2. bölüm · ARGI - İKİ DAĞ ARASI

2.BÖLÜM

Melisa …

İstanbula dönmüştüm artık. Mezuniyet töreninden kısa bir süre sonra özel harekat eğitimimi de tamamlamıştım. Tam da babamın dediği gibi üstün başarıyla.
Birkaç gün içinde de Ankaraya görüşmeye gitmem gerekiyordu. İmzalanması gereken belgeler vs. vardı.
Ankaradan sonra da görev yerine gitmem gerekiyordu, ben özellikle doğu bölgesi istemiştim. Nedenini bilmem ama hep oralarda çalışmak istemişimdir.
Ankaraya da bir an önce gitmek istiyordum, evde otururken dört duvar üstüme geliyordu sanki. Hiç benlik bir yer değildi bu ev, benim şimdi dağlarda olmam lazımdı, çatışmam lazımdı.
O yüzden bir an önce Ankara için hazırlıklara başlamıştım. Bavulumu hazırlıyordum, tren ile gidecektim Ankaraya, daha huzurlu olur diye düşünmüştüm.
Kocaman 2 tane bavulla nasıl gideceğimi inanın ki bilmiyordum ama yapıcaktım bir şekil artık. Sonuç olarak görev bu, ne zaman döneceğim belli değil. Belki de gidip de dönmemek vardır…
Gerçi şubede hep aynı şeyleri giyecektik ama bir ihtimal gezerim diye İstanbulda giydiğim kıyafetlerden de koydum bavulun içine. Ve tabikide topuklu ayakkabılarımı da, belli olmaz sonuç olarak düğün olabilir ya da kutlama ya da ne biliyim yine merdivenlerden falan yuvarlanırım, topuklu ayakkabım beni kurtarır falan belli olmazdı.
Bavulun yarısı sadece makyaj malzemelerimle doluydu. Ben makyajsız yapamıyorum kardeşim, kim ne derse desin. Makyajsız kendimi çıplak hissediyorum. Evde kimse olmasa bile kendim için makyaj yaparım ben, öyle bir tiptim yani.
Sürekli bavulumu kontrol ediyordum, bir şey unutmak istemiyordum. Sağa sola bakınırken birden telefonum çaldı, arayan babamdı. Babam benim mezuniyetimden sonra Diyarbakıra geri dönmek zorunda kalmıştı. Gözü arkada kalmıştı tabi.
“Alo, babacım.” Cevap hemen geldi
“Nasılsın malatyalı kayısı.” Bu gerçekten dayanılmaz bir hitap şekliydi her şeye okeyim ama bu olmadı babacım.
“Baba şöyle demesen olmuyor mu acaba?”
Minik bir kıkırdama sesi duydum, bir de zevk alıyordu adam bundan.
“Kızım biliyorsun işlerim çok yoğun burda, çok uzun konuşamayacağım, ne yaptın Ankara işini?”
Her şey yolundaydı, zaten yolunda olmasa babam tüm gün bunu düşünürdü. Acaba halledebilir miyim diye kafasına takardı o yüzden sorun olmadığını söyledim.
“Evdesin hala değil mi?” Son kez bavulumu kontrol ediyordum ardından tren istasyonuna doğru gidecektim.
“Evdeyim baba, henüz çıkmadım evden. Bir şey mi oldu?”
“Yok kızım öyle bir sorayım dedim. Neyse güzel kızım benim kapatmam lazım, Ankara’ya varınca haber et. Gerçi haber vermesende haberin gelir.”
Babamla telefonda vedalaştıktan sonra salondan kalkıp odama doğru ilerliyordum ki kapı çaldı. Genelde pek misafir beklemezdim ama büyük ihtimalle komşulardan biridir, ya da yanlış basmışlardır.
Kardeşim, zaten gerginim şurda sizinle uğraşamam diye söylenerek açtım kapıyı.
Kapıda orta boylarda, orta yaşlarda ve orta kilolu bir adam dikiliyordu. Orta şeker bey buyrun demeli bir bakış attım. Elinde bir kutu vardı.
“Belçin Öztürk?” Dedi suratıma bakarken.
