4. bölüm · ARGI - İKİ DAĞ ARASI
4.BÖLÜM
Çay kaşığının bardağa vurulma sesiyle irkildim. Kafeteryanın köşesinde Aslan ve Agah’la oturuyorduk. Geçirdiğim şoktan dolayı olsa gerek gözlerim zemine kitlenmiş kalmıştı. Halı olsa desenlerini incelerdim ama ne yazık ki yoktu.
Sesin geldiği yöne doğru yüzümü hafifçe kaldırdığımda ise Agah’ın merhametli bakışlarıyla karşılaştım. Çaya şeker atmış bana doğru uzatıyordu. Onun yanında da iblis suratlı Aslan komiser bakıyordu suratıma doğru, soğuk bir ifadeyle…
“Sen çayını içerken bizim sana anlatmamız gereken şeyşer var eğer dinlersen… Az da olsa olanlara anlam verirsin.” Beyin misin be adam diye geçirdim içimden. Sesli söylesem ne olurdu acaba?
Neyse onu da bi ara denerdim. Tabikide bu masada beyin sahibi olan 2 kişiden biri olmak beni mutlu ederdi. Çünkü Aslan beyde bırak beyni genel olarak beyin namına bişey olduğunu da pek düşünmüyordum.
“Barkın…” dedikten sonra bir süre sonra durdu Aslan.
“Barkın’ın farklı davrandığını anlamışsındır heralde.” Diye devam etti.
“Yok anlamadım nasıl anlayabilirim ki? Sonuç olarak her gün biri üstüme koşarak elime silah tutuşturur.” Bu sefer dayanamadım artık, ilk günden de insana böyle davranılmazdı bence. Kimse kusura bakmasın ama sinirimi herkesten çıkarabilirdim şu an.
“Bilerek yapmıyor ki Belçin. Barkın sinirlerini kontrol edemiyor. Yaptığını desteklemiyorum ama yaşadıklarından dolayı üstüne gitmememiz gerekiyor. Çok şey yaşadı Barkın.” Agah sözünü bitirdikten sonra da Aslan’a göz ucuyla baktı. Sanki bişeyleri vurgulamak istiyormuş gibi, özellikle de üstüne gitmememiz gerekiyor kısmında.
“Gamze Korkmaz…
Yaklaşık 8 ay önce aramızdan ayrıldı. Şehit oldu… Barkınla çok yakınlardı. Barkın hepimize duygusuzdu ama bi tek Gamze’ye merhametliydi. Barkın çok küçük yaşlardayken, daha çocukken kız kardeşini kaybetmiş. Barkın kız kardeşine çok düşkünmüş. Bir gün Barkın dışarda arkadaşlarıyla oyun oynarken kız kardeşi de peşine gitmiş. Bizimki de kıyamamış tabi, almış onuda yanına.” Aslan anlatırken içi daralıyordu sanki, bunu yüzünden çok net okuyabiliyordum.
“Barkın arkadaşlarıyla oyun oynarken biraz zaman geçmiş. Sonra da ani bir frens sesi…
5 yaşındaki kardeşi kamyonun altında kalmış.”
Tüylerim diken diken olmuştu. Böyle bir şey beklememiştim. Herkes hayatının belirli kötü dönemlerini atlatmıştır ama bu…
Belkide hep kendini suçlamıştır. Bunca yıl, hep yüreğinin ortasında bir boşluk kalmıştır. Benim hiç kardeşim olmamıştı. Bilemezdim hiç o duyguyu.
“Hikayenin devamını biz de bilmiyoruz.” Diye anlatmaya bu sefer de Agah başladı.
“O zamanlar Barkın 12 yaşındaymış. O da çocukmuş ama kendini çok suçlamış, içine çok atmış. Hala da öyle…
Gamze’nin annesi babası da depremde enkaz altında kalmış. O da orda ailesini kaybetmiş. Meleğin abisi Cesur’dur bu timde, en çok Cesur abilik yapar. Gamzeye de Barkın abilik yapıyordu. Sahipleniyordu. En çok Gamze derdi, en çok Gamzeyi düşünür en çok Gamzeyle vakit geçirirdi Barkın. Gamze şehit düştükten sonra Barkın eskisi gibi olamadı.”
