9. bölüm · Amara

8. Bölüm. Başlangıç...

Sümeyye Güney

Merdivenlerden inerken içimde hiçbir şey yoktu. Ne öfke, ne merak, ne de dünün yankısı. Düz, pürüzsüz bir boşluk. Sanki yaşananlar bana ait değildi de ben yalnızca geride kalan izleri taşımakla görevlendirilmiştim.

Elena ve Mona birkaç adım gerimdeydi. Onların yürüyüşü hafifti; benimki ise ağır. Kahvaltı salonuna girdiğimizde Kral Kondrad ile Ronald’ın masada beni beklediğini gördüm. Bu bile içimde bir kıpırtı yaratmadı. Ne gerildim ne öfkelendim. Sadece… boş olan sandalyeye oturulması gerektiğini biliyordum ve oturdum.

Sandalyeyi çekerken çıkan ses, salondaki sessizliği yırtar gibi oldu. Belki de ses fazla değildi; ben fazlasıyla suskundum.
Gabriella servise başladı. Masaya bırakılanlar bir düzenin parçası gibiydi: sıcak ekmek, yumurta, sebzeler, meyveler… Her şey olması gerektiği kadar güzel, olması gerektiği kadar düzenliydi.

Midem o anda hafifçe kasıldı. Açtım. Bunu inkâr edemezdim. Dün neredeyse hiçbir şey yememiştim. Açlık bazen kendini hissettirmezdi; ta ki önüne bir tabak konulana kadar.

Gabriella tabağıma yumurta koyarken gözlerimle buluşmamaya özellikle özen gösterdi. Başını hafifçe eğmişti. Hep böyleydi zaten; sessiz, mesafeli. Elena ve Mona gibi değildi. Onlar konuşur, gülerdi. Gabriella ise daha çok dururdu.

Kral Kondrad’a yakındı. Onun etrafında dolaşır, gölgesinde var olurdu.
Yumurtaya baktım. Sonra ekmeğe. Elimi uzatmadım.
Ronald’ın bana baktığını hissediyordum.

Görmeme gerek yoktu. O bakışın anlamını tanıyordum. Ama başımı kaldırmadım. Göz göze gelmek istemedim. İçimde hâlâ ona karşı çözülmeyen bir öfke vardı. Nedenini artık ben bile netleştiremiyordum.

Kral Kondrad ilk lokmayı aldığında odada ki herkes gibi ben de bunun farkına vardım. O başlamadan kimse başlamazdı. Bu kuralı artık öğrenmiştim. İçimden gözlerimi devirmek geçti ama yapmadım

Kahvaltı gerçekten iştah açıcıydı. Ama ben yemek istemiyordum. Gurur muydu, inat mıydı, yoksa kırgınlık mı, bilmiyordum. Sadece… istemiyordum.
Sessizliği Ronald bozdu.

“Dünden beri hiçbir şey yemediğini biliyorum,” dedi. “Hasta olacaksın. Tabağındakileri yemelisin.”

Başımı kaldırdım. Ona baktım. Sert baktım. Umursar gibi konuşması sinirimi bozuyordu. Dün yaşananlardan sonra bu ton bana fazla yakındı. Ronald bakışımın altında sustu. Üzüldüğünü gördüm. Ama bu, içimde hiçbir kapıyı aralamadı.

Kral Kondrad, sanki dün hiçbir şey olmamış gibi konuştu.

“Şu kızarmış ekmeklerden yemelisin,” dedi. “Gabriella’nın özel tarifidir.”

Gabriella hafifçe gülümsedi. İlk kez gördüm. Gülümsemesi beklemediğim kadar yakışıyordu. Bir an, neden hiç gülmediğini düşündüm. Sonra bu düşüncenin bile yersiz olduğunu fark ettim.

Kral Kondrad’ın bu kadar sakin oluşu, dün yaşananlardan sonra bu rahatlıkla konuşması, içimde bir şeyi daha da mühürledi. Hiçbir şey söylemedim. Tabağıma baktım. Ekmek soğumaya başlamıştı.
Masada herkes vardı. Ama kimse gerçekten orada değildi. Kahvaltı sıradandı. Sessizlik de öyle.

Derin bir nefes aldım. Göğsümde biriken havayı yavaşça verdim. O an fark ettim; şu an gurur yapmanın hiçbir anlamı yoktu. Altı ay boyunca hiçbir şey yemeden ayakta kalamazdım. İster kabul edeyim ister etmeyeyim, bu masaya ve bu zamana tutunmak zorundaydım.

Önümde duran ekmeği çatalla tabağıma aldım. Bıçakla ikiye böldüm. Hareketim ne öfkeliydi ne de kararlı; sadece… normaldi. Bir parçasını ağzıma attım. Tadını o an gerçekten hissettim. Dışı kıtırdı, içi sıcaktı. Beklediğimden çok daha lezzetliydi. Midemdeki boşluk kendini daha net hissettirdi.

Açlığım, nihayet adını koyabileceğim bir şeye dönüşmüştü.
Yumurtadan da küçük bir parça aldım. Tam ağzıma götürdüğüm sırada başımı hafifçe kaldırdım ve Kral Kondrad’la göz göze geldim. Bakışının altında farklı bir şey vardı. Sertlik değil, sorgulama da değildi. Daha çok… ölçer gibiydi. Ne düşündüğünü anlamaya çalışmadım. O da hiçbir şey söylemedi.

