8. bölüm · ARGI - İKİ DAĞ ARASI
8.BÖLÜM
Agah ve Aslan’ın kavgasından sonraki birkaç gün tüm tim bir yerlere dağılmıştı. Ne başımızda bekleyen birisi ne de ne yapıp ettiğimizi soran kimse yoktu. Duyduklarıma göre Aslan’ı şube müdürü bir yere göndermişti. Timdekilerin dediğine göre birkaç gün sonra dönermiş. Nereye gittiğini, niye gittiğini hiç kimse bilmiyordu.
Agah’ı ise pek göremiyordum ortalıkta. Görsem bile ya o beni fark etmiyordu ya da fark etmemeye gayret ediyordu bundan pek emin değildim. Operasyon işi de ertelenmişti Barkın’ın dediğine göre.
“Müdürün bağırışlarını duymuş Bozkurt Timinden Selim. Aslan’la Agah’a onları birlikte operasyona çıkartmayacağını söylemiş.” Demişti Barkın.
Geldim geleli hem ortalığı karıştırmış hem de en ufak bir operasyona dahi çıkamamıştım. Neden bu kadar insan sarrufuydum?
Agah ve Aslan’dan sonra sözü dinlenen kişi Barkın oluyordu. Sert tavrıyla herkese söz geçirebilen tek kişi o olmuştu bu aralar. Eskiden hep birlikte oturduğumuz masaya şimdi sadece Gökmen, Cesur, Melek ve Barkın’la oturuyordum. O masada oluşan boşluk yüreğimde de büyük bir boşluğa sebebiyet veriyordu. Çok kez gidip konuşmak istedim, kendimi açıklamak istedim ama iş işten geçtikten sonra pek de bir faydasının dokunmayacağını düşündüm. Her zamanki gibi camın kenarına tünemiş dışarıyı seyrediyordum.
Son birkaç gündür böyleydim. Gökmen, arada sırada yine bize bulaşıyordu. Yanıma gelip iyi olup olmadığımı da soruyordu. Her ne kadar iyiyim desem de sormaktan asla geri çekilmiyordu. Melek, odasından pek çıkmıyordu. Cesur her ne kadar uğraşırsa uğraşsın Melek’in kafasına kadar çektiği yorganı bir türlü indirip Melek’i insan içine çıkartamıyordu. Barkın, her zamanki koltuğuna kurulmuş, silahlarıyla uğraşıyor bir yandan da bize lafını sokmaya, özellikle bana, devam ediyordu.
Cesur ise dışarlarda dolanıp duruyordu ve dahası günde 30 kere girip çıktığı odadan her defasında başka biriyle kavga etmiş şekilde giriyordu.
“Sikicem şu Oğuz’u. Diyorum bende geliyim sizinle operasyona yok abi yasak diyor. Yasağınızı da sikiyim, operasyonunuzu da.” 10 dk sonra tekrar geliyor.
“Sizin için cephanelikte ayırdığım silahları almışlar. Nerde oğlum bu silahlar? Bir bulsam o g3’ü sokucam bir yerlerine.” Her siteminde de Barkın’ın kınayıcı bakışlarıyla odadan geri çıkıyordu.
Çoğu tim operasyondayken Cesur burda duramıyordu. Her boş anında çatışmada neler yapacağını, düşmanın kanını nasıl akıtacağının hayalini tane tane anlatıyordu.
Dışarıyı izlerken ağaçlardan düşen yapraklara takılmıştı gözüm. Dışarıda dolananlara dalmıştım bu sefer de. Aralarından birinin Agah olduğunu görmüştüm. Büyük adımlarla şubeye doğru geliyordu. Nerden geldiğini bilmiyordum açıkcası. Ve bir fikrimde yoktu. Gözlerim Agah’ın yüzünde gezindi. Ne de olsa beni göremiyordu ve yüzüne baktıkça belki bir nebze de olsa gönlüm soğurdu diye düşünmüştüm.
Agah, yavaşça kafasını kaldırıp bakmıştı olduğum cama doğru. Kafamı çevirmedim. Hareketsizce bende ona bakıyordum. Bu kısa bakışma ardından günler sonra Melek’in odasının kapısı aralanmıştı usulca. Kafam bu sefer de o yöne doğru çevrildiğinde kendinden 2 kat büyük olan battaniyesini omzuna almış peşinden pelerin gibi sürükleye sürükleye Barkın’ın oturduğu koltuğa doğru yaklaşıyordu Melek. Barkın’da Melek’in odadan çıkmasına pek şaşırmış olucak ki elindeki şarjörü bir kenara bırakmış ellerini de göğsünde birleştirip oturduğu koltukta biraz daha yayılmıştı.
“Siz buraların yolunu bilir miydiniz Melek hanım?” Melek, Barkın’ın yanına gidip koltuğun bir diğer köşesine geçip oturmuştu.
“Canım sıkıldı.” Varla yok arası konuşmuştu.
Ben de tünediğim pencerenin yanından kalkıp onların yanına doğru gitmiştim.
“Cesur abim nerede?”
Barkın elini Melek’in saçlarına uzatmış bir sağa bir sola çekiştirirken ben cevap verdim.
“Aşağı inmişti, gelir birazdan.”
Melek, saçını çeken Barkın’ın elini tutup dişlerini geçirince Barkın, Melek’in kafasından tutup itiştiriyordu. Bu manzaraya sadece gülebiliyordum. Ama burukça…
Dışarıdan bakıldığı zaman abi kardeş gibi duruyorlardı. Acaba gerçekten kardeş ne demekti? Sadece kan bağı mı yoksa daha fazlası mı?
Babaannem annemin, o kadının, karnında bir bebekle beni terk ettiğini söylemişti.