“Buyurun benim.” Belçin benim de sen kimsin be abi. En azından Osman Gültekin sen misin demedi o da olabilirdi.
Elindeki kutuyu uzattı gitti. Ben böyle kurye görmedim, hayır yani belki benim adım Ayşe ve evet Belçin benim dedim sende inandın ne olucaktı?
Ben bu kuryelerin rahatlığını anlayamıyordum.
Peşinden kapıyı kapatıp elimdeki kutuya baktım.
Kutu dediğime bakmayın pek de kutu gibi değildi yani poşet gibi bu karton poşetlerdendi. Neyse dışı değil içi önemli diyerek salona geçtim.
Simsiyah kartonun üstünde beyaz harflerle SAINT LAURENT yazıyordu. Bu markayı biliyordum, çok pahalı bir markaydı.
Bildiğim kadarıyla ben bir influencer değildim bundan mütevellit de bana sponsor olup da yollamazlardı bu paketi.
İçini açtım merakla, acaba içinde ne vardı?
Paketin içinde yine beni siyahlar karşıladı. Her zerresiyle simsiyah bir kutu. Açtıkça bir kutu daha çıkıyordu ne zaman sonu gelecekti acaba. O kutuyu da açtım, kutunun üstünde bir not vardı.
Bunun da topuğunu kırmazsın heralde?
Aslan Yaman
Kim?
Kim?
Aslan Yaman kim be diye düşündüm. Notun altındaki ince siyah tülü kaldırdım. Bir çift topuklu ayakkabı bakıyordu ordan bana. Ben ona değil o bana bakıyordu, haşa ben bu güzelliğe bakamazdım çünkü ne haddime.
Siyah renk ama ne siyah ben böyle siyah görmedim, bu siyah renkse benim gördüğüm siyah renkler neydi?
Topuklarına baktım… işte o an bayıldım, hatırlamıyorum. Normal sıradan topuklu ayakkabı gibi değildi, topuk kısmında markanın harfleri vardı YSL yazıyordu iç içe geçmiş şekilde.
Allah’ım daha görev yerine geçemeden şehit oldum da cennetinde beni böyle mi mükafatlandırıyorsun acaba yüce Rabbim!
Ayakkabıların ikisinide elime aldım, hemen denemek istiyordum. Not mot hiç biri umrumda değildi, ayakkabıları nazikçe giydim.
Tam oldu, numarası bile tamdı,tam benlik. Ben bunu giymeye bile kıyamazdım hem bu çok pahalı bir ayakkabıydı, halk arasında götünü satsan alamazsın dedikleri bu olsa gerek.
Neyse ki benim öyle şeyler yapmama gerek kalmadı ki şak diye ayakkabı kapımda bitti.
Bu ayakkabı benim kapıma geldi onu anladım da kim göndermişti bunu? Gönderen kişi parayı ya ağaçtan topluyordu ya da münasip bir yerlerinden tuvalet yoluyla…
Notu elime bir daha aldım, Aslan Yaman…
Yamanı bilmem ama bir Aslan biliyorum ben.
Bu şey değil miydi ya yine yangınlar yine ben yok yok yangın değil, bu mezuniyetteki Aslan komiser.
Adam dediği gibi sözünü tutmuş bana ayakkabı almıştı. Ben lafın gelişi söyledi diye düşünmüştüm oysa ki. İyi de evin adresini nasıl buld-
Tabi ya babam…
Ben de diyorum niye evde misin diye soruyor bu adam.
Baba sen de elin adamıyla birlik mi oldun yani gerçekten inanamıyorum.
Ama bi erimedim de değil, bu devirde kim kime bu kadar pahalı bir özür hediyesi gönderirdi ki?
Tabikide Aslan Yaman, Belçin Öztürk’e.
Bide ne yazmış öküze bakın öküze, bunun da topuğunu kırmazmışım heralde, merak etme paşam, sen hiç merak etme kafanda kırıcam bunu.
Notta yine özür dilememişti, 23 basamak sayıyorsunda bir özür dileyemiyor musun Aslanım Allah Allah?
Telefonumdan gelen bildirim sesiyle saate baktım, geç kalıcaktım hemen hazırlanmalıydım.
