2. bölüm / 6
Aster AscendantDüşmüşlerin Onuru
Bölümler 6Şu an: Düşmüşlerin Onuru
Köşkün ana girişinden içeri girdiler. İçerisi dışarıdan göründüğünden de gösterişliydi — yüksek tavanlar, duvarlarda asılı tablolar, ayaklarının altında yumuşak halılar. Hizmetçi, hiç durmadan geniş bir merdivenden üst kata çıktı, Astra sessizce onu izledi.
Üst kattaki koridor uzundu, iki yanında kapalı kapılar sıralanıyordu. Ayak sesleri halının üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Bir süre yürüdükten sonra hizmetçi, koridorun sonundaki bir kapının önünde durdu. Elini kaldırıp nazikçe tıklattı.
"Girin," diye geldi içeriden bir ses — genç, ama kesin bir tonu vardı.
Hizmetçi kapıyı açtı, içeri girdi. Astra da onu takip etti, başı hâlâ eğik, gözleri yerdeydi.
Oda genişti, büyük bir pencere odanın bir duvarını neredeyse kaplıyordu. Pencerenin önünde, dışarıya bakan genç bir kız duruyordu — arkası dönüktü, onlara bakmıyordu bile.
Hizmetçi başını eğdi.
"Ne var?" diye sordu Celestine, hâlâ dışarıyı izleyerek, sesinde en ufak bir merak izi yoktu.
"Lord Jaime size hizmet etmesi için bir köle gönderdi," dedi hizmetçi, sesi saygılı ama düz.
Bir sessizlik oldu. Celestine'in omuzlarında hafif bir hareket vardı, sanki bu haber ona ne sevinç ne de rahatsızlık veriyordu — sadece bir bilgi parçasıydı.
"Pekâlâ," dedi sonunda. "Sen çıkabilirsin."
Hizmetçi eğildi, geri geri birkaç adım attıktan sonra döndü ve odadan çıktı, kapıyı arkasından yumuşakça kapattı.
Oda şimdi sadece ikisine kalmıştı — biri hâlâ pencereden dışarıyı izleyen, diğeri hâlâ gözlerini yerden kaldırmayan.
Hizmetçinin ayak sesleri koridorda uzaklaşıp tamamen kaybolduktan sonra, Celestine'in yüzünde beklenmedik bir gülümseme belirdi — az önceki o soğuk, ilgisiz ifadeden eser yoktu artık.
"Sonunda..." dedi, sesi rahatlamış bir iç çekişe benziyordu. "Artık sürekli olarak beni rahatsız etmeyecekler."
Yüzündeki sevinç, saklamaya bile çalışmadığı türden, açık ve çocuksuydu. Astra'ya doğru döndü, adımları hafif, neredeyse heyecanlıydı. Aralarında sadece birkaç adım kalana kadar yaklaştı.
Astra, bu ani yakınlıktan içgüdüsel olarak gerilse de, alışkanlıkla başını eğik tutmaya devam etti — ta ki bir el, yumuşak ama beklenmedik bir dokunuşla yanağına değene kadar.
Celestine, elinin altında Astra'nın yüzünü nazikçe yukarı kaldırdı. Gözleri birbirine kilitlendi.
Bir an, Celestine'in yüzünde şaşkınlık belirdi, gözleri genişledi. "Gözlerin..." Sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü. "Çok güzeller."
Astra, ne olduğunu anlayamamıştı. Daha birkaç saniye önce hizmetçiye "ne var?" diye soran, sesinde en ufak bir ilgi taşımayan o kız, sanki ortadan kaybolmuş; yerine bambaşka biri gelmişti — meraklı, sıcak, neredeyse... samimi.
İçindeki her şey tetikte bekliyordu, bu ani değişime nasıl tepki vereceğini bilemeden.
Celestine, elini yanağından çekmeden, bu sefer sordu: "Benim adım Celestine. Senin adın ne?"
Astra, boğazında bir düğüm hissederek, kesik bir sesle cevap verdi: "Astra, leydim."
Celestine, hafifçe başını salladı, ama sonra dudaklarında ince bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Bana sadece diğerlerinin yanındayken 'leydim' de." Sesi, bir emirden çok bir rica gibiydi. "Başbaşayken bana adımla hitap et."
Astra, bu sözlerin karşısında ne diyeceğini bilemedi. Bir köle için bu tür bir yakınlık — bir efendinin adını kullanma izni — hem tuhaf hem de tedirgin ediciydi. Bunun bir tuzak mı, yoksa gerçek bir istek mi olduğunu ayırt edemiyordu.
Sadece küçük bir baş hareketiyle karşılık verdi, hâlâ Celestine'in elinin altında, gözlerini ondan kaçırmaya cesaret edemeden.
Celestine, elini yavaşça Astra'nın yanağından çekti. "Eminim ki kendini çok huzursuz hissediyorsun, Astra." Sesi düşünceliydi, sanki kendi söylediklerinin ağırlığını tartıyormuş gibi. "Bende kendimi çok huzursuz hissediyorum."