Nerdeyse hiç düşünmemiştim bir kardeşim olduğunu ya da olabileceğini. Hiç de sormamıştım babama bu konuları. Zaten başında bu kadar dert varken bir de ben yük olmak istememiştim.
“Aman Cesurum, şubede adam kalmadı bağırıp çağırmadığın. Reis bir sakin olsana.” Kolunu Cesur’un omzuna atıp sarhoş gibi yürüyerek geliyordu bir sarı bir de turuncu kafa.
Melek’in koltukta oturduğunu gören Cesur koşarak koltuğa doğru havalanıp Melek’in üstüne düşmüştü. 100 kilo battaniyenin altında nefessiz kalan Melek’i el birliğiyle kurtarmaya çalışıyorduk.
“Abi, Cesur abi!” Bir eli dışarda kendisi battaniyenin altında çırpınıyordu kızcağız.
“Melek kayboldu aha. Dur Melek geliyorum, bekle!” Battaniyenin bir ucundan Gökmen diğer ucundan Cesur girmişti. Battaniyenin altındaki manzara ise yan yana üç kafa…
“Cesur? Sen ne arıyorsun burda?” Melek’in bakışları ikisi arasında gidip geliyordu.
“Ananı arıyorum Gökmen, ananı.” Ve Cesur yine ne yapmıştı? Tabikide şapalak…
Bizimkilerin üzerinden 100 kilo yorganı tek eliyle kaldıran Barkın olmuştu.
“Çocuk gibisiniz yemin ediyorum. Sizde şu kızlara uyuyorsunuz ya, ben daha birşey demiyorum.” Zaten dört duvar üstüme geliyordu, ben seninle uğraşırım şimdi Barkın bey.
“Pardon da neyimiz varmış bizim?” Yan yana üçüzler gibi dizilmiş Cesur, Gökmen ve Melek, Barkın’la benim atışmamı dinlemek için battaniyeleri üstlerine çekmiş bekliyorlardı. Koltukta kendine yer kalmayan Barkın karşıma dikilmişti.
“Çocuk gibisiniz işte. Biri kaç gündür odasından çıkmaz ağlar, diğeri tüm gün pencere kenarında annesini bekleyen bebeler gibi sızlanır. Gardaş ben diyorum bu kızların yeri bura değ-“ sesim gür çıkmıştı haklı olarak.
“Biliyor musun Barkın. Şu yaşıma kadar bir kere bile pencere önlerinde annemi beklemedim çünkü bekleyecek bir annem olmadı. Kusura bakma prenses ama benim başımda bekleyen bir annem yoktu senin gibi.” Annemin olmayışına sürekli ağlayıp sızlayacak değildim. Alıştığım için acılar hissedilmez geliyordu. Dediklerim karşısında Barkın kızarmıştı. Elini kafasına atıp arka dolaplarda yalandan bişeyler aramaya başlamıştı.
Bizi izleyen üçüzler ise gözlerini fal taşı gibi açmışlardı. Ortamdaki atmosferi dağıtmak için Melek konuyu değiştirmişti.
“Cesur abi, benim canım çok sıkılıyor. Çok daraldım.” Cesur, Melek’in kafasına minik bir buse kondurmuştu.
“Ah be kızanım, merak etme düzelticez bak herşeyi. Şu operasyona bir çıksak…”
Gökmen birden heyecanlı heyecanlı öne doğru atıldı.
“Ben daha fazla duramayacağım artık, gidip Agah komiserimle konuşacağım. Nereye kadar böyle? hadi Gökmen kaçar.” Gökmen tam koltuktan kalkıp kapıya doğru gidiyordu ki kolundan tuttum.
“Ben gidiyim istersen Gökmen, sen yorulma.” Gökmen bu dediğime karşılık imalı imalı bakmıştı.
“Aman, başımıza başka bir vukuat gelmesin Belçincim.” Gözlerimi devirip derin bir nefes aldım.
“Saçmalama Gökmen, Agah’la sadece konuşmak istiyorum.” Ağzını gözünü eğip kaş göz yaparak beni kapıdan uğurlamıştı Gökmen.
Az önce pencereden gördüğüme göre şubedeydi Agah. İlk önce odasına çıktım. Çekinerek zorlamadan çaldım bu kez kapıyı. Ses yoktu. Bir daha çaldım, gene ses yoktu. Kimseyle konuşmak istemediğini düşünüyordum ve sanırım bu ithamımla da haklıydım.
“Agah komiserim, müdürün yanında.” Arkamı döndüğümde karşılaştığım kamuflajlı bir adamdı.
“Ne zamandır orda?” Birkaç adım daha yaklaşmıştım adama.
“Biraz oldu diyebilirim. Bende kendisini bekliyorum, isterseniz aşağıda çay içerek bekleyebiliriz.” Aman abicim kalsın, başıma siz açıyorsunuz bu belaları zaten.
“Yok teşekkür ederim, gelir heralde birazdan.” Bu seferde kendisi birkaç adım bana doğru gelmişti.
“Uzun sürer ama.”
Allah’ım sen sınav mısın be adam gitsene.
“Bende uzun beklerim o zaman.”
Benle aşık atamayacağını öğrenmeliydi bu kirpi saç. Saçları kirpi gibi havaya dikilmişti.
“Buraya getireyim çayı burda içelim?”
Kardeşim şimdi çay paketlerini alıp senin o kara gözlerinden içeri tomurcuk tomurcuk boşaltıcam da neyse ayıp olucak.
“Çay içmiyorum beyfendi teşekkürler.” Atıcağım şimdi kendimi şu camdan aşağı.
“Kahve getireyim?”
Kahveci Mahmut Efendi mezarında ters dönecek…
“Selim ben bu arada. Bozkurttan.” Elini uzatmış benim de elini sıkmamı bekliyordu ama benim tek ilgi odağım Selim’in arka tarafında bana doğru gelen uzunca bir gölgeydi.