Treni kaçırırsam koşarak giderdim o derece istekliydim.
Hemen bir banyoya girip çıktım, ardından saçlarımı kurutup olmazsa olmazım makyajımı yaptım. Oralarda ne giyilir diye çok düşünmüştüm, ne giysem uygun olurdu acaba?
Sonuç olarak bara gitmiyordum şık olmalıydım ama aynı zamanda da abartmamalıydım. Beyaz bir gömlek giyip altına da bir pantolon giydim. Gayet resmiydi bence. Bu kombinin altında o ayakkabılar acayip yakışmaz mıydı? Yakışmak ne kelime erir biterdi be!
🖤
Tren iyice yavaşlamıştı, huzurlu bir yolculuğun ardından varmıştım Ankara’ya. Burdan beni bir polis memuru alıcaktı.
Trenden inip kocaman bavullarla istasyona doğru ilerledim. Sanki bu koca bavullarla ilerleyebiliyormuşum gibi şık görünmek için o topuklu ayakkabıları giymiştim ya aferin bana.
Elimde iki devasa bavul ve tak tak ses çıkaran ayakkabılarımla tren istasyonunun giriş kısmına varmıştım.
Bir kadın bekliyordu girişte, gözü birini arar gibi etrafta gezdirdi gözlerini.
“Belçin Öztürk?” Bu soruyu bugün daha ne kadar duyucaktım acaba?
Evet canım benim, o da benim. Yine hangi kargom var?
Hangi marka canım?
“Evet,benim.” Diye cevap verdim.
“Ben Ankara Özel Harekat Şubesinden Zeynep komiser, sizi şubeye ben götürücem. Yardım edeyim.” Diyip eli benim bavullardan birine ulaştı.
Bavulun ağırlığını tamamen ona bırakınca bir sarsıldı kızcağız. Aslında sadece gerekli şeyleri almıştım ama. Belki sushi yeriz die chopstick de almıştım.
Hayatta her an herşey olabilir yani ben ondan dolayı böyle tedbirliyim. Ya sushi yerken chopstiğim olmazsa ne yapardım ben.
Zeynep komiser önde ben arkada ilerliyorduk. Beyaz bir arabanın yanına gelince bavulları bagaj kısmına koyup arabaya yerleştik. Yol boyunca mesleğimizden konuştuk.
Tatlı kızdı Zeynep. Biz konuşmaya öyle bir dalmışız ki kendimi bir an da Ankara Özel Harekat Şube müdürlüğünde bulmuştum. Yol mu kısaydı yoksa Zeyneple konuşurken zaman akıp geçmiş miydi anlamadım ama ben acayip streslenmiştim. Karnım ağrıyor, midem bulanıyor ve aynı zamanda biraz da başım dönüyordu sanki.
Arabadan inip bagaja doğru ilerledim.
“Onları sonra hallederiz, müdürüm sizi bekliyor.”
Hemen beklemese miydi acaba? Ben biraz sakinleşsem, ya adamın önünde bayılırsam ve beni görev yerime göndermek yerine yallah evine derse.
Ay saçmalama Belçin, buraya kadar gelmişsin niye yollasınlar seni eve diye söylendi bir tarafım.
Doğru hemen yollamazlar ayıp olur birkaç gün misafir edip öyle yollarlar dedi diğer tarafım.
Bir susun ya zaten gerginim diye aralarına bir de ben eklendim.
Zeynebe masum bir gülümseme attıktan sonra pahalı mı pahalı ayakkabılarımla binanın merdivenlerini çıkmaya başladım. Bahçesi oldukça büyüktü içerisinde de üniformalı birsürü polis memuru dolaşıyordu şubenin. Şu üniformayı birde ben giyebilseydim hayırlısıyla.
Merdivenleri çıkarken bir taraftan da etrafı izliyordum. Harika bir yere benziyordu, bir sürü polis aynı yerde ben daha ne isteyebilirdim ki. Hep evde tek başıma durdum, yıllarca…
Şimdi ise bir sürü meslektaşımla aynı çatı altında olmak gurur vericiydi.
