17. bölüm · Amara
16. Bölüm. Safirin Çığlığı...
Evren, üzerine serilen zifiri karanlığı parıltılı kumaşlarla örtmeye çalışan devasa bir sahnedir; altındaki çürümüşlüğü, hançer sırtlı ihanetleri ve zehirli yalanları gizleyen sahte bir örtü... İnandığımız dağların karla değil, beyaz küllerle kaplı olduğunu anladığımızda, asıl ayaz o zaman başlar. Güvendiğimiz her ruh, aslında sırtımızda yerini çoktan belirlemiş bir hançerin kabzasını tutan gizli bir cellattır. Kimin hakikat, kimin maske olduğunu ayırt edemediğimiz bu sisli çağda, sadakat sadece ağızlarda çiğnenen tatsız bir kelimeden ibaret kalmışken; kalbimizin en mahrem köşesine buyur ettiğimiz o "tanıdık" yabancıların bizi yok etmek için pusuda beklediğini görmek, ölümden daha ağır bir bedeldir. Hakikat acıdır, evet; ama bir yalana sarılıp uyumak, celladının kucağında şefkat bulduğunu sanan bir kurbanın trajedisinden başka bir şey değildir.
Terasın soğuk mermerine çökmüş, hıçkırıklarımın gece rüzgarına karıştığı o uçsuz bucaksız boşlukta, ellerime bulaşan simsiyah sıvıya dehşetle bakıyordum. Bu sadece bir kan lekesi değildi; bu, onurumun, sarsılmaz sandığım inancımın ve henüz hatırlayamadığım o puslu geçmişimin külleriydi. Göğüs kafesim bir cendere gibi daralıyor, her nefeste ciğerlerime batan iğneler ruhumu kanatıyordu.
Ne yapacaktım şimdi? Masumiyetine sığındığım adamın aslında bir cellat olduğunu; beni kendi karanlığında boğmaya yeminli bir hain olduğunu öğrenmiştim. Hafızamın silinmiş sayfalarında ben bu adamla hayatımı birleştirecektim... Nasıl olurdu? Amara, nasıl bir yabancıyı, bu kadar kusursuz bir oyuncuyu kalbine baş tacı etmişti?
"Neden Alex?" diye fısıldadım, sesim hıçkırıklarımın arasında bir yaprak gibi titrerken. "Bunca yaşanmışlığın, bunca sözün ardında yatan tek şey bu karanlık mıydı?"
Alex, yerde can çekişen bir gölge gibi titriyordu. Dudakları aralanıyor, bir şeyler söylemek için çırpınıyordu ama ağzından sızan o uğursuz, simsiyah kan, kelimelerini boğazına geri tıkıyordu. Bakışlarımı ondan kaçırıp gökyüzündeki soğuk ay ışığına diktim. Gözümden süzülen tek bir damla yaş yanağımı yakarken, kalbimden Tanrı’ya sessiz bir çığlık gönderdim.
" Yalvarırım bunlar bir kabus olsun. Bir işaret gönder Tanrım, ruhumu bu karanlıktan çekip çıkaracak küçük bir işaret!"
Başımı tekrar eğdiğimde, Alex’in kaskatı kesilmiş yüzüyle karşılaştım. Gözleri kan çanağına dönmüş, dudakları hayatının son demlerini yaşayan bir kurban gibi sarsılıyordu. Az önce kollarında kendimi güvende hissettiğim o adam, şimdi gözümde celladımdan farksızdı. Derin bir nefes aldım, gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle silip ayağa kalkmaya yeltendim. Tam o anda, Alex son bir kuvvetle, titreyen eliyle kolumu kavradı.
Tutuşu o kadar zayıftı ki, istesem onu tek bir hamleyle bir kenara fırlatabilirdim. Ama yapmadım. Sadece kaşlarımı çatıp, nefret ve hayal kırıklığıyla harmanlanmış bakışlarımı ona diktim. Alex, zorlukla başını kaldırıp gözlerimin en derinine baktı. Kelimeler, siyah bir kan denizi arasından boğukça döküldü:
"Bana inanma Amara... Haklısın. Ama keşke beni sadece bu gördüğün sahneyle mahkûm etmeseydin. Çünkü ben... Hayatım boyunca en çok seni incitmekten korktum."
Hiçbir şey söylemedim. Kolumu, onun o titreyen elinden büyük bir tiksintiyle kurtardım. Bunu yaptığımda Alex’in başı, sanki tüm hayat enerjisi o anda çekilmiş gibi gürültüyle yere düştü. Bilinci hala yerindeydi, biliyordum; ama benim için o çoktan ölmüştü. Ayağa kalkıp onu baştan aşağı son bir kez süzdüm. Sesim, buzdan daha keskin bir tondaydı:
"Biliyor musun Alex? Sevilmeye bile layık olmadığını bana bizzat kendin kanıtladın. Ben seni kaybettiğimi sanıyordum... Meğer sana hiç sahip olmamışım."
Arkamı döndüm ve onu o acınası halde karanlığın ortasında bırakıp terastan çıktım. Canım yanıyordu. Hatırlamadığım bir adamın ihaneti, neden kalbimi yerinden söküyordu? Nefes almakta güçlük çekiyordum. Adımlarım beni o kattaki lavaboya sürükledi. İçeri girer girmez kapıyı kapayıp soğuk duvara yaslandım.