Meğer ne çok şey yaşamış çocuk. Bende kendi kendime saçmalıyorum burda. Ben sinirlenince insanların kalbini kırıyorum. Peki o çocuk ne yapsın? Onunki anlık sinir değil ki geçsin. Ömürlük burukluk… Hiç geçmeyecek bir boşluk ve hala da katlanan bir acı. Hiçbirimiz anlayamayız onu. O da ne kadar anlatmaya çalışsa anlatamaz zaten.
Ortamdaki duygusal atmosferi bozmak için boğazını temizleyip lafa daldı Aslan.
“Barkın sinirlenince de poligona gider atış yapar. Senide çağırdı yanına, demek ki seninle işi var. Bekletmeden gitsen iyi edersin. Agah, sana poligonu gösterir, benim işlerim var şimdi gitmem lazım artık.” Dedi ve masadan kalktı.
“Dikkat et senide vurmasın.” Bide sırıttı serseri gibi.
“O beni vurmadan ben seni vurucam. Birkaç deneme yapıcam birazdan, bakalım kim kimi vuruyor Aslan bey.” Zaten yeterince moralim bozuktu gelmiş bide konuşuyor başımda koca karı gibi.
“Agah! Sen bunu sabah kapıda pek bekletemedin heralde. Yeni çömez hala öğrenememiş hitap etmeyi. Çömezliğin ilk günü böyle boş boş geçmez. Gökmen ve Cesurla konuş da akşama bişeyler ayarlasınlar.”
Akşama yemek var heralde yine kutlamadır umarım.
“Tamamdır komiserim.” Dedi Agah ve Aslan’ın arkasından gitmesini izledik.
“Çayını içtiysen kalkalım mı?” Kalkalım kalkmasına da neler olucak onu bilmiyordum ve bu durumda beni geriyordu.
Başımı onaylarcasına hareket ettirip masadan kalktım. Agah da benimle birlikte masadan kalktı ve kafeteryadan çıktık. Agah sessiz sakin yürürken yanında onu takip ediyordum. Binanın arka tarafına doğru ilerliyorduk.
Binanın arka tarafını daha önce hiç görmemiştim ama baya büyüktü. Biraz ilerde sol tarafta da poligonlar gözüküyordu.
“Burdan sonrasını gidebilirsin değil mi? Barkın şimdi beni görmesin sen git, devam et. Birşey olursa ben buralardayım endişelenmene gerek yok.” Artık Barkın’dan korkmuyordum onu anlamıştım. Gerek yoktu böyle çocuksu şeylere.
“Teşekkür ederim ama bir sorun çıkacağını düşünmüyorum.” Küçük bir tebessümle ilerledim. Agah’da biraz ilerlememi bekledikten sonra o da geldiğimiz yolu geri gidiyordu. Etrafta başka polisler de vardı onlar da atış çalışıyordu.
Yaklaştıkça daha da bir garip hissediyordum. Barkın’la konuşmak dertleşmek isterdim, az da olsa acısını hafifletmek ama Barkın’ın bunu kabul ediceğini pek sanmıyordum.
Poligonların olduğu yere varınca atış yapan meslektaşlarımın arkasından usulca ilerliyordum. Gözüm Barkın’ı arıyordu etrafta. Herkes takım halinde çalışıyor gibi gözüküyordu. En sonda tek başına elinde silahla bekleyen kamuflaj takımlı Barkın’ı gördüm. Bir tek o yalnızdı…
Suratı gayet ifadesizdi, tüm dikkatini silaha vermiş onu inceliyor, şarjör takıp çıkartıyordu. Ayarlamaya çalışıyordu. Bu kadar kolay bişeyi nası yapamıyordu anlayamadım. Alt tarafı şarjörü yerine oturturucaktı. Ama yapamıyordu.
Yanına yaklaştığımda geldiğimin farkına bile varmadı. Elinde tuttuğu silaha kaydı gözlerim. Silahtan çok elleri dikkatimi çekti. Fena halde titriyordu, sinirden olsa gerek diye düşündüm.
“Birde ben bakabilir miyim?” Diye sakince sordum. Silahlardan iyi anlardım. Eğitimini çok iyi almıştım. Ben seslenince geldiğimi yeni anlamıştı Barkın.
Cevap vermeden yavaşça bana uzattı elindeki silahı. Ben silahı incelerken o da beni izliyordu. Silahta bir sıkıntı yoktu sadece küçük bir yay çıkmıştı yerinden ve şarjör o yüzden yerine oturmuyordu. Onu düzeltip şarjörü taktım.
