5. bölüm · ARGI - İKİ DAĞ ARASI

5.BÖLÜM

Melisa …

“Çök, sürün. Atış…” kurşun sesleri arasında çamurun içinde sürünüyordum. Şubeye geleli birkaç hafta olmuştu ve burdaki çoğu şeye alışmıştım. Bugün de Aslan komiserin ızdıraplı eğitimi vardı. Tüm tim çamurlu bir patikada yere boylu boyunca uzanmış, sürünerek ilerliyordu. Bir tek Agah ve Aslan bu zulmü çekmiyordu. Bizden üst bir konumda oldukları için bizi eğitiyorlardı. Biz çamurun içinde sürünürken Agah’ da başımızda biz ilerledikçe sağımıza solumuza kurşunlar yağdırıyordu. En ufak hareketimizde ve dikkatsizliğimizde bile istenmeyen durumlar olabilirdi. Ama Agah komisere güvenim sonsuzdu.
Ağzım gözüm çamur içinde sağıma baktım. Sağ tarafımda Melek, zorluklar içinde ilerlemeye çalışıyordu. Bunu gören Cesur’da ona destek vererek ilerlemesini sağlıyordu. Tabi bunu gören Agah, Cesur’un eline doğru bir atış daha yaptı. Yine milimetreyle sıyırmıştı. Cesur verilmek istenen mesajı anladığı gibi elini çekip, patikayı tırmanmaya devam etti.
Gökmen’in ise sarı saçlarından neredeyse hiçbir eser kalmamıştı. Bütün sarılıklar kahverengiye boyanmıştı. Barkın ise aramızdan en iyisi diyebilirim. Gerçek bir profesyonel, hem mermilerden sıyrılıp hem de varış noktasına hepimizden önce gideceği belliydi.
“Komiserim, yanlış anlamazsanız bir şey söylemek istiyorum.” Ağzı gözü çamur içinde kaldırdı kafasını Gökmen. Kafasını kaldırdığı anda bir mermi daha.
“Bu mermilerden biri kafama inse ne olucak?”
Bu soru benimde aklıma gelmişti ama sorarsam Agah, beni kurşuna dizer diye cesaret edememiştim.
“Ölürsün, Gökmen.” Aslan’ın cevabı gayet netti.
“Düşmana da böyle mi diyeceksiniz? Yarın öbür gün mermiyi yiyince arkanızdan ağlarlar sanıyorsunuz dimi. Kimsenin umrunda değilsiniz ben size söyleyim. Aileniz bile unutur sizi bir süre sonra.” Bize doğru yaklaştı Aslan.
“Melek, söylesene burdan karadenize nasıl götürücez naşını? Şehit olunca çayı artık senin elinden değilde annenle babanın elinden içeriz. Karadenizde de bir çay içtik deriz soranlara. Ama seni anlatmayız Melek. Unutulursun…”
Bu sefer de Melek’in yanından sıyrılıp bacağını sırtıma doğru bastırdı. Nefesim kesildi ve iyice çamura battım.
“Belçin, sen şehit olunca da ilk babana haber yollarız. Varı yoğu bir tek sensin adamın zaten. Sen gidince de bir başına kalır. Soran olursa babanı anlatırız Belçin. Babanın adı geçtikçe anılırsın. Ama sonra ne olur? Sende unutulursun…”
Söyledikleri çok ağır sözlerdi. Sadece bana söylese yine içim soğurdu ama acısı derin olanlar vardı aramızda. Herşeyi göze alarak gelmiştim ben buralara. Ne şehitlik ne başka bir şey korkutmuyordu beni. Ama babamın bensiz hayatına devam etmesi…
Bir yumru oturmuştu yüreğimin ortasına.
“Daha saymama gerek var mı? Sen söyle Barkın. Gerek var mı?” Bu sefer de parkuru bitirmiş Barkın’ın yanına doğru ilerledi. Yorgunluktan bitap düşmüştü Barkın. Sırt üstü yere uzanmıştı, nefes nefeseydi. Cevap verebilecek mecali yoktu.