Yaklaştı, yaklaştı… ve yaklaştı… Angelim.
Bu adam hep zamanında geliyordu çok şükür Ya Rabbi.
“Agah!” Arkamda eli havada asılı Selim’i bırakıp Agah’a doğru koşuyordum. Yeşilçam sahnelerini aratmayan bu an kafamın arka fonunda şu şarkının çalmasına neden olmuştu. Sevemedim Kara Gözlüm…
Agah’ın yanına ulaştığımda şu yılışık Selim’den kurtulduğum için çok mutluydum. Sanırım kahveyi de reddettikten sonra bana oralet ikramında bulunacaktı.
“Belçin?” Adımları yavaşlamış bana yukarıdan bakıyordu.
“Biraz konuşabilir miyiz? Eğer müsaitsen tabi.” Önümüzde duran Selim’i fark etmişti.
“Konuşalım.” Odasına doğru gidiyordu ve bende peşinden.
“Komiserim, operasyon?” Eliyle Selim’e doğru dur işareti yapıp odanın girişinde asılı duran ceketlerden birini almıştı Agah.
“Şimdi değil Selim.” Sonra da bana doğru dönüp.
“Gel biraz dolaşalım.” Dedi ve merdivenlerden inmeye başladık. Salak Selim’de geride kalmıştı.
Merdivenleri inene kadar ağzımı bıçak açmamıştı.
Şubeden dışarı çıktığımızda ise suratıma esen buz gibi rüzgarla bildiğiniz geriye doğru savrulmuştum. Agah, üstündeki ceketi çıkartıp omzuma yerleştirmişti.
“Sen üşümeyecek misin?” Onun üstünde ise kalın bir polar vardı.
“Sen üşümezsen ben üşümem.” Nasıl? Neyse. Neyse de deme Belçin. Bir dur bir düşün be kızım. Söze nasıl başlayacağımı bilmiyordum
“Agah, ben çok özür dilerim. Herşey için.” Ağzının kenarıyla gülüyordu Agah.
“Ne yaptın da özür diliyorsun?”
Hangi birini sayabilirdim ki?
“Aslan’la olan kavgada benim yüzü-“ bahçenin etrafında dolaşırken büyük adımları birden duraksadı ve bana döndü.
“Hiçbir şey senin yüzünden değil Belçin. Ne diye kendini suçlayıp duruyorsun? Salak mısın sen?” Dediği karşısında afallamıştı. Böyle beyfendi birisinden de kendime böyle ithamlar duymak kendimin gerçekten salak olduğuna bile inandırabilirdi.
“Ne alaka ya! Salak mıyım ben Agah?” Kaşlarımı çatıp hesap sormaya başlamıştım fakat ben buraya özür dilemeye gelmiştim. Ne oluyordu?
“Kendini savunamayacak kadar salaksın Belçin. Kusura bakma güzelim ama.” Ayarlarım bozuldu cıvatalar genişledi…
Ne diye böyle hitap edersiniz beyfendi?
Bey babam ne der? İyice yeşilçam olmuştuk bu aralar. Zatı şahaneniz yerinde mi?
“Bizim kavgamızın seninle bir ilgisi yok. Aslan işte… Birden efeleniyor.” He he kesin yoktur komiserim.
“Hiç inanmadım Agah.” Yine ağzının kenarıyla gülmüş uzaklara doğru bakıyordu.
“İnan, inan. Agah komiser hem huzur hem güven verir.” Bu huzursa ben huzursuz olmaya da kafiydim komiserim.
“Daha ne kadar suratını asıcaksın Belçin? Sen en ufak şeye bu kadar üzülüyorsan vay halimize.” Ufak mı?
“Yaşanan şeyler ufak mıydı sence?” Gayet normalmiş gibi kafasını geriye doğru çekip e yani der gibi kafa salladı.
“Timdekiler de iyi değil. Operasyona gidemediğimiz için hepsi kendini yiyor.” Kuytu köşede bir bank bulup oturmuştuk.
“O mesele de var değil mi? Bende az önce müdürle onu konuşuyordum. Size de anlatırım.” Aramızda yine kısa bir sessizlik olmuştu.
“Agah.” Mırıltıyla cevap vermişti seslenişime.
“Bana gerçekten sinirli değil misin yani?” Gözlerini yukarı dikip bıkkınlıkla çevirmişti bu kez de kafasını.
“Biraz daha sorarsan sinirlenmeye başlıyacağım.” Önüme dönüp çiçek olmuştum.
Ve yine bir sessizlik… Allah belasını versin bu sessizliklerin. Ne diyebilirim diye kafamda tilkiler depar atarken bir tilki diğer tilkiye takılıp düşmüştü. Kafamdaki tilkiler bile salaktı. Acaba Agah’ın dediği gibi ben gerçekten de salak mıydım?
🖤
“Canım sıkılıyor, canım sıkılıyor.” Ayaklarıyla Cesur’un kafasına kafasına vuruyordu Melek. Dizine kadar çektiği upuzun çoraplarıyla…
“Ne yapayım gülüm? Söyle de yapayım.” Elinde ekmek köşede bişeyler kemiren Gökmen koşarak Cesur’la Melek’in yanına gelmişti.
“Araba sanayiden gelmedi mi Cesur? Biraz dolaşalım merkezde.” Ekmeğini yemeğe devam ediyordu Gökmen.
“Heh, gezdireyim mi kız seni?” Melek ellerini göğsünde birleştirip dudaklarını da büzmüştü.
“Abi sen o arabayla bizi gezdirmiyor rezil ediyorsun.” Melek’in kafasına dokunma ile temas etme arası ufak bir vurmuştu Cesur.
