4. bölüm · Amara

3. BÖLÜM. Yuvana hoşgeldin güzelim...

Sümeyye Güney

Taşların soğuğu ayak tabanlarımda keskin bir bıçak gibi. Kendimi bu soğukla canlı tutmaya çalışıyorum, yoksa zihnimdeki sis beni boğacak. Dizlerime kapanmış halde oturuyorum, sanki bedenim küçüldükçe içimdeki ağırlık hafifleyecek. Ama hafiflemiyor.

Gece boyunca gözlerimi kapatamadım. Kapatsam da o sahne karanlığın içinde ışık gibi yanıp durdu. Küçük bir kızın sesi—ince, çaresiz, ama yürek parçalayıcı kadar gerçek: “Anne…”
O sesi susturmak istiyorum. Ama susturdukça daha yüksek yankılanıyor.
Ve ben biliyorum. O ses benim. Çocukluğumun, kaybolmuş yıllarımın yankısı.

Kondrad’ın sözü zihnimde çınlıyor, durmadan aynı yankıyla: “Bir ay.”
Bir ay… Zaman bana daralıyor. Duvardaki kum saatinden taşan taneler gibi ruhumun kenarlarından akıp gidiyor. Hatırlamam gerekiyor. Ama hatırlamak, gözlerim bağlı bir uçurumda yürümek gibi. Her adımımda biraz daha düşüyorum.

“Ben Zoe’yim,” diyorum. Dudaklarımdan çıkan ses yabancı geliyor. Sanki başka birine ait.
İçimdeki iki ses susmuyor:
— Buraya ait değilsin. Kaç.
— Burası senin evin. Kal.

Kendi içimde iki farklı yabancıya bölünüyorum. Biri zincirlerime çeken, diğeri özgürlüğüme çağıran. Ama hangisi zincir, hangisi özgürlük… artık seçemiyorum.

Başımı demirlere yaslıyorum, gökyüzüne bakıyorum. Sabahın rengi açılıyor ama ben hâlâ karanlıkta sıkışıp kalıyorum. Sanki içimdeki gece, gökyüzündekinden daha derin.

Fısıldıyorum:
“Ben kimim?”

Cevap yine yok. Sadece taşların soğuğu ve kalbimin içine çöken tarifsiz bir ağırlık.

Bu dünyanın havası bile bana değmiyor. Soludukça boğuluyorum. Burası benim değil. Bu duvarlar, bu saray, bu insanlar… Hepsi bana biçilmeye çalışılan bir elbise gibi. Fazla ağır, fazla dar. İçinde ben yokum.

Bir hareket duyuyorum. Gölge uzuyor taşların üzerine. Ronald.
Onu görmek istemiyorum. Bu gezegene ait kimseyi görmek istemiyorum. Çünkü gözlerinin içinde bana hep aynı şeyi sunuyorlar: “Sen bizdensin.”
Oysa ben değilim. Ben, onların kızı değilim. Ben, onların kardeşi değilim. Ben, bu kaderin parçası değilim.

Başımı çevirdim. Onun yüzü bana, bu yerin bütün ağırlığını taşıyor gibi görünüyor. Ve ben artık ağırlık taşımak istemiyorum.

Yalnız kalmak istiyorum.
Unutulmak istiyorum.
Kendi sessizliğimde kaybolmak istiyorum.

Ama işte, sessizlik bile bana ait değil artık.

Adımlarını duyuyorum. Ağır, ölçülü, tereddütle atılmış.
Sanki her adımın arasında düşünceler var; gelmeli mi, geri dönmeli mi, yoksa beni kendi karanlığımda yalnız mı bırakmalı?

Ama geliyor.
Yaklaştıkça gölgeler birbirine karışıyor. Benim yalnızlığımın keskin çizgisine onun silueti dokunuyor.

Sonunda yanıma çöker. Sessizce.
Bir an bile gözlerime bakmıyor, sanki baksa orada reddedilişini bulacakmış gibi. Dizlerinin üzerinde değil, tam yanımda; ama aramızda görünmez bir mesafe var.

Onun çekingen varlığı, bu gecenin sessizliğini benden daha çok sahipleniyor.
Ve ben, suskunluğunda hem bir davet hem bir yük hissediyorum.

Hiçbir şey söylemiyor, sadece varlığıyla göğsüme taş koyuyordu. Gözlerimi gökten ayırmadım.

Sessizlik öyle büyüdü ki, sonunda onun nefesi bile cümle gibi duyuldu. Sonra fısıltıya benzer bir sesle konuştu:

“Bir gün gözlerini kaçırmayı bırakacaksın, Amara.”

Bu söz geceyi ikiye böldü. Yıldızlar bile bir anlığına dondu sanki.

Ben susmaya devam ettim. Ama içimde, inkâr ile korkunun birbirine çarpan sesi yükseldi.

Uzun süre hiçbir şey söylemedi, yalnızca geceyi dinledi. Sonra sesi, uzak bir hatırayı çağırır gibi, ağır ağır yükseldi:

“Çocukken sarayın ardındaki dağa çıkardım. Tek başıma. Ayaklarım çıplak olurdu, taşlar canımı yakardı ama hiç umursamazdım. Zirveye vardığımda bütün ülke ayaklarımın altında kalırdı. Şehirler küçülür, saray bir oyuncak gibi görünürdü. O an kendimi dünyanın en özgür varlığı sanardım.”

Derin bir nefes aldı. Sesindeki titrek özlem karanlığa karıştı:

“Sonra büyüdükçe anladım. Dağın zirvesi bile özgürlük değilmiş. Ne kadar yükselirsen yüksel, bazı şeyler sana ait olmaz. Ülke, saray, krallık… Hepsi benden uzaktı. Tıpkı yıldızlar gibi. Hep orada, hep ulaşılmaz.”

Sustu. Gecenin içinde kelimeleri hâlâ yankılanıyordu; ama o yankı benden çok kendi kalbine dokunuyordu.

Ronald’ın sesi karanlıkta yeniden yankılandı:

“Dağa her çıktığımda aynı hayali kurardım. Bir gün, o zirveden öteye geçeceğimi… Sınırların, yasaların, sarayın gölgesinin bittiği yerlere ulaşacağımı. Çocuk aklı işte, sanırdım ki özgürlük dağın ötesinde.

Ama büyüdükçe fark ettim; dağın ardında da zincirler var. İnsan bazen zincirini bileklerinde değil, kalbinin en derin yerinde taşır. Nereye gidersen git, senden ayrılmaz.

Ben de öyleydim. Yükseğe çıktım, uzağa gittim… Ama hep geri döndüm. Çünkü kader, seni çağıran bir ses gibi. Kaçsan da yakalıyor.”

Ronald sustu, ama bakışlarını geceye dikmişti. Sesindeki kırılganlık, bir anlığına onun da kendi geçmişinden kaçamadığını gösteriyordu.

Sonra fısıltıya yakın bir tonla ekledi:
“Belki de sen de bu yüzden buradasın, Amara. Kaçtığın her şey, seni sonunda kendine geri getirir.”

Sesi geçmişin ağırlığını taşır gibiydi:

“Çocukken dağa çıktığımda hep yalnız olduğumu sanırdım. Ama bir gün… sen de oradaydın, Amara. Küçüktün, neredeyse rüzgârın önünde savrulacak kadar. Hatırlamazsın elbette. Sen zirveye çıkmak istemiştin, üstelik benden bile önce. Ayakkabılarını fırlatmış, çıplak ayaklarınla koşmuştun yukarıya. Taşlar ayaklarını kesmişti, kan içindeydin ama yüzünde korku yoktu. Sadece inat vardı.”

Ronald derin bir nefes aldı, gözlerini karanlığa dikti.

“Ben o an anlamıştım. Senin için dağın zirvesi sadece bir yükseklik değildi. Zincirlerini parçalayabileceğin tek yer gibi bakıyordun oraya. Yıldızlara uzanmak değil, gökyüzünü sahiplenmekti istediğin. Ve ben… o küçücük ellerinle taşlara tutunarak yukarı çıktığını hiç unutmadım.”

Bir süre sustu, sesi titreyerek devam etti:

“Ben her seferinde geri döndüm, zincirlerime boyun eğdim. Ama sen… sen bana hep zincirlerin kırılabileceğini hatırlattın.”

Ronald’ın sesi dağın gölgesinden gelen bir hatıra gibi yankılandı. Çocukluklarının izlerini anlattı, ben sustum. Yalnızca dinledim. İçimde inkâr, öfke, korku birbirine karıştı; ama dudaklarım kilitliydi.

O ise devam etti:

“Amara… sen hep benden daha cesur oldun. Küçücük bir kızken bile gökyüzüne meydan okuyordun. Ayakların kan içinde olsa da yukarı çıkmaktan vazgeçmiyordun. O günü hiç unutmadım. Ve biliyorum, içindeki o cesaret hâlâ orada.”

Bir an başını bana çevirdi. Sesi daha alçak, ama daha kesinleşmişti:

“Ne kadar unutsan da, ben sana her şeyi hatırlatacağım. Kendi adını, kendi yolunu, kendi ışığını. Ve sen hazır olduğunda, yanında olacağım. Çünkü sana inanıyorum. Sen, sandığından daha güçlüsün. Bunu hatırlamana yardım edeceğim.”

Sustu. Ama gözlerinde sessizlikten daha büyük bir yemin vardı.

Ben hâlâ cevap vermedim. Yalnızca dinledim. İçimdeki karanlığa onun sözleri dokunuyor muydu, yoksa sadece derinleştiriyor muydu, bunu bilemedim.

Ronald gözlerini ufka dikmişti, sanki sislerin ardında geçmiş yılları görüyordu. Sesinde hem özlem hem de derin bir kabulleniş vardı:

“Biliyor musun Amara… sen küçüklüğünden beri benden daha cesurdun. Ben korkarken sen çoktan adımını atmış olurdun. Ben tereddüt ederken sen çoktan yolunu seçmiştin. Çoğu zaman ben seni korumam gerekir sanırdım ama aslında hep sen bendeki korkuyu susturdun.”

Bir an gülümsedi; gülümsemesi kırık ama içtendi.

“Ve yalnız cesur değildin… zekiydin de. Her şeyi benden daha çabuk kavrardın, daha önce fark ederdin. Bunu hiç kıskanmadım, Amara. Hiç. Tam tersine, seninle gurur duydum. Senin adımların bana yol gösterdi çoğu zaman. Sen olmasaydın, ben kendimi bulamazdım.”

Sonra, sesi daha kararlı bir tona büründü:

“İşte bu yüzden, şimdi de inanıyorum. Hatırlamadığın onca şeyin, içindeki boşluğun sana ağır gelse de… sen yine benden daha güçlü, daha cesur ve daha zekisin. Sana güveniyorum, çünkü ben seni biliyorum.”

Ronald’ın sesi geceyi doldururken ben sustum. Anlattıkları bir masalın kayıp kahramanı gibiydi. Bana güçlü, cesur, zeki diyordu; her kelimesinde kıskançlıktan değil, hüzünlü bir gururdan doğan bir sahipleniş vardı. Ama o kız ben değildim. İçimde öfke ve yabancılık birbirine çarpıyordu.

Sözlerim boğazımda bir süre asılı kaldı. Onun gözlerini göğe değil de bana çevirdiğini hissettiğimde dudaklarım aralandı. Kendi sesimi yabancı gibi duydum:

“Ya ben geri dönmek istemezsem? Ya ben o kız değilsem?”

O an gece biraz daha ağırlaştı. Sessizlik çöktü, yalnızca nefeslerimiz birbirine değdi.
Kelimeler dudaklarımdan dökülürken, içimdeki en derin korkuyu da açığa vurmuştum.

Ronald uzun süre sustu. Gözlerini önümdeki karanlığa dikmişti, sanki taşların arasından cevap arıyordu. Sonra ağır bir nefes aldı ve sesi, karanlığın içinden yavaşça bana ulaştı:

“Senin istemediğin hiçbir şey olmayacak, Amara. Ama şunu bil… sen o kızsın, olmayı reddetsen bile. Çünkü o cesaret, o zekâ, o inat çoktan kanına işlemiş. Senin gözlerinde hâlâ tanıdığım kıvılcım var. Ve ben… sen hatırlamasan bile, hatırladıkça acı çeksen bile… yanında olacağım.”

Sustu. Bir an sanki dünyada yalnızca kalbimin atışıyla onun sesi kalmıştı.

Ronald bana baktı, gözlerinde yargı yoktu. Uzun bir sessizlikten sonra, sesi neredeyse rüzgâr kadar yumuşak çıktı:

“Amara… geri dönmek istemiyorsan kimse seni zorlayamaz. Ben bile. Sen neyi seçersen, ben ona saygı duyarım. Ama bilmeni isterim… senin güçlü oluşun, cesaretin, zekân hep burada, içinde. Sen unutsan bile, ben hatırlıyorum. Ve ben, abin olarak, ne olursa olsun yanında duracağım.”

Onun sesi, bir abinin şefkatiyle sarıyordu beni; sıcak, güven veren, ağır bir yük değil, sığınacak bir örtü gibiydi. Ama boğazımdaki düğüm çözülmedi. Sessizliğim uzun sürdü, sonunda kelimeler kendi kendine döküldü:

“Ben… güvenmeyi unuttum, Ronald. İnsanlara, söylenen sözlere, hatta kendime bile. Bilmiyorum, yeniden nasıl güvenilir… ya da güvenmek ister miyim.”