Ellerime baktım... Alex’in simsiyah kanı parmaklarımın arasındaydı. Musluğu sonuna kadar açıp ellerimi o hainin kanından arındırmak istercesine yıkadım. Ama tuhaf bir şey vardı; her yıkadığımda temizlenmek yerine, sanki o siyahlık ruhuma işliyordu. Musluğu kapatıp aynadaki kızarmış gözlerime baktım. Bu halde aşağı inersem herkes bir felaket olduğunu anlardı. Ronald... Ona nasıl anlatacaktım? Ona en çok o güvenmişti.
Tam havluyla ellerimi kurulayıp saçlarımı düzelttiğim sırada, boynumdaki safir kolyenin tenimi kor gibi yaktığını fark ettim. Aynaya baktığımda safirin kömür gibi karardığını gördüm. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kral Kondrad’ın sözleri bir uyarı gibi zihnimde yankılandı:
"Bu safirler senin nefesinle birleşecek. Eğer etrafında karanlık bir büyü ya da kötü bir niyet sezerse, bu taşlar karararak seni uyaracaktır."
Tehlikedeydim. Tam kapıyı açıp çıkacakken, hızla gelen bir hizmetçiyle çarpıştım. Elindeki tepsi büyük bir gürültüyle üzerime devrildi. Bardaklardan biri elimin üzerine düşüp derin bir yarık açtı. Acıyla inledim.
"Kraliçem! Çok üzgünüm, iyi misiniz? İstemeden oldu, lütfen affedin!"
Karşımda duran Mona’ydı. Bir elime, bir de boynumdaki kararmış safire baktım. Bir saniye... Kolye, Mona karşıma çıkmadan hemen önce kararmıştı. Kolye gerçekten çalışıyordu! Ama... Alex’in yanında, ona sarıldığımda, kucağına atladığımda kolye bir kez bile uyarı vermemişti! Eğer Alex gerçekten hainse, kolye neden susmuştu?
Zihnimdeki parçalar birer birer yerine oturdu. Birileri oyun oynuyordu. Birileri, Ay Taşı'nın kutsal hükmünü bile manipüle etmişti. Sinirsel bir kahkaha patlattım.
"Teşekkür ederim Tanrım! Bu bir işaret... Bu nasıl aklıma gelmedi!"
Mona dehşet içinde bana bakıyordu. "Kraliçem? Eliniz çok derin kesilmiş."
Ona bakıp gülmeye devam ettim. "Çok iyiyim Mona! Çok teşekkür ederim!" Ayağa kalktım, elimin kanamasını umursamadan ona döndüm.
"Efendim, hemen şifacıya gitmeliyiz."
"Sakın Mona! Bu olanlardan kimsenin haberi olmayacak. Hemen git ve bana sargı bezi getir. Derhal!"
Mona itiraz edecek oldu ama bakışlarımdaki otoriteyi görünce boyun eğip hızla uzaklaştı. Vakit kaybetmedim. Koşar adımlarla merdivenleri çıktım, teras kapısını hızla açtım. "Alex!" diye bağırdım.
Ama teras bomboştu. Yerdeki siyah kan lekesi ay ışığında hala parlıyordu ama Alex... Alex yoktu. Sanki karanlık onu yutmuştu.
Alex’in az önce boylu boyunca uzandığı boşluğa bakarken içimdeki fırtına yerini yıkıcı bir pişmanlığa bıraktı. Kendi sesim zihnimin duvarlarında bir kırbaç gibi şakıyordu: Kahretsin! Ona inanmadım!Eğer o son nefesini benim nefret dolu sözlerimle vermişse, bu veballe nasıl yaşayacaktım? "Tanrım," diye sitem ettim, titreyen ellerimi saçlarımın arasına geçirerek. "Ne yaptım ben? Ne yapacağım şimdi?"
Kendime ettiğim bu sitemler gecenin karanlığında yankılanırken, terasın köşesinden, az önce Alex ile saklandığımız o büyük mermer sütunun arkasından boğuk, acı dolu bir inleme sesi yükseldi. Kaşlarım hayretle çatıldı; kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpmaya başladı. Adımlarım benden bağımsız, hem ürkek hem de umut dolu bir hızla o yöne evrildi.
"Kim var orada?" diye seslendim, sesim rüzgarda titreyerek dağıldı. "Alex... Sen misin?"
Sütunun arkasına geçtiğimde gördüğüm manzara nefesimi kesti. Alex, sırtını soğuk mermere yaslamış, tamamen bitap düşmüş bir halde orada duruyordu. Terden sırılsıklam olmuş saçları alnına yapışmış, yüzü ölümün gölgesiyle yıkanmıştı.
"Alex... Sen nasıl..." Kelimeler boğazımda düğümlendi. Dizlerimin bağı çözülürcesine yanına çöktüm.
