7. bölüm · ARGI - İKİ DAĞ ARASI
7.BÖLÜM
“Hadi Belçin, yapsan yapsan sen yaparsın.” Tim tarafından odanın bir köşesine sıkıştırılmış mobbinge uğruyordum. Sabahın erken saatleriydi bırakın kargayı yeryüzündeki hiçbir canlı dahi uyanmamıştır bu saate. Şubede bir o kadar sessizdi. Beni bu saatte uyandırıp esir almalarının nedeni ise Agah’ın dosyalarını almamdı.
“Ya niye ben? Niye ben? Ayrıca ben nerden bulucam koskoca yerde bikaç tane kağıdı?” Ellerimi saçlarıma geçirip oflamıştım. Sağımı dönsem Melek, soluma dönsem Gökmen önümde de zaten Cesur ve Barkın çin seddi gibi çevrelemişlerdi vücudumu.
“Ben gördüm diyorum kızım. Aldı dosyaları biz gittikten sonra büyükçe bir zarfın içine koydu. Sonra da odasına girdi. Zarfı bir yere yollamış olamaz zaten saat geç olmuştu.” Gökmeni ilk defa bu denli mantıklı konuşurken görmek afallamama neden olmuştu.
“Kısaca şu sonuca varıyoruz, kağıtlar hala burada ve onları da Belçin bacım gidip alıyor haydi bacım.” Omzumdan tutup kapıya doğru itekledi Barkın.
“Ya adamın odasına nasıl giriyim? Belki müsait değil. Arşivde değil ki kağıtlar, adamın yatak odasına sizde farkındasınız değil mi?” Sabahın 4’ünde bu aksiyon benim bünyemi fena halde strese sokmuştu.
“Ya nolcak be kızım. Gir al çık gel. Abartmayın bea sizde. Hadi kızanım yolun açık olsun.” Bu sefer de Cesur beni kapıya doğru biraz daha yaklaştırmıştı. Adım adım yaklaşıyordum ölüm fermanıma.
“Aramızdaki bu işi en iyi sen yapabilirsin Belçin. Zaten bizim tutanak defterimiz baya kabarık. Sen yakalansan bile birşey olmaz ama bizden biri yakalanırsa Agah bu sefer hiç acımaz.” İkna kabiliyeti boyuna göre oldukça iyi olan Melek’in şuan dedikleri hiç mantıklı gelmiyordu.
“Ya Aslan’dan isteyelim zaten o üst rütbe değil mi? Ne derse yapmak zorundayız. Agah’da verirdi işte kağıtları.” Mantıklı bir fikir daha sundum.
“Kızım neyi anlamıyorsun. Kağıt üstündeki bütün yetki Agah’ta. Aslan komiserin eli kolu bağlı. İş bölümü gibi düşün. Sen hiç Agah komiseri Aslan komiserin işine karışırken gördün mü?” Cesur’un sözlerinden sonra gözümü tavana dikip bu soruya yanıt bulabilmiştim. Hayır.
“Ee bu çok uzadı hadi bakalım. Üst kata çık sağa dön en dipteki oda. Hadi bacım hadi.” Barkın elini tek koluma geçirip beni yaka paça dışarı çıkartırken geride kalan time döndüm.
“Benim bu işten kârım ne peki? Yakalanırsam çok kötü şeyler olur biliyorsunuz dimi.” Mektupların arasında kendi adımın da yazılı bir kağıt olması gram umrumda değildi. Belki bir nebze o kağıdın babama ulaşmaması içimi soğutabilirdi ama…
“Sen kağıtları al da gel dile benden ne dilersen.” Artık beni odanın dışına çıkartmayı başaran Barkın fısıldayarak konuşuyordu çünkü artık koridora çıkmıştık.
“İyi o zaman eğer raporları alıp gelirsem şubedeki tüm kadınlara çiçek vericeksin.” Barkın’ın ne kadar öküz olduğunu duymayan kalmamıştır bence. Ona en büyük ceza biraz cömert olmaktır diye düşünmüştüm. Bu teklifim karşısında burnundan soluyup kafasını salladı. Ardından da kaş göz yaparak merdivenleri gösterdi. Dudaklarımı aşağı doğru büzüp merdivenlere doğru yavaş yavaş ilerliyordum zira ayaklarım geri geri gidiyordu.
Üstümde pembe bugs bunnyli pijamalarım ve ayağımda terliklerimle usul usul üst kata ilerliyordum. Birkaç basamak çıktıktan sonra arkama dönüp bizimkilere baktım, el işaretleriyle bişeyler anlatıyorlardı. Kaşlarımı çatıp anlamaya çalışıyordum ki Gökmen’in parmağı Barkın’ın gözüne girince Barkın kürek gibi eliyle Gökmen’in ense kökünde güçlüce bir tokat indirdi ve bina inledi. Büyük bir korkuyla irkildim çünkü şap sesi tüm koridorda yankılandı. Cesur ise tam o anda Gökmen ve Barkın’ın ensesinden tutup hızla içeri sokup kapıyı kapattı. Bende hemen olsun da bitsin hesabıyla merdivenleri hızla çıkmaya başladım.
Üst kata geldiğimde sağı solu kontrol edip Agah’ın odasına gitmek için sağa döndüm. Odası kuytu köşe bi yerdeydi. Önümü nasıl göreceğimi pek hesaba katmadığım için Allah’a emanet gidiyordum. Odanın tam önünde geldiğimde ise yine hesaba katmadığım bir şey geldi aklıma…
Ya kilitliyse? Biz bunu nasıl düşünmedik ya. Koskoca özel harekatçıyız ama aklımıza gelmeyen detaya bak.
Belki bir umut…
Elimi kapının kulpuna yerleştirip hafifçe aşağı ittim.
Kilit olmayıp hafif gıcırdayarak açılan kapı beni çok şaşırtmıştı. Bi insan kapısını niye kilitlemez ki? Bu derece güven biraz fazla değil mi Agah Eroğlu?
İçeriye nefesimi tutup çıt çıkarmadan sağ ayağımla girdim. Odayı masanın üstünde duran sarı bir lamba aydınlatıyordu. İçeri tam anlamıyla girip kapıyı yine gayet ustalıkla kapattım, bence kapının bile kapandığından haberi yoktur o derece sessizdim. E ben baya profesyonelmişim bu işlerde.
