Aster Ascendant kitap kapağı

6. bölüm / 6

Aster Ascendant

Aryn'in Yeniden Doğuşu

Vaveyla Yazarı: Aster Louise

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Aryn'in Yeniden Doğuşu

Ortam da mutlak bir sessizlik oluştu. Elian'ın söylediği sözler, oradaki herkesi dondurmuştu.

Adamlardan biri, sesi titreyerek konuştu: "Ne saçmalıyorsun sen?"

Bir diğeri, panikle araya girdi, sanki bir açıklama bulmaya çalışıyormuş gibi: "Doğru ya, savaş alanından geçerken tesadüfen bulup almıştır!"

Tam o anda, arkalarından bir ayak sesi duyuldu. Herkes o yöne döndü.

Celestine'di gelen.

Adımları kararlı, duruşu dimdikti. Yaklaştığında, hem Elian'a hem de hâlâ ağlayan Astra'ya doğru, tam bir soylu töreniyle resmi bir selam verdi — başını eğerek, elini göğsüne götürerek.

Bu hareket, oradaki adamları daha da dehşete düşürdü. Krashven ailesinin kızının, bu iki yabancıya böylesine bir saygıyla selam vermesi, artık hiçbir şüpheye yer bırakmıyordu.

Astra, hâlâ abisinin göğsüne yaslanmış, sessizce ağlamaya devam ediyordu — etrafında olup bitenlerin çoğunun farkında bile değildi.

Elian, kardeşini bir koluyla hâlâ desteklerken, diğer elini yavaşça havaya kaldırdı.

"Bugün, uzun bir aradan sonra yeniden kardeşim ile bir araya gelmemin şerefine," dedi, sesi soğuk ve törensel, "size acısız bir ölüm bahşediyorum."

Elinin tersinde, karanlık bir işaret parladı — keskin, dikenli çizgilerin bir hançer ve hilal biçiminde birbirine dolandığı, kenarları alev gibi sivrilen bir rün. Işığı, doğal olmayan bir gölgeyle çevriliydi, sanki karanlığın kendisi o şeklin etrafında yoğunlaşmıştı; ince, toz gibi parıltılar rünün çevresinde havada asılı kalıyordu.

Rün parladığı an, oradaki tüm adamların bedenleri aynı anda çözülmeye başladı — önce kenarlarından, sonra bütünüyle, ince bir kum gibi toza dönüştüler. Şaşkınlık ya da korku ifade edecek zamanları bile olmadı; sesleri, varlıkları, her şeyleri bir anda dağılan parçacıklara dönüştü.

Rüzgar, o toz bulutunu kaldırdı, havada bir an süzülmelerine izin verdi, sonra dağıtıp yok etti — geriye hiçbir iz, hiçbir ceset, hiçbir kanıt bırakmadan.

Meydanda, sadece üç kişi kalmıştı artık: birbirine sımsıkı sarılmış iki kardeş, ve onları izleyen Celestine.

Elian, elini yavaşça kardeşinin boynuna, o kölelik armasının üzerine götürdü. Parmak uçları, deriye değecek kadar yakındı ama dokunmuyordu bile — sanki dokunmasına bile gerek yoktu.

"Hiçlik."

Tek kelime, sakin ama mutlak bir kesinlikle söylenmişti.

Arma, yavaşça çözülmeye başladı — önce kenarlarından soluklaşarak, sonra tamamen, herhangi bir toz, herhangi bir iz bırakmadan boşluğa karıştı. Sanki hiç var olmamış gibi.

Celestine, bunu izlerken gözleri irileşti, nefesi bir an durdu.

Ona öğretilenlere göre, bir kölelik arması yalnızca onu oluşturan kişi tarafından bozulabilirdi — ve bu, aylar süren yoğun bir mana harcaması, karmaşık ritüeller gerektiren, aşırı zor bir işlemdi. Sarayın en yetenekli büyücüleri bile böyle bir işi günler süren hazırlıklarla ancak başarabilirdi.

