1. bölüm · ARGI - İKİ DAĞ ARASI
1. BÖLÜM
Mezun Belçin Öztürk…
Bu sesi duydum ya bana yeter de artardı. Mezun olana kadar canım çıkmıştı canım… Ama değer miydi? Sonuna kadar değerdi, her zerresi için değerdi, döktüğüm her ter için değerdi. Ben artık mezun oldum. Ben artık polis oldum diye geçirdim içimden huzur dolu bir mutlulukla.
Ortalık coşkuyla doluydu her bir tarafta aileler gururlu gözlerle kendi evlatlarını arıyorlardı.
Yüksek rütbeli insanlar da vardı tabi. Cumhurbaşkanına kadar herkes burdaydı, çok kalabalıktı burası.
Nerde miydim? Polis okulumun mezuniyetindeydim. 2 yıllık eğitimin ardından mezun olmuştum. Ve artık bir polistim ama ben polislikle yetinmeyecek polis özel harekata girmek için bir süre daha eğitim alıcaktım.
Küçüklüğümden beri hep bir amaç için ölmek istemiştim, masa başı da çalışmak istemiyordum. Hiçbir zaman da istememiştim. Ben hep birilerine yararım dokunsun istedim. İnsanlara bir yararım olursa beni severler diye düşünmüştüm.
Belki de çocuk yaşta yaşadıklarımdan dolayı böyle düşünüyordum, benim babamdan başka kimsem yoktu ki. İyi ya da kötü bir aileye sahip değildim ben, bazı insanlar ,yani arkadaşlarım falan, konuşurken duyardım, ailelerini ya kötülerler ya da överlerdi kendi aralarında. Ama benim ne övücek ne de gömücek bir ailem yoktu.
Benim için aile kavramı babam ve bendi. Annem ben küçük yaştayken beni terk etmiş, ben o zamanlar yaklaşık iki yaşlarındaymışım. Acaba ne yaptım da beni bırakıp gitti diye çok düşünmüştüm.
Acaba bebekken yemeğimi mi yememiştim? Ya da gece uyumayıp çok mu ağlamıştım? Altıma çok mu yapmıştım ve sürekli bezi mi değiştirmesi gerekiyordu da beni bırakıp gitti.
Ne yaptım kadın ben sana? Daha 2 yaşındayken küçücük bebekken neden bırakıp gittin diye kaç kere isyan etmiştim o kadına. Anne demeye gönlüm razı olmuyordu, o kadındı benim için. Hitap ediceksem o kadın derdim çünkü o asla bir anne olamamıştı benim gözümde.
O kadın bırakıp gittikten sonra bana babam bakmış. Bir de babaannem. Halamın da hakkını yiyemezdim tabi. Babaannemi 16 yaşlarındayken kaybettim. Babaannemi kaybettikten sonra babamla bir başımıza kalmıştık. Halamlada vakit geçiriyorduk tabi ama onunda bakması gereken bir ailesi vardı.
Yaşlı haline göre bana çok iyi bakardı babaannem, annemin yokluğunu hiçbir zaman hissettirmezdi bana. Zaten hayatımda hiç anne kavramını bilmediğim için bir eksiklikte hissedemiyordum.
Babaannemin dediğine göre annem beni terk ederken karnında bebeğiyle terk etmiş. Niye bırakıp gittiğini babam hiçbir zaman anlatmadı bende sormadım zaten.
Küçücük bir çocukken kendime verdiğim bir söz vardı benim, ne olursa olsun kendi çocuğumu asla yalnız bırakmayacaktım.
🖤
Tüm mezunlar belirli bir düzenle sıraya girmiş ve mezuniyet alanında yürüyüş yapıyolardı. Ben de kendi yerime geçmiş diğer meslektaşlarımı izliyordum. Her şey çok düzenliydi, kıyafetlerimiz bile…
Kadın polisler olarak saçlarımızı arkadan küçük bir topuz yapmış ve baştan aşağı koyu lacivert bir takım giymiştik. Havalı gözüküyorduk baya.
Erkeklerde aynı şekilde giyinmişlerdi tek fark ayakkabılarımız olabilirdi. Bizim ayakkabılarımız topukluydu tabi buna topuk denirse. Benim özel günlerde giydiğim iki metre topuklu ayakkabıyla bunlar asla yarışamazdı. Bana kalsa ben normal günlerde de topukluyla gezerdim de neyse.