Aynen Belçin insanların odasına gizlice girme işi övünülcek birseymiş gibi birde övün kızım, aferin. Odaya girdiğimde yatakta dana gibi yayılmış yatan bir Agah bekliyordum ama bulamamıştım. Yatak dağınık ama boştu…
Yatağın yanında üstünde lamba olan komodine doğru yöneldim. Ben olsaydım dosyaları bunun çekmecelerinden birine koyardım, elim çekmeceye uzandı. Çekmecenin kulpunu çekmeye çalıştım ama bir türlü olmadı. Çekmeceye daha dikkatli bakınca anladım kilidi olduğunu. Kitlemişti işte, adam odanın kapısını değilde içindekini kitlemiş. Bide adamın aklını sorguluyordum. Tek akıllı benim çünkü ya.
Anahtarı bulmam imkansızdı, içimden de bir ses kağıtların o çekmecede olduğunu söylüyordu. Bence biraz daha zorlasam açılırdı. Komodinin hizasına doğru eğilip çekmeceyi zorlamaya başladım. Ses desibeli biraz artmıştı ama bu pek umrumda değildi çünkü Agah burda değildi. Ama her an gelebilirdi, son gücümle bir kez daha kulpundan sıkıca tutup çekmiştim ama açılmamıştı. Sinirle elimi vurmuştum komodinin üstüne. Açılsana be aptal şey. Malzemesi ne bunun hangi marangoz yaptı abi bunu. İçinde MİT’den belgeler mi var bu nasıl kilit?
“O öyle açılmıyor yalnız.” Arkamdan gelen yeni uyanmış kalın bir erkek sesiyle yüreğim ağzıma gelmişti. Ufak bir çığlığın ardından, önümdeki lambayı alıp sesin geldiği yöne fırlatıyorken tanıdık simayla göz göze geldim.
Çıplak Agah…
Hayır,hayır. Tanıdık olan kısım sadece Agah olmasıydı. Üstü çıplaktı ama komple değil, ne yazık ki, belinde sarılı uzunca bir havlu vardı. Panikle betim benzim atmıştı. Bu adam burda değildi az önce. Valla burda değildi. Paralel evren teorileri gerçek olmalı, ben size söyleyeyim bu fal büyü işleri var he.
Neyse falı büyüyü bir kenara bırakın da bu adamın baklavaları olay. Yaşasın Gaziantepspor…
“Hayırdır İnşAllah?” Tek kaşı havalanmış beni süzüyordu. Beni ve bugs bunnyle pijamalarımı. Elimi alnıma vurmak istedim ama bence şuan ayaklarımı kıçıma vura vura kaçmam lazımdı.
“Şey komiserim.” Ney Belçin ney? Hadi niye geldin adamın odasına sabahın 4’ünde açıkla. Birde çekmeceleri zorlarken basılmıştım. Off off.
“Seni dinliyorum Belçin.” Keşke bende kendi aklımı dinleseydim ama olmadı Agahcım.
“Bir şey konuşucaktım da seninle.” Kriz anını yalanla toparlamakta üstüme yoktu.
“Sabahın 4’ünde?” Adam da şaşırdı tabi o da haklı.
“Evet o biraz şey oldu. Neyse ben gidiyim o zaman.” Aklını karıştırıp tam olaydan sıyrılacaktım ki karnımı kavrayan büyük damarlı eller oldu.
“Bir dakika, bir dakika. Çekmeceyi niye zorluyordun sen?” Sorgulamasak keşke…
“Kim? ben mi?” Yok annen Belçin. Ay pardon benim annem yoktu dimi.
“Evet, kırıcaktın nerdeyse.” Ne alakası var yani biraz ucundan dokundum.
“Ben sizi arıyordum da odada komiserim.” Kural 44 eğer soruya vericek bir cevabın yoksa sorudan alakasız bir cevap ver.
“Çekmecenin içinde mi?” Dalga geçer gibi gülmüştü. Utançtan yerin dibinde girmiştim. Kafamı öne eğip suratımı ellerimle kapatmıştım. Olayı akışına bırakıp bir köşeye geçip izlemek istiyordum. Çünkü ben artık olayı yaşayan değil izleyen olmalıydım. Çırpındıkça batıyordum.
“İyi o zaman. Üstümü giyiyim konuşalım.” Kafamı yerden kaldırmadan aşağı yukarı sallamıştım. Aramızda kısa bir sessizlik olmuştu.
“Eee… Çıkmayacak mısın?” Suratım kıpkırmızı bir şekilde Agah’ın açtığı kapıdan dışarı doğru pıtı pıtı ilerlemiştim. Koridorun camından kafamı çıkartıp biraz hava aldım. Derin derin içime çektim oksijeni.
“Noluyor burda?” Kafam dışarda olduğu için boğuk şekilde gelen borazan sesle kafamı pencereden içeri soktum. Bir çift ela gözle denk düşmeyi hiç beklemiyordum.
“Ne işin var bu saatte Agah’ın odasında? Agah niye çıplaktı?” Bir de siz gelin. Daha var mı gelen? böyle az oldu ya.
“Geçerken uğradım.” Bütün ciddiyetimi az önce Agah’ın odasında bırakmıştım zira diğer türlü vücudum bu denli stres yükünü taşıyamazdı.
“Ne demek geçerken uğradım? Adam çıplaktı Belçin!” Borazan sesiyle bütün koridoru inletiyordu. Ona yaklaşıp ağzına elimi bastırdım.
“Bağırmasana bütün şubeyi ayağa kaldırdın.”
Elimi bir çırpıda sertçe tutup sola doğru fırlattı ve Agah’ın kapısına doğru yürüyüp kapıyı sertçe çalmaya başladı. Bu sefer de koluna yapıştım ama pek bir etki edemiyordum. Aslan eliyle kapıya her vurduğunda koluna asılı kalmış bedenim bir sağa bir sola yalpalanıyordu. Kapı birkaç saniye sonra açıldı. Kaşları çatık bir şekilde altında eşofman üstü yine çıplak şekilde açtı kapıyı Agah.
“Belçin, gelicem birazda- Aslan?” Karşısında beni görmeyi umut ederek açtığı kapıyı umduğunu bulamayıp geri kapatmalıydı bence Agah.
“Noluyor burda Agah!” Aslan Agah’ın üstüne doğru eğilmiş hesap soruyordu. Ne olduğundan Agah’ın bile haberi olmadığı için bu soruya ben cevap vermiştim.
“Bişey olmuyor. Ayrıca sen bir olay gördün mü? Ben görmedim. Kapının önünde bekliyordum birden bağırıp çağırıp, kapıyı tekmelemeye başladın. Asıl sana sormalı ne olup bittiğini.” Manyak adam herşeye aşırı tepki veriyordu.
“Karşınızda salak mı var sizin? Adam çıplak şekilde seni kapıdan yolluyor hâlâ ben bir olay göremiyorum diyorsun Belçin. Ne yaptığınızı sanıyorsunuz?” Çıplak değildi yarı çıplaktı bi kere.