Kahvaltı devam etti. Çatal sesleri, ekmeğin kırılması, bardakların masaya bırakılışı… Her şey olması gerektiği kadar sıradandı.
Kral Kondrad, Ronald’a döndü.

“Bugün luviaları hallet,” dedi. “Diğer günlere kalmasın.”

Ronald başını salladı.

“Merak etmeyin kralım, bugün bitirmeye çalışırım.”

Kral Kondrad kaşlarını hafifçe çattı. “Bitirmeye çalışma, Ronald. Bitir.”

Portakal suyundan bir yudum aldım. Soğuktu. Ağzımda hafif bir ekşilik bıraktı.

“Luvia nedir?” diye sordum. Sesim düşündüğümden daha sakindi.
Kral Kondrad bana döndü.

“Haber göndermek için kullandığımız bir kuş türü.”

Her şey eski usul ilerliyor burda.

Başımı salladım.
“Anladım.”
Sonra duraksadım. “Peki kime, ne haber göndereceksiniz?”

Kral Kondrad’ın dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
“Ne o,” dedi, “değişmeye mi karar verdin?”

Çatalı tabağıma bıraktım. Ses çıkarmadı. “Değişmeye değil,” dedim. “Hatırlamaya karar verdim.”

İki kaşını kaldırdı. “Öyle mi? Ne zaman karar verdin buna, dün mü?”

Başımı hafifçe yana eğdim. Alay eder gibi gülümsedim. “Hayır,” dedim. “Şimdi.”

Sonra yüzümdeki ifade ciddileşti. “Çocukluk yapmaya gerek yok. Madem bu evrene aidim, madem buradayım… o zaman buraya aitmişim gibi davranmalıyım. Çaba göstermeden bir şeyleri hatırlayamam.”

Sözlerim masada asılı kaldı. Kral Kondrad ile Ronald birbirlerine kısa bir bakış attılar. Uzun değildi, anlam yüklü de değildi. Sadece… şaşkınlık.
Ronald kaşlarını hafifçe kaldırdı. Sonra bakışlarını tabağına indirdi. Elindeki ekmeği çevirdi ama yemedi. Kral Kondrad ise yüz ifadesini değiştirmedi. Sadece beni izledi. Sessizce. Dikkatle.

Portakal suyundan bir yudum daha aldım. Bardağı masaya bırakırken camın çıkardığı ses, düşündüğümden netti.

“Evet,” dedim. “Dinliyorum. Luviaları kime göndereceksiniz?”

Kral Kondrad, bitki çayından sakin bir yudum aldı. Ne acele etti ne de bakışlarını kaçırdı.
“Bütün krallıklara,” dedi.
Sırtımı hafifçe dikleştirdim. Omuzlarımı farkında olmadan geriye aldım.

“Dönüşümün haberini mi vereceksiniz?” diye sordum.

Ronald araya girdi. “İki hafta sonra senin dönüşünü kutlamak için bir balo düzenleyeceğiz,” dedi. “Onun için.”

Sözleri kulağıma ulaştı ama içimde bir yere değmedi. Başımı ona çevirmedim. Gözlerim hâlâ Kral Kondrad’ın üzerindeydi. Ronald’ın söyledikleri, anlamını yitirmişti. Çünkü onun yaptığı şeyler hâlâ zihnimin bir köşesinde duruyordu; dün, ondan beklemediğim sertlik, sessizlik, kararlar…

Kral Kondrad’ın kötülüğü sürpriz değildi. Ondan bunu bekliyordum. Ama Ronald… Onu Ağabeyim sanmıştım. Koruyucum. Yanımda duracağını düşündüğüm kişi. Yanılmıştım. Bu yanılgı, içimde öfke değil; daha çok kırgınlık bırakmıştı. Sessiz, derin bir kırgınlık.
Ronald, umursamadığımı fark etti. Bakışları kısa bir anlığına üzerimde takılı kaldı. Sonra yüzü gölgelendi. Üzüldüğünü gördüm. Ama bu da bende bir karşılık bulmadı.

Kral Kondrad konuştu.
“Kutlama değil,” dedi. “Daha çok güç gösterisi diyelim. Herkese yeniden yükseleceğimizi göstermek istiyorum.”

Sözleri masanın üzerine ağır ağır yerleşti. Güç. Gösteri. Yeniden yükselmek.
Bir an düşündüm. Bu balo benim için değildi. Ben sadece bir bahaneydim. Bir sembol.
Bardağıma baktım. Portakal suyunun yüzeyi sakindi. Tıpkı benim gibi.
Ama sakin olan her şeyin altında, mutlaka bir şey kıpırdanırdı.

“Anladım,” dedim sakin bir sesle. “Belli ki yavaş yavaş başlıyoruz. Tamam.”

Kral Kondrad bakışlarını üzerimde sabitledi. Yüzünde alışık olduğum o ölçülü ciddiyet vardı.
“O zamana kadar çalış,” dedi. “Bu evreni ve krallığı tanımaya başla. Her şeyi öğrenmen gerek. Buna ihtiyacın var.”

Kaşlarımı hafifçe çattım. “Asırlık bilgiler,” dedim. “İki hafta için yeterli bir süre mi?”

