16. bölüm · Amara

15. Bölüm. Kraliçenin İlk Yanılgısı...

Sümeyye Güney

Evren, bazen sadece kağıttan bir şato gibidir; üzerine inşa ettiğimiz tüm o gerçekler, tek bir rüzgarla savrulup giden yalanların gölgesinde kalır. Başımda hissettiğim o kraliçelik tacı, sadece bir mücevher değil, Patrickla’nın asırlardır biriken günahlarının ve bitmek bilmeyen sorumluluklarının somut bir ağırlığıydı. Ben daha bu yeni kimliğimin şokunu, ruhumun üzerine çöken bu devasa unvanın sızısını atlatamamışken; zaman bir kez daha büküldü.

Salonun o devasa kapıları, sanki tarihin akışını değiştirecek bir gürültüyle ardına kadar açıldı. İçeriye giren heybetli figürle birlikte salonun o şaşaalı havası bıçak gibi kesildi. En önde, üzerinde krallara layık, vakur bir pelerinle yürüyen orta yaşlı, keskin bakışlı adamın her adımı zeminde yankılanıyordu. Onun hemen sağında, daha genç ama aynı asaletle yürüyen bir prens vardı. Fakat benim gözlerim, sanki salonda başka hiçbir şey yokmuş gibi, sol taraftaki o tanıdık simaya çakılıp kaldı.

Alex.

Üzerinde kusursuz bir prens takımı vardı. Başına taktığı zarif tacı ve özenle taranmış saçlarıyla, o karanlık savaşçı görüntüsünden sıyrılmış, adeta ışık saçan bir asilzadeye dönüşmüştü. O an içimde bir yerlerde gizli bir sevinç tomurcuklandı; o kadar berrak, o kadar kendinden emin duruyordu ki... Bir hain gibi değil, ait olduğu tahtın gerçek sahibi gibiydi. "Masum," diye fısıldadı içimdeki ses.
"O masum."

Kral Kondrad, bir aslanın bölgesine giren başka bir aslanı süzmesi gibi öne çıktı. Bakışları doğrudan Alex’in önündeki o heybetli adama, Kral Frank’e kilitlenmişti.

"Nihayet teşrif edebildiniz Kral Frank," dedi Kondrad, sesi bir buz kütlesi kadar sert ve mesafeliydi. "Neredeyse umudumuzu kesmek üzereydik."

Kral Frank, önce bana kısa ama ruhumu tartan keskin bir bakış attı; o bakıştan rahatsız olsam da asaletimle dik durmaya çalıştım. Ardından Kondrad'a döndü.

“Sabrınızı zorladıysam affola,” dedi, sesi derin ve diplomatik bir soğukluktaydı.

“Sabrımı değil ama merakımı cezbettiniz,” dedi Kondrad. “Bir hükümdarın böylesine önemli bir geceye bu denli geç kalmasına sebep olan o mühim engeli bilmek isterim.”

“Yolun zahmeti, beklenmedik pürüzleri de beraberinde getirir. Gecikmemiz, talihsiz bir zamanlamadan ibaret.” dedi Kral Frank

“Umarım telafisi imkansız bir pürüz değildir?”

“Endişeniz yersiz. Bizim lügatimizde halledilemeyecek bir meseleye yer yoktur.”
İki kral, sanki görünmez kılıçlarını kınlarına sokar gibi başlarıyla birbirlerini selamladılar. Kondrad'ın gözleri bir an Alex’in üzerinde gezindi; o meşhur "büyü" izini, o karanlık lekeyi arıyordu. Alex ise sarsılmaz bir vakarla,

"Hoş bulduk majesteleri," dedi. Kondrad'ın dudağının kenarı alayla kıvrıldı, ardından Frank’in yanındaki diğer prensi, Jack’i süzüp tekrar Frank’e döndü.
"Buyurun majesteleri, Patrickla’nın misafirperverliğinin tadını çıkarın," diyerek onları salona davet etti. Frank isteksizce de olsa yürümeye başladı ve Kondradla birlikte kalabalığa karıştılar. Salon eski gürültüsüne dönerken biz; Alex, ben, Anna, Ronald ve Prens Jack, o görünmez çemberin içinde baş başa kaldık.

Alex bana bakmıyordu. Gözleri sanki ben orada yokmuşum, o tacı hiç takmamışım gibi kalabalığın üzerinde geziniyordu. Yine o kahrolası mesafe... Ama Jack’in gözleri üzerimdeydi, hem de çok tuhaf, çok derin bir ilgiyle. Dayanamadım.

"Görünen o ki asırların ardından gerçekleşen bu karşılaşma sizi bir hayli tesiri altına almış, Prens Jack," dedim, sessizliği bozarak.

Jack hafifçe gülümsedi, ses tonu kadifemsi ama davetkardı. "Kusuruma bakmayın, bakışlarımın hududunu aşarak sizi huzursuz ettim sanırım."

"Huzursuzluktan ziyade bir merak seziyorum," dedim başımı hafifçe sallayarak. "Fakat hak veriyorum; bunca zamanın ardından karşınıza çıkan bu manzara, hazmedilmesi güç bir tablo olsa gerek."

"Nezaketiniz, güzelliğinizle yarışır düzeyde Prenses," dedi Jack, sesine hayranlık katarak.

"Prenses değil, Kraliçe Amara," diye araya girdi Ronald, sesi bir uyarı gibi keskin ve soğuk çıkmıştı.

Jack kaşlarını çatarak sordu: "Af buyurun?"

Anna hemen atıldı, sesindeki heyecanı gizlemeye gerek duymadan: "Yeni unvan... Amara artık annesi Nora’nın makamına yükseldi. Patrickla’nın yeni kraliçesine bakıyorsunuz."

Jack’in şaşkınlıkla kaşları yukarı kalkarken, gözüm istemsizce Alex’e kaydı. Dudaklarında o can yakıcı, alaycı gülümsemeyi gördüm. Bu beni öfkelendirdi. Neden? Neden bu kadar kutsal bir makamı, benim bu ağır yükümü alaya alıyordu?

Jack, büyük bir vakarla önümde eğilip elini uzattı. "Öyleyse bu yeni devrin ilk selamı benden olsun... Yuvanıza, tahtınıza hoş geldiniz kraliçem." Elimi elinin üzerine koyduğumda, parmaklarımın üzerine küçük, zarif bir öpücük kondurdu. Ardından aynı çapkın gülümsemeyle Anna’ya döndü. "Sizi de uzun zaman oldu görmeyeli Prenses Anna. Sizin payınıza düşen unvanda bir değişiklik var mı, yoksa hâlâ sadece kalpleri mi fethediyorsunuz?"