“Şu sağdaki kapıyı çalıp içeri girebilirsin, orda seni bekliyorlardır.” Kapıya kadar bana eşlik etmişti Zeynep. Sağolsun varolsun da içeri de gelseydi keşke, şimdi ben orda bir başıma…
Birde bekliyorlar diyordu, bir kişi değil en az iki kişi heralde lar eki getirdiğine göre.
Vay be bunları düşünücek kadar beyin varmış bakalım içeri giricek kadar yürek var mı Belçin hanım.
Kapıyı hafifçe tıklatıp kapının kulpunu sol elimde kavrayıp açtım, yavaş yavaş aralıyordum kapıyı.
Kapıyı açtığımda karşımdaki manzara beni gerdi ama artık yapıcak bir şey yoktu. Kapıyı geri kapatıp koşamazdım heralde. Artık her şey için çok geçti.
Odanın ortasında bir masa ve masanın etrafında 4 kişi vardı. Biri masanın en ucunda oturuyordu. Şube Müdürü diye düşündüm, orda oturduğuna göre yetkili biriydi. Burda olduğuna göre yetkilidir zaten, niye saçma sapan düşünüyorum ki şuan.
Tamam sakinim her şey gayet iyi. Kapıyı kapatım masaya doğru ilerledim.
“Merhabalar Efendim” ne diyeceğimi bilemedim ne denirdi ki hangi rütbe bu?
Hazır olda mı durmalıydım?
Yok, yok asker selamı vermeliydim.
Ya da yere yatıp şınav mı çekseydim?
Hafif bir baş selamı verdim. Durumun gidişatına göre yapacaktık artık bişeyler.
“Hoşgeldin Belçin Öztürk. Namıdeğer Alptekin Öztürk’ün kızı. Baban nasıl kızım?”
Babamın gölgesi sağolsun heryerdeydi.
“İyiler efendim, siz nasılsınız?”
Ayıp olmasın diye ona da sordum iyi mi ettim kötü mü bilmem ama …
En azından naber müdür? Diye içeri girmekten iyidir.
O da aynı şekil cevapladı ve masayı işaret etti, bende geçtim masaya oturdum.
Masada 1’i kadın 2’si erkek tanımadığım insanlar vardı. Müdürüm sağolsun onları da tanıttı. Tabi hepsini unuttum hemen.
Birisi kendi yardımcısıymış diğeri bilmem ne komiseri diğeri il, ilçe bilmem bişeyi o şekilde insanlardı.
“Seni çok iyi bir time yerleştirdik Belçin kızım. Komiserin birazdan gelir tanışırsınız. Doğu bölgesi istediğini belirtmişsin belgelerde, bizde seni kırmadık. Zaten oralarda görev almayı hak edicek bir polis olmuşsun, akademide çok meth ettiler seni.” Ay çok mu övdüler? E tabi iyiydim.
“Hayırlısıyla Hakkari’de görevine başlayacaksın.”
Hakkari mi? Çok şükür yarabbim. İyi yerdi iyi! hemde çok iyi. Tam istediğim gibi.
Kapı çalındı ve açıldı, daha fazla insan beni geriyordu. Müdürüm gelen arkadaş çıkabilir mi?
“Kusura bakmayın müdürüm, evrakları toplamak uzun sürdü.”
Borazan sesiyle oda inledi birden. Arkadaşım ne yiyorsun ne içiyosun ben anlamadım. Zaten gerginim şurda, birde sen beni germe. Hadi bırak evrakları masaya sonra yallah.
“Olsun, olsun önemli değil. Belçin kızım da yeni geldi sayılır zaten.” Pek de yeni değildi de neyse.
“Öyle mi.” Dedi arkadan borazan sesiyle. Yüzünü göremiyordum kapıya dönüktü arkam. Dalga geçer gibi ne öyle mi diyorsun pardon da bay borazan karşında Hakkari’de görev yapıcak kıdemli bir özel harekatçı var. Kim bu hadsiz diye arkamı döndüm ki…
Karşılaştığım bir surat değil dev bir cüsse oldu.
Kafam yavaş yavaş yukarı doğru çıkıyordu.
Gözlerim ilk önce beyaz polo yaka tshirte daha sonra da boynuna, ordan da yeni tıraş olmuş çenesine doğru karış karış gezindi.