Alex, ağırlaşmış göz kapaklarını zorlukla aralayıp bulanık bakışlarını yüzüme dikti. Dudağının kenarındaki o kurumuş siyah kan lekesine rağmen, yüzünde belli belirsiz, hüzünlü bir tebessüm peydah oldu. "Geldin mi?" diye fısıldadı, sesi sanki başka bir dünyadan geliyordu. "Geldin mi zümrüt gecem?"
Ardından göğsünden sökülen kuru, hırçın bir öksürük nöbetiyle sarsıldı. Kendini toparlamaya çalışarak tekrar doğruldu ve sanki beni değil de bir hayali görüyormuş gibi derin derin baktı gözlerime. "Yine mi geldin? Bu sefer gitme... Ben de geliyorum yanına. Sahte Amara bana inanmadı, beni bu karanlıkta bırakıp gitti... Ama sen geldin. Benim Amara'm geldin. Dokunamasam da, sadece bir hayal olsan da geldin..."
Bu sözler kalbime binlerce hançer gibi saplandı. Acıyla hıçkırarak Alex’in bitkin başını göğsüme yasladım. Gözyaşlarım artık birer sel gibi yanaklarımdan süzülüyordu. "Geldim Alex... Zümrüt gecen geldi," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Özür dilerim... Sana yaşattığım o korkunç anlar için, şüphelerim için çok özür dilerim."
Alex, sanki son bir sığınağa tutunur gibi göğsüme iyice sokuldu. "Gitme, yalvarırım bırakma beni. Bu da o zalim rüyalardan biri olmasın sevgilim... Seni öyle çok özledim ki."
Bir elimle onun yumuşak saçlarını okşarken, diğer elimle hıçkırıklarımı susturmak için ağzımı sıkıca kapattım. İçimden feryat ediyordum: Affet beni Alex! Seni bu amansız savaşta yalnız bıraktığım her saniye için, sana olan inancımı bir an bile olsa yitirdiğim için beni affet! Elimdeki yaranın sızısı, ruhumdaki bu derin azabın yanında bir hiç kalıyordu. Kendimi toparlamam gerektiğini biliyordum. Alex’in yüzünü iki avucumun içine alıp gözlerini benden ayırmamasını sağladım.
"Şimdi bana yardımcı olman gerekiyor Alex. Buradan gitmemiz, kimse görmeden odama ulaşmamız lazım. Hadi lütfen, dayan."
Alex’in bakışları iyice baygınlaşmıştı. "Vücudumu... Hiç hissetmiyorum Amara," dedi, kelimeleri ağzında yuvarlayarak.
"Farkındayım, biliyorum canım ama başka yolu yok."
Onun ağır kolunu güçlükle omzuma attım. Elimin üzerindeki derin kesik, derim gerildikçe ateşle dağlanıyormuşçasına sızlıyordu ama bunu umursayacak vaktim yoktu. "Benden destek al ve ayağa kalkmaya çalış. Başarabilirsin."
Zar zor, sanki sarayın tüm ağırlığını omuzlarımda taşıyormuşum gibi ayağa kalkmaya çalıştık. Alex’in bedeni o kadar ağırdı ki, birkaç defa dengemizi kaybedip sendeledik. Mermer zeminde adeta sürünerek, birbirimize tutunarak ilerliyorduk. Elimin kanı Alex’in giysisine karışırken, acıdan dudaklarımı ısırıyordum. Her adımda midesi bulanıyor, bedeni titriyordu.
"Midem... çok bulanıyor," diye mırıldandı, sesi iyice zayıflamıştı.
"Yalvarırım odaya kadar dayan Alex! Sadece birkaç adım daha," dedim nefes nefese.
Tam terasın o ağır kapısına yaklaştığımız sırada, kapı sert bir şekilde ardına kadar açıldı. Gördüğüm görüntü karşısında kanım dondu. Ronald, büyük bir şaşkınlıkla, bir bana bir de omzumda sürüklediğim Alex’e bakıyordu. Ama asıl yıkım o an yaşandı. Alex, daha fazla dayanamayıp kolumdan kaydı ve tekrar o simsiyah, uğursuz kanı kusarak mermer zemine yığıldı.
"Alex!" diye bir çığlık attım, onu tutmaya çalıştım ama nafile... O, kendi karanlığının içinde boğulurken ben sadece seyirci kalabiliyordum.
O sırada Ronald’ın arkasında beliren Anna’nın neşeli gülümsemesi, yerdeki manzarayı görmesiyle bir anda soldu. Elini hızla ağzına götürdü, gözleri dehşetle büyüdü. Anna, yerde kendi kanında boğulurcasına çırpınan Alex’e bakarken gözlerinde tarif edilemez bir nefret parladı.
"Noctherya büyüsü gerçekleşmiş," dedi sesi titreyerek. "O hain... Gerçek yüzünü gösterdi."
Başımı çılgınlar gibi iki yana salladım. Gözyaşlarım görüşümü bulandırırken, "Hayır, hayır bu gerçek değil!" diye feryat ettim. Ama sesim, Ronald’ın damarlarındaki öfkeyi dindirmeye yetmedi.
Ronald, burnundan soluyarak, adeta bir yırtıcı gibi Alex’e bakıyordu.