Anna elini uzatırken mağrur bir tavır takındı. "Şu an için Zerethia’nın tek varisi olmanın ağırlığını taşıyorum, ancak vakti geldiğinde taç da elbet başımdaki yerini alacaktır."

"O günün ihtişamını şimdiden hayal edebiliyorum," diyen Jack, Anna’nın elini bırakmadı. Ronald’ın sabrı taşmıştı; Anna’nın elini Jack’in avucundan sertçe çekip, adamın elini adeta kemiklerini kıracakmış gibi sıktı.

"Eğer bu diplomatik selamlaşma nihayete erdiyse, majestelerinin yanındaki yerimizi alalım," diyerek Jack’i adeta sürükleyerek oradan uzaklaştırdı. Anna şaşkınlıkla bana döndü:

"Senin bu ağabeyin de bir tuhaf Ne nezaketten anlıyor ne de sükunetten!"

"Yoksa seni Prens Jack'ten mi kıskandı ne dersin?" dedim gözlerimi kısarak.

Anna’nın gözleri fal taşı gibi açıldı: "Saçmalama Amara! Ne münasebet?" Sonra bir bana, bir Alex’e baktı, muzip bir ifade takındı. "Neyse, ben bu hırçınlığın kaynağını sormaya gideyim. Siz burada, bu sessizliğin tadını çıkarın!" diyerek bana göz kırpıp uzaklaştı. Bizi yalnız bırakma çabası o kadar aşikardı ki...

Alex’e döndüğümde, onun da Anna’nın bu telaşına belli belirsiz gülümsediğini gördüm. "Bazı şeyler asırlar geçse de değişmiyor," dedi Alex, sesi uzaklardan gelir gibiydi.

"Öyle mi? Yani her şey aynı kalırken değişen tek şey ben miyim?" dedim bir anda. Tepkimin yersizliğini fark ettiğimde çok geçti.

"Ben öyle bir şey demedim," dedi Alex. İçimden kendime kızıyordum; Kraliçe tacını takmış olabilirsin, ama bir çocuk gibi savunmaya geçmekten vazgeçmeyeceksin, değil mi?

"Yanaklarında ki bu ani renk değişimi... Yine hangi düşüncenin öfkesine kapıldın?" diye sordu Alex, gözlerini gözlerime kenetleyerek. Yüzüm mü kızarmıştı? Duygularımı ele veren bu lanet olası fiziksel tepki neden beni hiç bırakmıyordu?

"Öfkeli değilim," dedim başımı dik tutarak. Alex tam gidecekken, içgüdüsel bir hareketle kolunu tuttum. Durdu. Koluna çarpan parmaklarıma kaşlarını çatarak baktığında elimi sanki bir ateşe değmişim gibi geri çektim.
"Sadece... gelmeyeceğini, bu geceyi karanlıkta bırakacağını düşünmüştüm," dedim, derin bir nefesle samimiyetimi toparlayarak. "Fakat buradasın. Hoş geldiniz Alex."

Alex yavaşça bana doğru döndü. Bakışları artık alaycı değil, keskin bir kılıcın çelik soğukluğundaydı. "Gelişim senin için değil Amara. Bu bir gövde gösterisi; varlığımı ve sarsılmaz gücümü, şüphe duyanların gözlerine sermeye geldim." Kollarını hafifçe iki yana açtı, duruşundaki o asil meydan okumayı sergiledi. "Ve görünen o ki, maksadım belli oldu."

"Sana olan itimadım hiçbir zaman sarsılmadı," dedim, sesimdeki titreşimi bastırarak. "O olayın faili olmadığını, ruhunun böyle bir karaya çalmayacağını biliyordum."

Alex başını yavaşça iki yana salladı. "Senin yaptığın itimat değil Amara... Sen sadece inanmak istediğin bir hayale tutundun. Gerçek inançla, arzular arasındaki o ince çizgiyi hâlâ ayırt edemiyorsun."

"Bana olan bu bitmek bilmeyen hıncın ne zaman nihayete erecek Alex?" diye sordum, sesim kraliçelik maskemin altından sızan ince bir hüzünle titrerken.

"Hınç değil, bu sadece derin bir hayal kırıklığının yankısı," diye fısıldadı Alex. "Fakat sen, kendi zihninin dehlizlerinde öyle bir kaybolmuşsun ki; sana uzanan elin merhametini mi yoksa öfkesini mi taşıdığını göremeyecek kadar körleşmişsin."

"Neden zifiri karanlıkta kalmış birine bir ışık tutmak yerine, onu bu denli sert ithamlarla baş başa bırakıyorsun?" dedim, tacımın bana verdiği o vakur güçle. "Eğer dediğin kadar önemliysem, neden bu sessizlikle beni cezalandırıyorsun?"

Bana bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe erirken, salonun tüm gürültüsü bir sis perdesinin arkasında kaldı. Alex, ruhumu yerinden oynatan o cevabı verdi: "Çünkü sen sadece anılarını kaybetmedin Amara... Sen o uçurumun dibinde, beni de kimsesiz bıraktın."

Lafın ağırlığı göğsüme oturdu. Herkesi unutabilirsin ama beni nasıl unuttun? demek istiyordu. Ölümsüz sandığımız o aşkı, hafızandan silerek nasıl ölümlü kıldın? Onun o ela gözlerinin derininde sakladığı acı, sadece gerçekten canı yanmış birinin okuyabileceği bir dille yazılmıştı. Ve garip bir şekilde, ben o dili anlıyordum. Onu hatırlamıyordum ama acısını hissedebiliyordum.

Aramızdaki o sarsıcı itirafın yankıları henüz dinmemişken, salonun ışıklarını sönük bırakan o uğursuz gölge üzerimize çöktü. Hector, bir avcı sessizliğiyle yanımızda bittiğinde, bakışlarındaki nefret Alex’in üzerinde adeta bir mühür gibi sabitlenmişti. Ancak Alex, onun bu zehirli varlığına inat, rüzgarın bile sarsamadığı bir kaya kadar soğuk ve kayıtsız görünüyordu.

Hector, sesiyle salonun diplomatik tınısını paramparça etti: "Hükümdar babanın gölgesine sığınıp bu kapılardan geçmek seni masum kılmaz Alex. Sadece kaçınılmaz infazını geciktirir."