“Sende özlemişsindir birilerini Barkın. Şehit olunca kavuşursun. Kusura bakma ama kardeşim. Sende unutulursun…” Barkın’a bile bu şekilde söylemesi beni çok kötü hissettirmişti. Amacı belki kalbimizi kırmak değildir ama yinede söylenmemesi gereken şeylerdi bunlar. Ama bir o kadar da gerçekler…
“Sizin amacınız şehitlik değil. Sizin amacınız sağlam kalmak. Siz sağlam olun ki bu vatanı koruyabilin. Aklınıza şehit olmayı değil, yaşayıp bu vatanın daha nice Belçinlerini, Barkınlarını, Meleklerini yaşatmayı koyun.” İşte bu kısmı bağırarak söylemişti. Bir el komutuyla da Agah ateşi kesmişti.
Parkur bitmişti, şükür ki. 5 saattir aralıksız parkurdaydık. Hepimiz Barkın gibi sırt üstü uzanmıştık. Malum bi yerlerimizden soluyorduk.
“Noldu prensesler yoruldunuz mu?” Elinde suyla geldi Agah. Bırak yorulmayı gözümü dahi açamıyordum. İlk kendine gelen Barkın oldu. Üstünü değiştirip temizlenmek için kalktı ayağa. Gökmen’in ısrarıyla da onu da kolundan sürükleye sürükleye götürüyordu. Cesur ise Melek’i sırtına almış peşlerinden gidiyordu,düşe kalka.
“Noldu Belçin hanım? Akademiye benzemiyormuş değil mi?” Aslan komiserim şu an hiç yeri ve zamanı değildi. Cevap verecek mecalim yoktu, sadece kafamı sallayabildiğim kadar salladım.
“Ben sana yardım ediyim, üstünü değiştir. Yemeye gidicez birazdan.” Agah elini uzatmıştı. Tam elini tutuyordum ki Aslan atladı sazan gibi.
“Ben yardımcı olurum. Sen git bizimkilere bak Agah.” Aynı şekilde o da kolunu uzatmıştı. Hangisini seçsem acebaa? Sağ mı sol mu ya da gözümü kapatıp mı seçsem bilemedim.
“Ben hallede-“
“Agah time bak dedim.” Dikmişti o ela gözlerini Agah’a Aslan. Agah da daha fazla ısrar etmeden gitmişti. Ötede didişin çok yoruldum. Hadi yallah.
“Sen de ne nazlısın kalk artık.” Bir çırpıda iki koluyla ayağa dikmişti beni. Vücudum öyle yorgundu ki dengede zor duruyordum. Düşe kalka bende bayırdan inmeyi başarmıştım. Ardından şubeye varmış, kendimi de hemen bir banyoya atmıştım. Yorgunluktan ne yaptığımı hatırlamıyordum bile. En son bir duş…
Bir yatak…
Uyuyakalmıştım…

🖤
Sadece fısıltı, fısır, fısır. Rüyadaydım. Tam uyanma evresinde. Kısık kısık sesler.
“Ya Gökmen uyanıcak zaten bıraksana.” Bir kadın sesi.
“Yok bırakmam, benim böyle şeylere zafım var.”
Bir itiş kakış… Gözlerime çöken ağırlık onları açmamı engelliyordu.
“Kusura bakmayın ama ben çok acıktım.” Gökmen’in şu sözünden sonra hissettiğim tek şey bir soğukluk. Ve nefessizlik. Gözümü açtığım an bizimkileri gördüm. Ama boğuluyordum, ağzımı kocaman açarak nefes nefese uyandım. Bir koldan destek alarak yattığım yerden doğruldum.
“Noluyo be?” Gözlerimi açtığımda karşılaştığım manzara Melek ve Gökmen’di.
“Kusura bakma ama Belçinciğim. Yemeğe gidicez ve sen hala uyuyorsun. E ben de çok açtım. Naptım? Suyla uyandırdım.” Elindeki bardağı suratıma uzatıyordu bide.
“Gökmen başımdan çekil yoksa seni parçalayabilirim.” Sinir tepeme gelmiş ve birazdan bir volkan misali patlayacak gibiydi. Ama ben Gökmenle uğraşıcak kadar ayık değildim.
“Hadi yemeğe!” Diye bağırdı arkadan Agah. Yanında da Aslan vardı.