Barkın’da arkadaki masanın üstünden başka bir silah aldı. Onun da mermisini doldurup atışa hazır hale getirdi. O silahı teklemeden direkt ezbere atışa hazırlaması gözümden kaçmamıştı. Ama az önceki silahın en basit yerini bile yapamamıştı.
Barkın, bilmediğinden dolayı değilde ellerinin titremesinden dolayı şarjörü takamadığını anlayınca içim bir garip olmuştu. Az önce zangır zangır titreyen eli şimdi daha normaldi.
“Anlattılar mı sana?” Diye sordu daha normal bir ses tonuyla, sakinleşmiş gibiydi. Soruyu sorarken de elini havaya kaldırıp sağ elinde olan silahı hedefe doğru tutup bir el ateş attı.
“Neyi?” Diye sordum. Bir şey anlattılar ama onun şu an konusunu açmak ve açmamak arasında kalmıştım. Soğukkanlı davranıyordum.
“Gamze’yi? Şehidimi anlatmadılar mı? Anlatmışlardır ya.” Ben açmadan o açmıştı konuyu. Demek ki beni buraya Gamzeyi konuşmak için çağırmıştı.
“Elindeki silahın sahibi… Gamzem.” Gözlerini gözlerime çevirdi ve derin bir nefes verdi.
Gözleri kömür karasıydı Barkın’ın, herkes gibi o da uzun boylu, geniş omuzluydu. Sakal traşını yeni olmuş gibiydi, esmer teninden az boz belli oluyordu bu.
Kalın kaşları vardı o kaşların altındada az ve az çekik gözleri. Gözlerinin karanlığında gömülü çok şey saklıyormuş gibiydi. Gözlerinde büyük bir yorgunluk vardı.
Bir iki saniye gözümün içine baktıktan sonra tekrar döndü hedefe doğru. Sonra da geri çekildi. Kafasıyla benim atış yapmam için müsade edermiş gibi bir hareket yaptı. Elimdeki silahı daha sıkı tutarak hedefe doğru yöneldim.
3 el atış yaptıktan sonra dönüp Barkın’a baktım. Suratında memnunmuş gibi bir ifade vardı ama gülümseme namına hiçbir şey yoktu. Baygın suratıyla atış yaptığım yerlere bakıyordu. Kendinde değil gibiydi. Arkadaki masalardan birine yaslanmıştı, gözleri etrafı tarıyordu.
Gözlerindeki damarlar belirginleşmişti. Onunla birlikte bende etrafta gezdirdim gözlerimi. Ne aradığımı bile bilmiyordum. En son bende Barkın’ın yaslandığı masanın karşısındaki duvarın dibine doğru gittim. Benimle konuşur diye düşündüm konuşmazsa da ben konuşucaktım, aklıma koymuştum.
“Eğer seni kırıcak bir şey yaptıysam özür dilerim.” Diye başladım söze. Bir şey yapmadığımı bende biliyordum ama birimizin başlaması lazımdı konuşmaya.
“Kusura bakma seni de böyle karşılamak istemezdim ama yapamıyorum. Hiç yapamadım da hemen kabullenemiyorum. Onlar gibi değilim ben… Zaten Gamzede onlara karşı benim gibi değildi. Gamze benim kız kardeşimdi Belçin. Ben 12 yaşımda öz kız kardeşimi kaybettim. Benim yüzümden melek oldu 5 yaşındaki kardeşim.
Ben ona bakamadım, annem bana emanet etmişti ama ben sahip çıkamadım. Kıyamazdım ki ona hiç.
Yine geldi bi sabah yanıma, bende tam arkadaşlarımla top oynamaya dışarı çıkıcaktım. “Abici bende gelim mi?” Diye sordu.
Hayır diyebilir mi insan hiç. Annemle babamdan hep bir kardeşim olsun istedim. Elifim doğdu sonra. O doğduktan sonra anladım ben hayatın anlamını.Kız kardeşim olunca anladım.
O daha bebekken mamasını yedirirdim, tek ben yedirince yerdi. Ayağımda sallar uyuturdum. Ne isterse yapardım. O günde istedi işte, benimle dışarı gelmek istedi. Annem izin vermedi.