"Sana inanmıştım lan!" diye kükredi, sesi terasın taş duvarlarında yankılandı. "Yapmaz demiştim! Babamın karşısında seni savundum!" Öfke kontrolünü tamamen kaybetmişti; kınındaki kılıcı büyük bir hırsla çekip çıkardı. Metalin mermere sürtünme sesi kulak tırmalayıcıydı. "Neden ulan, neden yaptın?"
Ronald, elinde ölüm saçan kılıcıyla Alex’in savunmasız bedenine doğru yürümeye başladığında, içimdeki korku bir anda yerini korumacı bir içgüdüye bıraktı. Hiç düşünmeden kendimi ileri attım ve Alex’in önüne siper oldum. "Dur Ronald! Alex yapmadı, hain o değil!"
Ronald’ın gözleri öfkeden kan çanağına dönmüştü. "Yapmış işte Amara! Bak şu yere, bak şu siyah kana! Büyünün etkisi bu, seni zehirleyen, seni öldürmeye çalışan oymuş!"
"Hayır Ronald, yemin ederim o değil!" diye bağırdım, sesim artık çatallanıyordu. Hâlâ kapının önünde şok içinde duran Anna’ya döndüm, bakışlarım bir kurtuluş yolu arıyordu. "Yalvarırım Anna, sen de bir şey söyle... O yapmadı, yardım et bana!"
Anna ağır adımlarla yanımıza geldi. Bakışları yerdeki Alex’in üzerinde tiksintiyle gezindi. "Öldür onu Ronald," dedi buz gibi bir sesle. "Bu ihanetin bedeli sadece ölümdür. Yaşamayı hak etmiyor."
Duyduklarımla kanım dondu. Ronald, beni sertçe kenara itip kılıcını havaya kaldırdığında, mantığımı tamamen yitirmiş bir halde tekrar Alex’in üzerine kapandım. Göğsümü onun titreyen bedenine siper ettim.
"Yalvarırım dinle beni! Alex masum, o hain değil!"
Anna daha fazla dayanamayıp öfkeyle haykırdı. "Yeter artık Amara! Neyi diretiyorsun? Görmüyor musun, her şey ortada! Seni öldürmeye çalışan o yalancının teki!"
Ona yalvaran gözlerle baktım. "Hayır Anna, yemin ederim doğruyu söylüyorum. Beni bir kez dinleseniz hak vereceksiniz, yalvarırım..."
Ama Anna başını büyük bir kararlılıkla salladı. "Üzgünüm küçüğüm ama Alex’in hak verilecek hiçbir yanı kalmadı." Sözü biter bitmez kolumdan sertçe tutup beni Alex’in üzerinden çekmeye çalıştı. Çığlık atarak direndim ama o beni sıkıca zapt etti. Alex yerde hareketsiz yatıyordu, nefes alıp almadığını bile göremiyordum.
"Ronald ne olur dur! Ona zarar verme, seni asla affetmem!" diye bağırdım.
Ronald kılıcını havada sabitledi, bakışları kararlıydı. "Asıl ben bu pisliği şuan burada öldürmezsem, o zaman beni affetme kardeşim."
"Anna! Anna hatırla!" diye bağırdım son bir umutla. "Boynumdaki safirler... Alex’in yanındayken tek bir an bile uyarı vermedi. Eğer kalbinde kötü bir niyet olsaydı, o taşlar karararak beni uyarırdı!"
Anna, beni tutarken yüzünde acıyan bir ifadeyle fısıldadı: "Çok eski bir kolye bu Amara. Demek ki artık gücü tükendi, çalışmıyor."
"Hayır, hayır çalışıyor!" dedim hıçkırıklarımın arasından. Mona ile olan çarpışmamda yaralanan elimi havaya kaldırdım; kesik hâlâ taze ve kanlıydı. "Bakın şuna! Ben de ilk başta sizin gibi düşündüm, Alex'e inanmadım ve onu burada ölüme terk edip gittim. Ama aşağıda Mona yanlışlıkla üstüme tepsi devirdiğinde, kolye tam bir dakika öncesinden kararmaya başlayıp beni uyardı! Tehlikeyi sezdi! Ama Alex ile burada dakikalarca yalnız kaldık, kollarındaydım... Bir kere bile kararmadı! O hain olsaydı, bu taşlar şimdiye kadar kül olurdu!"
Ronald kaşlarını çatarak elimdeki yaraya baktı, kılıcı tutan eli bir anlığına gevşedi. Terasın ortasında, ölümün ve yaşamın arasındaki o ince çizgide, herkes nefesini tutmuştu. Benim için bu yara, Alex'in masumiyetinin tek mührüydü.
Anna’nın kaskatı kesilmiş parmakları kolumdaki baskısını yavaşça gevşetti. Gözlerinde, az önceki kör nefretin yerini sarsıcı bir kuşku almıştı.
"Kolye..." diye fısıldadı sesi titreyerek. "Gerçekten uyarı mı verdi?"
Başımı hızla, çaresizce salladım. Gözyaşlarım elimin üzerindeki kurumaya yüz tutmuş kanla karışıyordu. "Eğer bana inanmıyorsanız Mona’ya sorun! Anlattığım her şey gerçek, yemin ederim. Alex... Alex ile burada dakikalarca nefes nefese kaldık, bir kez bile kararmadı! İnanın bana!"