Sesim ince bir çizgi gibi titredi. Sonra sustum. İçimde yalnızca, onun sabırla bekleyen bakışları kaldı.

Sözlerim karanlığa savrulduğunda, Ronald başını öne eğdi. Sessizliği bir süre korudu, sanki kalbimdeki yarığı acele etmeden dinliyordu. Sonra yumuşak, sabırlı bir sesle konuştu:

“Güven, zorla gelmez, Amara. Kimse sana bunu dayatamaz. Zamanla olur… bazen bir bakışla, bazen küçücük bir anla. Senin acele etmen gerekmez. Ben sadece yanındayım. Ne zaman düşersen, seni kaldıracak biri olduğunu bil diye.”

Sesi, karanlıkta yankılanmıyor, kalbime dokunuyordu. Bir abinin sözleri gibiydi; ne baskı, ne de beklenti vardı içinde, yalnızca koruyan bir sabır.

Odanın sessizliği Ronald’ın ağır sözlerinden sonra bir süre daha sürdü. Tam o sırada, bir gürültüyle pencere paramparça oldu; soğuk gece rüzgârı içeri dolarken, uzun sarı saçlı, mavi gözlü bir kız kanatlarını çırparak sertçe içeri düştü. Cam kırıkları etrafa saçılmıştı, kız yere kapaklanmıştı.

Ama neredeyse bir an bile yerde kalmadı; hızlıca doğruldu, saçlarını savurdu, sanki hiçbir şey olmamış gibi dikildi. Yüzünde deli dolu bir özgüven vardı.

Ben hâlâ korkuyla nefesimi tutarken Ronald hemen ayağa kalktı; belinden kılıcını çıkardı, gözlerinde bir anlık öfke parladı. Ama sonra derin bir nefes aldı, gözlerini devirerek kılıcı kınına geri soktu. Bu tepkisi öylesine tanıdık bir rahatlık taşıyordu ki, belli ki bu kızın taşkınlıklarına çoktan alışmıştı.

Ben ise hâlâ yerimde donup kalmıştım.

Kızın bakışları birden bana kilitlendi. Mavi gözleri sevinçle ışıldadı, yüzünde gerçek bir coşku belirdi. Heyecanla birkaç adım öne atıldı. Dudaklarından taşan sözler odadaki havayı yırttı:

— “Aman Tanrım! İnanmıyorum, gerçekmiş! Gerçekten dönmüşsün… Amara, benim küçük prensesim… Nerelerdeydin sen?”

Sözlerini duyar duymaz geriye çekildim. İçimde bir korku, bir yabancılık vardı. Bu kız beni tanıyor muydu gerçekten?

Tam yaklaşmak üzereyken Ronald bir adım öne çıktı, bedenini siper ederek önümde durdu. Sesi sert ama tanıdık bir sabırla yankılandı:

— “Sana da merhaba, Anna.”

Anna şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı, Ronald’ın bu tavrına anlam veremez gibi bakakaldı. Gözleri tekrar bana döndü; yüzünde hâlâ inançla karışık bir sevinç vardı ama bu kez şaşkınlık gölgesiyle.

Anna gözlerini Ronald’a dikti, omuzları hafif gerildi, dudaklarını araladı ama sesindeki titreşim öfkeden çok incinmişlik taşıyordu.

— “Ronald… neden onun önüne geçiyorsun? Sanki ben bir yabancıyım… Sanki bana yaklaşmasından korkuyorsun.”

Gözleri bana kaydı, uzun uzun baktı; mavi gözlerinde şaşkınlıkla beraber buruk bir özlem vardı.

— “Amara… o neden böyle davranıyor? Bana hiç tanımıyormuş gibi bakıyor. Ben… ben en son gördüğümde yanımdaydı. Şimdi dönmüş ama… niye bu kadar uzak?”

Sözleri deli dolu bir hızla dökülmüştü dudaklarından, ama yüzündeki kırgınlık saklanamıyordu. Parmak uçlarında hafifçe sallandı, kanatlarını toplarken sesi alçaldı:

— “O benim küçük prensesimdi. Şimdi karşımda bir yabancı var gibi…”

Ronald’ın omuzlarının gerildiğini gördüm. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. O an sanki sadece bana değil, kendine de sabır diliyordu. Sonra Anna’ya dönüp yorgun bir gülümsemenin ardından konuştu:

“Artık… derin bir nefes alsan da ben sana durumu açıklasam mı, Anna?”

Sesindeki tınıda bıkkınlık vardı ama bu bıkkınlık öfkeye değil, kabullenişe benziyordu. Sanki Anna’nın taşkınlıklarına yıllardır alışmış, yine de sabır göstermekten geri durmuyordu.

Anna’nın yüzü dondu. Mavi gözleri bir anlığına büyüdü, nefesi kesildi sanki. O an bana baktığında, bakışlarında yalnızca özlem değil, anlam veremediği bir şaşkınlık da vardı.

Ronald’ın sözlerini duyar duymaz içimde tuhaf bir sıkışma hissettim. Ne açıklayacaktı? Neden bu kadar ağır bir sessizlik birikti üzerimizde?

Ronald’ın derin bir nefes alışını yanımda hissettim. Sanki odadaki bütün havayı içine çekmişti de geriye yalnızca sessizlik kalmıştı. Sonra Anna’ya dönüp sabırla ama yorulmuş bir sesle konuştu:

“Amara hiçbir şey hatırlamıyor, Anna. Geçmişini, seni, ailesini… hepsini kaybetti. Onun için biz yabancıyız artık. Bu onun seçimi değil; zorla elinden alınan bir şey. Belki bir ay, belki daha fazla… Biz elimizden geleni yapacağız ki her şeyi tek tek geri gelsin.”

Anna’nın yüzündeki sevinç ifadesi bir anda dondu. Gözleri büyüdü, dudakları titredi. O an bana baktığında, bakışları öyle acı doluydu ki sanki ben ona ihanet etmişim gibi hissettim. Oysa hiçbir şey bilmiyordum, hatırlamıyordum bile.

İçimde tuhaf bir ağırlık çöktü. Onu tanımıyordum, ama gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığı kalbime saplanmıştı. Yabancıydım ona… hem de kendi hikâyemde.

Anna’nın kanatları hafifçe titredi, gözleri parladı. Dudakları kımıldadığında sesinde deli dolu bir inatla karışmış kırgınlık vardı:

Sözleri içimde yankılandı. Kime ait olduğumu bilmediğim bir dünyada, yabancı bir yüz bana aidiyetle sesleniyordu.

“Hatırlamıyorsun olabilir… Ama ben seni bırakmam, Amara. Sen hatırlamasan da ben seni tanıyorum.”

Anna’nın sözleri kulaklarımda çınladı. Mavi gözleri öyle bir kararlılıkla üzerime kilitlenmişti ki nefesim kesildi.

İçimde bir ses fısıldadı: Bana neden böyle bakıyor? Neden sanki ben onun hayatının merkezindeymişim gibi?

Onun gözlerindeki o inanç, o bağ… bende hiçbir karşılık bulmuyordu. Bu kadar yabancı hissettiğim birine nasıl olur da bu kadar tanıdık gelebilirdim?

Ve o an düşündüm: Belki de en ürkütücü şey, birinin seni hayatının en değerli parçası bilmesiydi… sen kim olduğunu bile bilmiyorken.

Anna bir süre bana baktı, gözleri hâlâ ıslak gibiydi. Ama birden yüzündeki ciddiyet kırıldı, dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. Elleriyle beline vurup başını salladı.

— “Hadi Ronald’ı anlarım da…” dedi, sesine hafif bir kahkaha karışarak. “Beni nasıl hatırlamazsın yaa?”

O anda şaşkınlıktan nefesim kesildi. Az önce gözleri dolu dolu bakan kız bir anda böyle mi davranıyordu? Kırgınlığının arasına, deli dolu bir neşe sıkıştırmış gibiydi. Ronald ise yanımda iç çekti; belli ki bu tavra da yabancı değildi.

İçimden istemsizce düşündüm: Bu kızın hangi yüzü gerçek? Kırgınlığı mı, yoksa kahkahasının ardına sakladıkları mı?

Anna’nın sözleri o kadar beklenmedikti ki, dudaklarımın kenarında ince bir gülümseme kıpırdadı. İstemeden oldu; belki de onun kahkahasının bulaşıcı etkisiydi.

Ama gülümsemem yarıda kaldı. İçimde bir şey beni geri itti. O kadar yakın, o kadar samimi davranıyordu ki… ben ona bakarken hâlâ yalnızca bir yabancıyı görüyordum.

Gözlerimi yere indirdim. Dudaklarımda yarım kalmış bir tebessüm, içimde ise yabancılığın keskin soğuğu vardı.

Ronald yanımda derin bir nefes aldı, sonra tek kaşını kaldırarak Anna’ya döndü. Yüzünde sabırlı bir alay vardı.

— “Beni nasıl anlarsın, Anna?” dedi. Sesinde hem sakinlik hem de ince bir sitem gizliydi. “Onca yılın ardından beni unutması normal yani. Öyle mi?”

Bakışlarını hafifçe bana çevirdi, sonra tekrar Anna’ya döndü. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı, ama gözlerinde ciddi bir ağırlık… sanki bu gerçeği herkesten önce kendisinin kabullendiğini gösteriyordu.

Anna ise Ronald’ın sözleri karşısında kısa bir an duraksadı, sonra gözlerini devirip dramatik bir şekilde ellerini iki yana açtı.

Ben onları izlerken, içimde bir tuhaflık vardı. Beni bu kadar iyi tanıyan insanların arasında, en yabancı olan bendim.

Anna Kollarını göğsünde kavuşturdu, dudaklarını büküp teatral bir sesle,
— “Normal tabii!” dedi. “Erkek değil misin sonuçta? Unutmak zor olmaz sizi…”

O an salonda ince bir sessizlik oldu, ama Ronald’ın yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Gözleri bir anlığına büyüdü, sonra dudaklarının kenarı istemsizce titredi. Gülmemek için kendini zor tutuyordu.

Ben ise ikisine bakarken, içimde garip bir ısınma hissettim. Bu kadar ciddi, ağır anların arasında Anna’nın çıkışı neredeyse nefes aldırmıştı.

Anna sözünü bitirince, salonda sessizlik hâkim oldu. Ronald bir süre onu süzdü, sonra gözlerini kısarak tek kaşını yeniden kaldırdı. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı, ama bu kez gülmekten çok sabır isteyen bir ifadeyle,

— “Ben abisiyim yalnız,” dedi.

Sesi, hem uyarı gibi hem de hafif bozulmuş bir tonla çıkmıştı. Ama yine de içinde öyle ince bir mizah vardı ki… sanki Anna’yı susturmak değil, sadece ayar vermek ister gibiydi.

Anna ise dudaklarının arasından kısacık bir kahkaha kaçırdı, sanki Ronald’ın bu çıkışı onun beklediği cevaptı.

Anna bir an duraksadı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı, gözleri kocaman açıldı, sonra da alaycı bir kahkaha attı.

— “Aaa öyle mi?” dedi, sesini bilerek uzatarak. “Söylemesen teyzesi sanıyordum!”

Bir an gözlerim büyüdü. Ronald derin bir nefes aldı, sanki kendini zor tutuyordu. Onun sinirle değil de sabırla sustuğunu görebiliyordum. Anna ise alayının ardında çocuksu bir keyif gizliyordu; belli ki Ronald’ı kızdırmaktan garip bir zevk alıyordu.

Ronald, Anna’nın alaylı kahkahasından sonra kısa bir an başını iki yana salladı. Derin bir nefes alıp gözlerini devirdi, sonra da dudaklarının arasından sabırsızca süzüldü sözleri:

— “Seninle uğraşılmaz, Anna…”

Bunu öyle bir tonla söyledi ki, sanki yıllardır aynı cümleyi defalarca tekrarlamak zorunda kalmış gibiydi. Anna ise gözlerini pırıl pırıl parlatıp, küçümser bir tebessümle bana dönerek kıkırdadı.

Ronald’ın sabrını zorlamaktan gizli bir keyif aldığı apaçık belliydi.

Anna bir adım öne atıldı, gözleri heyecanla bana kilitlenmişti. Dudaklarının kenarında muzır bir gülümseme vardı.

— “Hadi ama Ronald, çekil önümden! Küçük prensesimi kucaklamama izin ver.”

Dediğinde içimde istemsiz bir ürperti dolaştı. Henüz kim olduğuna dair tek bir şey hatırlamıyordum ama gözlerindeki o ısrarcı parıltı beni geriye adım atmaya zorladı.

Ronald ise sanki bu anı tahmin ediyormuş gibi hızla kolunu yana açtı, önüme adeta bir duvar gibi dikildi.

— “Hayır, Anna. Önce sakin olacaksın.”

Sesi sert değildi, ama abi sabrı taşan bir kararlılık taşıyordu. Anna ise kollarını iki yana açarak, abartılı bir şekilde homurdandı:

— “Of ya! Hep aynısı. Sanki ben ona zarar verecekmişim gibi davranıyorsun.”

Bir an kaşlarını çattı, sonra hızla toparlanıp çocukça bir sırıtışla ekledi:

— “Hem… baksana… hâlâ benden korkuyor. Kalbimi kırıyorsun Ronald, gerçekten kırıyorsun.”