“Valla tutmaya çalıştım ama zapt edemedim Belçin, kusura bakma.” Melek kendini açıklamaya çalışıyordu ki Gökmen bu konuşmaya da girdi.
“Melekcim, hiç olmuyo ama böyle zapt edemedim falan, ne biçim laflar öyle. O günlerde gelir güzelim. Ben seni zapt ederim merak etme.” Bu çocuk sapık mı? Şuan bunu sorgulamam değil de, Gökmen’i kurtarmam gerekiyor gibi hissettim çünkü şu an kapının eşiğinde Gökmen’in az önce söylediği sözleri duyan bir Cesur vardı.
Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Gökmen nereye baktığımı görmek için arkasını döndü ama arkasını dönmesiyle sendelemesi bir oldu. Melek ise paniklemiş bir sağa bir sola bakıyordu.
“Gökmencim, geçmiş olsun kardeşim.” Devran dönmüştü Gökmencim hadi bakalım. Cesur gözlerini Gökmen’e dikmiş, hiçde iyi bakmıyordu.
“Cesur, hadi gel yemeğe inelim.” Diye seslendi Barkın, Cesur’un arkasından. Elini de Cesur’un omuzuna atmıştı. Muhtemelen birlikte gelmişlerdi ama o anki panikle kimse Barkın’ı fark edememişti. Barkın’da Cesur’u sakinleştirmeye çalışıyordu, bu apaçık belliydi.
“Ben seni şimdi sikmez miyim Gökmen?”
Cesur öne atlayıp hışımla bana doğru ilerliyordu. Evet, bana doğru ilerliyordu çünkü Gökmen tam olarak benim önümde duruyordu. Allah korusun bu kavganın arasında kalırsam kurtulma olasılığımın çok düşük olduğunu hesapladım saniyeler içerisinde.
“Cesur abi! Dur.” Melek’in feryatlarıyla birlikte üstüme bir ağırlık çöktü. Cesur kaplan misali avını yakalar gibi Gökmen’in üstüne atlamıştı. Gökmen ise benim üstüme düşmüştü. Altta kalanın canı çıksın…
Ben altta can veriyordum. Sesim soluğum çıkmadı. Bir sıkım canım kalmıştı, onuda sağolsun kırmızı ve sarı kafa sıkmış ve tüketmişlerdi. Tek yapabildiğim şey en altta elimi bir sağa bir sola sallamaktı.
“Belçin!” Melek’in sesi geliyordu. Ben baya altlardaydım Melek canım benim, seni zor duyuyordum şu anda.Üstümden bir tır ezip geçmişti sanki.
“Kalkın lan!” Birden sırtımdan o ağır yük kalktı. Sert ve yüksek sesiyle ikisinide hizaya getirmişti Aslan.
Barkın, Agah ve Melek üçlüsü başımda toplanırken, Aslan ise kırmızı ve sarı kafayı bir kenara çekmiş bağırıp çağırıyordu.
İyi olup olmadığımı soranlara elimle iyi işareti yapıyordum. Yattığım yerden doğruldum.
“Allah’ım neden hep ben? İsyan etmek gibi olmasın ama şu Gökmen ve Cesur kullarına akıl verdiğin için şükürler olsun, tabi bir de kullanabilseler…”
“Belçin, valla bu şerefsiz yüzünden oldu. Ben arkada senin oldu-“ Cesur açıklama yaparken bir bağartı daha koptu.
“Kes lan! Konuş dedim mi lan sana?” Aslan hala bağırıyordu. Tahammülü kalmamıştı artık adamın. Haklıydı valla.
“Hadi aşağı inin artık, yemek saati geçiyo.” Bütün herkesi kışkışlar gibi dışarı çıkarıyordu Agah. Bende peşlerinden sersem sersem ilerledim.