“Burası sizin oynaşma yeriniz mi lan! Koskoca şube müdürlüğünde olan rezilliğe bak.”
Çaresizce Agah’a bakıyordum. O gayet sakindi.
“Aslan gördüğün gibi değil kardeşim. Yanlış anladın sen bizi.” Bir eli kapıda diğer eli de tam Aslan’ın omzuna dokunuyordu ki Aslan sert bir şekilde onun da elini omzundan uzaklaştırdı. Oluşan gerginlikten epey korkuyordum. Ah! Ah başıma ne dertler açtınız…
“Ya bir sakin olsana Aslan. Bende farkındayım dışardan nasıl göründüğünün ama öyle değil işte.” Açıklamama devam ediyordum ki Aslan arkasını dönüp gitmişti. Çaresizce kafamı yukarı kaldırıp Agah’a baktığımda ise suratını elleriyle kapatmış ofluyordu. Allah’ım bu nasıl bir çıkmaz.
“Gelsene sen bir içeri.” Kolumdan tutup hızlıca geri odaya sokmuştu beni.
“Ne yapmaya çalışıyorsun Belçin? Niye girdin sen buraya? Yalan dolan kısmını geç, açıklama yap.” Ne yalan dolanı asla komiserim.
“Bizimkiler yolladı beni buraya, dün imzalattığınız raporları almak için.”
Şimdi odada merakla benim getireceğim kağıtları bekliyorlar ama bırak kağıdı şurdan ben bi çıkabilsem o da yeterdi.
“Onu çekmeceyi zorlamandan anladım zaten.”
Anladıysan niye soruyorsun be adam. Gözüm de başka yerlere kayıyor zaten, giy şu üstünü. Nefesim daraldı benim, pencere falan yok mu bu odada ya. Bir sıcak oldu sanki. Kafamı baklavalardan, ne yazık ki, kaldırarak Agah’ın yüzüne döndüm. Nere baktığımı anlamış olacak ki güldü. Zaten hem gergin hem telaşlı hem de utanıyordum. Bide gülüyordu ve ben daha da kendimden geçiyordum.
“Ben artık gitsem?” Yüreğimin ortasına koca bir yumru oturmuştu vücudum gitgide daha fazla epinefrin, noradrenalin neyse artık hepsini bolca salgılıyordu.
“Daha anlatmadım ki?” Kaşlarım çatıldı ve bir an afalladım. Neyi anlatmadı ki?
“Yalandan nefret ederim Belçin ve sen bana yalan söyledin.” Üstüme yürümeye başlamıştı. Zaten küçücük oda daha da küçülmeye başlamıştı.
“Gerçekten yalan söylemek istemezdim ama öyle oldu, kusura bakmayın iyi günler, kolay gelsin.” Tüm tuşlara basıp sıyrılacakken kapıya gidiş yolumdan yine saptırıldım.
Agah beni omuzlarımdan tutup kapıya doğru yaslamıştı.
“Aslan’la aranda ne var?” Bilmem birşey mi var. Keşke olsa dimi. Yani aramıza şehirler ülkeler kıtalar girse… Ben çok mutlu olurdum şahsen.
“Ne gibi birşey komiserim.” Yavaşça yutkunmuştum.
“Gayet iyi biliyorsun neyi kast ettiğimi. Timdekilerin sizi odada basması, poligonun orda Aslan’ın sana söylediği şeyler… Tüm şube duymuş onları.”
Dedim ama ben, duyarlar dedim.
“Aslan’ın sana olan kıskançlığı… Fark etmiyor musun Belçin?” Kaşlarını çatıp çenesini ileri doğru uzatmıştı. Bir adım daha yaklaşıp iyice üstümdeki tehditi arttırmıştı.
“Ben hiçbirşey yapmadım ki. Hepsinde yine ben yanlış anlaşıldım. O oda mevzusunda Aslan ağzıma kadar girince siz de farklı anladınız. O poligonun orda söyledikleri de… Aslında başka birşeyden bahsetmişti ama cümlenin tamamını duymayınca haliyle insanlarda yanlış anladı. Neden hep yanlış anlaşılıyorum.” Elimi sertçe kafama vurmuştum. Bu şans değil dört yapraklı yoncayı maydanoz niyetine yemiş olmam gibi birşeydi.
“Aslan’la aranda birşey yok yani?” Diyorum ya keşke şehirler ülkeler kilometreler…
“Asla.” Agah dudağını ileri doğru büzüp tamam dercesine geri çekildi. Aramızda geçen birkaç saniyelik sessizlikten sonra özür dilemem gerektiğini anlamıştım. E bi zahmet Belçin…
“Bu arada özür dilerim. Odana böyle habersiz girmemem gerekiyordu. Gerçekten çok özür dilerim.” Ben özür dilerken o da gardropa doğru yönelmişti. Agah’ın arkası bana dönüktü, dolabın içinden bir tshirt alıp kafasından geçirdi. Tüh manzaram kapandı…
“İstediğin zaman gelebilirsin. Ama haber et… belki müsait değilimdir. Ses çıkartmasaydın göreceğin manzara bu kadar da üstü kapalı olmazdı.” Ayy utançtan yere girdim be adam sus sus.
“Kapıyı kilitleyebilirsin mesela. Her geçen giremez. İnsanlara çok güveniyorsun heralde.” Demekki çok geleni gideni oluyor ne dönüyo bu odada gece!
“Her geçen girmiyo odaya zaten Belçin. Bu oda öyle yanlışıkla girilecek bir oda değil. Ayrıca anahtarı kayboldu kilitleyemedim. Her gece de odama bir kadın girip beni çıplak görmediği için önlem alma gereği de duymadım.” Bence de komiserim önlem almayın. Böyle daha iyi, arada uğrarım ben buraya. İçimdeki sapık Belçini durduramıyorum Allah’ım sen akıl fikir ver.
Raporlarda kaldı burda. Ne yapıcaktım ben şimdi.
“Bence raporları hala vermediyseniz vermemeye devam edebilirsiniz komiserim.” Bugün de akıl vere vere bir hal oldum Maşallah.
“Öyle mi?” Tatlı tatlı başımı aşşağı yukarı salladım.
Bu tavrıma kıkırdayarak cevap verdi ve dolapların birinin içinden anahtar alıp benim ırzına geçtiğim çekmecenin kilidini açtı. Gökmen’in bahsettiği zarflar gerçekten de çekmecenin içinden çıktı. Agah zarfları alıp bana doğru uzattı. Ciğer görmüş kedi gibi zarfların üstüne atladığım an geri çekti.