Bir an durdu. Sonra kararlı bir sesle konuştu. “Önemli olanları öğrenmen için yeterli olacaktır.”

Başımı yavaşça salladım. Tartışmanın bir anlamı yoktu. Sandalyemi geriye itip ayağa kalktım. “O zaman şimdiden başlayayım,” dedim. “Çok uzun bir süre sayılmaz. Zamanımı boşa harcayamam.”

Kral Kondrad’ın yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi. Bunu fark ettim. İstediğim de buydu zaten. Madem Amara olmamı istiyorlardı, öyle olacaktım. İnkârı bir kenara bırakacaktım. Prenses olacaktım. Altı ay… Altı aya dayanabilirdim.

Başımı eğerek masadan ayrıldım. Kondrad başıyla onay verdi.
Yeni bir sayfa açıyordum. Zoe’yi, dünyayı, dünyadaki ailemi… Hepsini geride bırakmam gerekiyordu. Artık Amara vardı. Ovrix vardı. Ve yönetilmesi gereken bir krallık.

Koridorlarda yürürken adımlarım kararlıydı. Elena ve Mona birkaç adım arkamda, sessizce bana eşlik ediyordu. Tam odamın kapısına ulaştığımda arkamdan tanıdık bir ses duyuldu.

“Amara.”

Duraksadım. Döndüm. Ronald bana doğru geliyordu. Yanıma yaklaştığında Elena ve Mona saygıyla eğildiler.

Umursamadım. Kapı kolunu tuttum. “İşim var Ronald. Şu an değil.”

Ronald, kolumdan incitmeden tuttu. “Sadece beş dakika,” dedi.

Sonra Elena ve Mona’ya işaret etti. Onlar da durumu anlayıp tekrar selam verdiler ve uzaklaştılar. Kolumu Ronald’ın elinden çektim. Kollarımı göğsümde birleştirdim.

“Fazla zamanım yok,” dedim. “Seni dinliyorum.”

“Odana geçelim,” dedi. “Koridorda olmaz.”

Başımı hayır anlamında salladım. “Beş dakika için odama girmeye gerek yok. Söyle.”

Ronald sabır diler gibi derin bir nefes aldı. “Hep böyle mi davranacaksın Amara?” dedi. “Ben senin ağabeyinim. Bu mesafe… bu soğukluk canımı yakıyor.”

Omuz silktim. “Yani ne yapayım?” dedim umursamazca. “Canım ağabeyim deyip boynuna mı sarılayım? Bunu beklemiyorsun herhâlde.”

Yüzü gerildi. “Bunu beklemiyorum,” dedi. “Ama bu kadarını da hak etmiyorum.”

İçimde bir şey koptu. “Darby de hak etmiyordu,” dedim öfkeyle. “Bir şey yaptın mı? Ya Anna? Senin o çirkin tavrını hak edecek ne yaptı? Senin yapamadığını yapıp beni koruduğu için mi ona öyle davrandın?”

Ronald’ın yüzünde pişmanlığı gördüm. Bu beni durdurmadı.
“Haklısın,” dedi. “Ama babamızla o şekilde konuşması—”

Sözünü kestim. “Babamız dediğin adam,” dedim sertçe, “kızından bedel isteyecek kadar kötü biri. Bunu göremiyor musun? Bu kadar mı körsün? Farkında olmadığımı mı sanıyorsun? Beni buraya kızıyım diye değil, gücüm için getirdi. Yoksa beni umursadığı falan yok.”

Ronald sustu. Çünkü o da bunu biliyordu. Sadece söylemeye cesaret edemiyordu.
Derin bir nefes aldım. Kendimi sakinleştirmeye çalışarak gözlerimi ona çevirdim.
“Neyse,” dedim. “Bunun benim için bir önemi yok.”
Sesim netleşti. “Eğer istediğiniz güçse, bunu vermeye hazırım. Artık çocukluk yok. İnkâr yok. Zoe yok. Amara var. Patricklan’ın melez prensesi var. Bu ülkeyi yeniden yükseltmek için elimden geleni yapacağım. Bunu sizin için değil… gözlerinden umut akan halkım için yapacağım. Onlar için sonuna kadar savaşacağım.”

Kendi sözlerimin ağırlığı beni bile şaşırtmıştı. Bir an durdum.
Sonra Ronald’a baktım. “Beş dakika bitti,” dedim. “Şimdi izin verirsen çalışmam gerekiyor.”

Yüzüne bakmadan kapıyı açtım. Odamın içine girdim ve kapıyı kapattım.
Kalbimin ne kadar hızlı attığını o an fark ettim. Derin bir nefes aldım.
Ve donup kaldım.
Anna, odanın ortasında, bana gülümseyerek bakıyordu.

Şaşkınlıkla durduğum yerden ona baktım. “Anna… senin burada ne işin var?” dedim. Sesimdeki şaşkınlığı gizleyemedim.
Anna bir an afalladı. Gülümsemesi silikleşti, omuzları hafifçe düştü.

“Yanlış mı yaptım?” dedi tereddütle. “İstersen gideyim…”

Hemen yanına gittim. Aramızdaki mesafeyi bir adımda kapattım. “Yok,” dedim yumuşak bir sesle. “Ne yanlışı… Sadece bir an şaşırdım. Bir daha gelmezsin sanmıştım. Karşımda görünce…”

Cümlem yarım kaldı. Gerçekten şaşırmıştım. Ama bu şaşkınlığın altında, fark etmek istemediğim bir sevinç de vardı.