“Şuna bak şuna! Birde beğenmiyor. Neyimiz varmış kızım?” Melek oflayarak bana dönmüştü.
“Melek hanım prenses, binemiyor o öyle her arabaya abileri kızmayın.” Zar zor yukarı çıkarttığım Agah’ta muhabbete girmişti.
“Kızım sen tanklara kirpilere binmiş kızsın, hiç söylenmiyorsun da Cesur’un arabasında mı söyleniyorsun?” Sabahki yediği lafları hazmetmiş olucak ki Barkın’da katılmıştı sohbete.
Dikkatleri üzerine çekmek için ortaya geçip ellerini birbirine çarpıp tüm gözleri üzerinde toplamıştı Agah.
“Hepinizi bir arada bulmuşken şu operasyon hakkında konuşmak istiyorum. Masaya geçerseniz…” Agah’ı duyduktan sonra topluca ayaklanıp masaya yerleşmiştik. Her kesin bir yeri vardı masada. Bu bir kural değildi ama böyle alışılagelmişti.
Ve sanırım Gamze’nin yerinde de ben oturuyordum…
“Operasyondan men edilmememiz için çok çabaladım. Şube müdüründen Ankara Gölbaşına kadar tüm yetkililerle konuştum. Bize ihtiyaçları olmasına rağmen başka timi görevlendireceklerdi.” Dirseklerini masaya koymuş pür dikkat Agah’ı dinleyen Melek sormuştu ilk soruyu.
“Nasıl ikna ettiniz komiseriö?” İçten bir nefes vermişti Agah.
“Şart koştular. Bende kabul ettim.” Devamını getirmemişti Agah. Bu sefer de masanın diğer ucundan sesini duyurdu Barkın.
“Ne şartı?” Sonunda yararlı bir cümle çıkmıştı ağzından.
“Görev için İstanbul’a ben gidiyorum. Yarın sabaha doğru yola çıkmış olurum.”
Aslan İstanbul’a başından atmak için beni gönderir sanıyordum. Agah’ın gitmesi çok beklenmedik bir durumdu. Hemde fazlasıyla.
“Senin yerine ben giderdim. Benim de o işlerden anladığımı çok iyi biliyorlar. Diyarbakır’da sana daha fazla ihtiyaç olucak. Niye İstanbul’a beni yollamadılar?” Orda mağara yok Barkın’cım rahat edemezsin diyedir.
“O iş öyle değil işte. Aslan’ la beni aynı bölgeye göreve göndermiyorlar. Kavgadan dolayı…” yine içimi karalar bağlamıştı.
“İstanbul’da tam olarak ne yapacaksınız komuiserim?” Cesur’un sorduğu sorunun cevabını bekliyordum ki yanımda oturup bişeyler kemiren Gökmen’den dolayı dikkatimi toparlayamıyordum bir türlü.
“Ne yiyorsun Gökmen sabahtan beri katır kutur? Ekmek değil mi o? Nasıl bu kadar katır kutur ses çıkarıyor?” Son kez büyük bir ısırık alıp elindekini komple ağzına tıkmıştı. 2 çiğneyişte de midesine yollamıştı. Nerdeyse bir bütün halinde…
“Cips yiyorum.” Elinde ekmek dururken nasıl cips yediğini anlayamamıştım.
“Elinde ekmek vardır Gökmen.” Başımı sıvazlamaya başlamıştım.
“Ekmeğin içinde de cips vardı.”
Bu çocuk beni hayretler içinde bırakıyordu gerçekten. Sıkıntıdan 3 günde tüm mutfağı öğütmüştü.
Hasbünallah çekip önüme döndüğümde Agah’ın açıklamasının sadece son kısımlarını duyabilmiştim.
“… İstanbul özel harekat şubede diğer timdekiler de olucak. Hep birlikte size koordinatları aktaracağız ki bir terslik çıkmasın.” Cesur anlamış gibi başını aşağı yukarı sallamıştı.
“Siz bozkurt timiyle birlikte görev alacaksınız. Onların timindekilerin çoğu çoktan desteğe gitti. Sizinle birlikte 2 kişi daha gelecek.” Agah’ın İstanbula gitmesi beni oldukça üzmüştü. Ben bu manyak Aslan’la dağda kalmak istemiyordum. Keşke Aslan gitseydi İstanbul’a en azından, ilk operasyonumun tadını çıkarabilirdim. Başımın belası orda da bana dert olucaktı.
“Şimdi son dinlenmeleriniz bunlar. Yarın hazırlıklar başlayacak.” Operasyon hakkında biraz daha konuşulduktan sonra heyecanla ayağa kalkmıştı Gökmen.
“Hadi, hadi. Gezmeye. Operasyondan önce biraz turlayalım.” Gökmen’in peşinden Cesur’da kalkmıştı. Valla gezme varsa bende vardım.
“Ben yürüyerek gelsem?” Cesur’a alttan alttan bakan Melek tatlı tatlı gözlerini kırpıştırıyordu.
“Söylenme, söylenme!” Melek’in kollarından çekiştire çekiştire hazırlanması için odaya fırlatmıştı Cesur.
“Haydi millet gelmiyor musunuz?” Masanın başında oturan Agah’la kesişti gözlerim. Pek gidecek gibi bir hali yoktu. Ama ben gitmek istiyordum. Ama Agah gitmek istemiyordu. Ama ben Agah’ında benimle gelmesini istiyordum. O zaman ne olacaktı? Agah benimle gelecekti.
“Bana hiç bakmayın ben zaten hiçbir zaman gelmedim.” Diyip masadan ayrılarak artık otura otura götünün düzleştiği koltuğuna geçmişti Barkın.