Yaramazdı Elif, ordan oraya koştururdu. Annemden yalvar yakar izin aldım. Ayakkabılarını giydirdim Elif’in, tuttum elinden dışarı çıkarttım. O bi köşede bebeğiyle oynuyordu bende top oynuyordum. Oyuna dalmışım bir an.”
Sonra içi daralmışçasına derin bir nefes aldı Barkın.
“İşte o an bir fren sesi duydum. Sağır olsaydım da duymaz olsaydım Belçin. Keşke sağır olsaydım diye kaç gün ağladım. Daha kafamı çevirmeden bir sızı belirdi göğsümde. Arkamı dönmeye korkar oldum yıllarca. Her geriye bakışımda sanki yine aynı manzara karşıma çıkıcakmış gibi geliyor.
Elif’im, kız kardeşim, diğer yarım kamyonun altında kalmış. Bakıyorum o değildir diyorum. Kendimi inandırmaya çalışıyorum ama inandıramıyorum Belçin. Elifimin oturduğu yere bakıyorum, yok ama orda. Eve çıkmıştır diyorum. İnandıramıyorum kendimi. Komşular bi yandan, arkadaşlarım bir yandan bağırıyorlar.
Elifim’in o kamyonun altında olduğunu ben suratından tanıyamadım Belçin. Benim meleğimin suratı bile gözükmüyordu. Ayakkabısı bir yere oyuncak bebeği bir yere saçılmıştı. Ordan anladım. Annem haberi almış feryat figan aşağı koşuyordu. Ben öylece bakakaldım. Ben öldürdüm kardeşimi, benim yüzümden öldü. Annemle babam beni hiç affetmez diye düşündüm o anki aklımla. Artık hiçbişey eskisi gibi olmayacaktı biliyordum.” Gözlerim dolmuştu ve hatta gözyaşlarım taşıcaktı.
“Sen de çocukmuşsun, kendini bu kadar suçlama. Benim bir kardeşim yok bilemem yaşadığın acıyı. Ama şundan emin ol ki kardeşin en güzel yerde şu an cennetin en güzel köşesinde. Hatta seni izliyordur, koruyordur.” Nasıl toparlayacağımı bilmiyordum kendimce teselli etmek istiyordum.
“O beni korusa ne olur ben onu koruyamadıktan sonra. Ben kız kardeşimin vücudunun ezilen, kopan uzuvlarını topladım o kamyonun altından.
Kamyon parçaladı benim kardeşimi. Param parça etti. Kılına zarar gelse harap olucağım kız kardeşimi lime lime ettiler. Bir mezarı olsun diye kardeşimin parçalarını toplamaya çalıştık biz.
Kimse yardım etmezken ben kardeşimin yola saçılan bedenini bir araya toplamaya çalıştım. Çıplak ellerim dokundu onun soğuk etlerine. Kardeşim eziyet çeke çeke can verdi orda. Nasıl affedeyim kendimi ben Belçin. Yaşasaydı koca kız olucaktı benim meleğim.”
Dedikleri karşısında öylece kalakaldım, buz kesti ellerim. Ne bir cevap verebiliyordum ne de suratına bakabiliyordum Barkın’ın.
“Alıştım tabi bir zaman sonra, alışmak zorunda kaldım. Dağlara attım kendimi, sadece burda iyi hissettim. Senin gibi bi çömez geldi aramıza 4 yıl önce. Ona çömez dediğimi duyabilseydi şimdi çıkar bir yerden kafama vururdu. Sanki hiç gitmemiş hep var gibi… Gamze kendine hiç çömez dedirtmezdi.
En çok o iyiymiş polislikte öyle derdi. Hepimize kafa tutardı. Gamzenin annesi babası depremde vefat etti. Kimi kimsesi yoktu bizden başka. Bir derdi olduğunda gelsin bana anlatsın, benimle konuşsun, hep benimle olsun isterdim. Melek’in abisi Cesur’dur bu timde. Gamze’nin öyle bir abisi yoktu. Ben olmak istedim o kişi. Elif’imi koruyamadım bari Gamze’yi koruyup kollayayım dedim.
Gamze kız kardeşim gibiydi. Sanki Elif büyümüşte yanıma geliyormuş gibi hissederdim Gamzeyle birlikteyken. Abi derdi bana hep ‘Barkın Abi’ diye konuşurdu. Elifimin yerine o söylerdi.