“Bu zarfları almak için geldin ya hani Belçin.” Gözlerimi kırpıştırıp dişlerimi göstererek samimiyetle güldüm.
“Sana zarfları vericem. Ama sadece zarfları. İçindekini değil.”
“Sadece zarfı ne yapıcam ben komiserim? Mektup mu yazayım?”
5 dakika sonra;
Pat…
Patlayan flash gözlerimi acıtacak derecede ışık saçmıştı etrafa. Ben elimde timin imzaladığı raporları tutuyorken Agah da arkama geçmiş eliyle kameraya doğru çok güzel bir kapak işareti yapıyordu. Agah, dolapların birinden çıkartmıştı bu kamerayı ve böyle saçma sapan bir fotoğraf çekmişti. Fotoğrafta benim suratım tiksintiyle bakarken Agah gayet keyifliydi. Bunu neden yaptığını sorduğumda;
“Sevgili ekip arkadaşlarıma kısa bir mesaj iletmek için.” Diye cevap vermişti. Kameradan çektiği fotoğrafı çıkartıp zarflardan birinin içine koymuştu. Sonra da zarfı bana vermişti.
“Sabaha bu kadar aksiyonla başlamak beni oldukça yordu bence seni de yormuştur. Dinlenmeye zamanın varsa git biraz dinlen. Ha bide! Mesajımı iletmeyi unutma:)” dudaklarımı içe doğru büzüp kafamı aşağı yukarı sallayıp kısa bir baş selamıyla artık geri girmemek amacıyla odadan çıkmıştım. Ben odadan çıktıktan sonra da Agah tek elini kaldırıp selamladıktan sonra kapıyı kapatıp içeri girmişti. Şimdi ben bu zarfı bizimkilerin yanına götürecektim mecburen. Peki onlar ne tepki vereceklerdi? Yapamadım işte yapamadım. Bir kere sorun bende değil planda, sonuç olarak ben gayet iyi ilerliyordum, tabi hesaba katmadığımız şeyler olmasaydı. Agah’ın beni basması gibi…
Neyse olan olmuştu artık. Bunları düşünerek alt kata iniyordum ama hiç mi hiç aşağı inesim yoktu. Merdivenleri teker teker ve yavaş yavaş iniyordum. Ne kadar süre Agah’ın odasında oyalandığımı bilmiyordum ama fikrimce baya zaman geçmişti. Bizim kata inip odaya doğru yaklaştıkça suratım daha da düşüyordu.
Aman banane be onlar gitseydi o zaman! diyip hemen çektiğim vicdan azabını sağa sola bir yere fırlatıp odanın kapısını açtım. Kapıyı açar açmaz herkes birden üstüme çullanmıştı.
“Almışsın işte Belçin. Biliyordum yapacağını bu kız benim balım.” Melek atlamıştı boynuma.
Diğer yandan Cesur “Allah! Yine yırtık façayı hade hayırlısı.” Onun yanından da Barkın “Şimdi tekrar bir konuşmak gerekirse Belçin bacım, o kadar çiçeği ben nereden bulacağım, delikanlı adamı bozar biliyorsun.”
Elimdeki zarfı çekip alan Gökmen, Melek ve Barkın’ın kolları arasından geçip tam ortada dikilmişti.
“E adettendir, zarf açılmıyor. Pamuk eller cebe.” Gökmen pişkin pişkin sırıtıyordu ki onu bölen şey yine Cesur’un meşhur şapalağı oldu.
“Atacam şimdi ben elimi cebime görcen Gökmen.” Gökmen’e bazen gerçekten çok üzülüyordum çünkü çok dayak yiyordu çocukcağız. Elini ensesine götürüp ovuşturduktan sonra zarfı açmaya başladı. O kadar da heyecana gerek yok bence arkadaşlar. Boşverin açmayın, göreceğiniz manzara pek de iç açıcı olmayacak. Zarfı açıp içindeki fotoğrafı çıkartıp elinde tutuyordu Gökmen.
“Abi bu ne?” Herkes fotoğrafa doğru eğilmiş olayı çözmeye çalışıyordu. Etraftaki gözler fotoğraftan ayrılıp benim yüzümde buluştuktan sonra hemen kendimi savunmaya başladım.
“Hiç öyle bakmayın! Saçma sapan plan yapmışsınız. Adamın odasının kapısı kilitli mı açık mı düşünmek yok. Adam uyuyor mı uyanık mı düşünen yok. Bu adam çırılçıplak Belçin’in karşısına çıkar mi diyen yo-“ sus Belçin sus. O kısım değil o kısım değil.
“Nasıl yakalandın Belçin. Hani iyiydin be kızanım.”
İyiydim Cesur abimde evdeki hesap çarşıya uymadı işte. Gökmen yine kendi haliyle anlattıklarımı münasip bir yerlerinden anlamış olucak ki elindeki fotoğrafı gözüme soka soka konuşmaya başladı.
“ÇIRILÇIPLAK MI? OHA ABİ BİZ NE İÇİN GÖNDERİYORUZ BELÇİN KOMİSERİM NELER GÖRMÜŞ NELER…” valla birşey görmedim. Bağırma Gökmen bağırma. Göremedim daha doğrusu… ay Belçin sus biraz. Tamam sustum. Ay utanıyorum.
“Hayır öyle değil yani. Görmedim bişey Gökmen sus. Konu bu değil saptırtma konuyu.” Elim ayağıma dolaşmıştı.
“Belçin, gel kahve içelim balım biz.” Bu kargaşanın içinden beni kurtaran kutsal kişi sevgili Melekim…
“Fotoğraf koymuş bide adam bizle dalga geçiyor. Şaka sevmem diyorum abi. Takılın kendi kendinize.” Yine her günki musibetsizliğiyle kendi koltuğunun köşesine tünemek için elindeki fotoğrafı Gökmen’e verip yaylana yaylana yol alıyordu Barkın.
“Gökmen, nolmuş oğlum şimdi ben anlamadım?” Barkın’ın bıraktığı fotoğrafı alıp bu sefer de Cesur inceliyordu.
“Ne olucak olan olmuş abi…”
🖤
Bugün ortadan kaybolsam… Allah’ım beni uzaya falan fırlatsan.
Ortalıkta dolaşıp da kimseyi görmek istemiyorum. Sabah’ın 4’ünde başlayan bu ultra atraksiyonlu hayatıma kısa bir ara vermek istiyorum. Biraz olsa kafamı dağıtmak istiyorum. Son günlerde atraksiyon üstüne atraksiyon yaşamak bünyemi fazlasıyla yormuştu. Babamın yokluğunu da böylece bir kez daha hatırlamıştım.