Zamandan istifade Agah’ın yanına doğru avına yaklaşan aslan aman aslan olmasın başka bir hayvan olsun mesela… neyse bir hayvan işte. O hayvanın avına yaklaştığı gibi yaklaşmıştım Agah’ın yanına.
“Sen de gidicek misin?” Tatlı tatlı sormuştum bu soruyu.
“Hiç gidesim yok. Siz takılın. Hadi bana müsade.” Tam kapıdan çıkmış ilerliyordu ki peşinden gidip koluna yapışmıştım.
“Sende gelsene. Zaten kendimi suçlu hissediyorum. Buraya da gelmezsen oturup yine ağlarım bak! Koskoca Agah komiser benim yüzümden kendini odalara kapattı derim.” Sımsıkı tuttuğum kolunu bırakmaya niyetim yoktu. Keçi inadım sayesinde her istediğimi yaptırmıştım bu güne kadar. Minik bir mırıltı şeklinde gülmüştü.
“Koskoca Agah komiseri odalara kapatan sen değil misin Belçin Öztürk? Sözünüz bir emirdir.” Zaten gelmeye niyeti olan ama naz yapan bir Agah’la odaya geri dönmüştük. Gloss markanız Agah bey? Tamam, tamam şaka. Gül diye…
🖤
“Binmeyelim demiştim…” Hakkari’nin merkezinde Cesur’un arabasıyla, kırmızı Tofaş, dolanıyorduk. Ama ne dolanma. Şöför koltuğunda Cesur onun yanında ise Gökmen. Arka taraftanda ben Melek ve Agah sıkışmıştık. Daha doğrusu sadece ben sıkışmıştım. Sağımda Agah solumda Melek ve ortada ben. İki taraftan da baskı altındaydım. Melek’in bu arabaya binmemek istemesini artık anlayabiliyordum çünkü Cesur, son ses müzikle maganda gibi sokakları inletiyordu. Sesini niye bu kadar açtığını sorduğumuzda da
“Ben bu bas sistemine ne kadar para döktüm sizin haberiniz var mı? Siz ne anlarsınız kebekler.” Diyordu. Arabada öyle bir bas vardı ki şarkının patlama yerinde arkadan gelen basla saçlarım havalanıyordu. Hakkari’nin merkezinde tüm gözler üzerimizde maganda gibi dolaşırken arkada çalan şarkı Ahsensiz olmaz…
Gerçi bir aralar apaçi müziği de çalmamış değildi ve çaldığında ise Melek dizlerime doğru uzanmış suratını kapatmaya çalışıyordu.
Hakkari’nin işlek sokaklarından ayrılıp ara bir mahalleye girmiştik. Sesi kısması gerekirken daha çok açıyordu Cesur. Ve yavaşlamaya da başlamıştı.
“Bir yengenize selam vereyim.” 2 kere kornaya basıp camları da aşağı indirmişti.
Melek iyice dizlerime kapanmıştı. Melek gizlenebiliyordu ama ben asla. Sağıma baktım Agah, soluma baktım yere eğilmiş bir Melek…
“E ben nere saklanıcam? Ay rezil oluyorum. Cesur kıs şunu!” Bağırıyordum ama pek duyulduğunu sanmıyordum. Bu halime kahkahalarla karşılık vermişti Agah.
“Rezil oluyoruz burda birde gülüyorsun. Kafayı yiyeceğim.” Ellerimi yüzüme kapatmış bende öne doğru eğilmiştim. Sokaktan geçen insanlar tip tip bize bakıyorlardı. Az sonra utançtan süblimleşecektim.
“Gel, gel burda saklan.” Ceketini açmış kafamı da göğsüne doğru bastırmıştı Agah. Etraftan gelen sesi kısmamız konusunda bağıran mahalle sakinlerinin sesini duydukça iyice sokuluyordum Agah’ın koynuna.
Aç koynunu giricem…
Cesur! Değiştir şu şarkıları Allah kahretmesin artık ama. Gerçi şarkıları şu anda Cesur değil Gökmen açıyordu. Cesur camdan sarkmış yolun ortasında durduğumuz arabayla binaların birinden camda bekleyen kızı dikizliyordu. Kız da cilveli cilveli bir sağa bir sola salınıyordu.
“AÇ KOYNUNU GİRİCEM!” Ellerini kulağımın dibinde birbirine pat diye vuran Gökmen’e elimin tersiyle vurmamak için zor tutuyordum kendimi. Sinirle Agah’ın üstündeki kazağı kavramıştım. İstemsizce…
“Du-da-ğın-dan öpücem!” Dudaklarını öne doğru uzatmış kah kah bize gülüyordu. Alttan da Melek
“Öp! Öp!” Diye ritim tutuyordu. Kendisi dışarıdan görünmediği için pek rahattı. Ayağımın ucuyla dürtmüştüm Melek’i.
“Hadi kız, naz yapma.” Cesur’un sesiyle kafamı kaldırmıştım bu kez Agah’ın koynundan. Müziğin seside kısılmıştı eskiye nazaran. Ayağımın ucundaki Melek’te sığıştığı yerden yavaş yavaş kalkıyordu.
“Of yine mi ya?” Dışardaki görüntüyü görüp kafasını kapıya doğru yaslamıştı Melek.
“Noldu ki?” Cesur, kızla konuşmaya devam ediyordu. Kafamı binaya doğru kaldırıp tekrar baktığımda az önceki kız hala orda duruyordu. Saçlarını dağınık topuz yapmıştı ve üstünde pijamaları vardı. Ağzında da bir sakız…
“Bu kim böyle?” Kız fazlasıyla cıvık görünüyordu.