Anna birden kendini yere bıraktı. Sanki az önce camdan düşmemiş gibi, şimdi de sahnenin ortasında rol kesiyordu. Kollarını havaya kaldırdı, gözlerini yuvarladı ve abartılı bir sesle bağırdı:

— “Ahhh kalbim! Küçük prensesim beni nasıl unutursun! Saçlarını taramayı ben öğretmiştim sana, gizlice tatlı kaçırmıştım… sabahlara kadar şarkı söylemiştik! Beni nasıl unutursun, vay benim başıma gelenler!”

O kadar abartılıydı ki neredeyse kahkaha atmamak için dudaklarımı ısırmak zorunda kaldım. Yere kapaklanışı bile öyle gösterişliydi ki, camdan az önceki düşüşüyle yarışıyordu.

Ronald ise gözlerini gökyüzüne diker gibi devirdi, kollarını göğsünde kavuşturdu ve dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi:

— “Anna… senin bu tiyatronu da unutmuş değilim, ne yazık ki.”

Anna hemen doğruldu, dizlerinin üstüne oturdu ve parmağını bana doğru salladı. Bu kez sesi daha da alaycıydı:

— “Ama o unutmuş! Ahh Naboo bile dostluğu unutturacak kadar acımasızsa… vay halimize!”

Dayanamadım. İçimden yükselen kahkaha dudaklarımın arasından küçük bir gülüşe dönüştü. Öylece bastıramadan güldüm. İlk kez… uzun zamandır ilk kez, yüzümde bu kadar hafif bir his vardı. Ronald bana baktı, gülümseyişimi sessizce izledi.

Anna’nın kahkahaları, alaycı sözleri ve abartılı hareketleri bir anda sustu. Gülüşümün yankısı odada hâlâ asılıyken, onun gözlerinde başka bir şey belirdi: saklanmış, bastırılmış bir duygu. Dudaklarının kenarındaki neşeli kıvrım kayboldu, yerine titreyen bir hüzün oturdu.

O kocaman mavi gözleri doldu, parıltısı bu kez başka bir yerden, kalbinin derininden geldi. Bir anlık sessizlikte, Anna hızla ayağa fırladı. Kalbim yerinden çıkacak sandım; o an ne yapacağını kestiremedim. Ama bir sonraki saniye, çoktan kollarının arasında buldum kendimi.

Sarıldı… öyle bir sarıldı ki, kemiklerime kadar hissettim. Bu sarılış, abartılı kahkahaların, taklitlerin, o komik sözlerin hepsini gölgede bırakan, bambaşka bir ağırlık taşıyordu. Yılların özlemi, bitmeyen bir hasret, bir türlü tamamlanamayan bir kavuşma vardı o kolların sıkılığında.

Ve sonra kulağımın dibinde neredeyse duyulmaz bir fısıltı…
— “Seni çok özledim, küçüğüm…”

O an, içimdeki bütün taşlar yerinden oynadı. Kime ait olduğunu bilmediğim ama kalbime dokunan bir özlem, yabancı gibi görünen bir yakınlık, tanımadığım ama bana ait bir geçmişin gölgesi… Hepsi birden boğazımı düğümledi.

Anna’nın kolları sımsıkı sarılı iken ben öylece kaldım. Ne kollarımı kaldırabildim, ne de itebildim. Karşılık veremedim. Bir yanım onun sıcaklığında kaybolmak, yıllar sonra bulunmuş bir parçayı kucaklamak isterken, diğer yanım yabancı bir bedene dokunuyormuşum gibi ürkekti.

Gözlerimi kapattım. İçimde bir şey kırılıp yere düştü sanki. Kalbim “tanı” diye çırpındı, aklım ise “bilmiyorum” diye direndi. Sessizlik içimi kemirdi. Anna’nın “Seni çok özledim küçüğüm” fısıltısı kulaklarımda çınlarken, ben hâlâ kendimi ona ait hissetmiyordum.

Sadece derin bir nefes alıp, kollarım yanlarımda hareketsiz dururken gözlerimi sımsıkı kapattım. Kaçmadım… ama sarılmadım da.

Anna hâlâ beni bırakmıyordu. O an, içimdeki karışıklığı anlamış gibi bir gölge belirdi yüzünde. Fısıltısı hâlâ kulaklarımdaydı. Ronald ise bir adım yaklaştı. Sanki uzun süredir tanıdığı bir tabloyu yeniden izliyormuş gibi sabırlıydı ama sesinde, ikimizi de korumak isteyen bir ağırlık vardı.

— “Anna…” dedi, yumuşak ama uyarıcı bir tonla. “Ona zaman tanı.”

Anna, kollarını yavaşça gevşetti. Yüzünü bana çevirdiğinde, gözlerinden süzülmeye hazır birkaç damla parlıyordu. Ronald’ın sesi bir kez daha yankılandı odada, bu kez daha da sakince:

— “Amara seni hatırlamıyor. Ama bu, hiç hatırlamayacağı anlamına gelmez. Ona yaklaşmanın yolu sabırdan geçiyor, biliyorsun.”

Anna dudaklarını ısırdı, başını öne eğdi. Sanki Ronald’ın sözleri, içinde bastırdığı acıyı daha da derinleştirmişti. Bir yandan da gözlerinde hâlâ o deli dolu kıvılcım vardı, ama hüzünle karışmış halde.

Anna dudaklarını ısırdı, gözleri dolu dolu bana baktı. Ronald’ın “sabır” dediği yerde, o an içindeki taşkınlıkla fısıltıdan biraz daha yüksek, titreyen bir sesle konuştu:

— “Ama ben yıllarca bu anı bekledim, Ronald… Onu yeniden görebilmeyi, yeniden kokusunu duymayı, sesini işitmeyi… Şimdi karşımda duruyor ama… bana yabancıymış gibi bakıyor.”

Sesi kırılınca hemen gözlerini benden kaçırdı. Sanki güçsüzlüğünü göstermemek için. Ama saklayamıyordu; gözyaşları yanaklarına inmek için sabırsızlanıyordu.

Bir an sessizlik oldu. O deli dolu, taşkın kızın ardında koca bir özlem, yarım kalmış bir hikâyenin yükü vardı.

Anna’nın gözleri dolmuştu. Dudakları titriyor, sanki yıllarca içinde sakladığı bütün özlemi bir anda dışarı kusmak istiyordu. “Ama ben yıllarca bu anı bekledim…” derken sesi çatladı, gözleri benden kaçtı. Kalbim sıkıştı ama hâlâ hiçbir şey yapamadım, yalnızca nefes alıp vermekle meşguldüm.

Tam o sırada Ronald öne çıktı. Omzuna elini koydu; hareketi öyle sakin, öyle güven vericiydi ki, Anna’nın titreyen omuzları onun avuçlarının altında yavaşça dinginleşti. Ronald’ın sesi yumuşak ama kararlıydı, sanki Anna’nın fırtınasını susturabilecek tek ton o ses tonuydu:

— “Anna… ben de bekledim. Hepimiz özledik onu. Ama unutma, sabır gösterebilirsek geri dönecek. Eğer yüklenirsen, eğer korkutursan… sadece senden değil, hepimizden uzaklaşır. Sen güçlü olduğunu göstermek zorunda değilsin. Onu kaybetmekten korkuyorsun, biliyorum. Ama şimdi yapman gereken şey özlemini içine hapsetmek değil… özlemini ona zamanla hissettirmek.”

Anna başını kaldırdı, gözlerinde hüzünle karışık bir parıltı belirdi. Ronald’ın sözleri, yüreğinin en savunmasız yerine dokunmuş gibiydi. Çaresizce yutkundu. O deli dolu halinin altında, aslında çok kırılgan bir tarafı olduğunu o an gördüm.

Ronald biraz daha eğildi, sesi neredeyse fısıltıya dönüştü:
— “Onu hatırlaması için cesarete ihtiyacı var. O cesareti de en çok senden bulacak, Anna. Ona nefes ol.”

Anna gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Ve sanki Ronald’ın sözleri, içindeki taşkın dalgaları bir süreliğine yatıştırdı.

Ronald’ın elini Anna’nın omzuna koyuşunu izledim. Sanki yıllardır aynı sahneyi defalarca yaşamış gibiydi, sesindeki sakinlik, sözlerindeki sabır… Anna’nın taşkınlığını bile dizginliyordu.

Onun titreyen dudaklarını, yanaklarından süzülen yaşları gördüm. İçimde bir şey kıpırdadı ama neydi bilmiyorum. Özlemi mi hissettim, yoksa sadece hüznün ağırlığı mıydı… ayırt edemedim.

Anna derin bir nefes aldı. Gözyaşlarını hızla silip ellerini dizlerine vurdu. Sonra birden, sanki biraz önce ağlayan o değilmiş gibi, yüzüne o deli dolu gülümsemeyi yerleştirdi. Gözlerindeki kırmızılığı saklamıyordu ama, maskesinin altındaki çatlağı ben görmüştüm.

“Tamam, tamam!” dedi. “Beni böyle mahcup etmeyin, yoksa bu odadan kanat çırpa çırpa kaçarım.”

Bir anlığına göz göze geldik. Gülüyordu, ama gözlerinde hâlâ hüzün parlıyordu.

Anna’nın gözleri hâlâ yaşlıydı, Ronald’ın sözleri omzunda yankılanıyordu. Ama kimse konuşmadı. Sessizlik odanın duvarlarına çarpıp büyüdü; nefeslerimiz bile yankı gibi ağır geliyordu.

Ben, Ronald ve Anna… üçümüz de farklı duyguların içinde boğuluyorduk.

Derken o sessizliği ince bir ses yardı. Tok tok. Kapıya vurulan iki tıkırtı, sanki zamanı yerinden oynattı.

Ronald gözlerini kapatıp kısa bir nefes aldı, sonra derin ve otoriter bir sesle konuştu:
— “Gel.”

Kapı yavaşça aralandı. İçeri kırklı yaşlarında, saçlarını sıkıca topuz yapmış bir kadın girdi. Elbisesi sade, adımları ölçülüydü. Önce Ronald’ın önünde eğildi, sesi saygıyla titriyordu:
— “Prensim…”

Sonra başını yavaşça bana çevirdi. Bakışları kısacık, ama kelimeleri uzundu:
— “Prensesim…”

Kalbim bir an duracak gibi oldu. Prensesim mi? İçimde bir ürperti dolaştı, sanki üzerime ait olmadığım bir unvan giydiriliyordu. Kaşlarımı çatmadan edemedim; boğazım kurudu, ama ses çıkaramadım.

Kadın hiç duraksamadan devam etti:
— “Krallımız sizi kahvaltı için bekliyor.”

Bana söylenen bu cümle, zihnimin içinde yankılandı. Krallımız. Sizi. Bekliyor.
Sanki bambaşka bir dünyanın kapısı önüme açılıyordu.

Kadının sözleri hâlâ zihnimde dönüp duruyordu. Prensesim… krallımız sizi bekliyor… Ne cevap vereceğimi bilemeden öylece bakakaldım.

Ronald, sanki benim şaşkınlığımı hissetmiş gibi araya girdi. Sesi yumuşak ama kararlıydı:
— “Tamam Gabriella, sen çık. Biz geliyoruz.”

Kapı aralanınca içeri yalnızca Gabriella nın arkasında iki genç kız da girdi. Onlar benden en fazla bir iki yaş küçük görünüyorlardı; yüzlerinde utangaç ama heyecanlı bir ifade vardı. Gabriella’nın yanında neredeyse gölgeleri gibiydiler.

Biri kollarında göz alıcı bir elbise taşıyordu: derin mavi bir renge sahipti, ışık vurdukça sanki denizin en koyu dalgaları üzerinde ay ışığı parlıyormuş gibi parıldıyordu. Kumaşı ipek kadar yumuşak görünüyordu, yakasında gümüş işlemeler kıvrılıp yıldız desenleri oluşturuyordu. Alt kısmı yere kadar dökülüyor, hafif tül katmanlarıyla adeta suyun akışını taklit ediyordu.

Diğer genç kız ise ellerinde ince, zarif bir taç tutuyordu. Tacın gövdesi saf gümüşten yapılmış gibiydi, kenarlarında minik mavi taşlar diziliydi; taşlar ışıkla buluştuğunda gökyüzündeki yıldızlar gibi titriyordu. En ortasında ise göz alıcı bir safir yer alıyordu; bakıldığında adeta içinde saklı bir alev yanıyormuş hissi veriyordu.

Bütün bunlara şaşkınlıkla bakarken Gabriella ağır adımlarla biraz öne çıktı, önce Ronald’a eğildi sonra gözlerini bana çevirdi. Sesinde alışık olduğumdan çok daha törensel bir ciddiyet vardı:

— “Prensesimizin hazırlanması emredildi.”

Sanki söyledikleri bir törenin parçasıymış gibi yankılandı odada.

Ben donup kalmıştım. Ronald’ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı; oysa kalbim göğsümde gürültüyle çarpıyordu. Bir elbise… bir taç… ve bana söylenen o kelime: Prenses.

Ronald başıyla kısa bir onay verdi. O anda gözlerim telaşla onunkilere kaydı, sanki “burada neler oluyor?” diye sessizce soruyordum. O ise sakince bana döndü.

“— Korkma,” dedi yumuşak ama kararlı bir ses tonuyla. “Bunlar bizim yardımcılarımız. Onlardan sana zarar gelmez. Bize sadakatle bağlıdırlar. Sadece hazırlanman için buradalar.”