Anna sarı saçlarından bir tutamı geriye attı. Bakışları netti, kararlıydı. “Neden gelmeyeyim?” dedi. “Buraya gelmemin tek sebebi sendin. Hâlâ da öyle.”

Bu kadar açık konuşması içimde bir yere dokundu. Hafifçe gülümsedim. Elimi kaldırıp kolunu şefkatle sıvazladım. Dokunuşum bilinçsizdi ama samimiydi.
“İyi yaptın,” dedim. “Gelmekle iyi yaptın.”

O an, odanın içindeki ağırlık biraz olsun hafiflemişti. Anna’nın varlığı, sarayın soğuk taşları arasında hâlâ sıcak kalabilen birkaç şeyden biriydi.

Anna derin bir nefes aldı. Sesindeki ciddiyet, odadaki hafifliği bir anlığına bastırdı.
“Ronald’la konuşmalarınızı duydum,” dedi.
Ona baktım, dudaklarım istemsizce kıvrıldı.

“Duydun mu,” dedim hafifçe, “yoksa dinledin mi?”

Anna kısa bir kahkaha attı.
“Duymamak imkânsızdı,” dedi omuz silkerek. “Biraz… fazla sesliydiniz.”
Sonra sesi yumuşadı. Bakışları bir noktaya takıldı.
“Ronald iyi biri aslında,” dedi. “Sadece bazen babasının gölgesinde esir kalmış gibi.”

O an yüzüne dikkatle baktım. Gözlerinde belli belirsiz bir ağırlık vardı.
“Sen ona üzülüyorsun,” dedim. “Hem de dün yaşananlardan sonra.”

Anna kaşlarını çatıp itiraz eder gibi yatağın kenarına oturdu.
“Hayır, ne alakası var!” dedi hızlıca. “Ronald umurumda bile değil. Ben seni düşünüyorum, Amara. Bu saraya gelmemin tek sebebi sensin. Bu evrende tek dostum sensin. Başkası zerre kadar umurumda değil. Ona neden üzüleyim ki?”

O kadar hızlı konuşuyordu ki nefes almayı unuttu sandım. Yanına oturdum ve refleksle elimi ağzına koydum.
“Tamam, tamam,” dedim gülerek. “Lafımı geri alıyorum. Lütfen nefes al.”
Sonra kaşlarımı kaldırıp uyardım.
“Şimdi elimi çekeceğim,” dedim dalga geçer gibi. “Sakın devam etme.”

Anna gözlerini kısıp başıyla onayladı. Elimi çektiğim an konuşmaya hazırlanacakmış gibi dudaklarını araladı ama durdu.
Ben de fırsatı kaçırmadım.
“Ronald haklı,” dedim. “Susmak bilmiyorsun, Anna.”

Bir anda bana döndü, kaşları havada.
“O kas yığını benim hakkımda böyle mi konuşuyor?” dedi.

Kendimi tutamadım. Derin bir kahkaha attım.
“Sen ona böyle mi hitap ediyorsun?” dedim, hâlâ gülerken.

Anna saçlarını geriye attı, son derece ciddi bir ifadeyle.
“Evet. Ne var?” dedi. “O kadar çok kas yapmış ki beynine kan gitmiyor artık.”

Gözlerimi sinsice kıstım.
“Yoksa,” dedim yavaşça, “sen Ronald’ın kaslarına mı dikkat ediyorsun?”

Hiç utanmadan omuz silkti.
“Dikkat edilmeyecek gibi değil ki,” dedi. “Bir de bilerek kollarını açıkta bırakıyor. Görünsün diye. Koca kas.”

Kıkırdadım.
“Ya da,” dedim, “belki kasına sığacak gömlek bulamıyordur.”

Anna kahkahaya boğuldu.
“Bak,” dedi, “bu ihtimal çok daha yüksek.”
O an durdum. Gülüşüm yavaşça söndü ama içimde tuhaf bir sıcaklık kaldı. Uzun zamandır böyle gülmemiştim. Dünya’da bile… kimseyle bu kadar filtresiz, bu kadar içten konuşmamıştım.
Anna’yla yan yana otururken bunun tuhaf olduğunu düşündüm.
Ama tuhaf olduğu kadar da… iyi hissettiriyordu.

Anna derin bir nefes aldı. Sanki içinde biriktirdiği bir cümleyi tartıp biçiyordu. Sonra bana döndü, elimi tuttu. Avucu sıcaktı; o temas, odadaki her şeyden daha gerçekti. Dudaklarına yumuşak ama derin bir gülümseme yerleşti.

“Gerçekten Amara olmaya mı karar verdin,” dedi, “yoksa öfkeden mi söyledin az önce?”
Ben de derin bir nefes aldım. Diğer elimi onun elinin üzerine koydum. Parmaklarımın titremesini saklamaya çalışmadım.

“Öfkeden değil,” dedim. “Gerçekten… olacağım.”

Anna’nın bakışları dikkat kesildi.
“Nasıl verdin bu kararı?” diye sordu. “Birden oldu gibi.”