Odada bir sessizlik oldu, sadece ikisinin nefesleri ve uzaktan gelen belli belirsiz köşk sesleri vardı.
Sonra Celestine devam etti, sesi biraz daha alçalarak: "Ben bu ailenin evlatlık kızıyım." Gözleri bir an Astra'dan kayıp, odanın bir köşesine takıldı, sanki geçmişe bakıyormuş gibi. "Bana karşı hep soğuk davranmışlardır. Bende onların yanında duygularımı gösteremez oldum." Aralarında kısa bir sessizlik oldu. "Bir süre sonra hizmetkârlardan bile duygularımı gizlemeye başladım."
Sözlerin ardından, açık pencereden içeri bir rüzgar uğultusu doldu odayı. Perdeler hafifçe dalgalandı. Rüzgar, Celestine'in sırtını okşayarak geçti, saçlarının birkaç telini havalandırdı; aynı esinti Astra'nın yüzüne çarptı, serin ve ani.
Bu itiraf, havada asılı kaldı — bir köle ile bir leydinin arasında olması beklenmeyen türden bir çıplaklıkla.
Astra'nın dudakları hafifçe aralandı, içinde bir şeyler söylemek ister gibi bir kıpırtı oldu — ama hiçbir kelime çıkmadı. Ne diyeceğini bilmiyordu; belki de söyleyecek doğru bir şey olmadığını biliyordu.
Celestine, onun bu sessizliğini fark etmiş gibi, hafifçe gülümseyerek devam etti: "Her neyse." Sesindeki ağırlık birden hafiflemişti, sanki az önceki itirafı geride bırakmaya karar vermiş gibi. "Nihayet kendimi gizlemek zorunda kalmayacağım biri var."
Gözleri yeniden Astra'ya kilitlendi, bu sefer içinde bir umut parıltısıyla — bir köleye değil, sanki uzun zamandır beklediği bir şeye bakıyormuş gibi.
Celestine, köşkün terzisini çağırttı. Kısa süre içinde yaşlıca bir kadın, elinde mezura ve iğnelerle dolu bir çantayla odaya girdi. Astra'nın etrafında dönerek ölçülerini aldı — omuzları, beli, boyu — hiçbir şey söylemeden, sadece işini yapan biri gibi sessizce.
İşi bitince Celestine, terziye alçak sesle birkaç şey söyledi. Terzi başını salladı, eğildi ve odadan çıktı.
Astra, kapının kapanmasını izledikten sonra, cesaretini toplayarak konuştu: "Bu kadar zahmete girmene gerek yoktu..."
Celestine, ona döndü, yüzünde hafif bir şaşkınlık vardı — sanki bu itirazı beklemiyormuş gibi. "Sen her zaman benim yanımda olacaksın." Sesi kesindi, tartışmaya kapalı. "Sen bir köle değil, benim dostum olacaksın. Çünkü benim bir köleye değil, bir dosta ihtiyacım var."
Astra, bir an duraksadı, sonra dikkatlice sordu: "Bir dosta ihtiyacın varsa... diğer genç soylu leydilerle dost olabilirsin."
Celestine'in yüzünde bir gölge belirdi, hafif bir alaycılıkla karışık bir acılık. "Soylular mı?" Kısa, sert bir gülüş çıkardı boğazından. "Onlar çok nankör ve alçaktır." Gözleri pencereye kaydı bir an, sonra tekrar Astra'ya döndü. "Bana sadece çıkarları doğrultusunda yaklaşırlar — babamın serveti, ailenin ismi, ileride kurulacak bir ittifak umuduyla. Hiçbiri gerçekten beni görmez."
Sesindeki yorgunluk, yaşından çok daha büyük bir şeyin izini taşıyordu.
"İşte bu yüzden soylularla muhatap olmuyorum," dedi Celestine, sesinde kesin bir kararlılık vardı.
Kısa bir sessizliğin ardından, gözleri yeniden pencereye kaydı, dışarıdaki bahçeye. "Ailem de zaten sosyete toplantıları, balolar gibi soylu etkinlikleri haricinde evden ayrılmama izin vermiyor."
Sesindeki ton değişmişti — az önceki alaycılığın yerini bir tür yorgun teslimiyet almıştı, sanki bu kısıtlamayı defalarca dile getirmiş ve hiçbir zaman bir şeyin değişmeyeceğini kabullenmiş biri gibi.
Celestine, pencere kenarındaki sandalyesine yerleşti, gözlerini Astra'nın yüzünden ayırmadan. Bir süre sessizce inceledi, sonra düşünceli bir tonla konuştu:
"İçimden bir his, senin düşmüş bir hanedandan geldiğini söylüyor."
Astra'nın vücudunda ani, belirgin bir gerilme oldu — omuzları hafifçe kasıldı, nefesi bir an durdu. Kontrol etmeye çalışsa da, bu tepki gözden kaçmayacak kadar açıktı.