“Hatırlıyor musun Belçin, geçen günlerde Cesur telefonda havlıyordu. Daha doğrusu birisi havlamasını istiyordu. Heh işte telefondaki arkadaş Ahsen…” demek Ahsensiz olmaz bu Ahsendi. Yo valla Ahsensiz gayet olurdu. Boşver Cesur ben sana daha iyisini bulurum. Görümceliğim tutmuştu.
“Melek, sence de kızda birşeylik yok mu? Yani ne biliyim bir uyuz gibi birşey.” Melek, ağır ağır başını sallıyordu.
“Dimi, dimi. Bende öyle düşünüyorum.” Ön koltuktan arkaya doğru sarkarak anlatmaya başlamıştı Gökmen.
“Ahsen, Cesur’un manitası. Manitasıydı aslında daha geçen gün küstüler de yine barışmışlar anlayacağımız üzere. Bir günde 6 kez küsüp barıştıkları olmuştur. Ben şahidim.”
Hepimiz tekrardan penceredeki Ahsen’e döndürmüştük bakışlarımızı ardından tekrar Gökmen’le dedikoduya doğru programına devam etmiştik.
“Havlama olayından önceki kavgalarının nedeni de Cesur’un 5 n’li günaydın mesajı atmamasıydı.” Ahsen, hepimizden 4 kınayıcı bakışla uğurlanmıştı.
Cesur, hala Ahsen’le konuşmaya çalışıyordu. Evet, konuşmaya çalışıyordu çünkü Ahsen pek oralı olmuyordu. Sanki Cesur orada yokmuş gibi yalandan bir sağa bir sola bakıyordu.
“Nerden bulmuş Cesur bunu?” Uzun bir aradan sonra sesini duyurmuştu Agah. Esra Erol’dan bulmuş olması ihtimali beni asla şaşırtmazdı.
“Kızın mesleği paramedik, operasyona gittiğimize olay yerine gelen ambulanslardan birindeydi. Ordan tanıştılar.” MaşAllah Gökmen de pek bir bilgiliydi Cesur ve Ahsen aşkı hakkında.
“O olay gerçek miymiş ya?” Gökmen’in lafının ardından merakımı gidermek için konuşmuştum.
“Hangi olay?” Bizimle konuşurken bir yandan da gitmek için Cesur’u dürterken Melek cevap vermişti bana.
“Askerlerin ya da polislerin sağlıkçı aşkı.” Gökmen gülmeye başlamıştı. Herşeye gülüyordu zaten.
“Kısmen evet ama herkes için değil.” Gökmen yerine Agah cevaplamıştı.
“Kısmen derken? Sende onlardansın yani!” Tek kaşım havalanmış Agah’a bakıyordum.
“O kısmenin içinde ben yokum Belçin.” Dudaklarımı içe büzüp tabi tabi bakışımla Agahı’da kınamıştım. Kınarsan başına gelir…
Melek’in bakışları Cesur ve Ahsen’den ayrılıp bende ve Agah’ta buluşmuştu. Kulağıma doğru eğilip
“Şubeye gittiğimizde bir ara konuşalım olur mu?” Tamam anlamında kafamı sallamıştım. Sokağın ortasında park ettiğimiz kırmızı tofaşın arkasına bir araba kuyruğu oluşmuş ve herkes kornalara abanıyordu ama Cesur hala oralı olmuyordu. Cesur’u kendine getiren Agah’ın bağırtısı oldu.
“Cesur! Çalıştır şu arabayı tüm trafiği birbirine kattın.” En sonunda birimizin sesini duyup da nihayetinde kulak asmıştı Cesur. Hızla kontağı çalıştırmıştı, mahalleyi terk ediyorduk artık yüce Rabbime şükür ki. Bir gece de bu kadar rezillik ve kroca şarkı bünyeme yetmiş ve artmıştı da.
“Başım ağrıdı.” Başımı ovuştururken diğer yandan da söyleniyordum.
“Agah komiserim öpsün geçer.” Arkaya dönmeden konuşuyordu Gökmen ama bu benim ona vuramayacağım anlamına gelmiyordu. Fakat Gökmen vuracağımı anlayıp öne doğru eğildiği için elim havada asılı kalmıştı sadece.
Melek sol taraftan omzuyla omzuma vurup kıkırdarken kendimi aşağı atmak istiyordum. Hey! Tamam. Bende utanıyorum burada.
“Ah be! Ne çok özlemişim gülümü.” Direksiyona evhamlı evhamlı bir tokat indirmişti Cesur.
“Ne o abi? Yine barıştınız mı? Halbuki yeni küsmüştünüz.” Gözlerini devirdi Melek.
“Naz yapıyo yengen. Sende biliyorsun kızım.” Aynen Cesur kesin naz yapıyordur. Ahsen, Cesur’u parmağında oynatıyor gibi geliyordu ama bilemedim. Oynatıyor gibi… Gibisi az dedi içimdeki ses.
“Nasıl affettirdin kendini Cesur? Havladın mı?” Agah’ın bu çıkarımı karşısında boğazımız yırtıla yırtıla kahkaha atıyorduk. Gülmekten nefesim kesilmişti. Ağzını iki metre açıp Cesur’un koluna yapışmış arabanın içinde debeleniyordu Gökmen. Bir taraftan Gökmen’i başından atmaya çalışan Cesur bir yandan da bizimle konuşuyordu.
“Aşk olsun komiserim. Ne havlaması?” Ortama bir sessizlik çökmüştü. Ve ardından Cesur’dan şu ses yükselmişti.