Bir an sustum. Aklım, Darby’yle uçuruma gittiğim o geceye kaydı. Parça parça gelen görüntülere… karanlığa, rüzgâra, bulanık bir yüze, içimde yükselen tarifsiz korkuya. Bunları ona anlatamayacağımı biliyordum. Ne kadar yakın hissetsem de… bu yükü Darby’den başka kimseye açamazdım.

Elimi yavaşça çektim. Ayağa kalktım ve pencerenin önüne yürüdüm. Dışarı baktım. Sarayın bahçesi sabah ışığıyla doluydu. Zırhlı muhafızlar düzenli adımlarla devriye geziyordu. Bahçıvanlar çiçek tarhlarının arasında eğilmiş, toprağı elleriyle düzeltiyordu. Her şey yerli yerindeydi. Düzenli. Güçlü. Devam eden bir hayat vardı burada. Ben olsam da olmasam da…

Anna da ayağa kalktı. Yanıma geldi. Elini omzuma koydu. O dokunuş, beni tekrar kendime getirdi. Başımı ona çevirdim ve silik bir gülümseme yolladım.
“Anna,” dedim yavaşça, “kendimi artık güçsüz gibi göstermek istemiyorum. Herkes bana ‘cesur prenses’ diyor. Ama ben… korkak gibi davrandım. Sürekli kaçtım.”
Bakışlarım tekrar bahçeye kaydı.
“Altı ay,” dedim. “Altı ay boyunca gerçekten Amara gibi davranacağım. Eğer bu sürede her şeyi hatırlarsam… belki de Amara olarak dünyaya geri dönmek istemem.”
Bir an durdum. Kelimeler boğazımda düğümlendi.
“Ama eğer hatırlamazsam,” diye devam ettim, “o zaman burada durmam. Geri dönerim.”
Anna sessizce başını salladı. Anladığını hissediyordum. Sorular sormadı. Zorlamadı.
“Fakat,” dedim, sesi biraz daha kısık, “ben Amara hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum.”
Derin bir nefes aldım. Ona döndüm.
“Anna,” dedim kararlılıkla, “bana her şeyi anlat. Ülkeleri… krallıkları… düşmanlarımı, dostlarımı. Neler kazandım, neler kaybettim. Neyi severdim, neden nefret ederdim. Her şeyi bilmek istiyorum. En küçük detayı bile.”

Anna bir an bile tereddüt etmedi. Kollarını boynuma doladı ve beni sıkıca kendine çekti. O sarılış, uzun zamandır hissetmediğim bir güven duygusu taşıyordu.
“Merak etme, küçüğüm,” dedi kulağıma fısıldar gibi. “Bildiğim ne varsa sana anlatacağım. Söz.”
Gözlerimi kapattım.
Belki hâlâ korkuyordum.
Ama ilk kez… bu korkuyla yürümeye karar vermiştim.

*~******~*

Anna ile yatağın üstünde bağdaş kurarak oturuyorduk. Yumuşak yastıklar sırtımı destekliyordu ama zihnim rahat değildi. Yaklaşık bir saattir konuşuyordu. Daha doğrusu konuşuyordu demek haksızlık olur; anlatıyordu. Hem de öyle şeyler anlatıyordu ki, bir noktadan sonra söylediklerinin hangisinin önemli, hangisinin sadece dedikodu olduğunu ayırt edemez olmuştum.

Başımı hafifçe geriye yaslayıp tavana baktım. İçimden derin bir of çektim.
Anna heyecanla devam ediyordu.
“Sonra kraliçe Emma var ya,” dedi, ellerini kullanarak. “Diyorlar ki Kral Luca’ya büyü yapmış. Yoksa Luca gibi biri neden ona âşık olsunmuş. Ama bu söylentiyi Luca’nın annesi yaymış da olabilir, kimse tam emin değil—”
Dayanamadım.

“Anna,” dedim, sözünü keserek.
Bana döndü, gözleri hâlâ parlıyordu.
“Bir saattir ne anlatıyorsun sen?” dedim sabırsızca. “Bunların benim ne işime yarayacağını gerçekten merak ediyorum.”
Gözlerimi devirdim, bunu saklama gereği bile duymadım.

Anna’nın yüzü bir anda ciddileşti. Kaşları hafifçe çatıldı.
“Öyle deme,” dedi. “Bunları bilmen gerekiyor. Zamanında Kraliçe Emma’yla çok iş yaptınız. Hem de bayağı kârlı işlerdi.”

Bu kez ben doğruldum.
“İşte onu diyorum,” dedim. “O işlerden bahset. Ne yaptım, nasıl yaptım, kimlerle ittifak kurdum… Bunlar benim işime yarar.”

Anna’nın yüzü düştü. Ayağa kalktı, odanın içinde iki adım attı.
“Beni hiç dinlemiyorsun,” dedi. “Bunların hepsini bilmen gerek, Amara.”
Derin bir nefes aldım. Sinirlenmek istemiyordum. Zaten yeterince gergindim.

“Haklısın,” dedim sonunda. “Ama gerçekten çok zamanım yok. İki haftaya kadar ne öğrenirsem kâr. O yüzden…”
Bir an duraksadım.
“Biraz daha önemli şeylere odaklanırsak benim için daha iyi olur.”