Bu o devdi, yani mezuniyet günü beni tutan dev Aslan buydu yani, dev yok.
Aslan yani büyük Aslan değil dev derken kendi dev gibi ama adı Aslan şey işte aman Aslan Komiser.
Noldu komiser sana burda ayak işlerini mi yaptırıyorlar?
Bide komiserim diye geziyor, kime söz geçiriyorsa. Uçan kuşa mı?
Sesli bir şekilde gülmek geldi içimden ama yapabildiğim sadece gülümseyen şekilde olan dudaklarımı anırmamak için birbirine bastırmak oldu.
“Aslan’la tanış Belçin kızım, Hakkari’de onun timinde görev yapıcaksın.”
Ney?
Ne timi kimin timi?
Şaka dimi şaka. Ya başka yer mi yok beni atın başka time şutlayın beni nolur müdürüm nolur.
“Biz zaten tanışıyoruz.” Diyip yanımdaki sandalyeye oturdu. Sandalyeye içim acıdı bir an, benim bile canım acıdı. Böyle bir cüsse benim üzerime otursaydı ben pert olurdum heralde.
“İyi o zaman, Belçin Hanım’ı daha fazla bekletmeyelim yol yorgunudur. Evrakları imzalayalım.”
Ne acelemiz var müdürüm bir karışıklık olmuştur belki. Ne bileyim başka tim falandır bu devin timi değilde oraya yönlendirirsiniz beni falan he olmaz mı?
Ben şaşkınlıktan evraklara bakıp dona kalmıştım. Ne tepki ne bir cümle hiçbir şey…
“Belçin Hanım”
Diye seslendi masada bilmem ne bişey yardımcısı olan kadın.
“Efendim?” Niye seslendiğini anlamadan afallamıştım.
“İmza?” Elimde doğru kağıt ve kalem itti.
İmzalıcaktım doğru. Kusura bakmayın hanımefendi, mezuniyetimde tam merdivenlerden yuvarlanıcakken belimden tutup, evime bilmem kaç bin liralık ayakkabı gönderen adamın timinde olmamın şokunu atlatamadım da!
Kağıt ve kalemi alıp adımı yazan yerleri imzaladım.
Sonra da yanımdaki Aslancığa uzattım.
Sersem sersem gülerek o da imzaladı.
Ne gülüyorsun be hayvankütüğü seni.!
Ne eziyetler çektirirdi şimdi bu bana. Komiserim oldu bide. Yerlerde mi süründürür?
Düşmanın içine atıp kendi başına kurtul mu der?
Yoksa nefesimi ne kadar tutabilirim diye beni su dolu varilin içine atıp öylece bekler mi?
Bütün psikopat deneyleri üstümde uygular mıydı ki?
Ne biliyim manyağa benziyordu uzaktan bakınca. Yakından da pek farklı bişeye benzediği de yok da.
İmzayı atarken kalem elinde kayboldu adamın. Bu elin içinde daha neler kayboluyordu acaba…
“Belçin kızım, bu akşamlık misafirimsin yarın sabah Aslan komiserinle Hakkari’ye doğru yola çıkarsınız.”
Ben bu adamla tek başıma… Hakkariye… 1395km…
“İstersen gez,dolaş Ankara’yı. Atanı ziyaret et. Aslan oğlum sana yardımcı olsun.”
Hiç gereği yoktu müdürüm ya ben kendim giderdim aslında ama.
“Ben yardımcı olurum müdürüm, gözünüz arkada kalmasın.”
Hemen yardımcı ol zaten hemen! Aman eksik olma paşam.
Müdürle el sıkıştıktan sonra dışarıya doğru yürümem için yol açtı Aslancık. Koridora çıkmıştık. Bir nebze de olsa rahatlamıştım o kalabalıktan ve gerici ortamdan çıktığım için, gerçi bu adamın yanında da pek rahat olduğum söylenemezdi.
Gözü birden ayaklarıma ilişti. Serseri serseri gülüyordu.
“Bakıyorum da hediyem ulaşmış sana.”
Allah Allah öyle mi olmuş hiç fark etmemiştim oysaki
“Öyle oldu.” diye mırıldadım ağzımın ucuyla.