Ortamın gerilimi bir yay gibi gerilirken Alex, bakışlarını dahi yumuşatmadan, buz gibi bir sesle karşılık verdi: “İnfazımdan bu kadar emin olma, Hector… Zira tarih, hüküm verenlerin bir gecede mahkûm olduğu hikâyelerle doludur.”

Hector, dudağının kenarını o iğrenç kibirle kıvırdı. “Hüküm senin için çoktan verildi, Alex… Sen sadece celladının ne zaman kapını çalacağını bilmiyorsun.”

Alex, omuzlarını daha da dikleştirerek önce bana, o derin ela gözleriyle ruhumu tartan bir bakış attı; ardından tekrar Hector’a döndü. Sesi şimdi daha da meydan okuyan bir tondaydı: “Beklemek senin için zor olmalı… Özellikle de bu uzun bekleyişin sonunda elinde kocaman bir hiçlik kalacaksa.”

Bu sözler bardağı taşıran son damla oldu. Hector’un gözleri öfkeden karardı ve eli, bir refleksle kılıcının kabzasına gitti. O an, bu ihtişamlı salonun bir mezbahaya dönüşeceğini anladım. Aralarına girdim; kraliçelik tacımın verdiği o yeni, sert güç damarlarımda akıyordu.

“Yeter!” dedim, sesim beklediğimden yüksek çıkmıştı. “Burası bir infaz meydanı değil, Patrickla’nın mukaddes salonu. Ve ben, bu çatı altında kan dökülmesine, gecemin bir hırs uğruna lekelenmesine asla müsaade etmem.”
Kendi sesimdeki bu sertliğe ben bile şaşırmıştım ama geri adım atmadım. Hector, dişlerini sıkarak elini kabzadan çekti. Yüzüne o sahte ve alaycı gülümsemesini yerleştirdi.

“Haklısınız kraliçem, haklısınız... Zaten bir kraliçenin huzurunda, rütbesi geçmişin tozlu raflarında kalmış birine haddinden fazla değer vermemem gerekir. Ne de olsa yıllar akıp gitti; ben gücün zirvesine, krallık makamına yükseldim, siz kraliçelik tacıyla parlıyorsunuz... Ama Alex? O hâlâ çocukluk unvanlarının gölgesinde bir prens olarak kalmaya mahkûm. Belki de kaderin bu adaletsizliğine karşı onun üstüne daha fazla gitmemeliyim.”

Bu iğneleyici sözler içimi saf bir öfkeyle doldurdu; bu adamın kibri, soluduğu hava kadar zehirliydi. Alex’e baktığımda, onun köpürmesini ya da kılıcına sarılmasını bekliyordum. Fakat o, sadece dudaklarında gizemli, neredeyse korkutucu bir tebessümle Hector’u izliyordu. Bu tepkisizlik, en şiddetli öfkeden bile daha dehşet vericiydi.
Alex ellerini arkasında birleştirdi, sesi bir oyuncağıyla oynayan çocuğun o ürperten keyfiyle yankılandı:

"Ne yapsaydım Kral Hector? Sizin gibi o soğuk tahta oturabilmek için, öz babamın kanına mı girseydim?"
Duyduğum sözlerle olduğum yerde donup kaldım. Baba katili mi? Bakışlarım dehşetle Hector’a kaydı. Yüzündeki bir damarın, deri altında deli gibi attığını, teninin bembeyaz kesildiğini gördüm. Bir insan, sadece bir unvan için canından can olan birine nasıl kıyardı?

Hector, dişlerinin arasından vahşi bir hayvan gibi tısladı: "Sen... sen ne saçmalıyorsun?"

Alex, saldırısının etkisini görerek daha da ileri gitti. "Doğru ya... Bir başkasının p*çi olduğun gerçeğini düşünürsek, o canı almak senin için pek de zor olmamıştır, değil mi?"

Zihnim bu korkunç itirafları hazmetmekte zorlanıyordu. Hector sadece bir katil değil, aynı zamanda bu hanedana ait olmayan bir yabancı mıydı? Hector, kontrolünü tamamen kaybedip Alex’in üzerine yürüyecekken, bir an bile düşünmeden Alex’in önüne siper oldum. Bu yaptığım şeye, o an ben bile inanamıyordum; kollarımı bir kalkan gibi açmış, Alex’i koruyordum.

"Sakın, Hector!" dedim, gözlerimden kıvılcımlar saçarak. "Gecemi mahvetmene izin vermeyeceğim. Hesabın neyse, burada ve şimdi değil!"

Hector burnundan soluyarak, adeta gözleriyle Alex’i parçalarcasına baktı. "Bu burada kalmayacak," dedi, sesi ölümcül bir yemin gibiydi. "Bugünü zihnine iyi kazı, çünkü sonun benim ellerimden olacak."

Son kez, içinde tanımlayamadığım bir hayal kırıklığı ve öfkeyle bana baktı; ardından tek bir kelime dahi etmeden fırtına gibi salondan ayrıldı. Onun o karanlık ve tekinsiz bedeni, salonun altın sarısı ışıklarının içinde bir leke gibi yitip gittiğinde, etrafımızdaki atmosfer aniden buz kesti. Sanki az önce havada çarpışan o zehirli kelimeler, salonun her köşesine sinmişti. Hemen yanımda, bir heykel kadar hareketsiz duran Alex’e döndüğümde gördüğüm manzara kalbimin teklemesine sebep oldu. Az önceki o sarsılmaz, kaya gibi sert duran mağrur adam gitmiş; yerine yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmiş, göz akları öfke ve zapt edilemez bir acıyla kızarmış bir yabancı gelmişti. Bakışları o kadar yoğundu ki, içimdeki merak bir anlığına korkuyu bastırdı.

"Söylediklerin doğru mu?" diye fısıldadım, sesim dudaklarımın arasından titreyerek süzüldü. "O gerçekten... taht için kendi babasını mı öldürdü?"
Alex cevap vermedi. Dudakları sanki görünmez mühürlerle birbirine bastırılmıştı; sadece gözlerindeki o hırçın, dizginlenemez alevlerle beni seyrediyordu. Bu sessizlik canımı yaktı, aramızdaki o görünmez ama hissedilir mesafeyi hiçe sayarak bir adım daha yaklaştım. "Alex, sen iyi misin?"

Boğazını zorlukla temizledi, ses tonu yerin yedi kat dibinden gelen bir uğultu gibi derinden geliyordu. "Neden?" diye sordu aniden. "Neden önüme siper oldun Amara?"