Yemek masası gayet gergindi. Herkes yemeğini iştahla yerken Cesur ve Gökmen’in önünde yemek yoktu. Aslan’a yalvarıyorlardı ama ceza bu elbet çekilecekti. Her ne kadar leğenle kayıp yere düşmeme, ağzıma çorap sokmasına ve beni altında pestil gibi ezmesine söylensem de Gökmen’e ve Cesur’a üzülmüştüm. Normalde onların burunlarından getirirdim yaptıklarını ama sabah ki konuşma geldi aklıma… Ya birisi şehit olursa…
Aslan komutanın dediği laflar hala beynimdeydi. İştahla yediğim yemek birden boğazıma dizildi. İştahım kapandı. Onlar orda açken yiyemiyordum. Doymuş gibi yapıp masadan kalktım, akşam yemeğine kadar dinlendiğimiz için günün son öğününü yiyorduk. Bu da demek oluyor ki yiyen yedi yiyemeyen de yar- şaka şaka, yiyemeyen de aç kalır.
Masadan kalktıktan sonra yemekhanenin yolunu tuttum. Mutfağa girip 2 tabak yaptırdım ve Melek ile benim odama doğru yol aldım.
Merdivenleri çıkarken yolda Melek ile karşılaştım.
“Aslan komiserim gönderdi de şey… O elindekileri ne yapıcaksın?” Kaşlarını çatarak sormuştu.
“Cesur ve Gökmen yemek yiyemedi Melek. Aslan ceza verdi. Onlara da yazık, aç kalmasınlar. Bizim odaya götürüyorum, onlara söyler misin? Gelip bizim odada yemeklerini yesinler. Hem orda kimse de görmez.” Melek gözlerini pörtletmiş bana bakıyordu. Şaşırdı bu halime.
“Tabi söylerim.” Dedi sevinçle
“Ha bu arada Aslan komiserim yanına çağırdı, bahçede seni bekliyor.” Elimdeki tabakları alıp merdivenleri çıkmaya devam etti. Aslan beni niye çağırmıştı ki şimdi.
Çok felsefe yapıyordu bu adam valla ya. Kafamda bunları düşünerek merdivenleri iniyordum. Binadan çıkıp bahçeye ulaştığımda gözlerimi etrafta gezdirmeye başlamıştım. Çok geç olmadan fark ettim Aslanı. Zaten o cüsseyi fark etmemek için kör olmak falan lazımdı. Çardakta beni bekliyordu. Ben gelince oturmasını dikleştirdi.
“Hoşgeldin, hoşgeldin.” Hayırdır İnşAllah bakalım derdi neymiş.
“Hoşbuldum.” Sadete gel Aslanım hadi.
“Birkaç gün sonra izin günün ne yapıcaksın?” Peki benim neden bundan şuan haberim oluyor? Demek ki o kadar çalışmanın da karşılığı buymuş.
“Ne yapmam gerekiyor?” Soruya soruyla cevap vermek sevdiğim bir eylemdi her zaman için.
“Bilmem? Ne yapmak istersin?” Şak yapıştırdım cevabı.
“Ne yapmamı isterdin?” Biz böyle bir yere varamayız ama.
“İstediğim şeyi yapar mıydın?” Ve daha fazla soru.
“Emir demiri keser komiserim.” Sırıttı hemen. Soytarı şey. Ama bende sırıttım, ne yapiyim çok tatlı gülüyor imansız.
“İyi o zaman. Sadık bir personelim olması güzel, beni şimdi çok iyi bir şekilde dinle tamam mı?”
15 dakika sonra…
“Ne! Manyak sapık herif! Ben bunu nasıl yapabilirim? Hem de babamın yanında. Ruh hastası mısın sen?” Avazım çıktığı kadar sinirle haykırdım.
“Bağırmasana kızım, tüm şubeyi ayağa kaldırdın. Hem daha detaylı dinlemedin bile bir dur.” Bide detayı vardı.
“Saçmalama istersen. Sen kimsin? Ben kimim? Biz kimiz? Ne alaka ya? Olmaz bizden. Asla yapamam ben böyle bişeyi.” Asla tercih etmeyeceğim bir seçenek…
“Belçin, biraz daha bağır sesin çevre illerde de duyulsun istersen. Gel ofise gidelim, orda konuşalım. Artık kabul etmek zorundasın zaten. Eninde sonunda…” Kafamı hayır diyerek bir sağa bir sola sallıyordum ve kendimi de bir o yana bir bu yana atıyordum. Ama işe yaramıyordu. Kolumdan çekiştire çekiştire ofisine getirmişti beni.
