1. bölüm / 9
AMFİDE CİNAYET4 ŞUBAT 2025 — BAŞLANGIÇ
Bölümler 9Şu an: 4 ŞUBAT 2025 — BAŞLANGIÇ
- 1 4 ŞUBAT 2025 — BAŞLANGIÇ1.986 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 SORGU ODASI2.021 kelime
- 3 İKİNCİ CİNAYET1.852 kelime
- 4 KURULMASI GEREKEN BAĞ2.378 kelime
- 5 KAPANA KISILMAK979 kelime
- 6 NEFRET VE AŞK1.774 kelime
- 7 AVUKAT VEYA ABİ2.054 kelime
- 8 SİLAH VE ÇIĞLIK SESLERİ1.964 kelime
- 9 BAĞLANTILAR2.031 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Çaresizlik, arada kalmışlık veya kararsızlık, adını ne koymak isterseniz. Hepsi farklı kelimeler olsa da bazen aynı duyguları ifade eder hale gelirler. Hayatın içindeyse zaten hep varlardır ama fark edilmezler, gün yüzüne çıkmayı ve günlük hayatta kurulan cümlelere yerleşmeyi beklerler. Yerleşirler de ama zamanla tekrar unutulurlar. Sonra bir şey olur birden hayatın akışında tekrar beliriverirler. Bu zamanlarda insan derin bi çukurda gibi hisseder kendini. Sanki hiç çıkamayacakmış gibi, sanki gün ışığını bir daha göremeyecekmiş gibi. Eninde sonunda çıkar oradan ama yürüdüğü yolda çukurlar hep vardır, aynı duyguları tekrar hissedeceği zamanlardır o çukurlar. İlk bakışta görünmezler hatta bazen insan kendini bir anda çukurun dibinde bulur. O çukurdan çıkamayacağını anladığında ise çukur bir anda boşluğa dönüşür. Boşluktan kurtulmak kimi zaman mümkündür kimi zamansa kurtulamamak kaçınılmazdır. Boşluk derinlerde bir şeydir ama insanın hissettirdiği duyguları tavana çıkartır. Tıpkı umudu yerin dibine sokup çaresizliği göklere çıkarttığı gibi. Bu nedenle de hukukta boşluk olmaz. Ancak hayat boşluktan doğmuştur. Boşluk hayatın en başından beri vardır ve hep de olacaktır. Ne zaman düşüleceği bilinmez, bazen insan çukurdan çıksa kendini boşluğa düşmüş hissedebilir, bazense çukurun çıkış yolu derin bir boşluktur.
Otobüs yaklaşık yarım saatlik yolculuk sonunda üniversitenin kapısına gelmişti. Yüze yakın öğrenci otobüsten indi ve hepsi fakültelerine doğru yürümeye başladılar. Üniversite şehirdeki en büyük üniversitelerden biriydi ve kazanması da zor bir üniversiteydi. Derece öğrencilerinin ilk tercih ettiği yerlerden de biriydi. Otobüsten inen öğrencilerin bir kısmı grup halinde sohbet ederek yürürken bir kısmı da kulaklıkları kulağında müzik dinleyerek gidiyordu. Vakit öğle saatleriydi ve klasik bir salı günüydü aslında.
Eylül, ne bulursa koyarak oluşturduğu karmaşık çalma listesinden bir şarkı açarak hukuk fakültesine doğru ilerlemeye başladı. Sabah dersi olmasına rağmen gelmemişti, zaten sadece sevdiği derslere gelir, diğerlerini notlardan çalışarak geçerdi. İçine kapanık değildi içine kapatılmış, kırgın ama bir o kadar da güçlü biriydi. Pek fazla arkadaşı yoktu, zaten hiçbir zaman da olmamıştı. Farklıydı; hayata bakış açısı, geçmişi, hayata karşı duruşu, hepsi. Sonunu düşünmeden iş yapmazdı ama gidişatı da hiç takmazdı, dışardan biraz umursamaz görünürdü ve gerçekten de belli konularda öyleydi. Hayatını yönlendiren iki şey vardı; tecrübeler ve şarkılar. Küçücük, kutu gibi bir evde yalnız yaşıyordu, hayatta hep yalnız bırakıldığı için de yalnızlığa alışıktı. Kalabalık ortamları da bu yüzden sevmiyordu.