Anna beni tamamen serbest bıraktı ve hızla yere, Alex’in yanına çöktü. Parmaklarını onun buz kesmiş boynuna, nabzını bulmak istercesine bastırdı. Birkaç saniyelik o ölümcül sessizlikte kalbim duracak gibi oldu. Sonunda başını kaldırıp Ronald’a baktı.
"Hâlâ nefes alıyor," dedi sesi emir verir gibi keskinleşerek. "Acele etmeliyiz!"
Ben de hemen yanlarına diz çöktüm, Alex’in bembeyaz yüzünü titreyen ellerimle sarmaladım. Ama Ronald hâlâ kılıcını kınından sokmamıştı; öfkesi bir volkan gibi tütüyordu.
"Ne yapacağız Anna?" diye kükredi. "Bir haini mi iyileştireceğiz?"
Anna, başını hırsla Ronald'a çevirdi. Gözlerinden şimşekler çakıyordu.
"Ya hain değilse Ronald? O zaman bir masumu kendi ellerimizle ölüme terk etmek, bir haini yaşatmaktan daha acınası, daha onursuzca bir yıkım olmaz mı?"
Sözleri terasın mermer sütunlarında yankılanırken Ronald’a yalvaran gözlerle baktım.
"Ne olur Ronald... Yardım et bize. Bak, can çekişiyor!"
Anna, Ronaldın kararsızlığını görerek baskıyı artırdı:
"Zamanımız yok! Eğer şimdi bir şey yapmazsak onu tamamen, geri dönülmez bir şekilde kaybedeceğiz!"
Ronald ağır bir küfür savurarak kılıcını sertçe kınına soktu.
"Ahh... Lanet olsun!" diye bağırdı. Hızla yanımıza gelip Alex’in bileğini kavradı. Kaşları endişeyle daha da çatıldı. "Nabzı çok zayıf. Çok fazla kan kaybetmiş, bu siyah leke damarlarını kurutuyor. Fazla dayanamaz."
Alex’in sımsıkı kapalı gözlerine, o kaskatı kesilmiş çehresine baktıkça içim parçalanıyordu. "Hepsi benim yüzümden," diye hıçkırdım. "En başından ona güvenseydim, onu burada bırakıp gitmeseydim bu kadar geç kalmazdık. Ben yaptım..."
Anna, omuzlarımdan tutup beni sarsarak kendine çevirdi. Bakışları sert ama bir o kadar da toparlayıcıydı. "Şu an ağlamanın sırası değil Amara! Kendini toparla ve bize yardım et. Yas tutmak için çok erken!"
Ronald, terasın girişine endişeli bir bakış fırlattı. "Onu bu durumda kimse görmemeli. Özellikle de babam... Eğer Majesteleri onu bu halde görürse, yanıldığını değil, haklı çıktığını düşünecek. O zaman Alex son nefesini şifacı masasında değil, babamın kılıcının ucunda verir."
"Lanet olsun Ronald!" dedi Anna, sesi artık bir komutanınki kadar otoriterdi. "Olumsuz konuşmayı bırak artık! Bu bir savaş demek, anlamıyor musun? Kral Frank’in de şu an bu sarayda olduğunu unutma. Bu gece kimse ölmemeli, duydun mu beni?"
Ronald öfkeyle saçlarını karıştırıp dişlerinin arasından tısladı: "Peki sen söyle zeki prenses! Bu kördüğümden nasıl kurtulacağız?"
Anna, işaret parmağını Ronald’a doğru tehditkar bir şekilde salladı. "Sakın Ronald, sakın beni o senin için yanıp biten aptal prenseslerinle karıştırma. Beni alaya almaya kalkarsan zekamla seni yerle bir ederim!"
Ronald, Anna’nın üzerine yürüyecekken aralarına girdim. Bir elimle Ronald'ın göğsüne yaslanıp onu durdurdum. "Yalvarırım durun artık! Bir çözüm bulun, Alex ölüyor!"
Sessizlik çöktü. Ronald’ın hırçın bakışları benim yaşlı gözlerimde yumuşadı. Anna derin bir nefes alıp fısıldadı: "Yüce Arionis’i çağırmamız gerekiyor."
Ronald hemen başını iki yana salladı.
"Olmaz! Arionis babama körü körüne sadık. Ondan gizli nefes bile almaz."
Anna duraksadı. Dudaklarını ısırdı, bir şeyi söyleyip söylememek arasında gidip geliyordu. Sonunda, "Benim aklımda biri var," dedi sesi kısılarak. "Ama emin değilim..."
Ronald, Anna’nın ne demek istediğini saniyeler içinde anlamış gibi gözlerini büyüttü. "Hayır! Hayır, kesinlikle olmaz! Aklından bile geçirme Anna!"
"Başka çaremiz yok Ronald! Arionis’ten sonra bu büyünün sırrını çözebilecek, Alex’e ne olduğunu anlayabilecek tek kişi o!"
Umutla Anna’nın koluna yapıştım. "Kim Anna? Çabuk söyle, gelsin!"