“Şimdi, en başından anlatıcam. Sende dinleyeceksin.” Derin bir of çekip koltukların birine yerleşmiştim.
“Yarın baban bizi ziyarete gelicek, toplantı için Hakkariye gelmiş, gelmişken de seni görmek istiyor.” Ne! Babam mı gelicek. Allah! Çok özlemiştim babamı. Kaç aydır görmüyordum. Gelince sımsıkı sarılıcaktım ona.
“Bana niye haber vermedi? Gelse haber verirdi. Yalan mı söylüyorsun sen?” Şüphelenmiştim.
“İşte olay da burda başlıyor. Baban sözde sana sürpriz yapıcak. Baban yarın gelince yalandan şaşır aaa falan de.
Asıl mevzuya geliyorum, eski sevgilimde onunla birlikte geliyor. Babanla çalışan komiserlerden biri. Kurban olayım Belçin beni yarı yolda bırakma. Sadece bir gün, bak sadece bir gün. Sevgilimmiş gibi davran.” Babamın yanında nasıl böyle bir şey yapmamı isteyebilirdi ki?
“Eski sevgilim beni aldattı. Hemde en yakın dostumla aldattı. Şimdi beni böyle yalnız görürse daha da keyiflenir. Koskoca Aslan komiserim ben, ele güne rezil olamam.” Banane arkadaşım ya bana mı sormuş aldatırken Allah Allah.
“Sen şimdi benden babamın yanında senin eski sevgilinin gözüne soka soka seninle sevgili gibi davranmamı mı istiyorsun?”
“İşte tam olarak onu istiyorum.” Saçma sapan konuşuyordu işte.
“Sen kafayı mı yedin, yoksa şaka mısın? Babam olmasa neyse ne, yine yardım etmezdim de, hele ki babamın yanında benden böyle birşey bekleme.” Yapmazdım. Hemde asla. Suratıma doğru eğildi.
“Hani emir demiri keserdi? Ne oldu o demire? Demir kesilmedi sadece büküldü diyorsun yani.” Bal rengi gözlerini dikti gözlerime. Öyle bir bakıyordu ki içim eriyip gidiyordu. Büyü gibi birşeydi. İyice sokuldu yanıma doğru. Burnu yanağıma değicek kadar yakındı. Suratı suratımı okşarcasına, dudakları kulağıma doğru yaklaştı.
“Normalde rica etmem, emrederim. Ama sana emretme hakkımı daha farklı yerlerde ve konumlarda kullanmayı istiyorum.” Boynuma doğru ilerleyip derin bir nefes aldı. Kaskatı kesilmiş öylece kalakalmıştım.
“Aslan, napıyors-“ Kapı dank diye açılmıştı.
“Aslan komiserim! Belçin komiserimi hiç bir yerde bulamad- Oha!” Kapıyı bir hışımla açan Cesur, Cesur’un bir yamacında olan Melek, Melek’in yanında ise Gökmen… Ve arkadan elinde dosyalarla gelen Agah…
Agah olayı hemen anlamamış, etrafa şüphe dolu bakışlarla bakarken. Gökmen ise ağzını gergedan gibi açmış hayretle bize bakıyordu. Melek utanmış ve Cesur ise kapıyı çalmadan girdiğine bin pişman görünüyordu.
“Siz?” Cesur yere bakarak konuşuyordu.
“Vay anasını be. Bizi ayakta uyuttunuz he. Kusura bakmayın valla komiserim. Yanlışlıkla şey oldu, siz devam edin yiyişmeye, ah Melek ah! Sizde ne yapıyorsanız ona devam edin komiserim.” Suratım kıpkırmızı olmuştu ve ayrıca olayın Melek ile alakasını çözememiştim. Seviyorsan git söyle Gökmen zaten ortalık iyice karıştı.
“Siz yanlış anladınız.” Araya girmeye çalıştım ama şu noktada neyi yanlış anlayacaklardı onu bilemiyordum.
“Siz sevgili misiniz?” Meleğim masum masum soruyordu. Kız da şoka uğramıştı. Aslan’ın eli belime gitmişti. Sıkıca tutup kendine çekmişti beni. Zaten yakınındaydım bu çekiminden sonra iyice ona doğru sokulmuştum.