“Miyavladım…”
🖤
Yorucu bir günün ardından şubeye ulaşabilmiştik, tabi Cesur’un ultra keko arabasıyla. Arabadan teker teker dökülüyorduk çünkü Hakkari’nin mayın tarlası gibi yollarını gidip gelmek bize uzun bir çile çektirmişti. Ömrümden ömür gittiği ama az da olsa kafa dağıttığım bir gezi sonrası yatağıma uzanıp telefonumla oynamak istiyordum. Yarın artık operasyon için hazırlıklara başlamamız lazımdı ve benimde bugün iyice dinlenmem lazımdı. Arabadan inmiş şubeye doğru yürüyorken Gökmen bir kolunu omzuma atmış beni yürütüyordu.
“Hadi çaya!” Ne çayları ne çorbaları bitmiyordu bu ekibin. Sürekli bir yeme içme girişimi içindeydik. Anlaşılan oydu ki odaya geçip çay içecektik. Melek sayesinde içmeye alışmıştım çaya. Burası bana bir sürü alışkanlık kazandırmıştı. Ve bunların alışkanlık olarak kalmasını değil temelli olarak bünyemde kalıcı hasar bırakmasını istiyordum. Ben burayı çok seviyordum…
Benimle birlikte merdivenleri çıkan Gökmen birden sendelemişti. Dönüp ona baktığımda ise o da arkasına bakıyordu. Arkasında ise Agah vardı.
“Önüne bak Gökmen, aman dikkat et düşme.” Elleri cebinde merdivenleri ikişer ikişer çıkıyordu.
Hayretle Agah’a bakan Gökmen kolunu omzumdan çekmiş Cesur’un yanına doğru geriliyordu.
“Emredersiniz komiserim.”
Ön tarafta ben ve Agah, arkada ise diğerleri odaya doğru çıkıyorduk.
Tabi yolda önümüzü kesen Aslan olmasaydı…
Neredeyse birkaç gündür hiç görmüyordum onu. Varlığı ya da yokluğu kimse tarafından bilinmiyordu. Ortam yavaştan gerginleşmeye başlamıştı. Herşeyin eski haline dönmesi için yapmayacağım şey yoktu. Aslan’da büyük ihtimalle odaya geliyordu, yolumuz tam kapının önünde kesişmişti. Herkesin üzerinde soğuk bakışlarını gezdiriyordu. Sıra bana geldiğinde ise sadece gözlerime odaklanmıştı ve Aslan’ın soğuk bakışları içime işliyordu. Ellerim buz kesmişti. Elsa mısın be adam!
“Sabah erkenden toplantı odasında olun. Bozkurt timiyle son planlamayı yapacağız.” Buz gibi ortamı biraz daha soğutup buz sarkıtlarını da bi tarafımıza …
Lafını söyleyip çekip gitmişti Aslan. Herkesi anlamaya çalışmaktam çok yorulmuştum. Hem de fazlasıyla. Herkes çekip gidiyordu. Biriniz de konuşun be! Film mi çekiyoruz burda?
Sinirler yine tepeme geldiği için odanın kapısını bir hışımla açıp içeri girmiştim. Peşimden de timdekiler girmişti. Barkın hala bi yerlerine yapışıp kaldığını düşündüğüm koltuğunda oturuyordu.
“Selamünaleyküm.” Diyip Barkın’ın yanına geçmişti Agah. Ve peşinden Cesur’la Gökmen’de.
Melek ile ben çayla ilgilenirken Melek dedikoducu teyzeler gibi yanıma usulca yanaşmış fısıldıyordu.
“Gelsene benimle bir.” Kaldığımız odaya doğru gidiyordu ve bende peşinden. Odaya girince kapıyı yavaşça kapatıp beni sorguya çekmeye başlamıştı.
“Agah ile sen? Neler oluyor? Aslan komiserimi anlarım o biraz havadan atar tutar da neler oluyor kızım?” Neler olduğunu keşke ben de çözebilseydim Melek keşke…
“Agah komiserime sabahtan beri bakıyorum da yakmış abayı sana. Aslan’la bile kavga ettiler Belçin. Adamları birbirine düşürdün.” Ben yaptım dimi ben yaptım! Herşeyin benim yüzümden olduğunu keşke bu kadar yüzüme vurmasaydın be Melek.
“Benim yüzümden kavga ettiler işte. Melek gerçekten ben böyle olsun istemedim. Herşey o kadar ters gitti ki ben sana zaten anlatmıştım…” Melek eliyle ağzımı kapatıp sus işareti yapmıştı.
“Belçin! Ben sana ne diyorum sen ne diyorsun! Kızım abayı yakmışlar sana diyorum.” Yakacakları tek şey ocağın altı olur Melekcim.
“Saçmalama istersen Melek, bütün şubede bana aşıktı zaten. Sen yanlış anlamışsındır.” Kendini tüm dünya onun etrafında dönüyormuş sanan kızlardan oldum olası nefret etmişimdir.
“Aç şu gözünü Belçin! Adamlar senin için kavga bile ediyorlar. Az önce de gördüm, Aslan komiserimin sana nasıl baktığını.” Bir aslanın ceylana baktığı gibi bakmış olabilirdi. Çiğ çiğ yemek için…
“Kendimi buna hiçbir zaman inandırmadım Melek. Sonuç olarak ortada kesin bir şey yok ortalığı yaygaraya vermeye hele ki hiç gerek yok.” Yanlış anlaşılmış da olabilirdik. Henüz hiçbirşeyden emin değiliz. Kendi kendime gelin güvey olmak büyük aptallık olurdu. Ve bende bu yüzden kendimi geri çekmiştim.
“Herşey apaçık ortada Belçin ama sen bilirsin.
Eee? Hangisini seçeceksin?” Yüzümü ekşitmiştim.
“Pazardan elma mı seçiyorum Melek, bu nasıl soru? Kimseyi seçmeyeceğim tabikide.” Bir seçim mi yapmam lazımdı? Belki de bu bişeyleri düzeltebilirdi. Aradaki bu ne olduğu belirsiz dengesizlik ortadan kalkardı. Ve bu belirsizlik ortadan kalkarsa belki bir nebze de olsa düzelirdik.