Aklıma eski günler gelmişti. Ben genç kızken… hala gencim tabide. Belçin bin yaşına da gelse taş sonuç olarak.
Odadaki pencerelerden birini açıp biraz hava almak istiyordum. Timdekilerin her biri bir yere dağılmıştı. Hiçbirinden haberim yoktu, sorgulamadım da. Biraz sessizlik kafamı fazlasıyla rahatlatmıştı. İçime düşen eskiye özlemle kafamı uzattığım pencere kenarına yaslanmış cebimdeki telefonu çıkartmıştım. Biraz fotoğrafların arasında dolandıktan sonra rehbere girip aşağı doğru kaydırdım.
Ada PMYO
Ada benim akademiden arkadaşımdı. Her anımda yanımdaydı. Bütün zorlukları birlikte geçmiştik. Gerçek bir dostumdu. Buruk bir gülümsemeyle yukarı doğru kaydırdım ismini.
AÇMA Dürdane!!!
Dürdane teyzecim benim karşı komşumdu ve beni sürekli yiğenlerine almaya çalışıyordu. Aman Dürdane teyze etme eyleme biz birbirimizden uzakta pek iyiyiz. Dürdane teyzeyi de kaydırdım. Ardından Kara Para Hasan geldi. Bu kimdi ve ne parasından bahsediyordum? İnsanları rehbere bu şekilde kaydetmemdeki amacı bilmiyordum ama sebebsiz pek hoşuma gidiyordu. Bu Kara Para Hasan’da benim liseden arkadaşımdı. Çocuk esmerdi ve zengindi nedense böyle bir isim takmıştık o zamanlar. Ve öylede kalmıştı. Rehberde biraz daha göz gezdirip telefonu kapatacaktım ki…
Kaan Demirhan… ismi okuyunca içim ürpermişti. Ne zaman sesini duyduğumu, ne zaman gördüğümü veya varlığından haberim olup olmadığını dahi bilmiyordum. Eskiden nerdeyse her günümü birlikte geçirdiğim bir insanın şimdi hayatımda hiç yok gibi olması beni fazlasıyla etkiliyordu. Hayatıma girmiş her insanın kıymetini fazlasıyla bilip hayatımdan hiç çıkmalarını istemezdim. Umarım Kaan’da çıkmamıştır diyip Rehberin üstüne basıyordum ki Barkın kapıyı dank diye açıp girene kadar.
“Girdim.” Bir elim telefonda diğer elim pencereyi tutar şekilde suratına kitlenmiştim.
“Odaya girdiğini bende görüyorum. Keşke birde kapıyı falan çalsan ya da ne bileyim girebilir miyim desen?” Cıklayıp kafamı dışarıya geri çıkarmıştım.
“Girdim dedim ya.” Merhaba barzo bey, mağaralar sağ tarafta kalıyor yanlış geldiniz.
“Barkın odaya girip girdim dedin. Sence bu bir tür izin alma şeklimi?” Elimi alnıma çat diye vurmuştum. Ömrümü yedi ömrümü. kim o? Barkın o.
“Neyse tamam çok konuşma. Toplantı var, toplantı odasında seni bekliyorlar.” Saat öğleye gelmişti hatta geçmişti bile. Tabi ben o zaman kadar hem kahvaltıya inmediğim hem de odadan dışarı çıkmadığım için olan bitenden haberim yoktu. Heleki toplantıdan hiç haberim yoktu. Telefonu kapatıp, cebime koyup oflayarak Barkın’la birlikte odadan çıkıp toplantı odasına doğru gidiyordum.
“Aslan’la Agah tartıştı mı Belçin?” Durup dururken sormuştu bu soruyu. Valla görmedim duymadım bilmiyorum Barkın.
“Nerden çıktı şimdi bu durduk yere?” Soruya soruyla cevap verip okları geri çevirmiştim. İlk önce Barkın’ın ağzını arayıp ona göre cevap verecektim.
“Gerginler de ondan. Sen delirttin dimi adamları.” Ultra tiksindirici bir şekilde arka sokaklar Mesut komiser gülüşü yapmıştı.
“Herşeyi ben yapıyorum zaten koskoca şubede. Herşeyde ben, yeter be. Gülme sende.” Barkın’ın koluna bir tane yapıştırıp ondan hızlı yürüyüyerek odaya ilk ben dalmıştım. Hayır odaya girmemiş lap diye dalmıştım. Hayırdır oğlum size? Diyebilmek de isterdim ama bugünde nasip olmadı.
Ben odaya girince tüm kafalar bana dönmüştü. Uzunca bir masaya tüm tim dağılmış oturuyor, Aslan bey ise ayakta durmuş birşeyler çizilmiş olan orta büyüklükte bir tahtanın önüne birkaç resim asıyordu. Benim geldiğimi anlayınca sırtı dönük şekilde göz ucuyla baktı. Ben ise gözlerimi tekrar masaya çevirip boş olan yerlere baktım. Bir Agah’ın yanı birde Gökmen’in yanı. Allah’ım bu nasıl bir sınav? Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak buydu sanırım. Bence oturmayıp ayakta bekliyim. En mantıklısı diye düşünürken bana yetişen Barkın, Gökmen’in yanına oturunca Agah’ın yanındaki boş sandalye onu seçmem için bana cilve yaptı.
“Davetiye mi bekliyorsun? Otursana. Ne oldu Agah’ın yanına oturmaya mı utandın şimdi?” Gözlerini kısmış elinde tuttuğu kağıtları masaya doğru sertçe fırlatmıştı Aslan. İçimden sabır çekip Agah’ın yanına doğru ilerledim, tam oturup toplantıya odaklanıcaktım ki o ağzını tekrar açtı.
“Oysa ki sabah daha utanılacak pozisyonda gayet de rahattın Belçin.” Sinirden gözlerim dolmaya başlamıştı. Timdekilerin gözleri bana dönmüş, olan veya olacak olayları pür dikkat izliyorlardı. Melek dışında diğerlerinin olan bitenden pek haberi yoktu. Meleğe de kahve içerken laf arasında anlatmıştım. Daha doğrusu anlatıp akıl almıştım.
Ben masanın desenlerini incelerken, ki masadan kalkıp gitmemek için zor duruyordum. Zira kalkıp gidersem suçlu durumuna düşerdim. Dayanabilirdim, kadın olarak zaten yıllarca baskı altında kalmıştım. Solumdan yükselen derin bir iç çekişle o yöne doğru kaymıştı gözlerim. Solumda oturan Agah’tı. Sol tarafımda…
Diliyle dudağını ıslatıp ellerini masada birleştirip en ufak bir pürüz daha bekliyordu. En ufak bir söz, kelime ya da cümle. Bu bekleyişi pek de iç açıcı değildi.