Anna bana baktı. Sonra tekrar yatağa gelip bağdaş kurarak oturdu.
“Peki,” dedi. “O zaman sen sor. Ben cevaplayayım. Ovrix hakkında merak ettiğin bir şey var mı?”

Bir an düşündüm. Aslında çok şey vardı.
“Çok şey var,” dedim. “Ama en basitiyle şunu sorayım… Herkes benim asırlardır kayıp olduğumu söylüyor. Ama ben sadece yirmi yaşındayım. Bu nasıl mümkün olabilir?”

Anna hiç şaşırmış gibi görünmedi. Sanki bunu soracağımı biliyormuş gibiydi.
“Şimdi şöyle,” dedi sakin bir tonla. “Her evrenin zaman akışı farklı. Dünya’nın yirmi yılı, Ovrix’in yaklaşık yüz yılına denk geliyor.”

Bir an ne dediğini anlayamadım.
“Ne?” dedim.
Gözlerim istemsizce büyüdü.
“Nasıl yani,” diye devam ettim, “o zaman ben kaç yaşındayım?”

Anna başını hafifçe yukarı kaldırdı, sanki hesap yapıyormuş gibi.
“Sen kaybolduğunda yüz yaşındaydın,” dedi. “Üzerinden de bir yüz yıl geçti.”

Söyledikleri beynimde yankılandı.

“Yani,” dedi gayet rahat bir şekilde, “tatlım sen iki yüz yaşındasın.”

Dilim tutuldu. Gerçekten tutuldu. Ne bir kelime çıkabildi ağzımdan ne de düzgün nefes alabildim.
“Bu…” dedim ama cümleyi tamamlayamadım. “Bu nasıl mümkün olabilir?”
Kalbim hızlandı. Ellerime baktım. Aynı ellerdi. Aynı beden. Aynı ben.
“Peki ya Ronald?” dedim hemen. “Kral Kondrad? Onlar kaç yaşında?”

Anna gülmeye başladı. Gerçekten güldü.
“Buna şaşırman bana o kadar tuhaf geliyor ki,” dedi. “Bir bilsen.”
Sonra saymaya başladı, sanki hava durumundan bahsediyormuş gibi.
“Ronald altı yüz altı,” dedi.
“Kral Kondrad bin altı yüz kırk iki.”
“Ben de üç yüz elli ikiyim.”

Ona baktım. Uzun uzun baktım.
“Sen benden çok büyüksün,” dedim sonunda.

Anna başını salladı.
“Evet,” dedi gülümseyerek. “O yüzden sana ‘küçüğüm’ diyorum ya, küçüğüm.”

Yatağın üstünde sessizlik oldu. İçimde garip bir his vardı. Şaşkınlık, tuhaf bir kabulleniş ve açıklayamadığım bir yabancılık.
İki yüz yaşındaydım.
Ama kendimi hâlâ yirmi hissediyordum.

Bir anda aklıma düşen bir düşünceyle yerimde kıpırdandım.

“Merak ettiğim bir şey daha var,” dedim.
Anna hemen bana döndü. Yüzü ciddiydi, gerçekten merak ediyordu
.
“Nedir?” dedi.

Bir an sustum. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Darby’nin yüzü gözümün önüne geldi. O gece. Portal. Yarım kalan anılar.

“Portaldan geçtiğimizde…” dedim, sesim biraz kısılırken.
“Darby gücünü neden kaybetti?”
Yutkundum. Göğsümün içinde hafif bir sızı oluştu. Bunun sebebini bilmiyor olmak bile canımı acıtıyordu.

“Buna ne sebep oldu?” diye ekledim.
Anna derin bir nefes aldı. Gözlerini benden kaçırdı. Söyleyip söylememek arasında kaldığı o kısa anı net bir şekilde hissettim. Sonra tekrar bana baktı.

“Darby,” dedi yavaşça, “portaldan seni korumak için geçti.”

Kaşlarım çatıldı. Ne demek istediğini tam olarak anlamamıştım.

“Portal iki kişiyi tam gücüyle taşıyamaz,” diye devam etti. “Darby bunu biliyordu.”
Kalbim hızlandı.
“Ve bilerek feda etti,” dedi.
“Yani gücünü kaybetmedi,” diye ekledi.
“Onu… senin hayatta kalman için bıraktı.”

Ovrix bir anlığına durdu sanki.

“Hayır,” dedim fısıltıyla. “Bu gerçek olamaz.”
Elimi refleks olarak kalbime götürdüm. Nefes almak zorlaştı. Göğsümün içinde bir ağırlık vardı, sanki biri bastırıyordu.
“Darby… benim için böyle bir şeyi nasıl yapar,” dedim ama sesim pek ikna edici değildi. “Yapmamalı.”
Aklım almıyordu. O hep sessizdi. Bir şey söylemeden yükü omuzlayan biriydi ama bu… bu bambaşka bir şeydi.
“Nasıl olur da böyle büyük bir fedakârlık yapar?” dedim. “Gücünü… boyunu... her şeyini…”
Sözüm yarım kaldı. Devamını getiremedim. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Sadece içimde bir şey kırıldı.
O hep yanımdaydı. Gölgem gibi. Beni korumak için kendi varlığından vazgeçmiş olma ihtimali…
Bu düşünce canımı yakıyordu.
“Ben bunu istemedim,” dedim sessizce. “Hiç istemedim.”
Anna bir şey söylemedi. Zaten söylemesine gerek yoktu.
Darby sadece beni almaya gelmemişti.
Benim yaşayabilmem için, kendinden vazgeçmişti.