Meslektaşlarımı incelerken sıranın benim bulunduğum yere geldiğini anladım ve duruşumu düzelttim. Gururla yürüdüm, önemli isimlerin önünden geçtim, belkide ilerde şehit anne babası olucak anaların babaların önünden geçtim. Hepsi çok gururluydu asla başka bi ihtimal düşünmüyorlardı.
Binlerce meslektaşımın gözlerinin içine baktım hiçbirinin gözünde korku yoktu hepsi kararlı ve gururluydu. Ölümden korkmuyorlardı.
İçimden şöyle geçirdim, şu anda bulunduğum ortamda belki de yüzlerce şehit var ve hiçbiri şehit olacağından haberdar değil. Belkide şehit olurken akıllarına bu an gelicek…
İlk polis oldukları gün… Tamam,tamam biraz daha düşünürsem bunları ağlayacağım, duygusal bi insanım galiba. Etrafa baktığımda polis ailelerinin yerlerine geçtiğini gördüm, etraf kalabalık ve orta kısımda belirli düzende duran polisler vardı, yani biz.
Yüksek rütbeli bir adam konuştu, ardından Cumhurbaşkanımız konuştu ve sonra ise geri sayım başladı. 10-9-8-7-6-5-4-3-2-1 ve 0 konfetiler patladı herkes başındaki şapkayı gökyüzüne doğru attı ve olduğu yerde zıplamaya bağırmaya ve birbirlerine sarılmaya başladı. Bugün o gökyüzüne attıkları kep gün gelir şehadet şerbetini içmeden önce görecekleri son manzara olacaktı… Ve tabi benimde…
Deli dana gibi zıplayıp arkadaşlarıma sarılıyordum akademide iyi dostlar edinmiştim ve hepsi ailem olmuştu…
Heryer curcuna içindeyken birde mezuniyeti izleyen veliler yerlerinden kalkıp evlatlarının yanlarına geliyolardı ve ortam iyice kalabalıklaşıyordu. Bu kalabalık süt arayışı için yüzlerce koyunun içinde annesini arayan kuzu misali bir belgesel gibiydi.
Ben ise rütbelilerin olduğu yere bakıyordum çünkü babam büyük ihtimalle orda olurdu. Benim babam Diyarbakır emniyet müdürüydü. İşinde çok iyi olduğu için doğuda görev yapmaya başlamıştı bir kaç yıl önce.
Kalabalığın arasından zar zor sıyrılırken bacağıma bir şey sarıldı. Kafamı aşağı doğru eğdiğimde minik bir kız çocuğuydu. Bende polis oldum bütün millet bana teşekkür için ayaklarıma kapandı zannetmiştim, neyse olur öyle şeyler.
Büyük ihtimalle kalabalıkta ailesini kaybetmişti. Saçları iki yandan örülmüş ve güzel mi güzel tokalarla bağlanmıştı örgüleri. Üstünde de pembe bir elbise vardı tahmini üç dört yaşlarındaydı. Gözleri oyuncak bebek gibiydi ne denirdi bu gözlere eşşek gözlü. Ben eşşek gözlü deyimini kötü bişey zannederdim sonradan öğrenmiştim güzel bir anlamı olduğunu. Hayır yani madem güzel bişey niye eşşek? desenize tavşan gözlü falan.
Küçük kıza doğru eğildim.
“Annen nerde bakiyim senin?”
Suratıma ağlamaklı bir şekilde bakıyordu, korktu heralde benden kız, ben korkulcak biri miyim sanki öcü gördü çocuk.
Küçük kızı kalabalıkta ezilmesin diye kucağıma aldım. İyice zırlamaya başlamıştı. Ay ne yapıcağımı bilemedim! En son bir tane kadın yaklaştı yanıma
“ Ahu Ela, kızım elimi bırakma dedim sana bin kere. Zaten etraf çok kalabalık annecim.” dedi minyon ,en fazla 1.58 boylarında, bir kadın, saçları omuz hizasında kızıl renkti gözleri de yeşildi tam bir anne sıcaklığı vardı kadında ama yaşı da gayet genç duruyordu. Elleri kızına ulaştı ve benim kucağımdan aldı kızını
“Kusura bakmayın hiç dinlemiyor ki beni. Kalabalıkta olunca malum…“
Kızına uzakta bi yeri gösterip “Bak teyze orda teyzeye gidicez birazdan tamam mı? Ağlama kızım.” Kadının elleri kızın gözyaşlarını sildi
“Teşekkür ederim bu arada kalabalıkta ezilicekti çocukcağızım”
Samimi bir gülüş attım
“Önemli değil, minik hanım bir daha annesinin elini bırakmaz o halde değil mi?”