Her zaman ki gibi siyah eşofman ve sweatshirt giymiş, kocaman kulaklıklarını takmış, başını öne eğmiş bir şekilde fakültenin kafeteryasına doğru ilerliyordu ki biri önünü kesti. Kim olduğunu biliyordu, sakince başını kaldırdı ve bingo. Eren karşısındaydı yine ve çoğu gün de yaptığı gibi kukalıklarını kulağından çekip çıkartarak “Ooo, günaydın ya. Cenazemiz var galiba Eylülcük, bu ne kasvet ya hava bile güneşli bugün.” Eylül umursamaz bir tavrını kenara bırakıp derin bir nefes aldı ve kaşlarını çatarak “Eren, bıkmadın mı oğlum 3 senedir benle uğraşmaktan? Ben bile senin yüzünü görmekten bıktım, şu okul bir an önce bitse de senin şu maymun suratınla karşılaşmak zorunda kalmasam keşke.” Eren gülümsedi, biliyordu çünkü Eylül’ü sinirlendirmenin yollarından biriydi bu ve başarmıştı.
Eren, fakültedeki en sosyal insanlardan biriydi. Fakültedeki herkes onu severdi, Eylül hariç. Doğruya doğru yakışıklı da biriydi, bazı kızların kendisinden hoşlandığını kendi de biliyordu, fark da ediliyordu zaten ama hiçbirine pas vermemiş, arkadaş kalmaya devam etmişti. Bu zamana kadar hiç sevgilisi de olmadığını yakın çevresi biliyordu ama nedeni Eren’de saklıydı, söylememişti kimseye. Bu kadar sosyal bir insan olmasına rağmen geçmişi ve ailesi de kimse tarafından bilinmiyordu; nereden geldi, ailesi kim, nasıl bir geçmişi var… Bütün bu sorulardan kaçınır ve asla cevaplamazdı. Eylül gibi yalnız yaşıyordu ama evi onunkinden daha büyüktü, parası pulu da olan biriydi.
Eylül bir şey demeden kulaklığını çekip geri aldı ve içinden Eren’e söverek onun yanından ayrıldı. Eren de keyifli bir şekilde arkadaşlarının yanına gitmek için başka yöne doğru yürüdü. Eylül, kafenin kapısından içeri girip sağa döndü, en uçtaki masaya geldiğinde kısık bir sesle “Günaydın, bakıyorum da hoca dersi erken bitirmiş yine.” dedi ve çektiği sandalyeye oturdu. Masadaki üç kişi Eylül’ün bu hayattaki can dostları ve onu anlayan tek insanlardı; Demir, Yiğit ve Gizem. Demir elindeki çayı Eylül’e uzatarak “ Aşkım tersinden mi kalktın yoksa gelirken Eren’le mi karşılaştın?” diye sordu. Eylül de çayı fondip yapıp “İkisi de” diye cevap verdi. Eylül’ün bu tavırlarına alışkınlardı, kızı böyle kabul etmişlerdi. Kısa bir sessizlikten sonra derslerle ilgili konuşmaya başladı, konu konuyu açtı ve sohbet yaklaşık iki saat boyunca sürdü.