Anna elini yavaşça elimin üstüne koydu. Parmakları sıcaktı, ben ise hâlâ içimde yankılanan o cümlenin ağırlığından çıkamamıştım.

“Canım… iyi misin?” dedi tereddütle.
“Sanırım bunu söylememeliydim.”

Başımı hafifçe iki yana salladım. Konuşmak zor geldi ama sustuğumda daha kötü olacağını biliyordum.

“Hayır,” dedim. “İyiyim. İyi ki söyledin.”

Gerçekten öyleydi. Canımı yakmıştı ama artık biliyordum. Bilmemek daha ağır gelirdi bana. En azından şimdi Darby’de gördüğüm o değişimin bir sebebi vardı.
Gözlerimi bir noktaya sabitleyip düşünmeye başladım.

Darby hiçbir zaman fazla konuşmamıştı. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü yüzünden okumak zordu. Hep sakin, hep kontrollüydü. Ama ne zaman bir tehlike olsa, ne zaman ben bir adım geri çekilsem, o mutlaka öne çıkardı. Bunu hiç fark etmemiştim ya da fark edip anlam vermemiştim.
Şimdi her şey yerli yerine oturuyordu.
O yüzden gücünü kaybettiğinde bile tek kelime şikâyet etmemişti.
Bunu benim için yaptığını bilmek göğsümde tuhaf bir ağırlık oluşturdu. Kalbime bastırıyormuş gibi hissettim.
Darby benim için gücünden vazgeçmişti. Beni hayatta tutmak için kendini eksiltmişti. Ve ben bunu o ana kadar fark etmemiştim bile.

Darby benim için sadece sadık biri değildi.
Sadece görevini yapan biri hiç değildi.
O, yanında olduğunda düşünmeme gerek kalmayan biriydi. Arkamı kollayan, yükü sessizce üstlenen, beni ben fark etmeden koruyan biriydi.

Belki de bu yüzden ona bu kadar yakın hissetmiştim.
Belki de bu yüzden kalabalıkta bile onun varlığını ayırt edebilmiştim.
Anna hâlâ elimi tutuyordu ama ben artık onun dokunuşunu pek hissetmiyordum. Aklım Darby’deydi. Sessizliğinde, bakışlarında, söylemediklerinde…
O benim için dosttan fazlasıydı.
Ama bunu dile getirmeye hazır değildim.
Şimdilik sadece şunu biliyordum:
Darby’nin fedakârlığı, benim omuzlarıma bırakılmış bir yük gibiydi. Ve bu yükü görmezden gelmem artık mümkün değildi.

Düşüncelerimin içinden zorla sıyrıldım. Darby’nin adı, yaptığı şey, içimde bıraktığı ağırlık hâlâ oradaydı ama Anna karşımdaydı ve cevaplanması gereken sorularım vardı. Derin bir nefes aldım, bakışlarımı ona çevirdim.

“Peki,” dedim. “Ben nasıl hiçbir zarar görmeden o portaldan geçebildim?”

Anna bu soruyu bekliyormuş gibi hafifçe gülümsedi. Yüzünde garip bir sakinlik vardı.
“Amara,” dedi yavaşça, “sen başkasın. Kimseye benzemezsin. Hiçbir evrendeki hiçbir canlıya.”
Kısa bir an durdu, sonra devam etti.
“Senin tek zayıf noktan ölümsüzlüğün. Gücünün ise haddi hesabı yok. O portal… senin için ne ki?”
Ne diyeceğimi bilemedim. Sözleri kulağıma geldi ama zihnimde tam karşılık bulmadı. Kaşlarımı çattım, kafam daha da karışmıştı.

“Peki o zaman,” dedim, sesimde sabırsızlık vardı, “şu an neden gücüm yok? Hiçbir şey yapamıyorum.”
Elimi kaldırdım, parmaklarımı açıp kapadım. Sonra kendi etrafında döndürdüm, sanki Anna'ya yanıldığını göstermeye çalışıyormuşum gibi.

“Baksana Anna,” dedim. “Bu eller… sence güçlü bir kadının elleri mi?”

Kendi sesim bile bana yabancı gelmişti. O an gerçekten güçsüz hissediyordum. Sadece bedenen değil, içten içe de.
Anna saçlarını eliyle geriye attı, rahat bir hareketti bu. Bana bakarken yüzündeki ifade ciddileşti ama sert değildi.
“Gücün yok değil,” dedi net bir şekilde. “Var. Ama şu an öyle hissetmediğin için kullanamıyorsun.”
Biraz daha yaklaştı.
“Sana hâlâ olan biten her şey mantık dışı geliyor. Önce kendine inanmalısın.”

Sözleri içime oturdu. Kendime inanmak… Bu kelimeyi zihnimde evirip çevirdim. Ne kadar yabancıydı. Sanki bana ait olmayan bir düşünceydi. Hayatım boyunca güçlü olmak zorunda kalmıştım ama kendime inanmak hiç öğrenmediğim bir şeydi.
Belki de sorun gücümün olmaması değildi.
Belki sorun, o gücün gerçekten bana ait olduğunu kabul edemememdi.