Yüzü kaskatı kesilmişti, boynundaki damarların gerginlikten dışarı fırlayacak gibi olduğunu görebiliyordum. Durumu her geçen saniye daha da kötüleşiyordu; sanki bedeni az önce ortaya saçtığı o karanlık sırların ağırlığını taşıyamıyor, her an oraya yığılacak ya da korkunç bir patlama yaşayacakmış gibi duruyordu. "Alex, sen hiç iyi değilsin, neyin var?" dedim, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek.

"Amara!" diye gürledi. Bu ses tonu bana değil, sanki kendine olan bir nefretin dışavurumu gibiydi. "Neden yaptın bunu? Neden o caninin önünde bana kalkan oldun?"

Sabrımın sonuna geliyordum. Hayatımın en büyük şoklarından birini yaşamışken, onun neden bu kadar anlamsız bir şeye takıldığını kavrayamıyordum. "Ne önemi var Alex! Sadece bir sorun çıksın, bu gece kana bulansın istemedim. Neyi bu kadar büyütüyorsun, neden anlamıyorsun?"

Bana doğru bir adım attı, üzerime çöken o heybetli gölgesiyle sarsıldım. Gözlerindeki kızıllık daha da derinleşmişti. "Sakın Amara," dedi, kelimeleri ağzında acı bir ilacı çiğner gibi zorlukla çıkarıyordu. "Sakın bunu bir daha yapmaya cüret etme. Ben senin korumana muhtaç bir kurban değilim."

Nefes alışverişleri o kadar sıklaşmıştı ki, sanki midesinde bir zehir varmış da onu tüm evrene kusacakmış gibi duruyordu. Başka tek bir kelime etmeden, sert ve gürültülü adımlarla teras katına giden o karanlık koridora yöneldi. Arkasından bakakalmıştım; bir insan nasıl olur da bir anda bu kadar sarsılırdı? Onu takip etmek, o gözlerindeki yangının sebebini sormak için yeltendiğim sırada, salonun o ağır ritmi yerini canlı, davetkar ve bir o kadar da hareketli bir melodiye bıraktı.

"Nereye küçüğüm? Senin kraliçe dansın başlıyor!"
Anna, neşeyle koluma girdiğinde gözleriyle kalabalığı tarıyordu. "Alex nerede? Gitti mi yoksa? Yüzün neden böyle kireç gibi?"

"Teras kata çıktı Anna, peşinden gidecektim, bir şeyler oldu ona..."

"Sonra gidersin," dedi Anna, beni nazikçe ama geri dönüşü olmayan bir kararlılıkla salonun ortasına doğru iterken. "Alex kendi kaybeder. Şu an bütün asilzadeler nefesini tutmuş, Patrickla’nın yeni kraliçesinin bu kutsal dansı kiminle başlatacağını bekliyor. Hadi, şimdi kraliçelik vakti!"

Salonun ortasına geldiğimde gördüğüm manzara karşısında nutkum tutuldu. Yirmiden fazla genç asilzade; her biri krallığının en şık kıyafetlerini kuşanmış, birer heykel kadar kusursuz duran prensler ve dükler, elleri arkalarında, gözleri üzerimde bir onur kıtası gibi sıraya dizilmişlerdi. Hepsinin yüzünde o kibirli ve sabırsız "beni seç" ifadesi vardı. Şaşkınlıkla Anna'ya fısıldadım:

"Ne yapacaktım ben şimdi Anna? Bu saçma ritüeli tamamen unuttum!"

"Sakin ol ve derin nefes al," dedi Anna kulağıma, güven veren bir sesle. "Gabriella şimdi gelecek ve sana o kadim broşu sunacak. Onu alıp, gönlünün seçtiği o prensin yakasına takacaksın. Ve onunla, hani o günlerce prova ettiğimiz dansı başlatacaksın."

"Ama ben adımları unuttum Anna! Heyecandan her şey silindi!"

Anna ellerimi sıktı. "Merak etme, onun önlemi alındı. Giydiğin o ayakkabılar sihirli; onlar seni bir suyun üzerindeki yaprak gibi yönlendirecek, sen sadece kendini müziğin ve ayakkabıların ritmine bırak."

Tam o sırada Gabriella, elinde ipek bir yastığın üzerinde parıldayan bir mücevherle, ağır adımlarla yaklaştı. Broş, Patrickla'nın simgesi olan kanatlı bir safirdi; etrafı binlerce küçük pırlantayla çevriliydi ve salonun ışıkları altında adeta bir yıldız gibi parlıyordu. "Kraliçem, kadim broşunuz," dedi Gabriella, önümde saygıyla eğilerek.

Broşu titreyen ellerimle aldım. Avucumun içinde sıkarken metalin soğukluğu avuç içimi yaktı. Salon sessizliğe bürünmüştü, binlerce soylunun meraklı ve tartıcı bakışlarını omuzlarımda hissediyordum. Sırayla dizilmiş o asilzadelere baktım; her birinin bakışında bir hırs, bir güç arzusu, bir basamak olma isteği vardı. Bazılarının sabırsızlıkla nefes aldığını, bazılarınınsa heyecandan dudaklarını ısırdığını görebiliyordum. Ama içimden gelmiyordu. Hiçbiriyle dans etmek, onlara bu "şerefi" bahşetmek istemiyordum. Sanki onlardan biriyle dans edersem, kendi ruhuma ihanet edecekmişim gibi hissettim.
Arkamı döndüm, kalabalığın o meraklı ve "acaba kimi seçecek" diyen uğultulu sessizliğiyle karşılaştım. O an Ronald ile göz göze geldik. Her zamanki o sarsılmaz, kaya gibi güven veren duruşuyla beni izliyordu. Zihnimde bir şimşek çaktı, tüm o katı kuralları yıkacak bir fikir... Hiç düşünmeden sıradaki asilzadeleri arkamda bırakıp kalabalığın içine daldım. Herkes şaşkınlık fısıltılarıyla kenara çekilirken, doğrudan Ronald’ın tam karşısında durdum.

Ronald şaşkınlıktan kaşlarını çattı, gözleri büyüdü. "Ne yapıyorsun Amara? Sırayı bozdun..."

Gülümseyerek başımı kaldırdım ve sesimi tüm salonun duvarlarında yankılanacak şekilde yükselttim. "Bütün bekleyenler boşuna sırada... Benim dans edeceğim kişi tam burada, kalabalığın içinde, gözlerimin tam önünde duruyor."