Gamzeyle yıllarım geçti. Artık sivil hayatımızda da birlikteydik. Onun gidicek bir ailesi yoktu benimle giderdi nere gidicekse. Derdini anlatırdı, beni dinlerdi, yemekler yapardı bana.
Çok güzel yemekler yapardı ama ona hep ‘bu ne yemek kız zehirlicen mi bizi’ derdim o da sinirlenirdi. Sinirlenmesi bile de ayrı güzeldi. Çok zıtlaşırdım Gamzeyle, çok şakalaşırdım. Diğer yarım Gamzem de gitti benden. Onu da koruyamadım. Operasyonda şehit düştü. Gamzenin en yakınında ben vardım, fark edemedim onu. Şerefsizler göğsünden vurdu Gamzemi. Onu da kurtaramadım. Ben hiçbi kız kardeşimi koruyamadım Belçin.
Sana sinirli değilim bakma sabah bağırıp çağırdığıma, alışamadım ben Gamzemin gidişine, daha Elifime zor alışmışken bide o gitti. Yarım kaldım ben hep, bir tarafım hep eksik kaldı. Bizimkilere bağırıp çağırdım time yeni biri geldiğini öğrenince. İstemedim kimseyi, Gamzemin yerine kimse geçmesin istedim. “
Göz yaşlarımı artık tutamıyordum. Akıp gidiyordu yanağımdan aşağı. Kız, bağır, çağır Barkın. Sen bana bunları anlatınca ben bile dayanamadım. Sen nasıl dayandın?
“Ben senin hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Asıl ben özür dilerim. Beni Gamzenin yerine geçmeye çalışan biri olarak değil de Gamze’nin intikamını almaya gelmiş biri olarak gör olur mu Barkın?”
Her şehidin intikamı alınırdı bu topraklarda. Kimsenin bir damla kanı yerde kalmazdı. Bende o gün söz verdim kendime hem Gamze’nin hem de diğer şehitlerimizin intikamını almak için. Ne önemi vardı ki bizim canımızın? Vatan sağ olsun yeter. Binlerce Gamze binlerce Belçin feda olsun bu vatana. Her şey can için canan için göz kırpmaz can veririz bir avuç toprak için…
🖤
“Bu kız evde kalır.” Diye cıkladı Gökmen.
“Kızanım çitile bea. Sana hiç öğretmediler mi? Ninemin lastikli donlarını getireyim de onları da çitile sevaba girersin.” Hunharca gülerek Gökmen’le Cesur’un dalga konusu olmuştum. Bütün timin ortak kullandığı odada yere çarşafçı kadınlar gibi oturmuş çamaşır yıkıyordum. Evet,evet çamaşır yıkıyordum. Tam anlamıyla hemde. Önüme de bir leğen vermişlerdi. Timde etrafıma toplanmış beni izliyordu. Niye yapıyorum diye her sorguladığımda Gökmen kafama vura vura çömez olduğumu söylüyordu.
“Çömez dediğin ayak işlerini yapar. Onu getir bunu götür gibi. Siz bana çamaşırlarınızı yıkatıyorsunuz. Utanmasanız ayağınızı da yıkamamı istersiniz.” Diye söylendim.
“Aslında çok iyi olur dimi gençler. Çömezliğe daha iyi alışır. Her kız benim ayaklarımı yıkamak ister bence.” Diye bir ses de Aslan’dan yükseldi. Timdekiler de ona kınayıcı bir bakış attı. Bence de kimse ona katılmıyordu.
“Ne! ıyh, asla. Kusucam sanırım. Agah komiserim, müsade ederseniz şu köşeye kusabilir miyim?” Diye izin istedim. O maymunun ayağını yıkayacağıma tüm özel harekatın çamaşırlarını yıkardım daha iyi.
“Bende yardım ediyim.” Diye yanıma doğru eğildi Melek. Canımın içi ya et tabi. O kadar sevinmiştim ki şu zulümden kurtulucam diye. Lakin mutluluğum pek uzun sürmedi.