Elinde taşıdıkları elbiseye baktım; parıltısı gözlerimi kamaştırıyordu. Ronald bunu fark etmiş gibi gülümseyerek sözlerine devam etti:

“— Bu elbiseler… bu evrenin giyim tarzı. Dünya’dakine göre biraz daha farklı olabilir ama merak etme kardeşim, alışacaksın.”

Sesi, o an panik içimde açılan yarığı yumuşatır gibiydi. Başımı hafifçe salladım ama hâlâ kendimi yabancı gibi hissediyordum.

Ronald sonra bakışlarını Anna’ya çevirdi. “— Hadi biz kahvaltıya inelim. Amara rahat rahat hazırlansın.”

Anna, gözlerimin içine derin bir şefkatle baktı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi; ama bakışlarında yılların özlemi saklıydı. Yutkunarak bana doğru bir adım attı ve fısıltıya yakın bir sesle, “— Bizi çok bekletme küçüğüm… seni aşağıda bekliyor olacağım,” dedi.

Onların çıkışını seyrederken, Gabrielde arkalarından çıktı. Odada bir anlığına yalnızlığın ve üzerime bırakılan sorumluluğun ağırlığını hissettim. Elbiseye yeniden baktım; parmak uçlarım tülün kenarına dokunacak gibi oldu ama hemen geri çektim. O an bana çok uzak, çok yabancı bir masalın parçası gibi görünüyordu.

İçeride yalnızca ben ve ellerinde bana aitmiş gibi duran şeylerle bekleyen iki genç kız vardı. Sessiz adımları bile yankı gibi ağır geliyordu.

Biri, gökyüzünün en saf mavisini taşıyan o elbiseyi hâlâ kollarında tutuyordu. Kumaşın üzerindeki gümüş işlemeler sanki nefes alıyordu, ışığa göre şekil değiştiriyordu. Diğeri ise ellerinde, küçücük bir tacı özenle kavrıyordu; incecik parmaklarının arasında neredeyse kırılacak kadar narin duruyordu.

İkisi de gözlerini kaldırmaya cesaret edemiyor gibiydi. Başları öne eğik, nefesleri bile ölçülüydü. Ama sessizlik içinde yüzlerindeki çekingenlik seziliyordu; bana yaklaşmak istiyorlar ama haddini aşmaktan korkar gibiydiler.

Bir an kendimi garip bir oyunun ortasında hissettim. Ben “Zoe” idim… sıradan bir kız, sıradan bir hayat. Ama bu odada, onların bakışlarında ben bambaşka biriydim: “Prenses Amara.”

Ayaklarım çıplak, soğuk zemine basarken ellerim titredi. Elbiseye baktım. Tacın ince çizgilerine baktım. Ve içimden tek bir cümle yankılandı: Ben bu dünyanın bir parçası değilim.

Sessizlik, kalbimin atışını bile duyacak kadar derindi. Karşımda duran iki genç kız öylece bekliyordu. Ellerinden biri, gökyüzünü andıran mavi elbiseyi kavrıyordu; diğerinin kollarında ise ay ışığı gibi parlayan narin bir taç vardı.

Bana bakmaya çekinir gibiydiler. Yüzlerinde hem bir çekingenlik hem de tuhaf bir bağlılık okunuyordu. En sonunda elbiseyi tutan kız başını kaldırdı, ürkek bir gülümsemeyle öne adım attı.

“Prensesim… Ben Elena,” dedi. Sesi neredeyse fısıltı gibiydi. “Size hazırlanmanız için yardımcı olmakla görevlendirildim.”

Hemen yanında duran, tacı göğsüne sıkıca bastıran diğer kız da aceleyle başını eğdi. “Ben de Mona,” dedi biraz daha cesur bir ses tonuyla. “Benim görevim de size tacınızı takmak.”

İkisi de aynı anda derin bir saygıyla eğildi. Sanki ben gerçekten bu ülkenin prensesiymişim gibi…

Ben ise yerimde donakaldım. Dudaklarım kurudu, kalbim hızla çarpıyordu. Onların gözlerinde kim olduğumu görüyordum ama kendi içimde hâlâ hiçbir şey hatırlamıyordum.

*~******~*

Koridorun taş döşemeleri soğuk ve sertti, her adımımın yankısı uzun süre içinde kayboluyor
Duvardaki meşaleler sönmüş, sabah ışığı ince bir tel gibi taşlara düşüyor; gölgeler duvarlarda sessiz bir dans yapıyordu.
Her gölge, geçmişin fısıltılarını taşıyor, bugünle gizli bir köprü kuruyordu.

Arkamda Mona ve Elena sessizce yürüyordu.
Bazen bir el omzuma dokunuyor, bazen tacımı hafifçe düzeltiyorlardı.
Onların varlığı içimdeki boşluğu daha derin hissettiriyordu.
Her adımda kendi kimliğimden biraz daha kopuyordum.

Elbisemin mavisi, taşların gri tonuna karşı parlıyor;
gümüş ışıltılar tacımdan sızıyor, sabah ışığıyla dans ediyordu.
Gözlerim koridorun sonunu arıyordu;
uzaklarda kahvaltı salonundan gelen uğultu, bir nefes kadar yakın ama bir adım kadar uzaktaydı.

Taş duvarlar sessiz ama varlıkları baskındı.
Her bir taş, sanki geçmişten bir fısıltı taşıyor, her yankı benim kim olduğuma dair sessiz bir soru gibi geliyordu.

“Zoe miyim, Amara mı?”
Dudaklarımdan çıkan bir nefes kadar inceydi bu soru, ama cevap yoktu.

Koridorun sonunda durdum.
Kapı, önümde dimdik duruyordu; ben bir adım bile atamadım.
O anda muhafızların sert adımlarıyla kapı aralandı.
Işık koridorun içine sızdı, gölgeler geriye çekildi.
Arkamda Mona ve Elena sessiz gölgeler gibi duruyor, bana yol gösteriyor, ama tek tek adımlarımı ben hissediyordum.

Derin bir nefes aldım ve koridorun sonundan gelen ışığa doğru adımımı attım.
Her adım, içimdeki fırtınayı biraz daha büyütüyordu;
sessizlik yerini beklentiye bırakıyordu.

İçeri adım attığımda, nefesim hafifçe kesildi.
Karşımda uzanan kocaman yemek masası, taş duvarların gölgesinde ağır ve görkemli bir duruş sergiliyordu.
Masada en başta Lord Kondrad oturuyordu; bakışları derin, sert ve sanki ruhuma işliyordu.
Sağında Ronald oturuyordu; gözlerindeki sıcaklık, içimdeki fırtınayı biraz olsun yatıştırmaya çalışıyordu.
Ronald’ın yanında Anna, sessiz ama etkili bir varlık gibiydi; gözleri hem gülüyor hem de bir şeyleri anlatıyordu, gözlerimin içine bakarak sessizce “merak etme” diyordu.

Kondrad’ın arkasında Gabriella duruyordu; servis için hazır, her an emir almaya hazır bir bekleyiş içindeydi.
Her hareketi dikkatle ölçülmüş, tüm dikkati bana çevrilmişti.

Masaya adım attım, taş döşemeler ayaklarımın altında yankılandı.
Ve anında fark ettim: herkesin gözleri üzerimdeydi.
Sanki bu masada yalnızca ben varmışım gibi, tüm sessizlik beni çevrelemişti.

Elbisemin mavisi ışıkla dans ediyor, tacımın gümüş ışıltısı her adımda parlıyordu.
İçimde bir ürperti dolaştı; hem korku hem de güç vardı bu bakışlarda.
Her bir göz, benim kim olduğumu ölçüyor, geçmişim ve geleceğim hakkında sessiz bir sınav yapıyordu.

Derin bir nefes aldım.
Arkamda Mona ve Elena sessizce duruyor, bana yol gösteriyor ama sözlerini duyuramıyorlardı.
Adımlarımı yavaşlattım; masanın başına yaklaştığımda, bir an dünya durmuş gibi hissettim.
Bu masada atacağım her adım, söyleyeceğim her bakış, kendi varlığımı yeniden onaylama savaşıydı.

Lord Kondrad başını hafifçe çevirdi ve solunda boş duran sandalyeyi göstererek:

“Buraya otur, Amara,”
dedi.
Sandalyeye oturduğumda, arkamda Mona ve Elena hâlâ sessizce duruyordu.
Masadaki herkesin gözleri üzerimdeydi.
Lord Kondrad sert bakışlarla bana bakıyor, Ronald ise sıcak bir ifadeyle izliyordu.
Anna gülümseyerek bana bakıyordu.
Gabriella ise Kondrad’ın arkasında dimdik duruyor, hizmete hazır bekliyordu.

Elbisemin mavisi ve tacımın ışıltısı fark ediliyordu ama artık bunu önemseyecek durumda değildim.
Herkesin bakışları üzerimdeydi ve ben sessizce oturup ne yapacağımı düşünüyordum.

Lord Kondrad Gabriella’ya sertçe:

> “Servis yapmaya başla,”
dedi.

Gabriella hemen yiyecekleri masaya taşımaya başladı, tabakları önceden yerleştirilmiş çatal-bıçakların yanına bırakıyordu.
Her hareketi dikkatli ve ölçülüydü, kimseye dokunmadan işini yapıyordu.

Ronald hafifçe gülümseyerek bana baktı:

“Gerçekten çok güzelsin, Amara.”

O sözleri duyunca içimden fısıldadım:

Kendimi bu elbisenin içinde emanetmişim gibi hissediyorum...

Hâlâ herkesin gözleri üzerimdeydi, ama Ronald’ın bakışıyla küçük bir güven duygusu belirdi.
Sessizlik yavaş yavaş doluyor, kahvaltı başlamadan önceki gerilim hissi artıyordu.

Yiyecekler masaya geldiğinde, Gabriella tabakları sessizce yerleştirdi.
Kahvaltının kokusu hafif ama iştah açıcıydı; ekmekler, peynirler ve taze meyveler sıralanmıştı.

Ben sessizce oturuyordum,
Lord Kondrad sert bir ifadeyle önüme baktı, ama konuşmadı.
Ronald arada bana gülümseyerek bakıyor, Anna ise hafifçe tebessüm edip göz ucuyla bana selam veriyordu.

Kendimi garip bir şekilde hem gözler önünde hem de korunmuş hissediyordum.
Elbisemin mavisi, tacımın ışıltısı… hepsi bu hisse katkıda bulunuyordu.
Bir yandan sakinleşmeye çalışıyor, bir yandan gözlerin üzerimde olmasının yarattığı gerilimi hissediyordum.

Sessizlik içinde hafif bir tıkırtı duyuldu; herkes tabağına göz attı, kahvaltı başlamış gibi görünüyordu ama kimse acele etmiyordu.
Bu ilk an, bir sınav gibi geliyordu bana; nasıl davranacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyordum.

Lord Kondrad hafifçe başını salladı ve konuştu:

“Amara, dün bir söz vermiştin. Bir ay boyunca bizimlesin. Bu yüzden bizim kurallarımıza göre hareket etmelisin.”

Herkes sessizce onu dinliyordu.
Ben ciddi ama meraklı bir ses tonuyla sordum:

“Sizin kurallarınıza göre derken… ne demek istiyorsunuz?”
O anda masadaki sessizlik biraz daha derinleşti;
O an içimde bir şey sıkıştı.
Kondrad’ın sesi o kadar net, o kadar emindi ki… sanki ben değil, o biliyordu kim olmam gerektiğini.
“Bir ay boyunca sizin kurallarınıza göre hareket edeceğim, öyle mi?” dedim, gözlerimi ondan ayırmadan.

Kondrad başını kaldırdı, bana baktı. Gözlerinde tanımadığım bir ağırlık vardı.
“Evet,” dedi. “Herkes senin geri döndüğünü öğrenecek. Ama kimse senin hiçbir şey hatırlamadığını bilmeyecek. Ona göre davranacaksın. Diğer krallıklar, eski Amara’yı görmeli. Zayıflığını sezerlerse, seni yeniden kaybederiz.”

Sözleri o kadar kesin, o kadar soğuktu ki içimde bir direnç yükseldi.
Ben eski Amara’yı bilmiyordum. Ama herkesin benden onu oynamamı beklemesi, sanki yabancı birinin gölgesine girmem gibiydi.
Masadaki sessizlik uzadıkça nefes almak zorlaştı.
Ronald sessizdi, Anna gözlerini kaçırıyordu.
Ve ben, önümdeki tabağa bakarken sadece şunu düşündüm:
Beni kimse tanımıyorsa, ben kim olacağım?

İçimde bir şey koptu o an.
Sanki bu insanların benden istedikleri, ben olmam değil, bambaşka birine dönüşmemdi.
Kondrad’ın sözleri kulaklarımda çınlarken bir anda kendimi tutamadım.

“Saçmalık bu!” dedim, sesim beklediğimden daha yüksek çıkmıştı.
Masadaki herkes başını kaldırdı. Ronald’ın gözleri endişeyle bana bakarken, Kondrad’ın ifadesi değişmedi bile.
“Eğer ben gerçekten o Amara’yaysam bile hiçbir şey hatırlamıyorum!” dedim. “Nasıl onun gibi davranmamı beklersiniz? Sizi bile tanımıyorken diğer krallıklara nasıl onları tanıyormuş gibi davranayım?”

Kelimeler ağzımdan döküldükçe içimdeki ağırlık azaldı ama yerini öfkeye bıraktı.
“Benden birini oynamamı istiyorsunuz, ama o kişi ben değilim! Hatırlamıyorum! Ne sizi, ne o krallıkları, ne de o hayatı!”