Ronald araya girdi, sesi nefret doluydu: "O iblisin bu saraya girmesi yasak! Anlamıyor musun Amara?"
"Kim Ronald? Kim?"
İkisi birbirine baktılar. Gözlerinde derin bir geçmişin gölgesi vardı. Sonunda Anna bana döndü: "Vey-l Khor... Ovrix’in en acımasız kâhini."
"Şu an ne olduğu, kim olduğu umurumda değil!" diye bağırdım. "Alex’i iyi edecekse gelsin!"
"Onun Patrickla’ya girişi yasak Amara!" dedi Ronald, sesi bir uyarı gibi gürledi.
"Neden?" diye sordum sabırsızca.
Ronald derin, kasvetli bir nefes aldı. Gözleri uzaklara daldı.
"Neden mi yasak? Çünkü o Kadın, ayak bastığı her toprağa uğursuzluk eken, nefes aldığı her saniyeyi bir felaketle mühürleyen bir lanet. Vey-l Khor, dudaklarından dökülen her kelimenin, zamanın dokusuna bir bıçak gibi saplanıp gerçek olduğu o korkunç yeteneğin sahibi. Gittiği her yerde bir kehanet bırakır ve o kehanetler, eninde sonunda sahibini bulur."
Bana yaklaştı, sesi artık bir fısıltı kadar soğuktu: "Sen doğduğun gece, sarayın koridorlarında bebek feryatları değil, onun o tüyler ürperten sesi yankılandı. Babamın kucağındaki sana bakıp o korkunç hükmü verdi: 'Bu çocuk, ölümün bile kabul etmeyeceği bir sürgün olacak. Damarlarında akan kan kurumayacak, kalbi durmayacak; o ölümsüzlüğün yüküyle kutsanacak. Ama asırlar geçip ruhu Ovrix'den yorulduğunda, kendi sonunu yine kendi elleriyle, o sisli uçurumun karanlığında arayacak.'"
Duyduklarımla sarsıldım. Sanki dizlerimin bağı çözüldü. Ama Ronald durmadı: "Babam, senin bir 'mucize' değil, sonu bir uçurumda biten sonsuz bir azap olduğun gerçeğini duymaya dayanamadı. Kâhini, sırf bu uğursuz gerçeği dile getirdiği için sürgün etti. Şimdi anlıyor musun neden yasak olduğunu?"
Şokun içinden sıyrılıp derin bir nefes aldım. Sesim her zamankinden daha kararlı çıktı: "O kâhin her kimse, sadece gerçekleri söylemiş. Ölümsüz olduğumu bilmiş, yıllar sonra kendimi o uçurumdan atacağımı da görmüş. Sırf geleceği görüyor diye bir kadını sürgün edemezsiniz!"
Dizlerimin üzerinden doğruldum, gözlerimdeki yaşı silip Ronaldın tam karşısına dikildim. "Daha fazla beklemek istemiyorum. Alex ölümle pençeleşiyor. Yalvarırım... o kâhini getirin."
Birbirlerine baktılar. Ronald’ın direnci, benim kararlılığım karşısında un ufak oldu. Anna ayağa kalktı. "Tamam," dedi, sesi kararlılıkla doluydu. "Ben giderim. Onu bulmam daha kolay olur. Stormwing ile çok uzun sürer, kendi kanatlarımı kullanacağım."
"Gerçekten bunu yapar mısın Anna?" diye fısıldadım umutla.
Anna sadece başıyla onayladı. Hiç beklemeden gidip boynuna sıkıca sarıldım. "Teşekkür ederim... Çok teşekkür ederim."
Anna benden ayrıldı, terasın ucuna doğru yürüdü. Dudakları kadim bir dilde birkaç kelime mırıldandı ve o an, sırtından devasa, parıltılı kanatlar bir patlamayla ortaya çıktı. Tek bir kelime bile etmeden kanatlarını açtı ve gecenin karanlığına, rüzgarın kalbine doğru süzülerek gözden kayboldu.
Terasın o dondurucu sessizliği yeniden üzerimize çöktü. Gökyüzündeki ay, yerdeki siyah kan lekesini suçlu bir şahit gibi aydınlatıyordu. Vakit daralıyordu; Alex’in her kesik nefesi, sanki ruhumdan bir parçayı koparıp götürüyordu. Yeniden yanına diz çöktüm, buz kesmiş parmaklarını ellerimin arasına alarak ısıtmaya çalıştım. Bakışlarımı, hala öfkeyle karışık bir endişeyle bize bakan Ronald'a çevirdim.
"Ne yapacağız şimdi Ronald?" diye sordum, sesim çaresizliğin kıyısında geziniyordu. "Öylece bekleyemeyiz."
Ronald, bakışlarını terasın açık kapısından sızan rüzgara dikerek derin bir nefes aldı. Göğüs kafesi, içindeki fırtınayı dindirmek istercesine şişip indi.
"Bilmiyorum," dedi sesi boğuklaşarak. "Ama burada duramayız. Teras çok soğuk ve bu kahrolası Noctherya büyüsü soğukta daha hızlı yayılır, damarlarındaki o siyahlığı dondurur. Alex’i acilen sıcak bir yere taşımalıyız."