Minik kız da, ismi Ahu Ela’ydı, ilk defa duymuştum böyle bir isimi ama kulağa hoş geliyordu Ahu Ela.
“Bu arada ismim Duygu.” Dedi kızın annesi. Niye tanışma gereği duyduğunu anlamadım ama belli ki samimi bir kadındı. Bende ayıp olmasın diye kendimi tanıttım.
“Memnun oldum bende Belçin, Belçin Yiğit” bana babam öğretmişti bunu, biriyle tanışırken soy ismimi de söyletirdi neden diye sorduğumda gurur duyulcak bir soy adımız olduğunu söylerdi.
Ahu Ela’nın annesi bana minnet dolu gülümsedikten sonra kızına eliyle gösterdiği yere doğru kalabalık içinde yürümeye başladı. Bende yoluma devam ettim. Babamın yanına bir türlü ulaşamamıştım, sanarsınız Gabar Dağına tırmanıyorum. Nerdesin babişko?
Allah’tan kalabalık tek bir yere yığılmıştı da benim önüm açıldı ve rütbeli insanların olduğu yere gelebilmiştim. Babamı da görmüştüm sonunda, ama yüzünü göremiyordum çünkü biriyle konuşuyordu.
Babam sürekli birileriyle konuşurdu yüzyüze ya da telefonda, uyurken bile adamı bırakmıyorlardı.
Birkaç kez babamı uykusunda sayıklarken duymuştum “Mehmet komiserim bombaları altlara yerleştirin, teröristleri üstüne oturtun dedim. Siz oturun demedim pat pat pat” diyordu bir taraftan da iki elini yumruk yapmış bir birine vuruyordu.
Ne yaşatmışlar bu adama dedim bir an, babamın da hayal gücü baya genişmiş MaşAllah.
Babam bence dünyadaki en iyi mizaha sahip kişi falan olabilirdi ama sadece bana karşı öyleydi dışardan bakıldığı zaman çok sert gibi görünürdü ama bana karşı pamuk baba olurdu.
Babam dağ gibi bi adamdı, dimdik dururdu. Dik dediğime bakmayın göbeği biraz kavisli ama olsun yani dağ gibi adam.
Saçları seyrektir babamın ,kel diyince kızıyor o yüzden seyrek diyorum ben şahsen, kara kaşlı kara gözlü bir Malatyalıydı.
Hayır yani bir İzmirli bir Antalyalı,Muğlalı ya da ne bileyim İstanbullu falan olmak varken Türkiyemin güzide şehirlerinden olan kayısının başkenti Malatyalı olmak…
Bu benim kaderim,kaderim benim bu.
Babamın yanına tam olarak varmama birkaç basamak kalmıştı, merdivenleri gitgide artan heyecanımla tek tek çıktım. Tam o sırada da birisi üstüme doğru koşuyordu, omzuma sert bir biçimde çarpmıştı.
Ben önce birinin bana çarptığını anlamadım dedim tır falan ezdi geçti heralde. Hayır yani kardeşim ne deli dana gibi koşuyorsun? Zaten merdiven daha kendi zor ayakta duruyor bir de üstünde bizi zor taşıyor, bu eleman bide koşuyor.
Bana bir doktor falan çağırın kolum koptu aşağı yuvarlandı resmen, başım dönüyor, bakim aha bacaklarımda tutmuyor sanki, gözlerimde mi kararıyor? kör mü oluyorum ben?
Gerçi sabahtan beri yemek yemedim o ondan da olabilir. Tabikide abartmıyorum ne alaka diye de efelendim kendimce . Bunları düşünürken merdivenin mini minnacık yerinde zar zor duran ayakkabımın topuğu bu denli sarsıntıya ve baskıya dayanamayıp intihar etti sanırsam…
Çat diye bir ses duymuştum. Sende bu anı mı bekliyordun be lanet ayakkabı! Ben 2 metre topuklularla koşan Belçin Öztürk şurda bana bir tırın pardon bir adamın çarpmasıyla 2 santimetrelik topukluyla aşağı doğru yuvarlan… Yani tam yuvarlanıyordum ama yuvarlanamadım.