Ronald elini uzatacak gibi oldu ama durdu.
Kondrad ise sessizdi, bakışlarını benden ayırmadan soğukkanlılığını koruyordu.
O an hissettiğim tek şey… yalnızlıktı.
Kalabalığın içinde, tek başıma, kim olduğumu bilmeden.

Kondrad bir süre sessiz kaldı.
Yüzündeki ifade değişmedi, sadece gözlerinde belli belirsiz bir gölge belirdi.
Beni izliyordu — sanki öfkemi ölçüyor, nereye kadar dayanabileceğimi anlamaya çalışıyordu.

“Biliyorum,” dedi sonunda, sesi sakin ama keskin bir bıçak gibiydi. “Hatırlamıyorsun. Bu yüzden senden geçmişini değil, içgüdünü kullanmanı istiyorum.”

Sandalyesinden hafifçe doğruldu.
“Sen kim olduğunu hatırlamasan bile, o kimlik hâlâ içinde. Krallıklar seni tanır, sen onları hatırlamasan da. Ve eğer o kadın — eski Amara — gerçekten sensen, bunu göstermenin zamanı geldi.”

Sözleri yavaş ama sarsıcıydı.
“Bu sadece bir oyun değil, prenses. Bu krallığın güvenliği senin varlığında. Hatırlayamıyor olman, seni sorumluluktan kurtarmaz.”

Son cümleyi söylerken sesi biraz alçaldı, neredeyse bir uyarı gibiydi:
“Ne kadar öfkeli olursan ol, unutmaman gereken tek şey var: herkes seni izliyor.”

Sözleri içimde yankılandı, ama bana güven vermedi.
Tam tersine, öfkem daha da büyüdü.
Sanki kendi irademle buradaymışım gibi konuşuyordu.
Sanki ben bu taş duvarların arasına isteyerek dönmüşüm gibi.

“Buraya sanki kendim gelmişim gibi davranıyorsun,” dedim, sesim titremeye başlamıştı ama geri adım atmadım.
“Beni buraya zorla getirdiniz!”

Ronald başını kaldırdı, yüzünde bir acı ifadesi vardı. Anna elini ağzına götürdü, sanki bir şey söylememek için kendini zor tutuyordu.
Ama Kondrad hâlâ sakindi. Gözlerindeki bakış, bir an bile değişmedi.
Bu sakinlik sinirimi daha da bozdu.

“Ben istemedim,” dedim tekrar, daha alçak ama daha keskin bir sesle. “Hiçbiriniz bana kim olduğumu sormadınız. Sadece kim olmam gerektiğini söylediniz.”

Bir sessizlik oldu.
O kadar ağırdı ki, nefes almak bile zor geliyor.

Kondrad bir süre sessiz kaldı.
Masadaki gerilim neredeyse elle tutulur hâle gelmişti.
Sonunda gözlerini bana çevirdi, sesi ne sertti ne yumuşak — sadece inanılmaz bir kesinlik taşıyordu.

“Buraya kendin gelmedin, doğru,” dedi.
Sözcükler sakin ama tartışmaya yer bırakmayacak kadar netti.
“Ama bir ay boyunca burada kalacağını sen söyledin, Amara. Ve buradayken…”
Bir an durdu, bakışlarını üzerimde sabitledi.
“Ben, yani hem kralın hem de baban olarak ne dersem o olacak.”

Sanki o cümleyle birlikte odadaki tüm hava çekilmişti.
Kondrad’ın sesi yankılanmayı bitirdiğinde, kalbimin sesi bile fazlasıyla yüksek geliyordu.
O an onun kim olduğunu, benim kim olduğumu yeniden düşündüm.
Baba…
Bu kelime bende hiçbir şey çağrıştırmıyordu.
Yine de o şekilde söylemesi, içimde tarif edemediğim bir sızı bıraktı.

Bir süre sessiz kaldım.
Kondrad’ın sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu: “Ben, yani hem kralın hem de baban olarak ne dersem o olacak.”
Birkaç saniye boyunca sadece onu izledim.
Gözlerindeki otoriteyle bana bakıyordu, ama ben artık korkmuyordum.

Sandalyeden hafifçe doğruldum, sesim bu kez ne titriyordu ne de tereddüt ediyordu.
Kendimden emin bir şekilde konuştum:

“Ya kral olursun…” dedim, gözlerimi onunkilerden ayırmadan,
“…ya da baba. İkisi bir arada iki yüzlülüktür.”

O an masada kimse nefes almadı.
Ronald’ın başı öne düştü, Anna’nın parmakları masanın kenarını sıkıca kavradı.
Kondrad ise kıpırdamadı.
Yüzü taş kesilmişti — ne öfke vardı, ne kırgınlık, sadece derin bir sessizlik.

Ama ben biliyordum, söylediğim kelimeler hedefini bulmuştu.
Çünkü o bile bir an için gözlerini benden kaçırdı.

Sözler ağzımdan çıktığında salondaki hava bir anda değişti.
Sessizlik, bu kez korkudan değil; şaşkınlıktan doğmuştu.
Herkes nefesini tutmuş, ne olacağını bekliyordu.

Sonra bir ses yükseldi.
Anna, sandalyeden fırlayıp ellerini birbirine vurdu.
“İşte benim kızım!” diye bağırdı neşeyle, ardından alkışlamaya başladı.
Yüzünde sanki yıllardır beklediği bir anı sonunda yaşamış gibi bir gurur vardı.

Ronald önce duraksadı, sonra gülümsemeye çalışarak o da alkışlamaya başladı.
Gözlerinde hem şaşkınlık hem de içten bir onay vardı.
O anda salonun soğuk havası bir anlığına bile olsa yumuşadı.

Kondrad ise hiç tepki vermedi.
Sadece sandalyesinde geriye yaslandı, ellerini kolçaklara yerleştirip rahat bir nefes aldı.
Dudağının kenarı kıvrıldı — sanki gizli bir zafer kazanmış gibi.
Ne bir öfke, ne bir övgü… sadece sessiz bir memnuniyet.

Ben ise hepsine bakakaldım.
Bir dakika önce öfkemi kusmuştum, şimdi karşımda bir tiyatro sahnesi gibi duran bu manzarayı anlamaya çalışıyordum.
Kafamda tek bir düşünce vardı:
Ben ne söyledim de herkes bundan bu kadar memnun oldu?
Herkesin yüzünde garip bir gülümseme, sanki ben başka bir dilde konuşmuşum gibi tuhaf bir rahatlık vardı.
Bir an nefesimi tuttum, sonra elim istemsizce masaya indi.
Tok bir ses yankılandı odada.

> “Neler oluyor burada?” dedim, sesim keskin ama kontrolümü kaybetmeden.
“Neden böyle davranıyorsunuz? Ne dedim ben?”

Lord Kondrad…
O hâlâ aynı şekilde oturuyordu, bir kral edasıyla, elindeki kadehi usulca çevirdi.

Sonunda ilk kez sessizliği o bozdu.
Sesi sakindi ama içinde belli belirsiz bir üstünlük vardı.

“Tahmin ettiğim gibi,” dedi.
“Bedenin Amara gibi davranmasa da… ruhun hâlâ Amara.”

O cümle içime bir iğne gibi saplandı.
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim.
Kelimeler boğazıma düğümlendi, sanki içimde bir şey kıpırdadı.
Sanki yıllardır unuttuğum birinin adını yeniden duymuş gibiydim.

Yalnızca sessiz kaldım.
Masadaki herkes bana bakıyordu ama ben kimsenin gözlerine karşılık veremedim.
Sadece Kondrad’ın o soğukkanlı sesi kulaklarımda çınlıyordu.

Kondrad bir süre yerinden kıpırdamadı.
Sonra yavaşça ayağa kalktı.
O kadar sakin ve kendinden emindi ki, adımlarının sesi bile otorite taşıyordu.
Gözlerini bir an bile benden ayırmadan konuştu:

“Evet, Amara… bunların hepsi bir oyundu.”

Sesinde ne pişmanlık vardı ne de suçluluk.
Tam tersine, her kelimesini önceden ölçüp biçmiş gibiydi.

> “Seni test etmek için yaptım. Ruhunu test etmek içindi bu.
Ve tam da istediğim gibi oldu.”

Boğazım kurudu.
Ne diyeceğimi bilemedim, sadece onu izledim.
Devam etti, gözlerimin içine bakarak:

> “Seni daha kötü durumda bekliyordum.
Ama bana verdiğin cevapla anladım ki… ruhun hâlâ Amara.”

Bir adım daha yaklaştı.
Sözleri yavaş ama kararlıydı, sanki gerçeği açıklarken bana merhamet de veriyordu:

> “Sen kendini kaybetmiş olabilirsin,
ama ruhun kendini kaybetmemiş. Bu iyi bir şey.”

Kısa bir duraksama oldu.
Kondrad derin bir nefes aldı, yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet ifadesiyle ekledi:

> “Böyle giderse… belki bir ay bile sürmeden her şeyi hatırlayabilirsin.”

Kalbim hızla atmaya başladı.
Söylediklerini anlamaya çalıştım ama her kelime zihnimde yankılanıyor, parçalanıyordu.
“Her şeyi hatırlamak”…
Ne demekti bu?
Ben zaten kendimdim, değil mi?
Yoksa o hâlâ inandığı şeye — benim Amara olduğuma — emin miydi?

Kondrad’ın sözleri o kadar netti ki, bir an sanki odadaki hava ağırlaştı.
Her kelime kalbime saplanıyordu.
“Bedenin Amara gibi davranmasa da, ruhun hâlâ Amara.”
“Belki bir ay bile sürmeden her şeyi hatırlayabilirsin.”

Ne demek istiyordu?
Ben kim olduğumu biliyordum —
ya da sanıyordum.

Yutkundum.
Ona karşılık vermek istedim ama ağzımdan çıkacak cümleyi toparlayamadım.
Öfkemle şaşkınlığım birbirine karışmıştı.

“Ne saçmalıyorsun sen?” dedim sonunda.
Sesim ne kadar sert çıkarsa çıksın, içimde bir yer titredi.
Kondrad sadece bana baktı, sanki tepki vermemi özellikle izliyordu.

Kendimi kaybetmek istemedim.
Dizlerimi kırmadan, dimdik durdum.
Masadaki herkesin gözleri üzerimdeydi, ama ben sadece Kondrad’a baktım.

“Ben Zoe’yim,” dedim net bir şekilde.
“Bunu anlamanız neden bu kadar zor?”

Bir anlık sessizlik oldu.
Kondrad cevap vermedi, sadece gülümsedi.
O gülümseme sinirimi bozdu.

Ama sonra, içimde bir ses — çok hafif, neredeyse fısıltı gibi —
ya o haklıysa? dedi.
O düşünceyi hemen bastırdım.
Yüzümü çevirdim, nefesimi toparladım.

O an sadece tek bir şeyden emindim:
Eğer bu bir oyunsa, ben o oyunu kendi kurallarımla oynayacaktım.

Kapı çalındığında masadaki sessizlik bir anda kesildi.
Herkes birbirine baktı. Lord Kondrad, gözlerini kaldırmadan, ağır ve otoriter bir sesle “Gir,” dedi.

Kapı açıldı, iri yapılı bir muhafız içeri girdi. Adımlarının yankısı taş zeminde tok bir ses bıraktı. Önce Kondrad’a, sonra Ronald’a, ardından bana ve Anna’ya kısa bir selam verdi.

> “Lordum, Kral Hector geldi. Sizleri görmek istiyor.”

Masada kısa bir sessizlik oldu.
Anna başını hafifçe eğdi, Ronald kaşlarını çatıp düşünceli bir ifadeyle masadaki kadehine baktı.

Ben ise dayanamayıp sordum:
“Kim bu Kral Hector?”

Kondrad başını bana çevirdi. Gözlerinde alıştığım o ağır sabırdan bir parıltı geçti.
“Hectopat ülkesinin kralı.” dedi kısa ama kesin bir sesle.
Sonra aniden ciddileşti, bakışlarını tekrar muhafıza çevirdi.

“Neden gelmiş?”
Sesi bu kez keskinleşmişti. Odaya bir anlığına gergin bir hava yayıldı.

Muhafız göz ucuyla bana baktı. O bakıştaki tereddütü hemen fark ettim.
Sanki söyleyeceği şeyin doğru kelimelerini arıyor gibiydi.
Sonunda çekinerek konuştu:

> “Sanırım... Prenses Amara’nın gelişini öğrenmiş, lordum.”

O an Lord Kondrad’ın eli bir anda masaya indi.
Tok bir ses yankılandı.
Herkes irkildi — hatta Anna bile nefesini tuttu.

“Bu hiç iyi olmadı,” dedi dişlerinin arasından.
“Amara tam hazır değildi… nereden öğrenmiş olabilir?”

Kimse konuşmadı.
Sadece o masanın üzerinde yankılanan sessizlik kaldı.
Ben, adımı duyduğum her an içimde beliren o ağırlığı yine hissettim.
Ama bu kez farklıydı — bu defa sadece bir isim değil, etrafımdaki herkesin tedirginliğiyle birleşen bir sessizlikti.

Ronald bakışlarını bana çevirdi, sanki bir şey söylemek ister gibi ama sustu.
Anna gözlerimi aradı, “sakin ol” der gibi hafifçe başını eğdi.
Kondrad ise derin bir nefes alıp tekrar muhafıza döndü.

