama mesafe değişmiyordu.
Ne kadar hızlı koşarsa koşsun, ışık hep aynı uzaklıkta kalıyordu — ulaşılmaz, ama hep görünür, sanki onunla alay edercesine.
Nefesi kesiliyormuş gibi hissetti, ama ciğerlerinde hava olup olmadığını bile bilmiyordu artık. Sadece koşmaya devam etti, karanlığın içinde, o tek ışığa doğru — boşuna da olsa.
Işık, bir anda sönüverdi — Astra'nın çevresindeki karanlık, artık gerçekten mutlak hale geldi, hiçbir referans noktası kalmadı.
Bir an, belki bir sonsuzluk, hiçbir şey olmadı.
Sonra, aynı noktada, ışık yeniden belirdi — ama bu sefer öncekinden daha parlaktı. Yavaş yavaş, adım adım büyüyor, güçleniyordu, karanlığı kenarlarından yiyip bitirmeye başlayan bir aydınlık gibi.
Astra, kendini durdurdu, koşmayı bıraktı — çünkü artık ışığa gitmesine gerek yokmuş gibiydi. Işık, sanki kendisi ona doğru geliyordu.
Parlaklığı artıkça, Astra'nın gözlerini kısmasına neden oldu, ama bakmaktan da vazgeçemedi.