Ronald’ın nutku tutulmuştu. "Nasıl yani?"
Elimdeki broşu, onun gümüş işlemeli ceketinin yakasına, tam kalbinin üzerine nazik ama kararlı bir şekilde taktım.

"Benimle dans eder misin ağabey?"
Ronald’ın yüzüne o gurur dolu, yumuşak ve kardeşçe gülümseme yayıldı.

"Böyle bir sonu kimse tahmin edemezdi Amara... Ama madem kraliçem emrediyor, bu dansı reddetmek bir suç sayılır."

Gülerek salonun ortasına, asilzadelerin şaşkın bakışları arasından geçerek çıktık. Ronald önümde büyük bir zarafetle eğilip elini uzattı, ben de bir kraliçe edasıyla parmaklarımı onun güven veren avucuna bıraktım. Ronald beni belimden tutup kendine doğru çektiğinde, ayakkabılarımdaki o sihirli çekimi hissettim; ayaklarım sanki mermer zemin üzerinde değil de bulutların üzerinde süzülüyor, melodiye kendiliğinden uyuyordu. Bir elimi onun boynuna doladım, diğeriyle elini sıkıca kavradım.

"Böyle bir planın olduğunu söyleseydin, ben seni dansa kaldırırdım," dedi Ronald, beni etrafımda kusursuz bir tur döndürürken.

"Planlı değildi, o an aklıma geldi," dedim muzipçe, gözlerimin içi gülerek. "Hiçbiriyle dans etmek içimden gelmedi, sahteydi hepsi. Ne oldu yoksa karizmanız mı bozuldu, Patrickla’nın mağrur prensi?"

Ronald hafif bir kahkaha attı, sesi müziğe karıştı. "Tabii biraz bozuldu... O kadar genç ve güzel prensesin içinde kraliçe tarafından kapılmak, ağır bir sorumluluk. Şimdi hepsi bana düşman olacak."

"Bak sen! Benim gururundan asla ödün vermeyen, sert ağabeyim gizli bir çapkın çıktı!"

"Gururumdan ödün vermediğimi de nereden çıkardın?" diye sordu, gözlerini kısarak.

"Yani çapkın olduğunu kabul ediyorsun?"

"Ne? Hayır, öyle bir şey demedim!" dedi, derin bir nefes alarak sahte bir panikle. "Hep Anna öğretiyor bunları sana, değil mi? Onun söylediği her şeye inan ama benim hakkımda fısıldadıklarına asla."

"Senin hakkında iyi şeyler söylese bile mi?" diye sordum, imalı bir ses tonuyla.

"Anna benim hakkımda asla iyi bir şey söylemez Amara. Eğer söylerse, bil ki bu Ovrix’in yerle bir olduğu, sonumun geldiği gündür."

"Söylemediğini nereden biliyorsun? Belki de gizli hayranındır?"

Ronald bir an duraksadı, adımları neredeyse sihirli ayakkabılarıma rağmen karışacaktı. "Söylüyor mu gerçekten? Anna benim hakkımda güzel şeyler mi fısıldıyor kulağına?"

"Eğer çok merak ediyorsan, dansın sonunda anlatırım," dedim, onun bu halinden keyif alarak.
Hemen eski ciddiyetine bürünmeye çalıştı, boğazını temizledi.

"Merak etmiyorum, neden merak edeyim? Tamamen vakit kaybı."

Gözlerimi devirdim, gülüşümü saklayamadım. "Bir de gururumdan ödün vermiyorum diyorsun, al işte kanıtı! Meraktan ölüyorsun."

"Alakası yok. Neyse, bu anlamsız konuyu kapatalım," dedi ve hızla konuyu değiştirdi. "Anna beklediğimden iyi çalıştırmış seni, adımların bir kuğu kadar profesyonel."

"Ben etmiyorum ki, ayakkabılar sihirli. Bu kadar kısa sürede bu karmaşık adımları öğrenmem imkansızdı."

"Olsun," dedi Ronald, beni son kez etrafımda zarafetle çevirip kollarına doğru hafifçe yatırırken. "Yine de çok iyisin, gerçek bir kraliçe gibi."

Dansın son notaları, sarayın yüksek tavanlarında asılı kalan bir buğu gibi dağılıp yerini hayranlık dolu bir alkış tufanına bıraktığında, üzerimdeki o ağır kraliçe maskesinin çatlamaya başladığını hissettim. Ronald, beni zarafetle doğrultup selam verdiğimiz an, etrafımız bir anda parıldayan ipek elbiseleri ve yapay gülümsemeleriyle genç prensesler tarafından bir kale gibi kuşatıldı. Her biri, az önce benim kollarımda olan ağabeyimin etrafında adeta birer pervane gibi dönmeye, ona hayranlık dolu sözler fısıldamaya başlamıştı.

"Prens Ronald, bu ne muazzam bir karizmaydı!"

"Bizi de bu onura layık görüp bir sonraki dansa davet eder misiniz?"

Fısıltılar ve kıkırdamalar arasında Ronald’ın o nazik ama mesafeli tavırlarla kalabalığı idare etmeye çalıştığını gördüm. Bu tatlı karmaşayı bir kaçış bileti olarak kullanıp aralarından sessizce sıyrıldım ve bir köşede bizi tuhaf bir ifadeyle izleyen Anna’nın yanına ulaştım.

"Anna," dedim soluk soluğa, sesimi orkestranın yeniden yükselen tınısı altında saklamaya çalışarak. "Lütfen Ronald’ı biraz oyalayabilir misin? Alex hiç iyi görünmüyordu, peşinden gitmem, ona bakmam lazım."

Anna, bir anda kaşlarını çatarak bana döndü. Gözlerinde daha önce görmediğim, anlam veremediğim sitem dolu bir parlama vardı. "Neden Ronald’ı oyalama görevi hep bir ihale gibi bana kalıyor Amara?" dedi, sesindeki o gizli öfke tınısı yüreğimi burktu. Şaşkınlıkla ona baktığımda, başıyla kalabalığın tam ortasındaki Ronald'ı işaret ederek devam etti: "Hem baksana, o zaten halinden gayet memnun görünüyor. Onca prensesin arasında senin yokluğunu fark edecek hali mi kalmış? Gayet rahat gidip gelebilirsin."