“Beni kralın olduğu salona götür,” dedi.
Sesi önceki kadar sert değildi ama içinde hâlâ kontrol edilmemiş bir öfke vardı.

Ben hâlâ anlamıyordum.
Neden bir kralın gelmesi bu kadar tehlikeliydi?
Ve neden herkes “benim hazır olmadığımı” söylüyordu?

Ama içimde, bu soruların cevabını öğrenmekten korkan bir yan da vardı.

Masaya hâlâ o yumruk sesinin yankısı sinmişti. Kimse konuşmuyordu.
Sonunda Ronald sessizliği bozdu. Sandalyesinden kalkıp Kondrad’ın yanına geldi, sesini alçaltarak konuştu ama ben net duyabiliyordum:

> “Ne yapacağız baba? Kral Amara’yı görmek isteyecek. Eğer göstermezsek bir şeylerin ters gittiğini anlar — bu hiç iyi olmaz.”

Kondrad bir an sessiz kaldı.
Bakışlarını bana çevirdi, sonra tekrar Ronald’a döndü. Gözleri arasında gidip gelen o kararsızlık çok belirgindi.

Tam o sırada Anna öne eğildi, araya girdi.
“Az önce gördük,” dedi kararlı bir sesle. “Amara’nın huylarında pek bir değişiklik yok. Geri döndüğünü gösterebiliriz. Biz hep olduğu gibi araya gireriz, Amara ile fazla konuşmasına izin vermeyiz. Durumu toparlarız.”

Kondrad’ın kaşları çatıldı.
“Hadi diyelim toparladık,” dedi düşük ama keskin bir sesle. “Ya bunu ona kimin yaptığı sorulursa? Ne cevap vereceğiz?
Amara’nın hiçbir şey hatırlamadığını bilmemesi gerekiyor. Eğer o öğrenirse… bütün krallıklar öğrenir. Ve bu hiç iyi olmaz.”

O an farkında olmadan nefes aldım ve konuşmaya başladım.
“Beni atan kişinin yüzü maskeliydi, görmediğimi söyleyin.”

Sözler ağzımdan çıkarken herkes bana döndü.
Anna’nın gözleri büyüdü, Ronald’ın dudakları aralandı, Kondrad’ın ifadesi kısa bir an için çözüldü.
Sanki o anın gerginliği bir anlığına yerini şaşkınlığa bıraktı.

Hemen toparlanmak zorunda hissettim kendimi.
“Yani…” dedim hızla, “kendim için söylüyorum bunu. Hayatım tehlikeye girmesin diye. Sizinle alakası yok.”

Ronald başını yavaşça salladı.
“Amara haklı,” dedi. “Bunu söyleyebiliriz.”

Anna da derin bir nefes aldı, ardından başını onaylar şekilde eğdi.
“Evet… en mantıklısı bu olur.”

Kondrad sessiz kaldı.
Elini çenesine götürdü, kısa bir süre düşündü, sonra ağır ağır başını kaldırdı.
“Peki…” dedi sonunda. “Öyle olsun. Ama dikkatli olacağız. Kral Hector kolay kandırılmaz.”

O an odadaki herkesin nefesini tuttuğunu hissettim.
Hiç kimse yüksek sesle konuşmaya cesaret edemiyordu artık.
Yalnızca sessizlik ve yaklaşan bir fırtınanın haberi vardı.

Kondrad bir süre sessiz kaldı, ardından başını yavaşça kaldırıp hâlâ kapının yanında bekleyen muhafıza baktı.
Sesi kararlı ve soğuktu:

> “Git, Hector’a geleceğimizi söyle.”

Muhafız hemen başını eğdi.
“Emredersiniz, lordum.”
Sonra hızla geri çekilip kapıdan çıktı.
Kapının kapanmasıyla birlikte odadaki hava bir anda ağırlaştı.

Kondrad, sessizliği bozan ilk kişi oldu.
Yavaşça yerinden kalktı, birkaç adım attı, sonra yüzünü bana çevirdi.
Gözlerinde bu kez öfke değil, daha çok temkin vardı.

> “Hector’la alakalı bilmen gereken birkaç şey var,” dedi.
“Bunları bil ki, orada ona göre davran.”

Sesi ciddiydi; her kelimeyi ölçerek söylüyordu.
Ronald ve Anna sessizce yerlerinde kaldılar, belli ki bu konuşmayı bölmek istemiyorlardı.

Ben ise hafifçe başımı eğip bekledim.
İlk kez Kondrad’ın bana bu kadar doğrudan bir uyarı yaptığını hissediyordum.
Ne söyleyeceğini tam olarak bilmiyordum ama içgüdülerim bunun sıradan bir hazırlık olmadığını söylüyordu.

Kondrad derin bir nefes aldı, bakışları kısa bir an masaya, sonra tekrar bana döndü.

> “Kral Hector’la tanışmamız basit bir protokol değil Amara,” dedi.
“O, sadece bir hükümdar değil. Sözleriyle sınar, sessizliğiyle ölçer. Eğer bir şeyden şüphelenirse, karşındaki kim olursa olsun sorgular.”

Sözleri o kadar ciddiydi ki içimde bir soğukluk hissettim.

Kondrad devam etti:

> “Ona karşı açık olma. Ama fazla da yakın görünme. Ne kadar az konuşursan o kadar iyi. Ronald senin yanında olacak, Anna da seni yönlendirecek. Sadece sorarsa cevap ver. Gözlerini fazla kaçırma ama doğrudan da dik dik bakma. Kısacası… onu anlamaya çalışma, sadece izle.”

Kısa bir sessizlik oldu.
Ben yutkundum, başımı hafifçe salladım.

> “Anladım,” dedim.

Kondrad bir süre daha bana baktı, sonra sesi biraz yumuşadı:

> “Bu senin için kolay olmayacak biliyorum. Ama doğru davranırsan, sadece bu masadaki biz değil, bütün krallık güvende olur.”

Sözleri bitince odada kimse konuşmadı.
Yalnızca ayak seslerimiz duyuldu — yaklaşan bir karşılaşmanın yankısı gibi.

~******~

Koridorun taş duvarları yankı yapıyordu; adımlarımızın sesi gittikçe ağırlaşıyordu. Kalbim neden bu kadar hızlı atıyordu bilmiyorum. Lord Kondrad en önde, her zamanki gibi dimdik yürüyordu. Ronald hemen arkasındaydı, sessiz ama dikkatli. Anna’yla ben en son yürüyorduk; onun parmakları hafifçe koluma değiyordu, sanki “sakin ol” der gibi.

Koridorun sonunda, iki yanda duran zırhlı muhafızların arasında devasa, siyah demirden bir kapı belirdi. Üzerinde ejderha kabartmaları vardı; gövdesine işlenmiş şekiller ışıkta parlıyor, sanki kımıldıyordu.

Lord Kondrad başıyla hafifçe işaret etti.
Demir kapılar ağır bir gıcırtıyla açıldı.

İçeride yüksek tavanlı, taş sütunlarla çevrili bir salon vardı. Işıklar loştu, ama tam ortada, tahtın önünde biri duruyordu.

Ve ben — ne yalan söyleyeyim — bir an nefesimi tuttum.
Çünkü karşımda beklediğim yaşlı, göbekli, kır saçlı kraldan eser yoktu.
Yerine… siyah saçları omuzlarına dökülen, düzgün hatlı yüzünde birkaç günlük sakalıyla daha da sert görünen bir adam duruyordu. Gözleri kara, derin ve dikkat kesilmişti. Kaşlarının altındaki bakış, sanki insanın içine kadar işliyordu.

Hector.
Kral Hector.

Kendimi toparlamaya çalıştım ama o bana bakarken gözlerimi kaçırmakta zorlandım.
Onun bakışı da değişmedi — tam tersine, sanki bir an bile ayırmadı benden.

Lord Kondrad ve Ronald öne geçip ciddiyetle selam verdiler. O da onlara aynı ciddiyetle karşılık verdi, ama yüzündeki dikkat hâlâ bendeydi.

Sonra, hiç beklemediğim bir anda, kollarını iki yana açtı.
“Prenses Amara…” dedi tok ve sıcak bir sesle.
“Uzun zaman oldu. Sizi yeniden görmek… ne büyük bir şeref.”

Bana doğru yürüdü. Nefesimi fark etmeden tuttum.
Elimi tuttu, başını eğdi — ve parmaklarımın üzerine nazikçe bir öpücük kondurdu.

O an salon sessizleşti.
Herkes bir şey bekliyordu, ama kimse konuşmadı.
Ben sadece kendi kalp atışımı duyabiliyordum.

Hava serindi ama içimde garip bir sıcaklık vardı — belki de biraz gerginlikti. Hector’un bakışları üzerimdeydi hâlâ, sanki bütün salonun içinde sadece ben vardım.

Elimi öpmesinin ardından hafifçe başını kaldırdı; o an yüzündeki kararlı ifade yumuşadı. Ardından Anna’ya döndü.
Nazikçe eğildi, elini tuttu ve aynı zarafetle onun eline de küçük bir öpücük kondurdu.

Anna tebessüm etti, ama gözlerinde temkinli bir parıltı vardı. Ben hâlâ ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Dilim damağıma yapışmış gibiydi.

Sessizliğimi fark etmiş olacak ki Anna hemen araya girdi, sesine yapay bir neşe kattı:
“Sizi de görmeyeli uzun zaman oldu, Kral Hector. Ülke işleri çok mu yoğun?”

Hector’un dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Gözleri bir anlığına Anna’dan kayıp tekrar bana döndü.
“Bilirsiniz,” dedi kendinden emin ama nazik bir tonla,
“Babam Jules öldükten sonra tahta ben geçtim. Hâliyle işler her geçen yıl daha da yoğunlaştı. Pek vakit bulamıyorum artık.”

Anna, kaşlarını hafifçe kaldırdı; sesinde hem sitem hem ima vardı.
“Eskiden ne kadar yoğun olursanız olun, illaki Patricla’ya uğrardınız. Nedense Amara kaybolduktan sonra bir daha uğramaz oldunuz. Ve şimdi… Amara geri döndü, siz yine Patricla’dasınız. Tuhaf bir tesadüf, değil mi?”

Hector hafifçe öksürdü, boğazını temizledi.
Yüzünde karizmatik bir ciddiyet vardı artık; gözleri bu kez doğrudan bana kilitlendi.

“Çünkü…” dedi, kısa bir duraklamadan sonra,
“Bu sefer gerçekten Amara için geldim.”

Salondaki hava bir anda ağırlaştı.
Lord Kondrad hiçbir şey demedi ama yüzündeki çizgiler daha da belirginleşti.
Ben ise… sadece nefes almaya çalışıyordum.

Salonun sessizliğini yalnızca ayak seslerimiz dolduruyordu. Kral Hector’un sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu, ama kimse o an üzerine konuşmadı. Lord Kondrad’ın bakışları sertleşti, dudakları arasından yavaşça çıkan kelimeler bu sessizliği kesti:

“Evet…” dedi soğukkanlı bir tonla. “Masaya geçelim.”

Hector, kibar bir baş selamıyla onayladı. Hepimiz onunla birlikte salonun ortasındaki uzun, koyu meşe masaya yöneldik. Üzerinde altın işlemeli bir masa örtüsü, gümüş şamdanlar ve yanan mumlar vardı; ışıkları taş duvarlarda titrek yansımalar oluşturuyordu.

Lord Kondrad masanın başına geçti — her zamanki gibi otoriter ve sarsılmaz duruyordu.
Hector onun soluna geçti, koltuğunu sessizce çekti ve zarif bir şekilde oturdu.
Ronald Kondrad’ın sağına oturdu, göz ucuyla bana baktı; yüzünde dikkatli bir ciddiyet vardı.
Ben Ronald’ın yanındaki yere oturdum, hemen yanıma Anna yerleşti.

Kapının iki yanında duran muhafızlar da yerlerini aldı.
Hector’un iki iri yapılı askeri onun arkasında, bir adım geride dimdik duruyordu.
Lord Kondrad’ın muhafızları ise diğer yanda, tıpkı heykeller gibi kıpırdamadan bekliyordu.

Ortam bir anda resmiyet kazandı.
Mumların alevi hafifçe titredi, sanki yaklaşan konuşmanın ağırlığını sezmişti.
Ve ben, masada otururken, herkesin birbirini tarttığını hissedebiliyordum.
Kondrad ellerini birleştirdi, bakışlarını sırayla Hector, Ronald ve bana gezdirerek sessizliği bozdu:
“Şimdi konuşabiliriz.”

Hector sandalyeye yaslandı; parmak uçlarıyla masanın kenarına hafifçe vuruyordu, bu sessiz tıklamalar bir tür sabırsızlık ritmi gibiydi. Gözlerini benden ayırmadan konuştu:

“Prenses Amara… size ‘prenses’ demeyeli uzun zaman olmuş.”
Sesinde bir sıcaklık vardı ama altında belli belirsiz bir merak da seziliyordu.
“Patricla’ya dönüşünüz hepimizi şaşırttı. Söyleyin, bunca yıl sonra… kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Soru basit gibi görünüyordu ama masanın üzerindeki hava bir anda ağırlaştı.
Ronald hafifçe bana doğru eğildi, “Cevap vermek zorunda değilsin,” der gibi bakıyordu.
Lord Kondrad ellerini kenetlemiş, sessizce beni izliyordu.
Anna ise her zamanki gibi gülümseyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı.