Hızla ayağa kalktım, zihnimdeki haritayı taradım. "Benim odam!" dedim heyecanla. "Hemen şu koridorun sonunda, buraya çok yakın. Orayı çoktan ısıtmışlardır, onu oraya götürelim."
Ronald’ın kaşları aniden çatıldı, bakışları bir kılıç kadar keskinleşerek üzerime dikildi. "Senin odan olmaz Amara," dedi kestirip atan bir tavırla. "Benim odama götüreceğiz."
Anlamayarak yüzüne baktım. Mantığı bunun neresindeydi? "Senin odan mı? Ronald, senin odan ana merdivenlerin hemen yanında. Eğer o koridordan geçersek herkes bizi görür, muhafızlara yakalanırız. Kendi ellerinle onu Kondrad'ın önüne mi atacaksın?"
Ronald, dişlerini sıkarak üzerime doğru bir adım attı. Burnundan soluyordu. "Bir yolunu buluruz dedim! Ama senin odan olmaz Amara, anlıyor musun? Olmaz!"
Sabrımın son kırıntıları da o an buharlaşıp uçtu. Sinirden ellerim titriyordu. "Ciddi olamazsın!" diye bağırdım, sesimi alçaltmaya çalışarak. "Ha senin odan, ha benim odam! Ne fark eder? Her şekilde yanımızda olacaksın, her saniye tepemizde bekleyeceksin. Şu an can çekişen bir adam varken kıskançlık yapmanın sırası mı?"
Ronald, öfkeden kararmış gözlerini gözlerime dikti, sesi adeta bir zehir gibi döküldü dudaklarından: "Bu kıskançlık değil Amara! Ama bu adamın, bunca yıldan sonra... Bunca yaşanan hainlikten sonra tekrar kardeşimin mahremine, onun odasına girmesine asla izin vermem. Bunu benden isteme!"
"İyi!" dedim hırsla Alex’in yanına çökerken. "Sen izin verme, ama ben veriyorum! Bu benim hayatım ve bu adam benim yüzümden bu halde!"
Hala bilinci kapalı olan Alex’in koluna yapıştım. Tüm gücümü toplayarak onu yerden kaldırmaya, o koca gövdesini omuzlamaya çalıştım. Ama imkansızdı; Alex’in bedeni, tamamen teslim olmuş bir ölü kadar ağırdı. Zorlandıkça elime saplanan o derin yaranın acısıyla inledim, yüzüm acıyla buruştu ama bırakmadım.
Ronald, tepemde dikilmiş, sabır dilercesine gökyüzüne bakıyordu. "Ne yapıyorsun Amara? Kendini mi parçalayacaksın?"
"Sana ihtiyacım yok!" diye tersledim onu, nefes nefese kalmıştım. "Gölge etme yeter. Tek başıma da olsa onu odama götürürüm."
Ronald, dudaklarının arasından okkalı bir küfür savurdu. Burnundan soluyarak yanıma geldi, beni tek hamleyle kenara itti. Hiçbir şey demeden Alex’in kolunu kavradı ve onu çevik, inanılmaz bir güç gösterisiyle omzuna alıverdi. Alex’in hareketsiz bedeni Ronald'ın geniş omuzlarında bir pelerin gibi duruyordu. Ronald’ın o ham gücüne ve çevikliğine içten içe hayran kalsam da, gururumdan ödün vermeyip dik dik bakmaya devam ettim.
Ronald, omzundaki yükün ağırlığıyla hafifçe doğruldu ve bana ters bir bakış attı. "Bana öyle hayran hayran bakmayı bırak da çabuk kapıyı aç," dedi hırıldayarak. "Belim kopacak şimdi."
Hemen kendime gelip kapıya doğru fırladım. Parmak uçlarımda yükselerek kapıyı yavaşça araladım. Başımı dışarı çıkarıp koridoru bir avcı gibi süzdüm; sağa baktım, sola baktım... Meşalelerin titrek ışığında gölgelerden başka kimse yoktu. Kalbim küt küt atarken Ronald’a "gel" işareti yaptım.
Ronald’ın omzundaki Alex’in her ağır nefesi, sessizliği bir balyoz gibi dövüyordu. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan hırçın bir kuş gibi çarpıyordu; her gölgeyi bir muhafız, her rüzgar fısıltısını bir ihanet sanıyordum.
"Yavaş," diye fısıldadım arkama dönerek. Ronald, dişlerini sıkmış, alnındaki ter damlaları şakaklarından süzülürken Alex’in hareketsiz bedenini daha sıkı kavradı. Attığı her adımda mermer zemin, sanki bizi ele vermek istercesine inliyordu.
Tam köşeyi döneceğimiz sırada, koridorun uzak ucundan gelen o keskin metalik sesi duydum: Zırhların birbirine sürtünme sesi ve ritmik bot sesleri. Kanım dondu.
"Dur!" dedim, elimi Ronald’ın göğsüne sertçe yaslayarak. "Muhafızlar..."
Ronald, saniyeler içinde çevik bir hamleyle sırtını koridorun girintisindeki o büyük tabloyla gölgelenen boşluğa yasladı. Nefeslerimizi tuttuk. Adım sesleri yaklaşıyordu; iki muhafız, ellerinde meşalelerle devriye geziyorlardı. Işıkları, saklandığımız köşenin hemen önünden geçerken duvarda devasa, korkutucu gölgeler bıraktı.