Eren sırıtarak arkadaşlarının yanına, okulun ortak yemekhanesinin önündeki çardaklara geldi ve oturmadan bir tane sigara yaktı. Aslında çok arkadaşı vardı ama tek bir sırdaşı, can dostu vardı fakültede; Alp. Onunla okulun ilk günü tanışmıştı, ilk derste yan yana oturmuşlardı ve dostlukları o günden beri devam etmişti. Masada sekiz kişi vardı, herkesle samimi olunca gruba dahil olan kişi sayısı da her gün değişiyordu. Dün akşamki maç hakkında konuşuyorlardı, Eren de konuşmaya dahil oldu. Konuşmanın ortasında Alp’in telefonu çalmaya başladı, öfleyerek telefonu cebinden çıkarttı, bilinmeyen numara diye de direkt aramayı reddetti. Eren ayakta olduğundan arayanı görmüştü, alaylı bir tavırla “ Ya oğlum niye açmıyorsun, belki ruh eşin belki gelecekteki büyük aşkın arıyordur.” diyip gülmeye başladı. Alp kâle bile almadan masadaki konuşmayı dinlemeye devam etti ama daha iki dakika bile geçmeden tekrar arandı ve yine telefon ekranında bilinmeyen numara yazıyordu. Alp bu sefer Eren’e bakış atıp aramayı kabul etti ve masadan kalktı. Bir süre konuştuktan sonra “İki dakikaya geliyorum, borçlar hocası çağırmış beni, siz devam edin!” diye bağırarak oradan ayrıldı. Aradan kısa bir zaman geçti. Masadaki sohbet ilerlerken Eren üçüncü sigarasını yaktı ve ağzına yaklaştırırken “ Nerede bu Alp, iki dakika diye gitti, geri gelmedi.” Masadakiler bir anda konuyu futboldan Alp’e döndürdüler.
“Alp’in gizli bir kız arkadaşı olma ihtimali var mı? Ben ciddi ciddi düşünüyorum çünkü amfide otururken bir anda dalıp gidiyor. Bu gerizekalının bu hali başta türlü açıklanmaz bence.”
“Yok be saçmalama, valla ben kimseyi duymadım bundan hoşlanan. Ha ama şu kız var derse gider konuşuruz yani.”
“Bence var bir derdi de bize söylemez. Ya asıl ben Eren’in durumunu merak ediyorum. Yok mu ya bir tane eyvallah dediğin kız?”
Eren çektiği dumanı üfleyerek ‘Oğlum ben burdayım, görüyorsunuz değil mi? Duyuyorum ya hani.” Masadaki Serkan adlı çocuk sırf Eren’i gıcık etmek için “Belki vardır da kız ondan hoşlanmıyordur.” diyince Eren bitiremediği sigarasını yere atıp ayağıyla ezerken “Bırakın şimdi beni, yok benim hoşlandığım falan. Alp nerede esas, bir saattir yok adam farkındaysanız.” diyerek herkese ayar çekti. Hakikaten de Alp hocanın yanından dönmemişti, aramaları da hemen reddediyordu. Baktılar ulaşamıyorlar, dersin olduğu amfiye doğru gitmeye başladılar, nasıl olsa Alp ders için amfiye gelecekti.
Demir herkese ders öncesi kahve almış, masaya getiriyordu. Öğleden sonraki dersleri kahve içmeden anlayamayan ekip üniversitenin sert makine kahvelerini sohbet eşliğinde içmeye başladılar. Birden Eylül’ün telefonu çalmaya başladı, bilinmeyen numara arıyordu. Umursamadı fakat bir süre sonra tekrar aradı. Eylül bu sefer direkt aramayı reddetti ama arayan kişi de en az Eylül kadar sabırlı olacak ki pes etmeyip tekrar aradı. Eylül açıp açmamakta kararsız kaldı, tam açacakken Demir elinden telefonu aldı ve aramayı reddetti. “Ya kızım açma şu bilinmeyenleri, hep ben mi koruycam seni”
“Ya sen beni arayan bilinmeyen numarayı açmadın diye kahramanım mı oldun? Ya bir git.”
“İnsan iki çift güzel laf eder sevgilisine, teşekkürler hayatım iyi ki açmadın, iyi ki başımı belaya sokmadın diye. Bir boynum atla, teşekkür et, ben de insanım.”