Ben ne söyleyeceğimi bilemedim. Boğazım kurumuştu.
“Ben…” dedim yavaşça, “Sadece… eve döndüğüm için garip hissediyorum sanırım.”

Hector’un dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.
“Garip mi?” diye yineledi. “Ben buna ‘kaderin cilvesi’ derdim. Herkes sizi kayboldu sandı, bazıları öldüğünüze bile inandı… Ama bakın, buradasınız.”

Lord Kondrad araya girdi, sesi ölçülü ama uyarıcıydı:
“Geçmiş konular, Kral Hector. Amara’nın hâlâ iyileşmesi gereken yaraları var.”

Hector başını hafifçe eğdi, sonra bana dönerek alttan alır bir tonda devam etti:
“Elbette, Lord Kondrad. Sadece… Patricla’nın eski prensesinin geri döndüğüne kendi gözlerimle inanmak istedim. Dedim ya, bu sefer gerçekten Amara için geldim.”

Masadaki sessizlik uzadı.
Ronald’ın parmakları masanın altında sessizce hareket etti, sanki bir şey söylemek istiyordu ama tutuyordu kendini.
Anna sandalyesine yaslandı, derin bir nefes aldı.

Sonra Hector, bana doğru biraz daha yaklaşıp gözlerimin içine baktı.
“Peki söyleyin prenses,” dedi düşük ama kararlı bir sesle,
“Bunca yıl neredeydiniz?”

Bu kez kimse müdahale etmedi.
Lord Kondrad bile sustu.
Ve ben, masanın üzerinde parlayan mum ışığında, herkesin gözlerinin bana çevrildiğini hissettim.

Masada tuhaf bir sessizlik vardı. Herkes yerini almıştı ama kimse konuşmak istemiyordu.
Lord Kondrad’ın yüzü donuktu, Ronald parmaklarını birbirine kenetlemiş, sessizce önüne bakıyordu.
Anna ise her zamanki gibi ortama hâkim olmaya çalışan o rahat tavrını korumaya çalışıyordu ama ben onun da gergin olduğunu hissedebiliyordum.

Hector, sandalyesine biraz geriye yaslandı, elindeki kadehi yavaşça masaya bıraktı.
Gözlerini doğrudan bana çevirdi.
Sanki odada başka kimse yokmuş gibi…
Soru çok basit görünüyordu ama tonundaki merak, altında başka şeyler saklıyordu.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Nefes alırken içimde garip bir sıkışma hissettim.
Sanki yanlış bir cevap verirsem bir şeyler kırılacak, bir şeyler ortaya çıkacaktı.

Sonunda, sakin ama gergin bir sesle cevap verdim:
“Dünyada.”

Söz ağzımdan çıkar çıkmaz sessizlik kalınlaştı.
Ne Lord Kondrad ne Ronald bir şey söyledi.
Sadece şöminedeki ateşin çıtırtısı duyuluyordu.

Hector kaşlarını hafifçe kaldırdı, sonra gülümsedi.

O gülümsemede hem şaşkınlık hem de hoşuna gitmiş bir alay vardı.
Ama ben bakışlarını bir an bile karşılamadım.
Gözlerimi masaya indirdim, parmaklarımın titrediğini fark ettim.

İçimden sadece şunu geçirdim:
Bu masada herkes geçmişi biliyor, bir tek ben karanlıkta kaldım.

Masada sessizlik bir süre daha sürdü.
Ben “dünyada” dedikten sonra herkesin bakışı üzerime dönmüştü.
Hector gülümsemeye devam etti ama o gülümsemenin altında rahatsız edici bir merak vardı.
Sanki söylediklerimin satır aralarını kazıyordu.

“Dünyada mı?” dedi, sesi alaycı değildi ama bir anlam arıyordu.
“Peki… neden geri dönmek bu kadar uzun sürdü? Krallık sizi yıllarca aradı. Biz, ben bile haber alamadım.”

Omuzlarımda bir ağırlık hissettim.
Bir yandan soğukkanlı görünmeye çalışıyor, diğer yandan sorularının ne kadar tehlikeli olduğunu fark ediyordum.
Lord Kondrad’ın kaşları çatılmıştı, ama müdahale etmiyordu.
Beni izliyordu — cevabı nasıl vereceğimi görmek ister gibiydi.

“Nerede olduğumu ben de tam bilmiyordum,” dedim, sesim önce kısıktı, sonra biraz güç buldu.
“Yalnızdım. Her şey çok uzaktaydı. Ama şimdi buradayım, önemli olan bu değil mi?”

Hector başını yana eğip bana doğru biraz eğildi.
Gözlerindeki siyah parıltı daha da koyulaşmıştı.
“Yalnız mıydınız?” dedi.
“Sizi kimse bulamadı mı? Hiç kimse mi? Bu kadar güçlü bir kadının bir anda kaybolup… geri dönmesi, üstelik hiç iz bırakmadan, ilginç değil mi?”

Sanki içimi delip geçiyordu bu sorular.
Bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler boğazımda takıldı.
Ronald hemen araya girdi, sesi kontrollüydü:
“Geçmiş geçmişte kaldı, Kral Hector. Amara’nın geri dönmesi bizim için yeterli.”

Hector gözlerini Ronald’a çevirdi, kısa bir gülümsemeyle.
“Prens Ronald… geçmiş bazen geleceğin anahtarıdır. Hele ki Amara gibi bir ruh söz konusuysa.”

Bir an için herkes sustu.
Ben nefesimi tuttum, bakışlarımı masanın kenarına sabitledim.
İçimden bir ses, daha fazla konuşma diyordu.

Ama Hector hâlâ pes etmemişti.
“Peki prenses,” dedi, sesi yumuşaktı ama içinde bir şeyler gizliydi,
“geri dönmenizin asıl nedeni ne? Yoksa… bir çağrıyı mı duydunuz?”

Kalbim hızla atmaya başladı.
Ne çağrısı?
O kelime içimde bir yankı gibi çınladı — bir an için, bir anlığına, zihnimde bir görüntü belirdi ama hemen kayboldu.

Yutkundum.
Soğukkanlı görünmek için elimdeki bardağı alıp dudaklarıma götürdüm.
“Çağrı falan yoktu,” dedim. “Sadece dönme zamanı gelmişti, o kadar.”

Hector sandalyesine yaslandı. Elindeki kadehi iki parmağının arasında döndürdü; kırmızı şarabın koyu rengi ışıkta parladı. Ardından bir yudum aldı, boğazının hareketini bile fark ettim. Gözleri bana değdi, sonra yavaşça Lord Kondrad’a çevrildi.

“Pekâlâ,” dedi sonunda. “Dediğiniz gibi… geçmişin bir önemi yok. Önemli olan, prensesin geri dönmüş olması.”
Sesi pürüzsüzdü, ama altında başka anlamlar gizliydi.
Kadehi masaya koydu, parmaklarını birbirine kenetledi.
“O hâlde,” diye devam etti, “gelelim asıl geliş sebebime.”

Anna hemen atıldı, gözlerini kısmıştı.
“Asıl geliş sebebinizin Amara olduğunu sanıyordum,” dedi alayla.

Hector’un dudaklarının kenarı kıvrıldı. Yavaşça Anna’ya döndü.
“Amara benim sebebim değil,” dedi. “Kaderim.”

Sözleri havada yankılandı.
Kalbim bir an durdu sanki.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Ronald’ın yüzü gerildi, ama Lord Kondrad’ın bakışında şaşkınlık yoktu.
Anna bile sadece derin bir nefes aldı, sanki bunu duymaya alışmış gibiydi.

Benimse içimde garip bir karışım yankılandı — öfke, merak ve korkunun birbirine karıştığı bir şey.
Ne demek kaderim?

Ronald aniden ayağa kalktı, sesi keskin ve öfkeliydi:
“Ne diyeceksen çabuk söyle! Yoksa elimden bir kaza çıkacak, Hector.”

Hector gülümsedi, ama bu kez o gülümsemede biraz ciddiyet vardı.
“Elbette,” dedi, rahat bir tonda. “Yine abilik yapmaya başlama Ronald. Alış artık… ben buraya kavga etmeye değil, krallığınızı kurtaracak bir teklifle geldim.”

Lord Kondrad kaşlarını çattı, sesini alçaltarak sordu:
“Ne teklifi?”

Hector, ellerini masanın üzerine koydu.
Bir anlık sessizlik oldu, sonra o sesiyle odadaki bütün dikkati üzerine topladı:

“Sizin ülkenizi yeniden dünyanın en güçlü üç krallığından biri yapma şansı veriyorum.”

Şömine bir çıtırtıyla patladı.
Hiç kimse bir şey söylemedi.
Sanki odadaki hava bile donmuştu.
Ronald yumruğunu sıkmıştı, Anna gözlerini kısıp Hector’u süzüyordu.
Lord Kondrad’ın yüzündeki ifade okunmaz hâle gelmişti.
Ben ise sadece onun sözlerini tekrar tekrar kafamda duyuyordum:
Ülkeyi yeniden dünyanın en güçlü üç krallığından biri yapma şansı...

Ama Hector’un bana baktığı şekilde bir tehdit vardı.
Sanki bu teklif sadece bir ticaret değil, aynı zamanda bir kader pazarlığıydı.

Lord Kondrad sandalyesinde hafifçe doğruldu.
Bakışlarını Hector’un gözlerinden bir an bile ayırmadan, yavaş ama kararlı bir ses tonuyla sordu:
“Ve bunun karşılığında… ne istiyorsun?”

Hector başını yana eğdi, o karizmatik gülümsemesi yine belirdi dudaklarının kenarında.
Kadehini eline aldı, içinde kalan şarabı yavaşça döndürdü.
Bir an sessiz kaldı — sanki cevabını söylerken zevk alacağı anı uzatmak ister gibiydi.

Sonra sakin ama buz gibi bir sesle konuştu:
“Basit,” dedi. “İkimizin de istediği bir şeyi istiyorum.”

Lord Kondrad kaşlarını çattı.
“Ve o da nedir?”

Hector gözlerini doğrudan ona değil, bana çevirdi.
Sanki cevabını benim tepkimde görmek istiyordu.
Ardından dudaklarından şu kelimeler döküldü:

“Lemuria ülkesinin… ve Alex’in yok oluşunu görmek.”

Bir an her şey sustu.
Zaman, nefes, düşünceler… hepsi aynı anda dondu sanki.

Kulağımdaki uğultu artmaya başladı.
Alex…
O ismi duyar duymaz içimde bir sarsıntı oldu.
Nedenini bilmiyordum ama kalbim bir anlığına acıdı.
Sanki çok uzaktan gelen bir yankı gibi… bir görüntü, bir ses, bir his.

Ronald’ın sandalyesi hafifçe gıcırdadı; sinirle ileri eğilmişti.
Anna’nın bakışları bir an bana, bir an Hector’a kaydı.
Lord Kondrad ise hâlâ sakin görünüyordu ama parmak uçlarıyla masaya bastığında damarları belirginleşmişti.

Ben sadece oturuyordum.
Ellerim kucağımda, bakışlarım donmuş.
Hector’un sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.

Lemuria… Alex…

İçimde bir fısıltı yankılandı, kime ait olduğunu bilmiyordum:
Birini kurtarmak bazen bir ülkeyi yakmaktır.

Hector’un sözleri havada asılı kaldı.
“Lemuria’nın ve Alex’in yok oluşu…”
O cümle o kadar ağırdı ki, masadaki herkesin yutkunma sesi bile yankılandı.

Lord Kondrad sessizliğini bozmadı önce.
Yalnızca sandalyesinde biraz daha dikleşti, omuzlarını geriye attı.
Gözleri Hector’a kilitlenmişti — içinde ne öfke ne şaşkınlık, sadece ölçülü bir dikkat vardı.
Onun bu kadar sakin kalışı daha da korkutucuydu.

Sonunda konuştu, sesi ne yüksek ne de yumuşaktı; keskin bir bıçak gibi, arada hiçbir duygu taşımıyordu.
“Büyük laflar ediyorsun, Hector,” dedi.
“Bizi yeniden dünyanın en güçlü üç krallığından biri yapacağını söylüyorsun. Karşılığında ise bir ülkenin yok oluşunu istiyorsun.”

Hector başını hafifçe eğdi, o tanıdık gülümsemesi yine dudaklarında belirdi.
“Bir ülkenin değil,” dedi.
“Bir ihanetin. Lemuria, yıllar önce hepimizin sırtına hançer sapladı. Sadece siz farkına varamadınız.”

Kondrad’ın parmakları masaya tıklamaya başladı, bu onun sabrının azaldığının işaretiydi.
Ama sesi hâlâ aynı soğukkanlılıkla devam etti:
“Senin düşmanların benim düşmanım olmak zorunda değil, Kral Hector. Her teklif, bedeliyle ölçülür.
Bu teklifin bedeli yüksek… hatta fazlasıyla.”

Ronald hemen araya girdi, sesi öfkeyle doluydu:
“Bedel değil baba, bu savaş demek!”

Kondrad elini kaldırarak onu susturdu.
“Henüz karar vermedim,” dedi kısaca, sonra gözlerini tekrar Hector’a çevirdi.
“Bu ‘teklifin’ detaylarını duymak istiyorum. Lemuria’yı yok etmek sana ne kazandıracak, yada bize.”

Hector geriye yaslandı, gözlerini hiç kaçırmadan bana baktı.
“Size kazandıracağı şey çok basit,” dedi.
“Amara’nın güvenliği… ve geçmişinizin intikamı.”