“Aklımı karıştırıyorsun Melek. Aklıma olmayan şeyleri sokma lütfen.” Kendimi suçlu hissetmeye başlıyordum.
“Aklını karıştırmıyorum Belçin. Bir düşün, hiç mi bir şey hissetmedin? O kadar şey yaşadın.”
Olaya farklı açılardan bakmamıştım ki nereden bilebilirdim.
“Bilmiyorum Melek, aşık oldukları bile ortaya atılmış bir idda. Bunları şuan konuşmasak olmaz mı?” Kaçıyordum… kaçmaktan başka bir şansım yoktu çünkü yüzleşecek gücüm de yoktu.
Birisinin beni sevebilme ihtimaline dair bir inancım yoktu. Bugüne kadar bu konularda hep hor görülmüştüm. Kimin beni sevdiğine inandıysam aslında benden nefret etmişti. Ve şimdi de buna kolay kolay inanmamı kimse beklememeliydi. En başta da ben.
Bu konuşmamızın ardından tekrardan ekibin yanına dönmüştük. Melek dedikleri konusunda hala gayet ısrarcıydı. Melek’in dedikleri kafamın içinde yankılanıyordu. Öyle derin düşüncelere dalmıştım ki arkamda dikilmiş bana deslenen Agah’ı duymamıştım bile. Omzuma dokunmasıyla irkilmiştim.
“Biraz konuşalım mı?” Bugün de konuşmalara doyamamıştım. Kafamı onaylarcasına sallayıp odanın bir diğer köşesine geçmiştik. Bizimkilere az biraz uzaktı. Arkası timdekilere dönük olan Agah’ın göremeyeceği şekilde Melek arkadan ellerini birleştirmiş kalp yapıyordu. Delirtecekti bu kız beni.
“Hazır yarın da Bozkurt timiyle toplantınız varken seni uyarmak istedim. Yarın toplantıda Aslan’ı iyice dinle. Operasyonda da denilenin aksine birşey yapma. Bu senin ilk operasyonun heyecanlısındır. Heyecanın hiçbir zaman dikkatinin önüne geçmesin.” Dudaklarını ıslatıp devam etti.
“Toplantıda ben olamayacağım. Benim görevim hakkında herşey konuşuldu halledildi, görevin ne kadar süreceği kesin değil ama erken bitmesi için İstanbulda sabah akşam uğraşacağım. Buralar sana emanet. Aklı başında bir sen kaldın zaten.” Geçen salak diyordunuz Agah bey ama neyse.
Agah’ın aralıksız 15 dakika süren öğütlerinin ardından dizlerimin bağı çözülmeye başlamıştı neredeyse.
“İstanbula gitmen konusu beni hayal kırıklığına uğrattı. İlk operasyonda hep birlikte oluruz diye düşünmüştüm.” Suratım asılmıştı. Biri olmadan ekip tam değildi.
“Hep birliktesiniz zaten.” Kaşlarımı çatıp parmağımın ucuyla alnını geriye doğru ittim.
“Sen yokken hep birlikte değiliz Agah. Bak söyledim ve yine söyliyorum o kavga çıkmasaydı sende bizimle operasyona gelecektin. Ama benim yüzümden gelemiyors-“
yanımızda duran su dolu bardaktan bir miktar suyu suratıma atınca geriye doğru irkildim. Suratımdan sular damlalar halinde damlıyordu.
“Seninle bu konu hakkında konuşmuştum. Bir daha öyle deme demiştim değil mi Belçin?” Islak halime bakıp gülüyordu birde. Bende hemen bardakta kalan suyu onun üstüne doğru boşalttım. Ama pek bir etki etmemişti çünkü Agah’ın, boy farkından dolayı, göğüsüne geliyordum ve su sadece üstündeki kazağa gelmiş ve Agah’a pek de bir etki etmemişti.
Arka taraftakiler bizi izlerken tam Gökmen üzerimize koşarak “Su savaşı mı var?” Diyerek geliyordu ki Cesur kolundan tutup geri oturturmuştu. Uzaktan bir yerlerden telefonumun çalma sesi duyuluyordu. Oturduğu yerden kalkmış telefonumu bana getiriyordu Melek. Suratımdaki su damlalarını Agah’ın kazağına silip Melek’in elindeki telefonu alıp yattığımız odaya geçtim.
Arayan babamdı. Bayadır onunla görüşemiyordum. Ne kadar özlediğimi dahi aklımdan geçirince gözlerim doluyordu.
“Alo babacım.” Sesimi duyunca canlandı telefonun karşısındaki ses.
“Kızım, nasılsın?” Ne diyebilirim ki baba ıslağım.
“İyiyim babacım. Sen nasılsın? Arayamadım ne zamandır. Çok yoğunum baba, bikaç gün sonra da operasyon var yine bir müddet arayamayacağım seni.” Anladığını belirten bir ses çıkarmıştı telefonun diğer tarafındaki babam.
“Akşam, akşam aklıma düştün. Bende sesini duyayım diye aradım kızım. Yorulmuşsundur sen şimdi dinlen o zaman . Ben seni tutmayayım.” Yatağın köşesine oturmuştum.
“Birkaç hafta sonra Hakkari’ye geleceğim zaten. Seninle konuşmam lazım kızım. Yüzyüze anlatacaklarım var.” Beni merakta bırakıp biraz daha sohbet ettikten sonra kapatmıştım telefonu. Telefon rehberde takılı kalınca gözüme yine aynı isim çarptı.
Kaan Demirhan…
Düşünmeden bastım arama tuşuna. Düşünürsem yapamazdım.
“Alo.”
“Alo, Belçin…”