“Melek, bacım. Hayırdır? Sen geç bakalım şöyle Barkın’ın yanına doğru, uzak dur. Yardım falan yok. Abe biz çömezken neler yaptırıyorlardı.” Melek’in omuzlarından tutup bir kenara doğru savurdu Cesur. Barkın’ın yanına doğru yol aldı Melek. Halime üzülmüştü belli. Ellerim sudan buruş buruş olmuştu. Tim gayet memnundu benim bu halimden. Hepsi bir taraftan gülüyordu. Gökmen ile Cesur’sa ara vermeden sağdan soldan çamaşır bulup önüme yığıyordu. Melek’de onlar arkalarını döner dönmez çamaşırları benim önümden alıp sağa sola tıkıştırıyordu. Çamaşır makinesi vardı ama amaç beni yormak olduğundan dolayı şu eziyeti çekiyordum.
“Canım çay çekti.” Diye yine boş boş konuşmaya başladı Cesur.
“Ben yapiyim abi.” Diye odanın küçük mutfak kısmına doğru koşuyordu Melek.
“Yok abim, otur sen. Yeni çömez yapar.” Diyerek Melek’i durdurdu Cesur. Ama baktı Melek onu dinlemiyor, Melek’i sırtına alıp demlik ve çaydan uzaklaştırdı. Melek karadenizli olduğu için çay demeye kalmadan demliğe koşuyordu. Cesur Melek’i zapt etmeye çalışırken bu sefer de Gökmen konuştu.
“Yok ya bu akşam kahve içelim dimi Aslan komiserim. Sen bide kahve yap Belçincim.” Diye cıvık cıvık komuştu.
“Bide kurabiye falan da mı olsa Agah he ne dersin? Ağzımız tatlanır.” Hepsinin gözleri yine beni buldu. Zıkkımın kökü var komiser yer misin?
Ben yaparım diye çırpınan Melek’e kaydı gözlerim. Cesur onu sımsıkı tutmuş hareket dahi edemiyordu kızcağız. Kafama çoraplarını koyan Gökmen’le uğraşıyordum bir yandan da. Ağzıma çorapları sokmaya çalışıyordu bide. Laf da anlamıyor bu adam, pardon bu adam değil çocuktu yani o evrede kalmıştı.
“E hadi bişeyler yiyip içmiyor muyuz?” Diye bir ses yükseldi arkadan. Boğuk bir sesti. Barkın konuşmuştu. Aramızın düzeldiğini düşünüyordum. Umarım öyle olmuştur diye aklımdan geçirirken, Gökmen bu sefer de su dolu kovaya takılıp düşünce iyice sinirlerim tepeme geldi ve bir hışımla ayağa kalktım. Çömez olduğum için burayı yine ben temizlemek zorundaydım. Etrafımda bir sağa bir sola koşuşturup duruyordu, belliydi bunun olucağı. Yüz üstü düştü ve ardından şap diye bir ses duyuldu. Yıkadığım çamaşırlar arasından ıslak olan bir tshirtü alıp Gökmen’e doğru vurmaya başladım.
“Kanguru gibi bir oyana bir buyana zıplıyorsun? Heh! Kafanı sürte sürte kurulucaksın buraları tamam mı!” İçimdeki Malatyalı çıkmıştı ortaya. Gökmen’in düştüğünü gören tüm tim kahkahalara boğulmuştu. Barkın bile tebessüm etmişti. Ben ise Gökmen’in kafasına ıslak çamaşırla vurmakla meşguldüm. Ne güzel sinirimi çıkarıyorum diye düşünürken Gökmen elimden kurtuldu ve sağa sola kaçmaya başladı. Ben de onun peşinde bir sağa bir sola koşuyordum.
4-5 tur attık, yakalayamadım. En son tam tuttum diyecektim ki bu sefer de ben yere boylu boyumca uzandım. Az önce Gökmen’in devirdiği leğene ayağım takılmış ve dank diye bu sefer de ben düşmüştüm. Ben yere düşünce az önce ismimi söyleyip alkışla ritim tutan tim bir anda suspus olmuştu. Kafamı kaldırıp baktığımda ise hepsi ha güldü ha gülcek şekilde suratıma bakıyordu. Melek koştu hemen yanıma.
“İyi misin? Bir yerine bişey oldu mu?” Elimden tutup beni kaldırmaya çalıştı. Etraftan Gökmen ve Cesur’un tam anlamıyla anırarak gülme sesleri geliyordu. Melek elimden tutup beni kaldırmaya çalışırken belimde iki el hissettim. Kafamı çevirip baktığımda Agah belimden tutmuştu, tek hamlede kaldırdı beni. E tabi kaslı adam… bi daha mı düşsem acaba?