“Demir-cim zaten uykum var, zaten canım sıkkın. Ayrıca belki önemli bir şey söylecekti bana nereden biliyorsun? Hayır, geri de arayamam şimdi.”
“Arama kızım boşver, ne takıldın bilmediğin numaraya. Beni bu kadar kafaya takmıyorsun.”
“Sen bana trip mi atıyorsun yoksa bilinmeyen numarayı mı kıskandın?”
“İkisi de”
Demir Eylül’ün boynuna atlayıp başını omzuna yaslamasını sağladı. Onları izleyen Gizem iç çekerek “ Yiğit valla bir biz bulamadık ya.” diye hayıflanınca Yiğit Demir’e baktı, Demir de ona. Bu bakışmayı sadece ikisi anlayabilirdi çünkü Yiğit sadece Demir’e anlatmıştı, kızlar bilmezdi ne olduğunu. Demir’in de kimseye söylemeyeceğini biliyordu zaten. Demir’in de Yiğit’e anlattığı çok şey vardı, o da bunları kimseye söylemezdi. Tam bu sırada Eylül’ün telefonuna bilinmeyen numaradan bir mesaj geldi. Telefonu elinde tutan Demir mesajı üstten sesli bir şekilde okumaya başladı. Mesajda “Dersinizin olduğu Amfi 3’e gelebilir misin? Biliyorum daha 45 dakika var dersin başlamasına ama biraz acil, senden başka yazabileceğim biri yok Eylül. Lütfen.” yazıyordu. Birden herkes kaskatı kesildi ve derin bir sessizlik oluştu masada çünkü Eylül genelde okulda sevilen biri değildi, masadakilerden başka onunla konuşan bile olmazdı. Soğuk tavırları ve davranışları yüzünden insanlar hep çekinirdi ondan. Kim ondan yardım istemek isterdi ki? Ya da kim ondan yardım isteyebilecek kadar kötü durumdaydı? Eylül iyice meraklanmıştı ve kafasının içindeki soru işaretlerini noktaya çeviremiyordu, sorular gittikçe büyüyordu. Dayanamadı, telefonu Demir’den alıp ayağa kalktı ve “Ben gidiyorum amfiye gelecek misiniz? Sakın Demir, merak ettim ve eğer biri benden yardım istiyorsa bunu geri çeviremem, taş kalpli de değiliz.” Bunu duyunca Demir de ayağa kalktı.
“O zaman ben de geliyorum, zaten kahveler de bitti bari dersin başlamasını orada bekleyelim. Siz ikiniz gelicek misin bizimle peki?”
Yiğit ve Gizem de başını evet anlamında salladılar ve eşyalarını alıp kafeden çıktılar. Amfiye yaklaştıklarında çevrede kimse yoktu. Ders saatiydi zaten, diğer sınıfların hepsi dersteydi ama çevrede yardım isteme ihtimali olan biri yoktu, her şey normal görünüyordu. Amfide ders yoktu ve amfiden ses de gelmiyordu, kapısı da kapalıydı. Eylül bir şey anlamayarak etrafa bakınmaya devam ederek “Ben mi körüm veya salağım yoksa her şey normal mi? Bakıyorum bakıyorum bir terslik yok, ses yok. Anasını satıyım bir tane insan yok burada. Şaka yapıyolar galiba bana ve ben onu bulursam var ya…” Demir Eylül’ün ağzına işaret parmağını dayayarak susturdu. Ne olduğunu hepsi gibi o da anlamamıştı. Aslında şüpheli bir durum yoktu, korkulacak bir şey de yoktu ama mesaj her şeyi değiştirmiş, olayı şüpheli hale sokmuştu. Demir normalde hiçbir şeyden korkmazdı, gerçekten de korkusuz biriydi eğer tek başınaysa. Sevdiklerinin yanında aşırı korumacı oluyor, en ufak bir terslikte korkmaya başlıyordu onlar için. Kendi kaybetmeyi sevmez, sonuna kadar mücadele ederdi ama