“Başlayalım komiserim.” Barkın’ın sesiyle Aslan ve Agah arasındaki keskin ve kıvılcımlar saçan göz teması kesilmiş herkes de derin bir nefes almıştı. Başta ben olmak üzere.
“Buraya oyun oynamaya gelmediniz haliyle. Av mevsimi başladı. Şubeden 3 tim görevde, 4. Olarak da bizim gitmemiz istendi. Bizim üstümüze düşen pek bir şey kalmıyor ama yine de hakkıyla yapmak alnımızın akı. Diyarbakır-Sur’da ekiplere bağlantı sağlamamız gerekiyor.” Aslan hem bişeyler anlatıyor hem haritadan bi yerler gösterip resimlerle de anlatmaya devam ediyordu.
“Sur’da ki ekiplerle bağlantı sağlamamız için sınır bölgede beklememiz gerek. Çok uzun bir görev olmayacak ama aramızdan birinin İstanbul Özel Harekat Şubeye giderek ordaki dijital bağlantı yollarını iletmesi gerekiyor. Bir yandan teröristlerin konumlarını bulmak ve sınır bölgedeki halkın güvenliğini de sağlamak için bir kişinin dışardan içeriye bilgi aktarması gerekli. Aksi takdir de arada kalkan görevi gördüğümüz fark edilirse bize baskın yapmak amacıyla çevre köylere de zarar verirler. Sivillere zarar gelmesini engellemek için oldukça dikkat etmeliyiz.” Bişeylerin yazılı olduğu tahtadan bir iki adım ileri atıp masaya doğru yaklaşmıştı Aslan. Ellerini masanın üstüne koyup konuşmaya devam etti.
“Bu görevde çoklu destek önemli. Birçok timden destek almak işi daha güvenli kılar. Kabaca bir planlama yapılmıştır. Bu görev üzerine daha çok düşünülmesi gerekiyor. Herşey toparlanınca tekrar bir toplantı düzenlerim.”
Masaya bir sandalyede o çekip konuşmasına devam etmişti. Biraz daha konuştuktan sonra ayağa kalkıp sorumuz olup olmadığını sordu. Cesur direkt lafa atıldı.
“Görev dağılımı nedir komiserim?” Bu soru karşısında başını aşağı yukarı sallayıp teker teler timi süzdükten sonra cevap verdi Aslan.
“Henüz planlamadım ama aklımda var bişeyler. Bir hafta sonraya planlanmış olur. O zaman tekrar konuşuruz. Dağılabilirsiniz.” Herkes yavaş, yavaş kalkarken ben hızla odayı terk etmiştim. Zira bu odada durdukça nefesim daralıyordu. Adi herif şimdi kesin beni başından atmak için İstanbul’a yollayacaktı. Sinirle kendimi bahçeye atıp arka taraflardan bir banka oturup ellerimi yüzüme kapatmıştım. Gözlerime bastırıyordum çünkü ağlayıp da çocuk gibi gözükmek istemiyordum.
Omzuma dokunan iki ele rağmen başımı kaldırmadan aynı şekilde duruyordum.
“Benim kızanıma kim laf edebilir he? Pişt kız.” Omuzumdan tutup sarsmıştı beni Cesur. Yanında Gökmen’le birlikte peşimden gelmişlerdi.
“Belçin komiserim yoksa ağlıyor mu? Yoksa sümükleri akıp da bütün bahçeyi saracak mı şok şok şok.” Kelimeleri uzata uzata konuşuyordu her zamanki dalga haliyle Gökmen.
Cesur, Gökmen’e kaş göz yapıp bişeyler anlatmaya çalışıyordu.
“Noldu? Anlatsana bize. Biz dinleriz seni. Ben Melek’i köşeye sıkıştırdım da Belçin’in izni olmadan söylemem dedi. Hadi anlat dedikoduyu da keyfimiz yerine gelsin komiserim.” Oturduğu bankta yayılmış ellerini de göğsünde bağlamıştı Gökmen.
“Melek’i nere sıkıştırdın lan it! Irz düşmanına bak zaman kolluyo.” Aralarında ben olmama rağmen Cesur’un kolunun nasıl Gökmen’in ensesine uzanıp şaplağı pardon şapalağı koyduğunu anlayamamıştım.
“Öyle değil Cesurcum sen yanlış anladın. Lafın gelişi öyle diyorum. Melek benim bacımdır yoksa biliyorsun.” Bırak Cesur’u buna ben bile inanmamıştım. Derin bir nefes alıp sağımdaki Gökmen’e sonra da solumdaki Cesur’a bakmıştım derdime ortak olan biricik kardeşlerimin omuzlarına kolumu atıp anlatmaya başladım.
“Aslında pek büyütülecek birşey yok abilerim. Hani siz beni sabah raporları almaya Agah komiserin odasına gönderdiniz ya, işte o sırada Agah komiserim duştan yeni çıkmış. Belinde havlu sarılı şekilde geldi.” Gökmen gözlerini pörtletip eliyle dur işareti yaparak konuşmaya başladı.
“Oha! Olay şu şekil devam etti o halde. Sen Agah komutanımı o halde görünce ‘bu havlu benim estetiğimi bozuyor’ diyerek havluyu çıkarttın değil mi?” Kaşlarımı çatıp yüzümü buruşturarak kafamı öne eğmiştim.
Cesur her zamanki el alışkanlığıyla bu sefer de Gökmen’in sırtına doğru bir yumruk indirmişti. Valla içim sızlıyordu artık bu çocuğa.
“Süzme salak mısın oğlum öyle bir şey olmuş olabilir mi?”
Gökmen’e gayet mantıklı gelen kendi açıklamasından sonra anlatmaya devam ettim.
“İşte karşıma birden havluyla çıkınca beni de raporları ararken bastı. Sonra ben dışarı çıktım Agah da odasında üstünü giyicekti o sırada da bizi Aslan görmüş. Öyle görünce de yanlış anladı. Hem benimle hem de Agah’la sürtüştü.”
Cesur bir elini başıma koymuş mazlum mazlum başımı seviyordu.
“Vay benim şanssız kızanım. Düzelir, düzelir. Dert etme. O kadar abin var kız burada. Hallederiz, sen rahat ol.” Cesur’a abi şefkatiyle sarıldıktan sonra Gökmen’in omzumu dürtmesiyle ona doğru döndüm.
“Amaan, Belçin komiserim. Siz fazla bi yerinize takmayın sizde yok ama olsa sikinize takmayın derdim. Aslan komiserimi dinlemek yerine Agah komiserimi dinlemeniz hayatınız için daha hayırlı olabilir. Agah komiserim daha aklı başında bir insan sonuç olarak.” Hay aklını seveyim Gökmen. Bu çocuğun aslında kafası çalışıyor da genelde kontak kapalı oluyor.