“İyisin değil mi?” Diye sordu, centilmendi yine. İyi olmaz mıyım ne demek ya.
“Agah komiserim bence siz ağırlık çalışmaya Belçin komiserimle devam edebilirsiniz.” Diye hala arsız arsız konuşuyordu Gökmen. Senin o sarı saçlarına öyle bir kıyıcam ki Gökmencim… sen hiç merak etme, o günlerde gelir elbet. Ama çocuk da haklıydı yani, hiç sorun değil çalışabiliriz ağırlık falan Agah komiserim.
“Bir bakmışsınız Ankara yolu gözükmüş .Kaç tane polis geçti elimden de bir sizi adam edemedim. Davarlar sizi.” Burası iyice kabalaşmaya başlamıştı. Kolumdan tutup beni Agah’ın kollarından kendine doğru çekti Aslan.
“Özür dileyin!” Diye bağırdı Gökmen’le Cesura karşı. Onlara yaklaşık bir 10 kere özür diletti. Her defasında da daha sesli diye bağırıp kafalarını birbirine vuruyordu. Valla bu adam bunların hakkından geliyordu.
“E herkes kendi bildiği işi yapmalı hadi nerde çaylar kahveler?” Agah komiserim sizde mi ama.
“Herkesten beklerdim de sizden bunları duymak beni derinden üzdü komiserim. Centilmen ruhunuz pipetle geri mi çekildi Agah bey?
“Komiserim mi? Benim rütbem bu adamdan daha büyük bana sadece keyfin istediğinde komiserim diyorsun. Yakıştıramadım küçük kayısı bu hiç olmadı.” Bu adamda heryerden çıkıyordu.
“İğrenç hitap şekillerinizle midemi bulandırıyorsunuz komiserim. Lütfen susar mısınız?” Gerçekten dayanılmaz derecede kötüydü.
“Ne dememi beklerdin güzelim?”
Neyin, neyin? Güzelin mi! Timdeki tüm gözler bize çevrilmişti. Aslan ve bana. Aslan ise gözlerini gözlerime kenetlemiş hipnotize eder gibi bakıyordu. İçi eriyor gibi…
“Hadi, hadi çömezi oyalamayın da bize bişeyler yapsın.” Kolumdan çekiştirip beni mutfağa doğru hafifçe itmişti Agah. Şu utanç dolu andan beni kurtardığı için ona minnettardım. Kısa bir kaş göz hareketiyle de Melek’i yanıma yollamıştı.
“Havada aşk kokusu mu var Cesur? Yoksa bana mı öyle geliyor bilemedim kardeşim.” Gökmen’in sesi geliyordu arkadan ama dönüp bakamadım çünkü hala utanıyordum.
“Dün başka bugün başka abe sokayım böle aşka.” Diye harika bir cevap vermişti Cesur. Kast ettiği şey Aslan beyin konuştuğu kızlar olabilirdi. Tilkiler kafamda dolanmaya hatta fink atmaya başlamıştı.
Melek’in yardımıyla bir çırpıda hazırlamıştık her şeyi. Çay, kahve ve kurabiye. Boğazınızda kalsın İnşAllah canlarım benim. Masada şubenin tüm dedikodusunu yaptıkları anda elimde tepsiyle masaya geldim.
“Agah komiserim, benim duyumlarıma göre Bozkurt timindeki Tuğçe komiserle Alparslan komiseri yakalamışlar. Ama ne yakalama, uygunsuz bir biçimde. Böyle birbirlerin-“
Gökmen her zamanki arsızlığıyla konuşurken Agah konuşmasını böldü.
“Hayvan mısın oğlum? Timde kadın arkadaşlarımızda var. Niye bu kadar detaylı anlatıyorsun?” Ama ben de merak ettim valla.
Ee ne olmuş devamında?
“Timde kadın arkadaşlarımız olsa ne olur? her şeyi göze alıp gelmediler mi zaten? Şurda iki kelimeden mi sakınıcaz?” Soğuk ve tok sesiyle Barkın’da lafa girmişti.
“Biz prenses gibi davranalım, sonra da alınlarının çatından kurşunu yesinler. Ezelden beridir söylerim şunu, güvenlik güçlerine kadın personel alınmamalı diye.” Barkın kendinden emin bilmiş şekilde konuşuyordu. Bana laf çarpıtıyordu belli. Benimle birlikte Melek’de vardı cümlelerinin arasında.