Oysa bu adam, hiç zorlanmamıştı. Tek kelime, tek an, ve arma yok olmuştu — sanki dünyanın en sıradan işiymiş gibi.

Bu adam... gerçekte kim?

Bu düşünceler Celestine'in zihninde hızla dönerken, Astra sonunda yüzünü abisinin göğsünden çıkardı. Onu hâlâ bırakmadan, başını yukarı kaldırdı, gözlerindeki yaşlar hâlâ ıslakken — ama bu sefer, yüzünde sıcak, sevecen, mutlulukla dolu geniş bir gülümseme vardı. Aylardır, belki de yıllardır görülmemiş türden bir gülümseme.

Astra, ağlamaklı bir sesle konuştu, kelimeleri titrek çıkıyordu: "Gerçekten... Gerçekten de yaşıyorsun, abi."

Gözleri kısıldı, hafızasındaki o günün görüntüleri bir anlığına geri döndü. "O gün..."

Devamını getiremedi, boğazı düğümlendi, kelimeler orada takılı kaldı.

Elian, kendisini saran kardeşinin kollarını yavaşça çözdü. Bir adım geri çekildi, sonra hafifçe eğildi — Astra ile tam göz göze gelecek kadar.

"Elbette ki yaşıyorum, tatlım." Sesi yumuşaktı, neredeyse şakacı bir tonu vardı, ama gözlerindeki şefkat hiç eksik değildi. "Ölecek değilim ya?"

Kısa bir duraksama, sonra devam etti, bu sefer sesi daha ciddi: "O gün ağır yaralandım, bunu inkâr edemem. Ama nihayetinde yaşıyorum."

Bir sessizlik oldu, rüzgarın hafif uğultusu dışında hiçbir ses yoktu. Sonra Elian, derin bir nefes alarak devam etti:

"Geç kaldığım için özür dilerim." Gözleri, bir an suçluluk taşıyordu. “Savaştan sonra uzun süre kendime gelemedim. Mana damarlarımın durumu düşündüğümüzden çok daha kötüydü. Aylarca tedavi gördüm. Kendime geldiğimde bile beni saraydan çıkarmadılar.”

"İki hafta önce beni serbest bıraktılar ve sonunda karşındayım."

Astra, hiçbir şey söylemedi. Sadece elini uzatıp abisinin kolunu sıkıca kavradı, parmakları neredeyse kemiklerine değecek kadar sertti — sanki bırakırsa, onu bir kez daha kaybedeceğinden korkuyormuş gibi.

Gözleri, hâlâ Elian'ın yüzünde gezinip duruyordu — her çizgisini, her detayını yeniden öğrenircesine. İçinde, bir yandan sonsuz bir mutluluk, diğer yandan bu her şeyin bir anda yok olabileceğine dair derin bir korku vardı.

Sanki hâlâ o rüyadaymış gibi hissediyordu — o karanlık, sonsuz boşlukta koştuğu, ışığa hiç ulaşamadığı rüya. Ama bu sefer, ışık gerçekti, elinin altındaydı, ve Astra bu rüyanın hiç bitmemesini diliyordu.

Astra, abisine bakarak konuştu: "Önemli değil, eğer ki onları dinlemeseydin, şu an burada olamazdın..."

Elian, kardeşinin sözünü böldü, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle: "Haklısın. Daha erken eve dönmüş olurduk."

Astra, Celestine'e döndü, gözlerinde hâlâ yaşların izi vardı ama sesi bu sefer hafif bir şaşkınlıkla çıktı: "O cadının haklı olmasını beklemiyordum."

Celestine, yüzünde küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi: "Ben de beklemiyordum." Kısa bir duraksama. "Sonuçta sen, abinin ölümüne kendi gözlerinle şahitlik ettiğini, yaşamasının imkânsız olduğunu söyledin."

Astra, hafifçe başını salladı, sesi biraz daha ciddileşerek: "Öldüğünü gördüm. O saldırıdan bir yarı tanrı bile sağ çıkamazdı."