“Evet, sevgiliyiz. Rahat bırakırsanız eğer sevgilimle beni çok iyi olur.” Neyiz ney? Ne yalan atıyorsun be adam. Adi herif.
“Yoğk öyğe bisey. Bığaksana.” Konuşmaya çalışıyordum ama konuşamıyordum. Ağzımı açtığım an Aslan eliyle ağzımı kapatıp iyice göğsüne doğru bastırıyordu kafamı.
“Tamam güzelim, anlatırım ben ekip arkadaşlarına beni ne kadar sevdiğini. Aşkım benim ya.” Demediğim lafları demiş gibi gösterdi. Beni konuşturmayacağını anlayıp pes ettim. Hesabını onlar gidince sorucaktım.
Arkadan o hengamenin arasında elindeki dosyaları bırakıp hızla odadan çıkan ilk kişi Agah oldu. Baktım, diğerleri hala kapı eşiğinde hayretle bize bakıyorlardı. Sizi seviyorum canım dostlarım ama sorulacak bir hesabım vardı. Kapıya doğru yönelip hepsini geri geri yolladım.
“İşiniz yok mu sizin hadi! Hadi Gökmen hadi, yallah.” Kapıyı da suratlarına dank diye kapatmıştım. Bu sefer de Aslan’ın üzerine doğru ben yürümüştüm.
“Naptığını sanıyorsun?
1.’si ben teklifini kabul etmedim.
2.’si tüm şubeye rezil olucam senin yüzünden. 3.’sü bu işin altından nasıl kalkıcaz?” Sinirle üstüne yürümüştüm.
“Sen onu bunu boşverde benim altımdan nasıl kalkıcaksın?” Yine o serseri sırıtışını yapıyordu. Ay azmış bu herif gece gece. Ben daha fazla burda duramazdım. Zira fazlası zarardı. Sinirle etrafa bakındıktan sonra kapıyı açıp hızlıca çıktım odadan. Arkamda bağıran bir Aslan… Tüm şubenin duyması için bağırıyordu, pardon böğürüyordu. Amacı tüm şubeye yaymaktı bunu.
“Uyandırırım ben seni sabah, iyi geceler yavrum.”
🖤
“Suratımıza mı kapattı o kapıyı?” Cesur konuşmuştu.
“Valla dank diye kapattı, kapıda suratımın izi çıkıcak sandım.” Gökmen’de Cesur’a katılmıştı.
“Belki de gerçekten işleri vardır.” Diye usul usul, masum masum seslendi Melek.
“İşleri olduğunu bizde biliyoruz Melekcim.” Kaşlarını kaldırıp Meleğe imalı bir bakış attı Gökmen.
“Agah komiserimin getirdiği dosyalara bakıcaklar heralde.” Diye devam etti Melek timin ortak kullandıkları odaya giderken.
“Meleğim benim, ne kadar da temiz bir bilinç altına sahip. Abin kurban olsun sana kızçem.” Cesur, Melek’i yanına çekip saçlarının arasına bir öpücük bıraktı. Aralarındaki boy farkından dolayı Cesur’un baya eğilmesi gerekiyordu. Melek timdeki en kısa kişi olabilirdi.
“O bilinç altını kirletmesini bilirim ben.” Sesli şekilde kıkırdadı Gökmen. Cesur ise bu kıkırdamaya bütün suratsızlığıyla eşlik ediyordu.
“Gökmen, bir oldu sustum. İki oldu sustum, üç oldu, dört, beş… sayamıyorum artık. Allah’ın hakkı bile 3 lan! Sen laftan anlamıyor musun. Şu imalarını siktir git başkasına yap. Geberticem seni bu da son uyarım olsun.” Cesur, Gökmen’in yakasına yapışmış güzelce bir silkelemişti. Gökmen bu sefer işin ciddiye bindiğini anlamışa benziyordu.
“Abi bırak gidelim nolur. Her zamanki hali işte. Şaka yapıyo hem, ciddi değil ki.” Gökmen’in kırgın bakışları Melek’e kaymıştı bu sefer. Cesur’un elinden kurtulup kırgın suratıyla binanın dışına doğru koşar adımlarla ve sinirle ilerliyordu.