“Önüne dikkatli bak, buralarda çok merdiven var. Yine yuvarlanma merdivenlerden aman .”
Ay ne komik birde devam ediyor sapkınlığına.
“Bu sefer kollarımı sarmam beline ama, o bir kere olur.”
Öküze bak öküze
“Hayır yani ben söyleyim dedim, şimdi kendini yalandan merdivenlerden falan atarsın.”
Ama bu fazla yani, sanki ben beyfendiye hayranım.
“Pardon da niye öyle bir şey yapayım? Ayrıca o gün sana gelde beni tut demedim kendin tuttun. Tutmasaydın Allah Allah tutmasaydın.” Sesim biraz fazla çıkmıştı bu kısımda. Etraftakiler bize bakıyordu. Komiser beyde rahatsız oldu sanırım bu durumdan da beni kolumdan tutup koridorun kenarına çekiştirdi. Ama ben cırlamaya devam ettim.
“Keşke tutmasaydın da bende o merdivenler yuvarlanıp beyin kanaması geçirseydim. Sonra da hem evlat katilliğinde hem de polis katilliğinden bu dünyayı dar etselerdi sana.” Tüm gücümle söyleniyordum.
“Sende de ne çene varmış be kızım, senin silah kullanmana gerek yokmuş ki, çenenle bezdirirsin sen düşmanı.”
Bunu iltifat olarak sayıyorum komiserim.
Ben cırlamamı bitirdikten sonra devam etti yürümeye. Koridorda ilerliyorduk, nereye gittiğimizi bilmiyordum bence o da bilmiyordu.
“Eee nereye gidelim?”
Bilmediğini söylemiştim.
“Ben seninle hiçbir yere gitmem.” Az önce dedikleri sinirimi bozmuştu. Sanki ona hayranmışım gibi. Sen kimsin be hatsiz köpek.
“Karşında özel harekat tim komutanı Aslan Yaman duruyor. Sen benimle nasıl böyle konuşuyorsun?”
Sesli mi söylemiştim ya?
“Senin karşında da özel harekat polisi Belçin Öztürk duruyor.” Diye dikleştim. Asla geri vites yoktu yürü, hatta koş Belçin.
Bu söylediğime karşı güldü, gülünücek birşey olduğunu düşünmüyordum.
“Seninle çok işimiz var desene.”
Doğru çok işimiz vardı. Dağa çıkıcaz terörist avlicaz falan baya yoğun işler bunlar. Ama ben onun bunu kast etmediğini anlamıştım.
Suratına boş boş bakarken yanımıza Zeynep geldi.
“Komiserim, Ziya müdürüm bugün sizinle birlikte hareket etmem gerektiğini söyledi, emrinizdeyim.”
Zeynepcim fazla abartmıyor musun canım. Emir vermek falan?
Siz şımartıyorsunuz şu Aslancığı. Tabi Aslan bey, Zeynebi duyar duymaz bi böbürlendi.
“Anıtkabir.” Dedi ve başını sadece sağa doğru uzattı, çıkışı gösterdi. Keşke cümle kursaydın komiser ne bileyim Anıtkabire gidiyoruz falan. Dümdüz Anıtkabir diyince bir garip oldu sanki.
Zeynep arkada, Aslanla ben önde ilerliyorduk. Şubenin bahçesine çıkmıştık, Zeynebin beni şubeye götürdüğü arabanın yanına gelmiştik. Zeynep arabayı açıp şöför koltuğuna ilerliyordu. Bende o sıra ön koltuğa oturmak için kapının kulpunu açıp, tam arabanın içine giriyordum ki ayaklarım yerden kesildi.
Hayır, hayır düşmedim. Sanki yer çekimi tersine dönmüş de gökyüzüne doğru havalanmış gibiydim. Ayaklarım havada çırpınıyordu, ama düşmüyordum.
“Burda komiserin varken…
Aşk olsun! oldu mu şimdi bu?”
Eşek herif beni sol koluyla belimden tutup havaya kaldırıp arka tarafa fırlattı bildiğiniz. Kendimi bir anda arabanın arka tarafında buldum. Oldu olucak bebek pusetine de bağlasaydın komiser!