Bakışlarım onun işaret ettiği yöne kaydı. Ronald, etrafını saran üç, dört prensesle birlikte kahkahalar atıyor, onlara bir şeyler anlatıyordu. Anna’nın bu beklenmedik çıkışı zihnimde bir şimşek çaktı; Hatırlamadığım o karanlık geçmişte, bu ikisi arasında benim bilmediğim ne yaşanmıştı? Anna gerçekten Ronaldı mı kıskanıyordu?

Elimi nazikçe Anna’nın titreyen elinin üzerine koydum, gözlerinin içine en samimi halimle baktım. "Ronald onlardan çabuk sıkılır Anna, bunu sen de biliyorsun. Eğer yanında olmazsam hemen eksikliğimi fark eder ve peşime düşer. Ama seninle meşgulken... Seninle o bitmek bilmeyen didişmelerine dalmışken tüm evreni unutur o. Lütfen, bu iyiliği dostundan esirgeme."

Anna derin, sitem dolu bir iç çekip gözlerini devirdi, ama elimi bırakmadı. "Beni hep böyle, o yumuşak karnımdan yakalayıp ikna ediyorsun Amara."

Uzanıp yanağına küçük, şefkat dolu bir öpücük kondurdum. "Sen birtanesin çünkü, senin yerini kimse dolduramaz."
Onun keyfi bu sözümle biraz olsun yerine gelmiş gibi görünürken, vakit kaybetmeden kalabalığa karışıp Ronald’ın yanına, o prenses çemberinin içine doğru süzüldü. Ben ise hiç zaman kaybetmeden Alex’in az önce bir fırtına gibi çıktığı merdivenlere yöneldim. Her katta çelik zırhları içinde birer heykel gibi duran muhafızlarla karşılaşıyordum. Hepsi başlarıyla, yeni kraliçelerine duydukları saygıyla selam veriyorlardı ama zihnimde tek bir soru yankılanıyordu: Alex buradan nasıl bu kadar zahmetsizce geçmişti? Sonra gölge muhafızı olduğu gerçeği aklıma gelince hafifçe gülümsedim; o bu ışıklı, şatafatlı koridorları değil, sarayın karanlık damarlarını, gölgelerin kuytu köşelerini kullanmıştı yine.

Teras katının ağır, oymalı devasa kapısının önüne geldiğimde duraksadım. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan hırçın bir kuş gibi çarpıyordu. Onun o öfkeli, zehir zemberek çıkışından sonra karşısına çıkacak cesareti içimde toplamam gerekiyordu. Derin bir nefes alıp ciğerlerimi sarayın o ağır parfüm ve mum kokusuyla doldurdum, ardından kapıyı yavaşça, gıcırtısızca ittim.

İçeri girdiğimde, terasın beklediğimden çok daha görkemli ve ürkütücü olduğunu fark ettim. Gece rüzgarı yüzüme bir kırbaç gibi çarparken, gözlerim o karanlık gölgeyi aradı. Oradaydı. Elleri terasın mermer korkuluklarına sımsıkı kenetlenmiş, sırtı bana dönük bir halde sonsuz karanlığa bakıyordu. Adımlarımı bir tüy kadar hafif tutmaya, nefesimi bile vermemeye çalışarak yanına yaklaştım. Elimi büyük bir çekingenlikle omzuna koydum.

"Alex, iyim—"

Sözüm bitmedi. Her şey bir saniyeden bile kısa bir sürede, bir yıldırım hızıyla gerçekleşti. Alex, hayvani bir refleks ve yırtıcı bir hızla döndü; beni belimden kavradığı gibi sırtımı balkonun mermer küpeştesine yatırdı. Başım boşluğa doğru sarkarken, altımdaki o metrelerce yükseklikteki uçsuz bucaksız karanlığı ve rüzgarın kulaklarımdaki uğultusunu hissettim. Korkuyla, düşmemek için bir can simidine sarılır gibi Alex’in boynuna doladım ellerimi. Tiz bir çığlık dudaklarımdan dökülüğünde, ikimiz de soluk soluğa, burun buruna birbirimize bakıyorduk.

Alex, karşısındakinin ben olduğumu fark ettiğinde, gözlerindeki o vahşi ve korumacı ışıltı yerini derin, sarsıcı bir şaşkınlığa bıraktı. "Amara? Senin ne işin var burada?"

Ellerim titreyerek boynuna daha sıkı tutundum, düşme korkusu yerini onun bedeninin sıcaklığına bırakmaya başlamıştı. "Seni öyle görünce... İyi olmadığını, bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sadece bakmak, yanında olmak istedim."

"Neden sinsice yaklaşıyorsun?" dedi, sesi hala o tehlikeli, yırtıcı tınıyı taşıyordu. "Ya seni refleksle aşağıya atsaydım? Bir gölgeyi asla arkasından yakalayamazsın Amara."

Yutkundum. Ölümle yaşam arasındaki o ince, şeffaf çizgide, onun kollarının korumasındaydım. "Atmadın," dedim fısıltıyla, gözlerimi gözlerinden ayırmadan. "Buradayım. Hala nefes alıyorum, hala yaşıyorum."

Alex, bu sözümle birlikte sanki tüm o sert savunması bir anda yerle bir olmuş gibi acı dolu bir inilti çıkardı ve belimi daha sıkı kavrayıp beni kendine, göğüsüne sertçe bastırdı. Bir eli sırtımı desteklerken, diğer eli elbisemin bacak tarafındaki o derin yırtmacından içeri, yasak bir bölgeye süzüldü. Parmakları sıcak tenime değdiğinde vücudumdan bir şimşek çaktığını hissettim; eli kalçama o kadar yakındı ki, aldığım nefes boğazımda düğümlendi.

"Yaşıyorsun evet... Yaşıyorsun," diye fısıldadı, sesi bir ağıt gibi acıydı. Beni biraz daha doğrultup alnını alnıma yasladı. Öyle derin, öyle muhtaç, öyle aç bir nefes çekti ki, sanki tüm ruhumu ve o yabancı kokumu ciğerlerine hapsedip gerçeği bulmak istiyordu. Ardından sesi, kalbimi bin parçaya bölecek kadar yaralı bir tonda döküldü dudaklarından:

"Yaşıyorsun ama... Kokun bile farklı. Benim Amara'm değil bu. Benim Amara'm asi vanilya gibi kokardı... Sen, sen çok farklısın. Bana yabancısın."