“Sana niye bu kadar batıyor anlamıyorum Barkın? Her Türk asker doğar demiyor muyuz biz abicim? Bu işin cinsiyeti mi var?” İlk defa mantıklı konuştu Aslan komiserim.
“Hay ağzını öp- “ diyecektim ki ortam bu sözüme pek de gelişigüzel bakmayacaktı bunu biiyordum. Bu yüzden yarıda kestim ama ne demek istediğim çoktan anlaşılmıştı bile.Tepsiyi masaya bırakıp bir köşeye geçtim. Melek’te kurabiyeleri getirip o da bir köşeye geçmişti.
“Herkesin bir yeri yurdu, bir görevi vardır bu hayatta Aslan komiserim. Kadın evde beni bekliyecek ben ona bakıcam abi.” Tüm barzoluğuyla ve pişkinliğiyle devam ediyordu bide Barkın konuşmasına.
“Abi bir şey diyebilir miyim?” Diye sohbete daldı Melek. Herkes ne diyeceğini merakla bekliyordu.
“Acaba sen mağarana mı dönsen? Orda daha rahat edersin.” Bu kız çok haklı. Barkın’ın bu kadar cinsiyetçi olması dikkatimi fazlasıyla çekmişti. Barzo Barkın sen sus konuşma. Barzolar kapatılsın sloganını başlatmak istiyorum tam da şu anda.
“Aslında bir yerde de Barkın haklı gençler. Şimdi düşünsene Melek. Sen evde çocuklarımıza bakıyorsun. Bende görevden gelmişim, 2 tane de ekmek almışım eve geliyorum. Çok iyi olmaz mı?” Gökmen! Yavaş gel Aslanım. Senden bunu beklemezdim. Hani bacınızdı Melek?
“Ne diyon sen lan! Cıvıma it herif. Bunu da besliyoz da koynumuzda yılan mı ne bu. Bana bak, seni severim hoş kızansın ama şu Melek bacıma şöyle konuşunca şapalağı ağzına vurasım geliyo haberin ola.” Cesur her zamanki gibi Melek’i koruyordu. Gökmen ise Cesur’u hiç takmıyor pişkin pişkin gülüyordu.
“Kamçırma Gökmen, kamçırma. Komiserim! şapalağı koyim bi tane bunun ağzına he?” Cesur tüm şivesiyle donatmıştı masayı. Karşısında oturan Gökmen’e ulaşmaya çalışıyordu ama Gökmen sandalyesini geri çekmiş, Cesur’u kışkırtırcasına hareketler yapıyordu. Cesur’u tutan şey ise Gökmen ile arasındaki masa ve Agah’ın koluydu.
“Kurabiyeyi kim yaptı?” Diye masanın diğer ucundan Aslan seslendi. Gururla öne atladım. Çünkü ben yapmıştım. Çok güzel yemek yapardım, özellikle de tatlı işini.
“Ben yaptım.” Minnoş minnoş söyledim. Kirpiklerimi de bir o kadar sevimli görünmek için kırpıştırıyordum. Alıcağım iltifatı bekliyordum. Cevabımdan sonra Aslan minik bir tebessümle konuştu.
“Çok güzel olmuş… Bir daha yapma olur mu?” Suratım asılmıştı. Agah içtiği çayı ağzından püskürtmüş, püskürttüğü çayda Barkın’ın suratına doğru gitmişti. Çok komik ya, gerçekten çok komik(!)
“Elhamdulillah” elini suratına götürüp Agah’ın suratına püskürttüğü çayı sildi Barkın.
“Ben diyorum, diyorumda kimse dinlemiyor. Bakın yine diyorum. Yapması gereken bir yemek var onu da yapamıyor. Bu kızın dağda ne işi va-“
diyordu ki sözünü yarıda kesen bir şey oldu.
Cesur’un kıpır kıpır bir sağa bir sola hareket edip üstünde tepindiği sandalye çat diye kırılmış, Cesur’da yere sırt üstü uzanmış tavanı izliyordu. Melek, ben ve Gökmen gülmekten kendimizi bir yerlere atmışken. Şöyle bir ses yükseldi Cesur’dan
“Abe sokayım böle işe. Sıçacam o kepçük ağzına bekle sen sarı pipi.” Ve herkes kahkahalar atarak o geceyi sonlandırdı…