Zeynepte bu olanlara bakakalmıştı. Kızda anlamadı ne olduğunu, pek de kafa yormadan arabaya binip çalıştırdı.
Arkada hiç ses çıkarmadan öylece oturuyordum. Zeyneple Aslanda hiç konuşmuyordu zaten. Sessiz sedasız gidiyorduk. Yol boyunca içim sıkıla patlaya bekledim. Şükür ki belirli bir zaman sonra gelmiştik Anıtkabire.
Daha önce hiç gelmemiştim buraya, bir türlü nasip olmamıştı. Ziya müdürüm de demese yine gelmeyi akıl edemezdim heralde.
Zeynep arabayı park etmekle uğraşırken bende bu hayvankütüğüyle ilerliyordum.
Hayvankütüğü benim kullandığım nadir hitaplardan biridir. Her kula nasip olmaz. Odun,kalas,kütük gibi hakaretler bana yetmediği için başına bir de hayvan kelimesini getirmiştim. Yüreğim anca o zaman soğuyordu.
Topuklu ayakkabılarımın seslerini dinleyerek yürüyordum Anıtkabirin yollarını. Şu ses bana o kadar huzur veriyordu ki…
Ama birilerine huzur vermiyordu heralde.
“Yakışmış.” Başımıza taş yağıcak heralde ilk defa övdü diye düşündüm.
“Güzele ne yakışmaz?” Diye demeden edemedim, kendini övmekte bir numaraydım.
Psikopat herif ayaklarıma bakıp duruyordu. Hayır yani 36,5 değil seni sapık herif dikme o gözlerini bana.
“Biraz daha ayaklarıma bakarsan sapık var diye bağırıcağım komiser haberin olsun.”
Bunu gerçekten yapardım. Beni tanımıyordu belki ihtimal vermezdi ama yapardım.
“Herşeyden önce şu hitap şeklini bir halletsek mi?
Hakkaride’de bana böyle hitap edersen seni şubenin önünden içeri sokturtmam haberin olsun.”
Yav he he. Kimi nere almıyorsa buda.
“Hitap şeklimi gayet doğru buluyorum.” Her zaman üste çıkmam lazımdı.
“Komiserim diyebilirsin mesela ya da Aslan Komiserim. Ha ne dersin?”
Hayır derim ne dicem.
“Emredersiniz, Aslanım Komiser!” Ben böyle diyince kaşlarını bir çattı.
“Teknik doğru gibi ama eki yanlış yere getiriyorsun. Bak tekrar et şimdi Aslan Komiserim.”
Adamı övüyor muyuz sesleniyor muyuz belli değil. Kendimce tekrar ettim.
“Aslanım Komiser.” Yılmış bir ifadeyle baktı tekrar yüzüme. Bence onun söylediğiyle benim söylediğimin arasında bir fark yoktu.
Baktı ki böyle olmuyor yürümeye devam etti. Arkamızdan Zeynep’te bize yetişmişti. Anıtkabirin içine girmiştik artık, Atatürke selam verdikten sonra Atatürkün bir portresinin yanına doğru geçtik. Aslanım Komiserle ikimiz de hayran hayran bakıyorduk portreye. Ne kadar güzeldi…
Bir süre portreyi izledikten sonra dışarda esen rüzgar yüzünden saçlarımı düzeltmek için sağa sola çekiştiriyordum ki küpelerimden biri yere düştü. Eğilip küpemi alırken dengemi kaybetmemek adına yanımdaki devin kolundan tuttum.
Küpemi alıp eğildiğim yerden kalktım. Tam o anda arkadan bir flaş patladı. Anlam veremedim ama umursamadım da. Atamı da ziyaret ettiğimize göre artık şubeye geri dönebilirdik.
🖤
Şubedeki misafir odasına yerleşmiştim. Bu gece burda kalıp sabahın erken saatlerinde havaalanında olucaktım. Sabahın köründe de bu komiser nasıl çekilir hiç bir fikrim yok ama görücez artık.