Başımı hafifçe geriye çekip gözlerinin içine baktım. Alex de gözlerini açtı. O gözlerde öyle dipsiz bir acı, öyle büyük bir hüsran vardı ki... O an, onun bu bakışlarını görmektense o balkonun boşluğuna düşmeyi tercih ederdim. Bir elimi boynundan çekip, büyük bir çekingenlikle onun kaskatı kesilmiş yanağına yasladım. Elimin sıcaklığını hissettiğinde kaşları çatıldı, acıyla gözlerini yumdu. Hiçbir şey demedi ama kalçama yakın duran o güçlü, nasırlı eliyle bacağımı hafifçe, sahiplenici bir tavırla sıktı.

Bu ani ve yoğun temas, dudaklarımdan istemsiz, hafif iniltili bir sesin dökülmesine sebep oldu. Alex, dudaklarının kenarını ısırarak gözlerini açtı; bakışları şimdi öfkeden arınmış, saf bir arzuyla bulanmıştı. Zayıf ve titreyen vücudumu, kendi kaslı, sert ve ateş gibi yanan bedenine daha da bastırdı. Öyle yakındık ki, onun deli gibi çarpan kalbinin her vuruşunu kendi göğüs kafesimde hissediyordum. Zorlukla yutkundum ve bu çaresiz hareketim sanki onu daha da tahrik ediyordu.

"Özür dilemek için... Her şeyi düzeltmek için çok mu geç dersin Alex?" dedim, sesim rüzgarda savrulan bir yaprak gibi güçsüzdü.

Alex, burnunu yavaşça burnuma sürterek, tenimi kor bir ateşle dağlayarak fısıldadı: "Şşş... Sessiz ol. Bırak kader özür dilesin bizden. Biz sadece onun acımasız oyununda kurban seçilmiş piyonlarız."

Onun sıcak, erkeksi nefesi yüzüme çarptığında, ensemdeki tüylerin diken diken olduğunu, tüm bedenimin titrediğini hissettim. Elinin kalçama olan o tehlikeli, yakıcı yakınlığı ve bedeninin bana uyguladığı o tatlı baskı, içimde daha önce hiç tatmadığım, anlamlandıramadığım ama beni esir alan vahşi bir arzuyu tetikliyordu. Mantığım bir kraliçe gibi davranmamı, bu günahtan kaçmamı emrediyordu ama ruhum çoktan teslim olmuştu. Sanki tüm hücrelerim onun nefesine, onun kokusuna, onun o yasak ve karanlık dudaklarına acıkmıştı. Esir alınmış gibiydim; kontrol bende değildi, kontrol tamamen Alex'in kollarında ve o terasın ay ışığıyla yıkanan uğursuz büyüsündeydi.

Uzaklardan gelen o keskin metalik ses, bir kapı gıcırtısı, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yardı. İrkilerek Alex’in göğsüne daha sıkı yaslandım. Bakışlarımız çarpıştığında, onun o az önceki bulanık arzusunun yerini aniden keskin bir hayatta kalma içgüdüsünün aldığını gördüm. Felaket kapımızdaydı.

"Sakin ol," diye fısıldadı Alex, sesi bir gölge kadar sessiz ama emir verecek kadar netti. "Bacaklarını belime dola."

Kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı. Zihnim bir anlığına durdu. "Anlamadım?" diye soludum. Yakalanmak üzereydik, her an bizi bu mahrem ve skandal pozisyonda görebilirlerdi ve o benden fantezi sahnelerini aratmayacak bir şey mi istiyordu?

Alex, sabırsız bir homurtuyla beni daha sıkı kavradı. "Dediğimi yap hemen! Yoksa yakalanacaksın. Benim için sorun değil ama çiçeği burnunda bir kraliçenin ilk gecesinde bir 'Prensle' teras köşelerinde basılması... Bu unvanın için pek parlak bir başlangıç olmaz."

Daha fazla sorgulamaya vaktim yoktu. Refleksle bacaklarımı onun güçlü beline sıkıca doladım. Alex, beni bir tüy kadar hafifçe havalandırıp kucağına aldığında, düşmemek için kollarımı boynuna bir zincir gibi kenetlemek zorunda kaldım. Hızla terasın en karanlık köşesinde yükselen devasa mermer sütunun ardına süzüldü. Sırtımı soğuk taşa yaslarken iyice kucağında sarmaladı; bedenlerimiz öyle bir bütün olmuştu ki, artık hangimizin kalbi nerede atıyor ayırt edemiyordum. Bu sadece yakalanma korkusu değildi. Alex'in göğüs kafesinin altındaki o vahşi ritim, benimkine eşlik ediyordu. İçimde daha önce adını koyamadığım, kıpır kıpır bir şeyler uyanıyordu.
Adım sesleri taş zeminde yankılanmaya başladı.

"Sesin kime ait olduğunu görebildin mi Lars?"

Nefesimi tuttum. Saray muhafızlarıydı. Sesleri sütunun hemen diğer tarafındaydı.
"Kimse görünmüyor ama yemin ederim duydum Mateo. Ses tam olarak buradan, bu köşeden geliyordu."

"Tam olarak ne sesiydi bu? Rüzgarın uğultusu olmasın?"

Lars denen muhafız duraksadı, sanki duyduklarını zihninde tartıyordu. "Bir kadın sesine benziyordu... Ama daha çok, nasıl desem... Bir inleme sesi gibiydi."

Şokla gözlerim kocaman açıldı. Alex’in göğsümün üzerindeki titreşiminden hafifçe kıkırdadığını hissettim. Utançtan yanaklarımın alev aldığını, kanın beynime hücum ettiğini yemin edebilirdim. Mateo denen diğer muhafız büyük bir kahkaha patlattı.
"Sen kadınsızlıktan kafayı yemişsin Lars! Yarın ilk iş kralla konuşup seni acilen evlendirmemiz gerekiyor, yoksa hayaletlerle aşk yaşamaya başlayacaksın."

"Saçmalama Mateo! Duydum diyorum işte, çok yakındı!"

Alex hala omuzları sarsılarak sessizce gülmeye devam ederken, dayanamayıp sağlam omzuna sert bir yumruk indirdim. "Gülmeyi keser misin?" diye fısıldadım, sesim öfke ve utançtan titriyordu. "Senin inlemeni de duymuş olabilir!"

Alex tek kaşını alayla kaldırıp yüzüme eğildi. "Adam 'kadın sesi' dedi Amara," diye mırıldandı, dudakları neredeyse kulağıma değiyordu. "Ses tellerimi bir hanımefendiyle karıştıracak kadar amatör olduğunu sanmıyorum."