İç çekti, sonra omuzlarını hafifçe gevşetti. "Her neyse. Şimdi ne yapacağız?"

Celestine, ellerini önünde kavuşturdu, sesi düşünceli: "Ben Krashven hanesinin üvey kızıyım, ama aynı zamanda tek varisiyim. Burada kalmam gerekiyor."

Elian, gözlerini ufka çevirdi, bir an düşündü, sonra konuştu: "Eve dönmemiz lazım. Dünyaya yok olmadığımızı duyuracağız." Kısa bir duraksama, sesindeki ton biraz daha yumuşadı. "Ve sonra Elys'i arayacağız."

Elian, gözlerini ufuktan ayırmadan devam etti, sesi bu kez daha alçak, daha düşünceli bir tona büründü:

"Elys, savaş sona erdiğinde savaş alanından ayrılmış." Bir duraksama, çenesindeki kas hafifçe gerildi. "Ancak nereye, hangi yöne gittiği hiç kimse tarafından bilinmiyor."

Rüzgar, saçlarını yeniden savurdu, gözleri hâlâ uzaklara dikiliydi — sanki kız kardeşinin izini orada, ufkun ötesinde arıyormuş gibi.

"İçimden bir ses," diye ekledi, sesinde küçük ama inatçı bir umut parıltısıyla, "onun yaşadığını söylüyor."

Astra, parmağındaki yüzüğü yavaşça çıkardı, abisine uzattı — belki bir refleksti bu, belki de içindeki eski bir alışkanlık, gücü ona geri vermek isteyen.

Ama Elian, yüzüğü aldı, sonra beklenmedik bir şekilde, onu tekrar Astra'nın parmağına taktı, yavaşça, neredeyse törensel bir dikkatle.

Bu hareket karşısında hem Astra hem de Celestine ne diyeceklerini bilemediler, ikisi de sessizce izledi.

Elian, kardeşiyle arasında birkaç adımlık bir mesafe açtı. Sonra, başını hafifçe eğdi — bir soylunun, kendisinden üstün birine gösterdiği o klasik reverans.

"Yükselişinizi kutlarım, Aryn Dükalığı'nın Büyük Düşesi Astra Aryn."

Başını kaldırdı, gözlerinde hiçbir şaka izi yoktu. Devam etti: "Ben, saygın ağabeyiniz Elian Aryn, tüm sadakatimi size sunuyorum."

Astra, ilk başta bunun bir şaka olduğunu düşünmüştü — belki de gerginliği hafifletmek için abisinin garip bir esprisi. Ama sonra, onun gözlerindeki mutlak ciddiyeti fark edince irkildi.

"Abi..." Sesi tedirgindi, kelimeleri dikkatle seçmeye çalışıyordu. "Dükalığın resmi varisiydin. Hâlihazırda merhum dükün varisi hayattayken, neden diğer çocuğu başa geçsin ki?"

Elian, sakin bir tonla cevap verdi: "O yüzüğü sana veren bendim."

Astra, kaşlarını çattı. "O zamanlar sadece bir emanet olarak..."

Sözü, tek kelimelik kısa bir cevapla kesildi.

"Hayır."

Ortama ağır bir sessizlik çöktü. Hem Astra hem de Celestine, nefeslerini tutmuş, Elian'ın vereceği açıklamayı bekliyordu.

Sonunda, Elian konuştu, sesi bu sefer daha yumuşak ama aynı derecede kesindi:

"Ben o yüzüğü sana vererek, varisliğimi de devrettim. Resmi varis olarak haklarımdan feragat ettim."

Celestine, Astra'ya dönerek, sesinde hem şaşkınlık hem de hafif bir merak vardı: "Bu hiç beklenmedik bir şeydi. Şimdi sana karşı daha resmi mi olmam gerekiyor?"

Astra, ona döndü, dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. "Keyfin nasıl uygun görüyorsa."