Saat gece yarısını biraz geçmişti. Beni de bir türlü uyku tutmadı. Sağa dön sola dön…
Yok olmuyor! uyuyamacam ben. Kalkıp üstüme bir şey aldım, dışarı çıkıp biraz hava almalıyım diye düşündüm. Dışarısı çok sessizdi. Kimse yok denilebilirdi. Sadece nöbetçi polisler gözüme ilişti.
Boş bir bank bulup oturdum. Etrafta gezindi gözlerim, Ankara’nın ayazı kendini net bir şekilde hissettiriyordu. Yüzüme vuran soğuk rüzgarla daha bir ferahlıyordu gönlüm. Gökyüzünde yıldızları ararken bir ses ilişti kulağıma.
“Ne o? Uyku tutmadı heralde.” Gelmiş yine benimki. Elinde de bir tepsi vardı, çaycılığa da mı başladın Aslanım hayır ola?
Gelip yanıma oturdu. Tepsiyi bana doğru uzattı. Normalde çay sevmem de, içmem de. Ama şu an Ankara’nın ayazında en iyi gidicek şey bu olabilirdi. Uzanıp bardaklardan birini aldım.
“Baban sabahtan beri sana ulaşmaya çalışıyormuş. Ulaşamayınca da sana bakmam için beni yolladı. Al şu telefonu da konuş adamla.”
Doğru ya, babamı aramayı unutmuştum. Telefonun şarjı da bitmişti. Telefonu aldım, benden önce zaten babamı rehberde bulup açmıştı. Telefonu kulağıma götürdüm.
“Aslan oğlum, buldun mu benim kızı?” Buldu baba buldu, merak etme belasını da buldu o.
“Baba, benim Belçin. Telefonun şarjı bitmişti arayamadım. Kusura bakma, unutmuşum.”
Yanımdaki öküzde yeri falan inceliyordu. Hani markette kredi kartıyla alışveriş yaparsınız da kasiyer şifrenizi girmenizi beklerken anormal hareketler yapar ya, heh işte tam o biçimdi.
“Minik kayısım, iyisin dimi kızım. Birşeye ihtiyacın olur söyle Aslan abine o sana yardımcı olur.” Babamın şu hitap şeklini umarım yanımdaki Aslan ABİM duymamıştır.
“İyiyim babacım, merak etme. Ben, bir şey olursa Aslan Abime söylerim sen merak etme.” Aslan Abim kısmını bastırarak söylemiştim. O kadar komiğime gitmişti ki. Ben abi diyince gözleri yerinden çıkıcaktı resmen. Babamla kısa konuşup kapattım telefonu.
“Abim bile diyorsun da bir komiserim demiyorsun ya, pes yani.” Diye isyan ettikten sonra devam etti.
“Bunu Zeynep vermişti bana sabah al, Hakkaride yattığın ranzanın üstüne yapıştırır geceleri bakarak uyursun artık.” Eliyle bir fotoğraf uzatmıştı. Fotoğrafta Anıtkabirde, Atatürkün portresini izleyen Aslan Komiserle ben vardım. Tamda kolunu tuttuğum an çekilmişti. Demek ki o flash…
Ah Zeynep! Ah!
“Ne diye geceleri bakarak uyucakmışım, geceleri senin suratını görsem, korkar uyuyamam zaten.”
Valla uyurdum, hem de mışıl mışıl.
Telefonu çaldı ardından abiciğimin. Iyh komiserim daha iyi gibi sanki. Yanımdan kalkıp biraz uzakta konuştu. Ben babamla konuşurken hiç de yanından kalkma teşebbüsünde bulunmamıştım oysa ki. Sevgilisiydi heralde konuştuğu. Aman bana neyse. Konuşması bitince yanıma yaklaştı.
“Hadi minik kayısı, dinlen artık gidicek çok yolumuz var. Biliyorum, şu nur yüzlü suratımı görmeden duramıyorsun ama benimde dinlenmem lazım.”
Ben senin imana so-
Tamam, küfür yok Belçin sakin. Sakin. Komiser laf anlamadığı için ve benim de artık anlatıcak mecalim kalmadığı için sinirle oturduğum yerden kalkıp odama doğru hızla ilerledim. Daha gidicek çok yolumuz yaşayacak çok anımız vardı…