Yerin dibine girmek istiyordum. Beni bu duruma getiren oydu, şimdi de dalga geçiyordu. O sırada Lars’ın sesi daha da yakından, otoriter bir tonla duyuldu: "Kim var orada? Çıkın dışarı, çabuk!"
Korkuyla gözlerimi yumup bir elimle ağzımı sıkıca kapattım. Eğer yakalanırsak... Kondrad’ın bizi bu halde görmesi, sadece benim değil, Alex’in de sonu olurdu. Hele ki o tacı başıma takalı henüz birkaç saat olmuşken.

"Yeter Lars!" dedi Mateo, sesi artık bıkkın geliyordu. "Senin halüsinasyonlarından daha mühim işlerimiz var. Komutan Darby bizi burada, görev yerimizden uzakta görürse canımıza okur. Senin hayalet seslerin yüzünden kırbaç yiyemem."

"Sesleri duymuyor musun? Bu kadar mı sağırsın, birileri var işte!"
Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki, muhafızın bunu duymamasının tek sebebi dışarıdaki rüzgardı. Sütunun arkasında, Alex’in kollarında hapsolmuş bir şekilde, hayatımın en uzun saniyelerini yaşıyordum.
"Ahmak herif! Bir saat seni mi bekleyeceğim? Gidip Komutan Darby’ye söyleyeyim de gelip seni o kulağındaki seslerle beraber zindana atsın, o zaman rahatlarsın!"

Darby’nin adını duymak Lars’ı geri adım attırmaya yetti. "Tamam, tamam Mateo, kızma! Gidiyoruz... Kimse yok gerçekten. Belki de gitmişlerdir."

Kapının o ağır kapanma sesi kulaklarımızda yankılanınca derin, titrek bir nefes verdim. Alex hemen parmağını dudaklarıma götürüp "Şşş" işareti yaptı. Gittiklerinden emin olmak için birkaç dakika daha o şekilde bekledik. Kucağında, bacaklarım beline dolanmış bir haldeyken, bedenimin ona bu kadar doğal bir şekilde uyum sağlaması canımı yakıyordu.

"Gitmişler," dedi Alex, başını yavaşça sütunun arkasından çıkarıp etrafı kolaçan ettikten sonra.
"Bir an... her şey bitti sandım," dedim, sesimdeki gerginlik hala dağılmamıştı.

Alex dudak bükerek alaycı bir gülüş sundu. "Biz seninle buna benzer ne badireler atlattık Amara... Alışmış olman gerekirdi."

Hatırlamadığımı, zihnimin koca bir boşluk olduğunu ona bir kez daha kanıtlamamak için hemen bir savunma ördüm. "Üzerinden koca bir asır geçti Alex. Benim için her şey sıfırdan başlıyor gibi, hatırla."

Alex’in gözlerinde "buna inanmıyorum" der gibi bir ışık parladı. "Öyledir elbet," dedi buz gibi bir alayla. Bir süre öylece bakıştık. Kucağında olduğumu, tenimin tenine değdiğini yeni fark ediyormuş gibi irkildim.

"Ben... artık insem iyi olacak."
Alex cevap vermedi. Sadece o derin zümrüt yeşili gözlerime baktı; bakışları sanki ruhumun derinliklerine sızmaya çalışıyordu. Sonra, hiç acele etmeden, sanki her saniyesinden zevk alıyormuş gibi beni yavaşça yere indirdi. Bedenimi onun sert hatlarına sürterek aşağı kaydırırken, aramızdaki o devasa boy farkı tekrar kendini gösterdi. Başımı yukarı kaldırmak zorunda kaldım.

Gölgeden çıkıp meşalelerin aydınlattığı ışığa doğru adım attığımızda, Alex’e dönüp bir şeyler söylemek istedim ama gördüğüm manzara karşısında nutkum tutuldu. Az önceki o alaycı, güçlü adam saniyeler içinde yok olmuştu. Alex’in yüzü yeniden kireç gibi bembeyaz kesilmiş, gözleri kan çanağına dönmüştü. Acıyla iki büklüm olurken midesini tutuyordu.

"Yine aynısı oluyor... Alex neyin var senin? Hasta mısın?" diye bağırdım, korku damarlarımda donmuştu.
Teni buz gibiydi, acıdan yüzü tanınmaz bir hal almıştı. Hiç düşünmeden yanına atılıp kaskatı kesilmiş yüzünü avuçlarımın arasına aldım. "Alex! Konuş benimle! Neden böyle oluyorsun?"

Vücudu kontrolsüzce titremeye başladı. Dişlerinin arasından zorlukla, fısıltı halinde döküldü kelimeler: "Bu... bu o değil... başka... başka bir şey..."

"Ne o değil? Anlamıyorum! Korkutuyorsun beni!"

Alex daha fazla dayanamadı. Dizlerinin bağı çözüldü ve acı dolu bir hıçkırıkla yere yığıldı. Gözleri kocaman açılmış, sadece bana bakıyordu; sanki bir şeyler söylemek istiyor ama kelimeler boğazında düğümleniyordu.

"Tamam, sakin ol... İyi olacaksın," dedim, gözlerim dolmuştu, ellerim her yerinde geziniyordu. "Ben yardım çağıracağım, hemen döneceğim, dayan!"

Tam ayağa kalkacakken, gördüğüm şeyle zaman bir kez daha durdu.
Alex’in ağzından, dudaklarının kenarından simsiyah, koyu bir sıvı sızmaya başladı. Başımı hayır anlamında salladım. "Hayır... Hayır, bu gerçek olamaz. Lütfen, Tanrım, bu yalan olsun!"
Zihnimde, Anna’nın o gün taht odasının önünde söylediği o uğursuz sözler bir çekiç gibi yankılanmaya başladı:

"Eğer yalan söylüyorsa... büyü içeriden başlar. İç organları parçalanır, ağzından simsiyah bir kan gelir ve kendi kanında boğularak can verir."

Dizlerimin üzerine çöktüm. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, önümde can çekişen adama dehşetle baktım. "Sana inanmıştım..." diye hıçkırdım. "Lanet olsun, senin yapmadığına, masum olduğuna tüm kalbimle inanmıştım! Neden Alex? Neden bize bunu yaptın?"
Terasın ay ışığı altında, kollarımda can çekişen adamın ağzından akan o siyah leke, sadece onun değil, benim de masumiyetimin ve inancımın kanıydı.

Gerçek, bazen en keskin kılıçtan daha derin yaralar açarmış; ve bugün o kılıç, tam kalbimin ortasına saplanmıştı.