Cesur ve Melek’te keyifsiz şekilde yollarına devam ediyorlardı. Biraz konuşup sohbet ettikten sonra odalara doğru yola koyuldular. Melek odasına vardığında Cesur’la vedalaşıp yatak odasına girmişti. Odada ise yatağa sırt üstü uzanmış tavanı izleyen bir Belçin vardı.
“İyi geceler.” Günün yorgunluğunu ve stresini atamayan Melek sadece iki kelime edebilmişti. Hali yoktu bitkin düşmüştü, kendini yatağa atmıştı. Bugün olanları düşünüyordu. Eğitimde Aslan komiserin dediğini... Bunları düşünürken uykuya daldı Melek.
“Hadi Melek, kalksana.” Usulca açtı Melek gözlerini. Çok huzurlu hissediyordu sanki her şey harikaymış gibi. Gözlerini açıp karşısında dikilen kıza baktı Melek. Kamuflaj giyinmiş ve saçlarını da sımsıkı toplamıştı. “Kaç kere çağırdım, zor uyandın. Hala alışamadın mı uyanmaya?” Melek olanları ayırt edemiyordu. Kafası bulanıklaşmaya başlamıştı.
“Sen?” Şok olmuş gibi kalakalmıştı Melek.
“Seni çok özledim Melek. Sizi çok özledim. Siz benim canımdan bir parçasınız. Yeni gelmiş heralde.” Gözüyle yatağında uyuyan Belçin’i işaret etti.
“Benim kadar iyi mi bari? Doğru söyle Melek kimse benim kadar iyi değil dimi.” İnci dişlerini göstererek gülümsedi.
“Ben boşa gelmedim Melek. Benim sizden haberim var, hemde herşeyden. Birbirinizi üzüyorsunuz, kırıyorsunuz. Birbirinize kötü davranıyorsunuz. Belli olmaz bu işler, bir gün varız bir gün yokuz. Bak bana…” Meleğin karşısında şehit Gamze Korkmaz vardı.
“Herkese sımsıkı sarıl, sımsıkı hemde. Hiç bırakma. Ben sizin yanınıza gelirim. Siz benim yanıma sakın gelmeyin tamam mı? Hiçbirinizi istemiyorum burda. Bu kez tek bırakın beni olur mu?” Melek hasret giderircesine Gamze’nin her zerresini inceliyordu.
“Barkın abime benden selam söyle. Elif benimle…”
🖤
“Gamze!” Gözlerini açmıştı birden Melek. Etrafına bakıyordu korkuyla. İlk defa onu böyle görmüştüm.
“Gamze nerde Belçin. Gamze nerde?” Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
“Melek sakin ol. Kimse yok burda.” Melek kriz geçirircesine titriyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum.
“Melek sıkma kendini. Nefes al, Melek beni duyuyor musun?” Melek kendinde değildi. Her ne kadar onu sarssam kendine getirmeye çalışsam da becerememiştim. Cesur’a haber vermenin mantıklı olacağını düşünüp koşarak odadan çıkıp timdekilerin odasına gidiyordum. Pijamalarımla yeni uyanmış bir şekilde sağa sola çarparak ilerliyordum.
Şubedekiler bana bakıyordu. Yol üstünde Agah’ı buldum ona anlattım alel acele. Cesur’u bulup getireceğini söyledi. Bende o sırada tekrar Melek’in yanına gittim. Hala aynıydı, kendine getirmeye çalışıyordum ama yapamıyordum. Kendimi çok çaresiz hissediyordum. Melek’i o halde görmek içimi yakıyordu. Rüyasında şehit ekip arkadaşını görmüştü Gamze’yi… Bunu anlamak pek zor olmamıştı.
“Noldu? Melek!” Cesur kan ter içinde dalmıştı odaya. Yatağının üstünde dizlerini kendine çekmiş kriz geçiren Melek’e sarıldı. Cesur’la birlikte tüm tim de gelmişti beraberinde.