Tam bıraktım kendimi, dedim ki Belçin zaten yuvarlanıcaksın bırak kendini aşağı döne döne in, bir topaç misali...
Bir basamak aşağı kadar kaydım sonra yuvarlanmadım.Belimde bir sertlik hissettim o an karşımdaki tek manzara kara kaşlı kara gözlü, beyaz tenli bir adamdı. Adamda bir kirpik vardı yelpaze mübarek. Acaba kirpiklerini nerde yaptırdı diye düşünmüştüm. O derece güzeldi.
Hani derler ya kirpiklerin kalbime ok gibi saplandı bende de tam olarak öyle oldu. Ok misali saplandı o kirpikler,kalbime mi başka bi yerime mi anlayamadım ama…
Gözleri de kahverengiydi ama böyle nasıl desem bal rengi gibi bu tonu nasıl tutturdular acaba annesiyle babasına sormak lazım.
Pardon beyfendi ananız arı mıydı bal gibi çocuk yapmışta demek istedim lakin diyemedim. Adam sanki iki metreydi kafamı en sonuna kadar kaldırıp bakıyordum o yelpaze kirpiklere, boynumun acısından kafamı hareket ettirmek zorunda kalmıştım.
Dengemi toplayıp kendime geldim. Kırılan topuğuma baktım aşağı doğru yuvarlanmıştı, şu anda tam bir stilist gibiydim. Bir ayakkabım topuklu biri topuksuz. Yeni bir moda oluşturdum şurda iki dakikada.
Ben ayakkabılarıma bakarken karşıdaki dev konuşmaya başladı. Dev diyorum ama bu ne cüsse kollar falan kaslıydı bir koluyla şöyle bir sarsa beni diye düşünmeden edemiyor insan tabi ama kendine gel Belçin sapık mısın nesin?Bu adam da kitlenmiş bana bakıyordu.
Ayrıca o adam bana o kollarla sarılsa boğulurdum heralde. Ne bakıyorsun dev adam? Ne oldu beni mi yiyeceksin?.
Elinde de bir buket vardı. Zevkide güzeldi heralde en sevdiğim çiçeklerden oluşuyordu. Kırmızı gül. Aklımı mı okudu bilinmez ama konuştu
“Merak etme alırım bir çift topuklu ayakkabı.” Dedi bay alagavator. Ya insan bir özür diler düşmüş ayakkabı derdine. Demek ki her şey tip değilmiş ilk önce bir adam ol sen. Gelmiş buraya uyuz uyuz konuşuyor. Şeytan diyor ki kırılan topuğu al ağzına tık.
“İlk önce bir özür dileseydin keşke geldin çarptın bana burda böyle dank diye, ben aşağı düşsem ne olurdu ya yuvarlansaydım aşağı doğru. Kaç basamak var burda saydın mı he! Saydın mı?”
Yükseldim, gayet de haklıydım. Tabikide böyle öküzlerin hakkından ben gelirdim.
“Saydım… “ cümlesine devam etmişti bay alagavator.
“23 basamak var.” Bir nefes daha alıp.
“Şu an durduğun yerden aşağısı toplam 23 basamak.”
Ne! işsize bakın bide saymış.
Belkide salladı yani Belçin sende hemen inanıyorsun. YA doğruysa?
Ya gerçekten de 23 basamak varsa. Yok be sallıyordur bu, ne ara sayıcak?
Böyle iki olasılık beynimin içinde kavga eder gibi söyleniyordu. Adam saydım diyip merdivenlerin sayısını verince bir mal gibi de kalmadım değil.
Hayır yani söylicek bir laf da bırakmadı. Herif saymış ben ne diyeyim şimdi buna?
Allahım beni kurtar şurdan yoksa kalıcam burda ezik gibi.
En sonunda yüce rabbim sesimi duydu. Omzumda bir el hissettmiştim…
Arkamı döndüğümde ise babam gelmişti “Tanıştınız mı kızım Aslan komiserle? “
Baba sen bunu da mı tanıyorsun?
Birini de tanıma nolur ki?
Babamı gören sözde Aslan gerçekte dev olan komiser,ay birde komisermiş bu, gerçi dağlarda geze geze dağ ayısı olmuştur bu.