Aklıma başka bir soru takıldı. Bu sefer gerçekten merak ediyordum.

“Bir şey daha var aklıma takılan,” dedim.

Anna bana dikkatle baktı, yüzünde o tanıdık meraklı ifade vardı. Konuşmadan dinliyorum der gibi başını hafifçe eğdi.
“Bu evrende herkes nasıl aynı dili konuşuyor?” diye sordum. “Dünyadaki insanlar gibi… hepiniz benimle aynı şekilde konuşuyorsunuz.”
Anna hiç duraksamadı, sanki bunu daha önce defalarca açıklamış gibiydi.

“Aynı dili konuşmuyoruz,” dedi.

Kaşlarımı çattım.
“Hayır, konuşuyoruz işte,” dedim. “Şu an seni anlıyorum.”

Anna gülümsedi, sonra açıklamaya başladı. Ses tonu sakindi, öğretici ama sıkıcı değildi.

“Bu evrende yaşayan her ırkın dili farklıdır,” dedi. “Tonlar değişir, heceler değişir, kökenler tamamen ayrıdır. Ama herkes… bir cümle kurulduğunda onun ardındaki duyguyu duyar.”

Kısa bir an durdu.
“Kelimeler sadece kabuk, Amara.”

Şaşkınlıktan kaşlarım yukarı kalktı. Bu söylediği şey kafamı karıştırmıştı.

“Nasıl yani?” dedim. “Sen şu an beni farklı mı duyuyorsun?”

Anna başını hayır anlamında salladı.
“Hayır canım,” dedi. “Ben seni kendi dilimde doğru duyuyorum ve doğru anlıyorum.”

Sonra hafifçe kıkırdadı, ortamın ağırlığını dağıtmak ister gibiydi.
“Neyse,” dedi. “Bence bugünlük bu kadar yeter. Beynin yanmasın.”

Hemen başımı iki yana salladım.
“Hayır,” dedim. “Yetmez.”
Sesimde acele vardı. Gerçekten yetmiyordu.
“Öğrenmem gereken çok şey var Anna,” diye devam ettim. “Hem de çok. Aklımda o kadar çok soru var ki… nereden başlayacağımı bile bilmiyorum.”
Bunu söylerken içimde garip bir his vardı. Korku değildi. Daha çok, geç kalmış olmanın verdiği bir telaş gibiydi. Zamanım sınırlıydı ve ben bu evrende, bu hayatta, bu isimle yaşamayı öğrenmek zorundaydım.

Anna gözlerini hafifçe kısarak bana baktı. Yüzünde o tanıdık meraklı ifade vardı, sanki içimdeki tüm düşünceleri okuyabilirmiş gibi.

“Peki,” dedi yavaşça, sesi hafif cıvıl cıvıl, ama bir o kadar ciddi, “bu soruların arasında Alex de var mı?”

Kaşlarımı çattım. İçimden bir şey kıpırdadı. Evet, Alex’i merak ediyordum, ama Anna’nın cümlesi bana farklı bir şeyi ima ediyormuş gibi geldi. Kafamda bir şimşek çaktı; acaba Anna benden farklı bir şeyi mi anlamıştı?

“Ne ima ediyorsun?” diye sordum, sesim biraz sert, biraz da meraklıydı.

Anna hafifçe geri çekildi, sanki sakince durumu ölçüyordu.
“İma etmiyorum,” dedi. “Direk söylüyorum.”
Bir an durdu, gözleri hala meraklıydı ama yumuşaktı.
“Alex ile geçmişinizi merak etmiyor musun?”

İşte o an… içimde tuhaf bir sıkışma hissettim. Alex’in adı, varlığı, birden beynimde canlandı. Gözleri… saçları… duruşu… bakışı acı doluydu ve istemsizce içim cız etti. Kalbimin bir köşesi istemsizce sıkıştı.
Evet… merak ediyordum. İlk aşkın nasıl başladığını, kimin duygularını ilk itiraf ettiğini, Alex’in ne kadar aşık olduğunu, nasıl evlenecek kadar çok bağlandığımı… Her şeyi merak ediyordum. Ama bunu kendi kendime kabul etmek bile zor geliyordu.
Derin bir nefes aldım, biraz da duraksayarak söyledim:

“Merak ediyorum… tabii… ama nasıl soracağımı bilmiyorum.”

Anna yüzünde hafif bir gülümsemeyle başını salladı, sanki bekliyormuş gibi.

“Sen sorma tatlım,” dedi. “Ben sana her şeyi baştan sona anlatırım.”

Başımı onaylarcasına salladım, biraz rahatlamış, biraz da merakla.

“Peki… anlat bakalım,” dedim.

İçimde bir karışıklık vardı; hem heyecanlıydım hem tedirgindim.

Anna’nın gözleri sanki çok romantik bir masal anlatacakmış gibi ışıl ışıl parlıyordu. İçinde hafif bir heyecan uyandıran o bakış… bir an kendi içimdeki zamanı unuttum.
Anna derin bir nefes aldı, hafifçe gülümsedi ve yumuşak ama net bir sesle konuşmaya başladı:
“O zaman önce, ilk karşılaşmadan bahsedeyim.”