“Ne yapalım kızanlarım biliyor musunuz. Benim araba bugün sanayiden çıkacak. Akşam üstü biraz dolaşırız, hem Belçin kızçemin de kafası dağılır. Görevden önce de stresimizi atarız. Gidelim mi kız Belçin?” Buralardan az da olsa uzaklaşmak beni oldukça iyi hissettirecekti. Cesur’un dediğini aramızda kararlaştırıp tekrardan şubeye doğru yürümeye başladık. Yolda bizi karşılayan Barkın oldu.
“Ne o Cesur? Eskiden operasyon olduğunu duyunca cephaneliğe koşardın şimdi bakıyorum da gayet sakinsin.” Bunun ardından Cesur sinsice gülüp.
“Ben o işi siz uyurken hallettim. Hepinizin silahları hazır. Tek tek özenle seçtim. Av mevsimi gelecek ve Cesur bunu unutacak mı? Asla.” Elini ise bir sağa bir sola sallayarak hey gidi hey işareti yapmıştı. Arkadan üstümüze koşarak gelen bir Melek vardı. Hatta tabiri caizse koşmuyor uçarak geliyordu. Nefes nefese kalmış bir elini göğsünün üstüne koymuş diğer eliyle de Cesur’un kolunu çekiştiriyordu.
“Abi! Koşun.” Cesur, Melek’in onu çekiştirdiği yere doğru hızlı adımlarla gidiyordu ama ne olduğunu kimse anlamamıştı.
“Noldu kızım söylesene!” Barkın bağırmıştı bu sefer.
“Aslan’la Agah komiserim kavga ediyor!”
Herkes artık gerçek anlamıyla koşmaya başlamıştı.
Gözlerim telaşla parlarken elim buz kesmişti. İkisinin de ters halinin ne kadar sinirli olduğunu az çok öğrenebilmiştim bugüne kadar. Ve anlık sinirle neler olduğunu da biliyordum. En hızlı şekilde gelmiştik toplantı odasına. Odanın önünde birkaç kişi daha vardır ve ne olup bittiğine bakıyorlardı. Onların arasından odaya dalıp içerideki manzarayla karşı karşıya gelmek yüreğimi ağzıma getirmişti.
Aslan ve Agah birbirinin yakasını tutmuş birbirlerini çekiştiriyorlardı. Onları ayırmaya çalışan da başka timlerden polisler vardı.
“Gebertirim lan seni!” Onları ayırmaya çalışan polisleri de aralarından atmaya çalışarak bağırmıştı Aslan.
“Öldürsene! Hadi. Sana düzgünce konuşalım diyorum. Ne diye ortalığı ayağa kaldırıyorsun Aslan!” Gölge timinin araya girmesiyle Aslan sol tarafa, Agah ise sağ tarafa doğru ayrılmıştı. Agah, Aslan’a göre bi tık daha sakindi. Ama bir tık, yoksa ikiside dokunsan patlayacak şekildeydi. Olayın nasıl bu raddeye geldiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ortalık iyice karışmış yükselen sesle birlikte şube müdürünün gelmesiyle kapıdaki kalabalık dağılmış ve ortalıkta sessizlik hakim olmuştu.
“Ne oluyor burda! Ne bu rezillik?” Aslan ve Agah’a doğru biraz daha yaklaştı.
“Odamda bekliyor olacağım. İkinizi de…”
🖤
Toplantı bittikten sonra gölge timi yavaş yavaş odayı terk ediyordu. Toplantı odası geniş çapta boşalmıştı. Odada sadece Melek, Aslan ve Agah kalmıştı.
“Dediğim haritayı inceledin mi Melek?” Tahtaya birkaç not daha almak için ayağa kalkmış ardından Melek’e yönelttiği soruyla yeniden oturmuştu masanın başındaki sandalyeye Aslan.
“İnceledim komiserim. Arazi fazlasıyla sıkıntılı. Dağlık engebeli ve gizlenme açısından…” Melek, Aslan’ın onu dinlemediğini sadece Agah’a dik dik baktığını görünce cümlesini yarıda kesmişti. Agah ise Aslan’ın bu öldürücü bakışlarına sadece kısık şekilde gülmüştü.
“Neyi bekliyorsun Agah? Toplantı bitti dedim. Gidebilirsin.” Agah masaya doğru biraz daha eğilip Melek’in ve Aslan’ın önünde duran haritayı kendi tarafına doğru çekip, elini haritanın üstünde gezdirmeye başlamıştı.
“Benim de en az senin kadar söz hakkım var Aslan. Öyle kafana göre operasyon planlayamazsın.” Aslan, Agah’ın önündeki haritayı bir hışımla çekip tekrar Melek’in önüne doğru atmıştı.
“Senin o söz hakların bundan sonra başkalarına geçer. Sen kendini çok bozdun kardeşim.” Buna karşılık Agah kaşlarını havalandırmış dudaklarını da içe doğru büzmüş, kollarını göğsünde bağlamıştı.
“Merak etme başkalarına da geçiyor sözüm. Söylesene Aslan, Bir günde mi düştüm gözünden açıklasana biraz.” Bu sefer ayaklanmıştı Agah, amacı odadan çıkmaktı. Çünkü biliyordu ki bu odada kalması, kalmaya inat etmesi pek sağlıklı şeyler doğurmayacaktı.
“Çık git şurdan Agah.” Aslan, Agah’ı göğsünden itmiş ve ortamı daha da germişti.
“Niye? Beni gördükçe sabahki manzara mı geliyor aklına?” Agah, sınırlarını bilen bir insandı ama saygısızlığa ya da kendine yönelik olan hiçbir varsayımsızlığa boyun eğmezdi. Ateşe körükle gider gerekirse kendi de yanardı. Aslan’ın bir olaya kızması, sinirlenmesi onun olayla olan bağlantısını fazlasıyla tetikliyordu.
Dayanabildiği kadar dayanan Aslan ise kendinden beklenen şeyi yaparak Agah’ın üstüne atlayıp yakasını tutmuş bağırıyordu.
“Öldürürüm lan seni!” Eski Aslan olsa Agah için ölürdü, öldürürdü. Ne olmuştu birden?
Dostlukları akademi zamanına kadar dayanıyordu.
Aslan, Agah’a göre daha lider ruhlu olduğu için o timin başına geçmişti. Ona bu yolu gösteren kendini arka plana atan ise Agah’tı. Akademide altlı üstlü ranzalarda başlayan bu dostluk mezar taşlarında son bulmalıydı.