“Ben kendine getirmeye çalıştım ama yapamadım.” Açıklama gereği duymuştum. Cesur Melek’in kulağına bişeyler fısıldıyordu. Melek’te gitgide kendine gelmişe benziyordu. Dikkatimi çeken kişi Barkın oldu. Yorulmuşa benziyordu, tüm yaşananlardan ve yaşanmaya devam edenlerden. Belki de bu kaçıncı krizdi…
Cesur’un boynuna kafasını gömmüş sızlanarak ağlayan Melek, Barkın’ı fark edince bir anlık durdu.
Kafasını kaldırıp Cesur’un kollarından ayrılıp Barkın’ın üstüne doğru atladı, ona sımsıkı sarıldı.
Hala ağlıyordu ama ağlaması azalmıştı.
“Sana… Sana selam gönderdi Gamze.” Barkın’da ona sımsıkı sarılmıştı. Suratını avuçları içine almıştı.
“Gamze seni çok özlemiş Barkın. Elif’te yanındaymış merak etmeyecekmişsin.” Barkın, Melek’in gözlerinin içine bakıyordu, belki de bir yerlerde Gamze’yi arıyordu…
“Hepinizi çok özlemiş. Cesur abi biliyo musun?” Melek gitgide normale dönüyordu. Barkın, Melek’i omuzundan tutup yatağına oturttu. Ellerini de sımsıkı tuttu. Onlar oturunca da timdekiler de odadaki boş yerlere dağıldı.
“Aslan komiserimi, Agah komiserimi, Cesur abimi, Gökmen’i hepsini çok özlemiş… Barkın abime selam söyle dedi gitti abi.” Herkesin kafası eğik, yere bakıyordu. Kimse birbirinin suratına bakamıyordu. En çokta Barkın etkilenmişti. Yine o haline dönüyordu, kendinde değilmiş gibi bayık gözlerle bakmaya başlamıştı.
“Kavga etmeyin dedi abi. Sen akşam Gökmen’e kızdın. Bak görmüş Gamze bizi. Küsücek en sonunda gelmicek yanıma. Cesur abi, bir daha kızma olur mu? nolursun.” Sesi zar zor çıkıyordu Melek’in. Tam anlamıyla hala normal haline dönmemişti.
Cesur, Melek’i belinden tutup dışarı doğru çıkardı. Agah, hiçbir şey demeden gitti. Aslan da onun peşinden çıktı. Gökmenle Barkın kalmıştı bir tek odada. Melek’in yanında göz yaşlarımı tutamamıştım. İstemsizce akıp gidiyordu.
Barkın kaşlarını çatarak dikti gözlerini bana.
“Ne ağlıyorsun sen? Gamze sevmez öyle. Yapma! Hadi aşağı inin işimiz gücümüz var.” İçine attığı o kadar belliydi ki. Barkın’da tam ayaklanmış gidiyordu ki önüne geçip bir de ben sarıldım. Sarılmama şaşırmışa benziyordu. Başta birkaç saniye bekledi, ardından o da sımsıkı sarıldı. Tam bir abi sıcaklığıydı. Son kez sırtımı sıvazladı.
“Hadi, hadi sümüklü. Bu kadın milleti de ne meraklı ağlamaya. Siz nasıl çatışıcaksınız ben bilmiyorum. Sümüklerini üstüme sürme Belçin. Yeni yıkadım kıyafetlerimi.” Benden ayrılıp odadan çıktı. Bir tek Gökmen kalmıştı yanımda.
“Sen gitmiyor musun?”
“Hee gidiyim de Cesur dövsün beni.” Anlamamış bir biçimde kaşlarımı çattım.
“Niye dövücekmiş seni?”
“Bahane arayana sebep çok.” Kolundan çekiştirip odadan çıkarttım.
“Benim yanımdasın reis rahat olsana. Ben döverim Cesur’u o kimmiş be! Pancar kafa.” Bir yandan da Barkın’ın dediği gibi sümüklerimi koluma siliyordum.
“Belçin.” Diye tatlı bir tınıyla seslendi Gökmen.
“Bence sen Aslan komutanımın yanına doğru koş.” Ne alaka der gibi baktım. Bakmaz olaydım…
Cesur arka koltukta oturuyormuş…