Celestine bunu hemen fark etti, gözlerinde bir parıltı belirdi.
Astra, kısık bir sesle, neredeyse kendine hakim olmaya çalışarak konuştu: "Hislerin gerçekten güçlüymüş."
Bu, ne bir onaylama ne de bir inkârdı — ama Celestine'in yüzündeki merakı daha da alevlendirmeye yetti. Dudaklarında yavaşça bir gülümseme belirdi, gözleri şimdi tamamen Astra'ya odaklanmıştı.
Elini kaldırıp karşısındaki boş sandalyeyi gösterdi. "Otur."
Astra, bir an tereddüt etti, sonra sakin adımlarla ilerleyip gösterilen sandalyeye oturdu. Aralarındaki mesafe artık sadece küçük bir masa kadardı.
Celestine, ellerini kucağında birbirine kenetledi, öne doğru hafifçe eğildi.
"Sakıncası olmazsa... hangi aileden geldiğini öğrenebilir miyim?"
Astra, bir süre ona baktı, gözlerindeki temkinlilik hiç azalmadan. Sonunda, sesi alçak ama net çıktı: "Bunu bir sır olarak tutacağına söz vermelisin."
Celestine, hiç duraksamadan başını salladı. "Söz veriyorum."
Astra derin bir iç çekti, sanki bu tek kelimeyi söylemek bile ona ağır geliyormuş gibi. "Aryn."
Celestine'in gözleri hafifçe küçüldü, düşünceli bir ifade yüzünü kapladı. "Komşu krallığa bağlı olan Aryn Dükalığı'ndan mısın?"
"Evet," dedi Astra, sesi düz ama içinde bastırılmış bir acı vardı. "Ama artık Aryn Dükalığı yok."
Sözler odada asılı kaldı, ağırlığı Celestine'in yüzündeki ifadeyi yavaşça değiştirdi — meraktan, bir tür dikkatli endişeye doğru.
Celestine, yavaşça ayağa kalktı. Eteğini toparlarken hafifçe başını eğdi, duruşunda tuhaf bir resmiyet vardı. "Celestine Krashven, Aryn Dükalığı'ndan Leydi Astra Aryn'i selamlıyorum."
Sesinde ne bir küçümseme ne de bir alay vardı — aksine, tuhaf derecede ciddiydi, sanki gerçek bir saray töreninde bulunuyormuş gibi.
Astra'nın yüzü gerildi, sesi keskinleşti: "Kes şu saçmalığı, Celestine. Böyle şeyler yapma." Bir an durakladı, sonra devam etti, sesindeki acılık daha da belirginleşerek: "Ben artık bir soylu değilim... Alçak bir köleye böyle hitap etmemelisin."
Celestine, başını kaldırdı ve yeniden sandalyesine oturdu, yüzünde hafif bir pişmanlık vardı. "Üzgünüm. Bunu yapmam gerekiyordu."
Astra'nın kasları hafifçe gerildi, kaşları çatıldı. "Ne demek yapman gerekiyordu?"
"Her soylu, üstlerini başını eğerek selamlamalıdır," dedi Celestine, sanki bu apaçık bir kural anlatıyormuş gibi sakin bir tonla.
Astra, ona keskin bir bakış attı. "Buna düşmüşler de mi dahil?"
"Komşu Krallık'ta bu işler nasıl işliyor bilmem," dedi Celestine, sesi kararlıydı, "ama evet, burada düşmüşler de dahil selamlanmalıdır."
Kısa bir sessizlik oldu, sonra devam etti, sesi bu sefer daha yumuşak, neredeyse saygılı bir tonla: "Senin hanedanının düşüşü gerçekleşeli yaklaşık bir yıl oldu... Bu tüm kıtayı sarsan bir olaydı." Gözleri bir an uzaklaştı, sanki o günün haberlerini hatırlıyormuş gibi. "O büyük ejderha saldırısında insanları hayatta tutmayı başardınız, adınız tarihe kazındı." Yeniden Astra'ya baktı, bakışlarında gerçek bir hayranlık vardı. "Düşmüş dahi olsan saygıyı hak ediyorsun."
Astra'nın yüzündeki gerginlik hafifçe değişti, bu sözlerin altında ezilen bir şey varmış gibi.
Celestine, hemen ardından, sesini biraz daha alçaltarak ekledi: "Endişelenme. Sırrın benimle güvende."
Kapıya bir tıklama sesi geldi. İkisi de aynı anda başlarını çevirdiler.
Celestine'in yüzündeki o sıcak, samimi ifade göz açıp kapayıncaya kadar kayboldu — yerini biraz önceki o soğuk, mesafeli maske aldı.
"Ne var?" dedi, sesi keskin ve ciddi.
Kapının ardından hizmetçinin sesi geldi, saygılı ve temkinli: "Leydim, terziden istediğiniz kıyafetler hazır."