*
“Agah be!” Sigarasından derin bir nefes çekip akademinin bahçesine doğru yaymıştı içindeki dumanı Aslan.
“Yine neye dertlendin acaba?” Suratına gelen dumanları sağa sola savururken cevaplamıştı Aslan’ı Agah.
“Bizde şehit olur muyuz be gardaşım?” Aslan’ı duyan Agah gökyüzüne bakıp küçük bir tebessüm etmişti.
“Senin psikolojiyi bura fena halde etkiledi heralde. Üstlerden kim yıkadı beynini yine?” Aslan, sigarasını küllüğe basıp söndürürken alttan alta bakıyordu Agah’a ela gözleriyle.
“Kim yıkıyacak oğlum benim beynimi. Öylesine laflıyoruz işte.” Aslan’ın masanın üstündeki bileğinin üstüne elini koyup diğer elini de omzuna vurmuştu mertçe Agah.
“Merak etme kardeşim. Altı üstlü ranzalardan, yan yana mezarlara İnşAllah.”
🖤
Şube müdürü odadan patlamış bir yanardağ gibi çıkınca patlayan yanardağın lavları gibi peşinden de sırayla Aslan ve Agah çıkmıştı dışarı.
Az önce Agah ve Aslan’ı birbirinden ayırmaya çalışan tim kapının önünde olan biteni hayretle izleyen ben ve Melek’in yanına gelmişlerdi.
“Hakan, sende sağ ol kardeşim.” Barkın, bir köşede başka timden olan ve kavgayı ayırmaya gelen polisle konuşuyordu.
“Ne demek abi. Sesi duyunca koşarak geldim. Aklımın ucundan geçmezdi valla Agah ve Aslan komiserimin kavga edeceği.” Barkın, Hakan’ın verdiği cevaba karşılık Hakan’ın sırtına iki kere vurup toplantı odasından çıkmasına eşlik etmişti.
Tüm tim odanın bie köşesine tüneyip birbirimize sığınmıştık.
“Melek, nasıl oldu anlatsana bir abicim.” Korkudan tir tir titreyen Meleği kollarını arasına alıp sakinleştirmeye çalışıyordu Cesur.
“Abi ben de anlamadım. Ben Aslan komiserimle görevle ilgili konuşuyordum. Agah komiserim de gitmemişti, o da bizimle oturuyordu. Sonra ne olduysa bir bağırış, çağırış koptu. Birbirlerine girdiler.” Nefes alıp verirken nefesi kesilip duruyordu Melek’in.
“Ne oldu Cesur abi bize? Niye araları bozuldu? Kardeş gibi değiller miydi? Çok korktum abi, çok korktum. Birbirlerine birşey yaparlar diye çok korktum.” Elini yüzüne kapatmış yaşlarla dolan gözlerini saklamaya çalışıyordu Melek.
Benim yüzümdendi…
Herşey benim yüzümdendi. Salak saçma işlerin peşine düşmeseydim kimse Agah’la beni yanlış anlamayacaktı. Kardeş gibi olan insanların arasını bozmayacaktım. Amacım bu değildi ki. Bir amacım dahi yoktu. Ben aralarına gelmeden daha iyiydi Gölge timi. Ben geldikten sonra başlarına bir sürü iş açmıştım. Olan her şeyin tek açıklaması bendim. Başımı önüme eğip sadece öyle bekliyordum. Gözümden dökülen göz yaşları botlarıma damlıyordu. Kafamı kaldırıp kimsenin suratına bakmaya yüzüm yoktu.
“Burda durmayalım, zaten tüm şubeye yeteri kadar malzeme verdik. Bizim odaya geçelim.” Barkın’ın sesi geliyordu sol taraftan bir yerlerden. Konuştu ama ben yine kafamı kaldırıp bakmadım, bakamadım. Yerdeki gölgelerden yanımdakilerin gittiğini anladım.
“Belçin, hadi. Yukarı çıkalım dedi ya Barkın.” Kolumdan tutmuştu Gökmen. Ben yine bakmadım, hareket etmedim. O an orda olsamda olmamak istedim. Görülmemek istedim, fark edilmemek istedim.
“Belçin, iyi misin?” Yere doğru çivilediğim kafamın hizasında başını aşağı eğip aşağıdan bana doğru bakıyordu Gökmen.
“Şşt gel bakim.” Omuzlarımdan tutup tek eliyle tutup çektiği sandalyeye oturtmuştu beni. Ben ise dişlerimi birbirine kenetlemiş hıçkırarak ağlıyordum. Son zamanlarda her şeyin üst üste gelmesi beni artık durdurmuyordu.
Bir sandalye de kendine çekip karşıma geçmişti Gökmen.
“Kavga yüzünden ağlıyorum deme sakın Belçin. Sen Melek’in ağlamasına bakma. O hep abartır, büyük bir olay değil ki kızım. Birşey olmaz. Bunlar birbirini yer iki gün sonra senden benden iyi olurlar gör bak.” Başımı ağır ağır sağa sola sallamıştım.
Hıçkırıklarımın arasında zar zor konuşabilmiştim.
“Benim yüzümden Gökmen” Sessizleşmiş merakla beni dinliyordu Gökmen.
“Benim yüzümden kavga ettiler. Aralarını ben bozdum. Sizi de üzdüm. Özür dilerim. Gerçekten öyle olsun istemedim. Herşey öyle denk geldi, ben…” kafamı omzuna bastırıp eliyle sırtımı sıvazlıyordu.
“Saçma saçma konuşma kızım. Saçma salak şeyler de düşünme! Bak yoksa sümüklü fotoğraflarını her yere yayarım. Ne sulu gözmüşsün sende he.”
Cebinden bir peçete çıkarıp bana uzatmıştı Gökmen.
“Bugün ne oldu sana sürekli gözlerin dolu? Ha yoksa şey mi bu kızlar birşey oluyordu ya Regal mi ne? Öyle bişeyse söyle elimizden geldiği kadar yardım ederiz yani.” Göz yaşlarımı silerken beni bir gülme almıştı. Aynen Gökmen, aynen. Chivas Regal kardeşim.
“Gökmen… İyi ki varsın.” Dediğim karşısında gözlerini fal taşı gibi açmış bana bakıyordu Gökmen. Masmavi gözleri vardı Gökmen’in.
“Şu hayatta ilk kez birisinden düzgün bir laf duydum o da sensin Belçin he. Sağ ol kardeşim sende iyi ki varsın.” Bir kardeşim değil bu time geldim geleli birçok kardeşim olmuştu ama ben hepsinde sadece bir kişiyi aramıştım…