Sözleri beni yerimden dondurdu.
Geçmişinizin intikamı…
Kime ait bir geçmişti bu? Onlara mı, bana mı?
Kalbim sıkıştı, ama sessiz kaldım.

Lord Kondrad ise ifadesizdi.
Ama gözlerinin derininde bir anlık bir şey parladı — sanki o söz, bir damara dokunmuştu.

Hector’un sesi salonun ağır havasında yankılandı; O an bütün bakışlar bana çevrildi.
İçimde bir sıkışma hissettim, sanki görünmez bir el göğsümün tam ortasına bastırıyordu.
Ama Hector susmadı, aksine gözlerini doğrudan bana dikti.

“Sahi prensesim,” dedi, sesi yavaş ama iğne gibi keskin,
“Evleneceğin adamın seni düğün günü uçurumdan atması nasıl bir his?
Çok acı verdi mi?
Uğruna her şeyi yok saydığın adamın seni yok sayması…
nasıl bir şey, anlatsana biraz.”

Sözleri bir bıçak gibi geçti içimden.
Tüm kaslarım gerildi, elimdeki kadehi neredeyse düşürüyordum.
Bir an nefes alamadım — yalnızca Ronald’ın sesini duydum, öfke dolu ve yankılı.

“Haddini aşıyorsun Hector!
Karşında konuştuğun kişi ezip geçtiğin hizmetkârların değil!
Patriclan’ın ölümsüz prensesi, kendine gel!**”

Ama Hector yalnızca kahkaha attı.
Yüksek, gururlu, iğneleyici bir kahkaha…
Sanki bu öfke, bu yara onun hoşuna gidiyordu.

“Ah doğru ya,” dedi alayla,
“Sen de çok acı çekmiş olmalısın Ronald.
Sonuçta Alex senin yakın dostundu, değil mi?”

Ronald sandalyeyi itti, masanın kenarına kadar geldi.
Gözlerinde öfke değil, yangın vardı.
Ama daha elini kaldırmadan Lord Kondrad’ın sesi salonu doldurdu.

“Kendinize gelin!”
Sesi gür, otoriter ve kesindi.
“Burada devlet işi konuşuyoruz!
Duygularınızı bu işlere karıştırmayın!”

Ve o an...
O an içimde bir şey koptu.
Bütün bu maskeli kelimelerin, bastırılmış duyguların, gizlenmiş anıların altında artık duramadım.

Sanki dilim benden önce hareket etti:

“YÜZÜNDE MASKE VARDI!”

Sesim yankılandı.
Taş duvarlardan geri döndü, mumlar titredi.
Herkes sustu.
Ronald, Anna, Lord Kondrad, hatta Hector bile…

Gözlerimi kapattım.
Derin bir nefes aldım.
Kelimeler dudaklarımda yanıyordu.

Sonra yavaşça açtım gözlerimi ve doğrudan Hector’a baktım.
O, alışık olduğu soğukkanlılığın arkasında bu kez gerçekten şaşkındı.

“Beni uçurumdan atan kişinin yüzünde maske vardı,” dedim sessiz ama keskin bir sesle.
“Yüzünü görmedim.
Alex olup olmadığını bilemeyiz.”

O an salonun içindeki hava dondu.
Kimse nefes almadı.
Zaman bile benimle birlikte sustu sanki

Sözlerim yankısını kaybeder kaybetmez, odanın içinde tuhaf bir sessizlik çöktü.
Hector hâlâ bana bakıyordu, yüzündeki şaşkınlık kısa sürede yerini karanlık bir ifadeye bıraktı.
Gözleri kısıldı, sesine öfke karıştı.

“Demek maske vardı,” dedi alayla ama içinde ciddi bir ton gizliydi.
“Ama hâlâ Alex olma ihtimali çok yüksek, Amara.
Böyle bir adiliği ancak o yapabilir.
Sonuçta bu evlilik sayesinde Lemuria ve Patricla tek bir devlet olacaktı.
Seninle birlikte yönetmek istemediği için de seni yok etmesi gerekiyordu.
Şan, şöhret, güç... hepsi gözünü boyamıştı.”

Sözlerini bitirirken sesinde nefret vardı; dudak kenarı hafifçe titredi.
Masada Ronald’ın eli kadehe değil, bıçağa gitmişti.
Ama ondan önce Anna konuştu.

“Bu söylediğine sen bile inanmıyorsun Hector,” dedi sakin ama keskin bir sesle.
“Alex böyle bir şeyi yapmak istese bile, neden düğün günü yapsın?
Düğünden sonra yapması daha mantıklı olmaz mıydı?
Sadece soruyorum.”

Hector başını hafifçe yana eğdi, dudaklarının kenarında o tanıdık alaycı gülümseme belirdi.
“Düğünden sonra öyle bir fırsat bulabileceğini düşünmemiştir,” dedi kadehini eline alıp bir yudum içtikten sonra.
“O kadar basit.”

Ama tam o anda Lord Kondrad’ın sesi keskin bir bıçak gibi araya girdi.

“Neyse ne!”
Masaya avucunu sertçe vurdu.
“Bunu Amara’ya kim yaptıysa bedelini en ağır şekilde ödeyecek.
Ama şimdi bunları konuşmanın sırası değil.”

Sonra bana döndü, bakışları yumuşamıştı.
“Amara, bugün bu gerginlik sana fazla gelmiş olabilir.
Anna’yla beraber odana geç, biraz dinlen.
Biz konuşmaya devam edeceğiz.”

Bir an yerimde kaldım, sadece başımı sallayabildim.
Ayaklarım ağırdı.

Odadan çıkarken içimde bir ağırlık vardı. Sanki o odada söylenen her kelime sırtıma taş gibi yüklenmişti. Anna önümde yürüyordu, hızlı adımlarla ama belli ki o da sinirliydi. Sessizdik. Sadece ayak seslerimiz yankılanıyordu taş zeminde.

Kafamın içinde hâlâ Hector’un sesi dönüp duruyordu. “Evleneceğin adamın seni uçurumdan atması nasıl bir his?”
O anı hatırlamıyordum, hatta o günün hiçbir ayrıntısını hatırlamıyordum ama bu cümle içimi delip geçti. Sanki bir yerimde o sözün izi zaten vardı.

Anna birden durdu. Bana döndü.
— “Onu dinleme,” dedi. “O sadece provoke etmeye çalışıyor. Lord Kondrad izin vermezdi, biliyorsun.”

Cevap vermedim. Ne desem boştu çünkü ben bile neye inanacağımı bilmiyordum.
Yavaşça odama yürüdüm. Kapının önünde durdum. Tahta kapının üzerindeki desenlere baktım — bilmediğim ama tanıdık gelen bir desen. Parmaklarım istemsizce o oymaların üzerinden geçti. Gözümün önüne bir anlık görüntü geldi… beyaz bir elbise, rüzgâr, karanlık bir uçurum. Kalbim sıkıştı.

Anna seslendi:
— “Amara?”

Kendimi toparladım, başımı çevirdim.
— “İyiyim… sadece yorgunum.”

Kapıyı açıp içeri girdim. Oda sessizdi. Pencerenin önündeki perdeler hafifçe hareket ediyordu. Güneş ışığı duvarlara düşüyordu, her şey tanıdık ama yabancıydı.
Anna arkamdan içeri girdi, sandalyesine oturdu.
— “Bence biraz dinlenmelisin. Yarın her şey daha net olur,” dedi.

Yorgun bir şekilde başımı salladım.
“Keşke öyle olsa,” demek istedim ama sesim çıkmadı.
Kendi içimde bir savaş vardı; bir yanım hiçbir şey hatırlamadığı için rahatlamak istiyordu, diğer yanım her şeyi hatırlamaktan korkuyordu.

Anna sessizce oturduğu yerden kalktı.
Yüzündeki gerginlik geçmişti ama gözlerinde hâlâ bir huzursuzluk vardı.
Bir süre pencereye baktı, sonra bana döndü.

— “Sanırım gitmem gerekiyor,” dedi.
— “Nereye?” diye sordum şaşkınlıkla.
— “Ülkeme. Babam çağırdı. Bazı işler karışmış, hemen dönmem lazım.”

Ne diyeceğimi bilemedim.
Anna her zamanki gibi cesurdu, ama bu sefer yüzünde yorgun bir ifade vardı.
Yaklaştı, elini omzuma koydu.
— “Kendine dikkat et. Ronald ve Darby burada, sana bir şey olmaz. Ben dönene kadar hiçbir şeye tek başına karar verme, tamam mı?”

Sadece başımı salladım.
O ise hafifçe gülümsedi, sonra pencereye yürüdü.
Perdeleri araladı; dışarıda gökyüzü gri ve hareketsizdi.
Bir adım attı, ardından sırtından ışık gibi yayılan kanatları açıldı.
Odanın içinde kısa bir rüzgâr dolaştı.
Saçlarım yüzüme savruldu, gözlerimi kırptığımda Anna çoktan camdan süzülüp gitmişti.
Geride sadece onun kokusu kaldı — lavanta ve yağmur karışımı bir koku.

Yalnızdım.
Bir süre pencereye baktım, sonra yatağa oturdum.
Kafamın içinde o anılar… ya da anı sandığım boşluklar dolaşıyordu.
Hepsi bulanık, hepsi yarım.

Bir iç çektim, battaniyeyi üzerime çektim.
Belki uykuda unuturum diye düşündüm.
Ama tam gözlerimi kapatırken bir his geçti içimden —
Sanki biri beni izliyordu.

Başımı çevirdim.
Oda bomboştu.
Sadece güneş ışığı vardı.
Sonra hiçbir şey düşünmeden, yavaşça gözlerimi kapattım.

~******~
Saray geceleri farklı bir hal alıyor.
Gündüz görkemli duran taşlar, gecenin sessizliğinde ürkütücü bir renge bürünüyor.
Nöbetçiler yok, hizmetkâr yok, sadece ben.
Ay ışığı pencerelerden ince bir çizgi gibi süzülüyor, duvarlara gölgeler düşüyor.

Bir ses duydum.
Yakın, ama belli belirsiz.
Adım attım, sonra bir tane daha.
Ayak sesim yankılandı, ama sanki benimle aynı anda başka biri de yürüyordu.
Nefesimi tuttum, dinledim.
Sessizlik.

Sonra, koridorun ucunda biri belirdi.
Siyahlar içinde bir siluet.
Yüzünde maske vardı.
Donup kaldım.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki kendi sesimle duyulacak sandım.

Adam bir saniye bana baktı…
Sonra aniden arkasını döndü ve koşmaya başladı.
Hiç düşünmeden ben de peşine düştüm.

Taş zemin ayak seslerimizle doldu.
O sağa saptı, ben arkasından.
Bir kapıdan geçti, sonra bir sol köşe daha.
Saray sanki sonsuzdu, koridorlar dönüyor, birbirine karışıyordu.
Nereye gittiğini bilmiyordum, ama duramadım.

Sonunda merdivenlere geldik.
Yukarı koştu, ben hemen ardından.
Her basamakta rüzgâr biraz daha sertleşti, hava soğudu.
Nefesim kesiliyordu ama durmak istemedim.

Teras kapısına ulaştığında tam arkasını döndü.
Ay ışığı maskesinin üzerinden kaydı; gözlerini göremedim ama… o bakışın tanıdık bir yanı vardı.
Bir adım attım.
Bir adım daha.
Ama o — bir anda yok oldu.
Sanki rüzgârla birlikte silindi gitti.

Teras boştu.
Sadece gece.
Ve ben.

Yavaşça yürüdüm.
Rüzgârın sesi uğulduyordu.
Balkonun kenarına geldim, aşağı baktım.
Karanlık. Uçurum gibi bir sessizlik.
O an içimde bir huzursuzluk belirdi, sanki biri arkamdaydı.

Dönmeden önce hissediyorum — o dokunuşu.
Bir el, soğuk ve güçlü, omzumdan itiyor beni.
Bir çığlık boğazıma takılıyor.
Ayaklarım yerden kesiliyor, hava yüzüme çarpıyor, düşüyorum—

Boğulur gibi nefes alarak uyandım.
Göğsümde bir ağırlık vardı, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi.
Oda karanlıktı; sadece pencerenin aralığından giren ay ışığı yatağın kenarına ince bir çizgi gibi düşüyordu.
Bir gölge gördüm başucumda.

Başucumda bir adam duruyordu.
Yüzü gölgede kalmıştı ama hatları keskin.
Koyu kahverengi saçları alnına düşmüş, çene hattı sert, ifadesi soğuk ama çekiciydi.
Gözleri ela renkti; kahverenginin altın tonları ışıkta parlıyordu.

Çığlık atacak oldum.
Adam aniden eğildi ve elini ağzıma bastı.

Soğuk ve sert bir eldi.
Kalbim deli gibi atıyordu.
Hareket etmeye çalıştım ama vücudum kilitlenmişti; kaçamadım, kıpırdayamadım.

Adam yüzünü bana yaklaştırdı.
Nefesini yüzümde hissettim, sıcak ve yoğun.
O gözleriyle bana bakarken korku içime işledi, nefesim boğuldu, kalbim hızlı hızlı attı.

Sonra fısıldadı:

— “Yuvana hoş geldin, güzelim.”

Sözleri dudaklarımın üzerinde yankılandı.
O an oda tamamen sessizdi, sadece kalbimin sesi duyuluyordu.
Ve ben, donup kalmış bir şekilde, başucumdaki adama baktım.
Bu sefer gerçekten sona gelmiştim...