“Müdürüm.” Diyip bir el selamı verdi babama. Babamda aynı şekilde selam verdi.
“Kızım da bu yıl mezun oldu Aslan, özel harekata geçicek. Artık senin ellerinde yetişecek desene.”
Ne ne! ne yetişmesi?
Ne eli?
Kimin eli baba? Ne diyosun!
“Ne yazık ki eğitimini ben veremicem müdürüm ben timdeyim artık, belki orda denk geliriz. Alptekin Öztürk’ün kızını kendi timimde görmekten gurur duyarım.” Dedi.
Sesi öyle kalındı ki bağırsa oturur ağlardım yani o derece.
Beni timinde görmekten gurur duyarmış paşam, tabi gurur duyucaksın. Babamın yanında kediye döndü resmen. Noldu Aslanım miyavla bir de istersen.
“Ben sizin tim de olmasını çok isterim, kızımın emin ellerde olması benim de gönlümü rahatlatır. Sizin timde de sayı eksikliği vardı diye biliyorum. Malum geçen ay Suriye sınırında bir şehit…” gerisini getiremedi babam.
Zaten herkes anlamıştı. Yürekler burkuldu bir anda, nefesimiz göğsümüzü daralttı, timde kalan boşluk yeni biriyle dolduruluyordu ama o şehit evine düşen ateş asla söndürülmüyordu. Konuyu dağıtmak için söze girdi Aslan komiser.
“O zaman gelsin yine görüşürüz müdürüm benim bir yere yetişmem gerekiyor, müsadenizle.” Dedi baş selamı verdi ve gitti.
Bir yere yetişmen gerektiğini anladık zaten üstüme koşmandan. Sanki Süpermen de ülkeyi kurtaracak ona koşuyor beyfendi ,belki de hızlı yürüyordur ama her adımı benim yaklaşık iki adımım olduğu için ben koşuyor diye yorumlamışımdır diye düşündüm.
Bir de adamdan özür dile Belçin. Hep böyle olurdu bana zaten, hep birini kırdım mı üzdüm mü diye düşünürdüm. Bu huyumdan nefret ediyordum işte.
En azından elindeki çiçeği özür dilemek mabetiyle bana verir diye bekledim de vermedi. Öküz her yerde öküz demek ki.
Gözüm çiçeklerde kalmıştı. Aslan Komutanın elinde tuttuğu hızlı ilerlediği için bir sağa bir sola sallanan çiçeklere daldı gözlerim.
Sevgilisine almıştır tabi diye geçirdim içimden. Hep böyle öküzlerin sevgilileri olurdu ve hep böyle öküzlerin sevgilileri de prenses gibi olurdu. Ne buluyorlarsa bu dağ ayılarında diye düşünürken bir yandan da merdivenleri saydım.
Acaba bu Aslancık doğru mu söyledi yoksa salladı mı merak ettim açıkcası.
Basamakları birer birer saydım, bir daha saydım, gözden kaçırma ihtimalimi düşünerek bir daha.
23 basamak vardı. Tamı tamına 23, nasıl oluyordu bu, hayır yani ben hiç üzerinde yürüdüğü basamakları sayan bi psikopat görmemiştim. Nasıl bilebilir diye düşünürken babamın sesiyle irkildim.
“Belçin Öztürk! karşında müdürün var ne bu hal?” Dedi babam birden. Düşüncelerimin arasından sıyrılıp gülümsedim.
“Eğitimler daha bitmedi ki baba. Bu durumda henüz müdürüm olamıyosun.”
Özel harekat eğitimleri de yakında başlıyordu.
“Olsun zaten özel harekatı da üstün başarıyla bitiricek benim kara kızım.”
Babamın bana hala şöyle hitap etmesini anlamıyordum. Sen git askeri eğitimlerden geç, kaç yaşına gel ama hala baban sana kara kızım desin. Şurda birkaç ay sonra dağda çatışmaya çıkıcam ama hala babamın kara kızıyım.
Kara kızım dediğine bakmayın esmer de değilim. Kahve rengi gözlerim buğday bir tenim var. Benim adım Cafer boyum 1.10 …
1.72 boylarındaydım. Babam şu anlık iyi ki kara kızım diyordu ya herkesin içinde Malatyalı kayısım deseydi. Malatyalıyız diye bu da yapılmazdı be baba.!