konu sevdikleriyse onlar için kendini feda edebilirdi. Diğerleri bu durumu bildiğinden Demir kadar büyük bir tepki vermemişlerdi. Eylül de Demir’in elinden tuttu ve kendince onu sakinleştirmek istedi başarısız olacağını bile bile ama elinden başka bir şey de gelmiyordu. Yiğit sessizliği bozarak “Bari o kadar geldik içeri geçelim, oturalım. Ben tekrar kafeye yürümek istemiyorum” dedi. Amfinin kapısını açtı ve arkadaşlarına dönerek içeriye doğru geri geri adım atmaya başladı ve alaylı bir tavırla “Buyrunuz efendim, buyrunuz, hoş geldiniz dersimize. Sizleri aramız-“ Aniden alaylı tavrı yok olmuştu Yiğit’in ve gözlerini bir yerden ayırmıyordu. Demir ve Eylül içeri girdiklerinde gördükleri karşısında şok olmuşlardı, Gizem ise içeri girer girmez çığlık attı. Kapının arkasından amfinin ilk sırasına kadar yerler kan izleriyle doluydu. İlk sıradaki masada ise Alp’in cansız bedeni duruyordu. Amfide kan kokusu yoğunca mevcuttu. Alp masanın üstünde eli kalbinde bir şekilde yatıyordu, karnından bıçaklanmıştı aslında, biri onu masaya taşımış olmalıydı. Yerdeki kan izleri de bunu gösteriyordu. Yanında hiçbir şeyi yoktu; telefonu, cüzdanı hatta kolundaki saati bile almıştı katil. Dışardaki güneşli ve iç ısıtan hava bir anda amfinin içinde buz gibi olmuş ve büyük bir felaketin başlangıcı haline gelmişti. Oysaki gün çok normal başlamıştı. Gizem kendisini amfiden dışarı attı, midesi bulanmaya başlamıştı gördüklerinden sonra, onu kan tutmazdı ama bu görüntü karşısında da duramayacak kadar narin bir kızdı. Ağlamaya başladı bir anda, neden ağladığını bilmiyordu ama hıçkırarak ağlamaya başladı hem de. Yanına biri geldi sonra, eğildi ve kulağına “Noldu, Gizem iyi misin?” diye fısıldadı. Gizem kafasını kaldırdığında karşısında Eren vardı, Alp’in en yakın arkadaşı. Alp ölmüş diyemedi, amfiyi işaret etti. Eren’le birlikte gelenler de olanlar karşısında şok olmuştu, dışarda bir kız ağlıyordu ve içerde üç kişi bir yerden gözlerini ayıramıyordu. Eren amfiden içeri girdi ve herkesin baktığı tarafa kafasını çevirdi. Beynine giden kan dondu Alp’i görünce, vücudu kaskatı kesildi, elleri titremeye ve kalbi yerinden çıkmak istercesine hızlı atmaya başladı. En yakın arkadaşı kanlar içinde yatıyordu, onu bugün son kez görmüştü, gideceğini haber vermişti ama geleceğini de söylemişti, amfide buluştular ama birinin cansız bedeni ordaydı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Eren’le çardakta sohbet eden grup büyük bir şok ve korku içinde oradan ayrıldı ve haber vermek için birini aramaya başladılar. Etrafta kimse yoktu, yalnızca Eren, Gizem, Demir, Eylül ve Yiğit vardı, onlar da konuşacak veya yerlerinden kıpırdayabilecek durumda değillerdi. Eren’in gözleri dolmuştu, Alp’e doğru ilerledi ama yakınında durmak zorunda kaldı, dokunamadı, konuşamadı, zaten vedalaşamamıştı. Herkes derin bir çukura düşmüştü, felaket başlamıştı. Acaba o çukurdan çıkabilecekler miydi yoksa çukur onlar için boşluğa mı dönücekti?
Bölüm etkileşimi