"Kral Kondrad’ın emri kesin," dedi muhafızlardan biri, sesi koridorda yankılanıyordu. "Teras katında kuş uçurtulmayacak. Yeni kraliçenin güvenliği her şeyden önemli."
Diğer muhafız, tam bizim olduğumuz yöne doğru kafasını çevirdiğinde nefesimi bıçak gibi kestim. Elimdeki yaranın sızısı, adrenalinin etkisiyle zonkluyordu. Alex, tam o anda boğuk bir inilti çıkaracak gibi oldu; Ronald eliyle onun ağzını hızla kapattı. Göz göze geldik; Ronald’ın gözlerindeki o saf korkuyu ilk kez görüyordum. Yakalanırsak, bu gece sadece Alex’in değil, hepimizin sonu olurdu.
Muhafızlar birkaç saniye duraksadıktan sonra yollarına devam ettiler. Adım sesleri uzaklaşıp kaybolduğunda, ciğerlerime o ağır saray havasını açgözlülükle çektim.
"Hadi," diye fısıldadı Ronald, sesi bir hırıltı gibiydi. "Daha fazla bekleyemeyiz, kolum uyuşmaya başladı."
Yeniden harekete geçtik. Odama giden o son düzlük, sanki bir fersahlık yolmuş gibi geliyordu gözüme. Her kapı gıcırtısında, her tablodaki gözlerin bizi izlediği hissinden kurtulamıyordum. Sonunda, kapımın önündeki son virajı döndüğümüzde, tam önümüzde bir karaltı belirdi.
"Kim var orada?" diye bir ses yükseldi karanlıktan.
Dehşetle irkildim. Ama gelen Mona’ydı; elinde beyaz sargı bezleriyle, suçlu bir çocuk gibi bekliyordu. Beni ve omzundaki Alex’i görünce gözleri dehşetle büyüdü, çığlık atmamak için elini ağzına kapattı.
"Kraliçem... Bu... Bu Prens Alex mi?"
"Sessiz ol Mona!" dedim, kolundan tutup onu içeri çekerken. "Kapıyı aç, çabuk!"
Ronald, odaya girer girmez Alex’i yatağın üzerine yavaşça bıraktı. Odamın sıcak havası tenime değdiği an, bacaklarımın bağının çözüldüğünü hissettim. Kapıyı arkamızdan kilitlediğimde, dışarıdaki o gerilimli sessizlik yerini odadaki ağır nefes alışlara bıraktı.
Alex yatakta bir ölü gibi yatıyordu; siyah kan lekeleri zümrüt yeşili çarşaflarıma bulaşırken, ben sadece ellerime bakabiliyordum. Kendi kanım ve onun siyah büyüsü birbirine karışmıştı.
"İçerideyiz," dedi Ronald, nefes nefese. "Ama asıl savaş şimdi başlıyor. Anna gelene kadar onu hayatta tutmalıyız."
Zaman daralıyordu ve her saniye, Alex’in damarlarındaki o siyah zehrin biraz daha yayılması demekti.
"Peki ne yapacağız?" diye fısıldadım Ronald’a. Sesimdeki çaresizlik, odadaki barut kokulu sessizliği delip geçiyordu.
Ronald, yatağın üzerindeki kalın yün battaniyeyi büyük bir hızla Alex’in titreyen bedenine sardı. Onu bir koza gibi sarmalarken bakışları hiç olmadığı kadar ciddiydi.
"Elimizden geldiğince onu sıcak tutmamız gerekiyor Amara," dedi sesi boğuklaşarak. "Vücut ısısı düşerse o siyah kan damarlarında donar. Eğer donarsa, Anna kâhini getirse bile yapacak bir şeyimiz kalmaz."
O sırada köşede, elinde sargı bezleriyle bir heykel gibi donup kalmış olan Mona’nın varlığını hatırladım. Zavallı kız, korkudan büyümüş gözlerle yatağın üzerindeki bu dehşet verici manzarayı izliyordu. "Kraliçem..." dedi sesi titreyerek. "Neler oluyor? Bu... Bu nasıl olur?"
Mona’ya doğru bir adım attım. Titreyen ellerindeki sargı bezlerine bakarken, onun sadakatine her zamankinden daha fazla ihtiyacım olduğunu biliyordum. "Korkma Mona," dedim sesimi yumuşatmaya çalışarak. "Bize yardım etmen gerekiyor. Bu gece gördüğün hiçbir şeyi kimseye anlatmamalısın."
"Ben ne yapabilirim ki efendim?" diye sordu, çenesi birbirine vururken.
Ronald, Alex’in üzerini iyice örttükten sonra doğrularak Mona’nın yanına geldi. Heybetli duruşuyla odadaki havayı daha da ağırlaştırıyordu. "Teras kan içinde kaldı Mona," dedi emredercesine. "Orayı kimse fark etmeden temizlemen gerekiyor. Tek bir damla leke, tek bir şüphe bile kalmamalı."
Mona sarsıldı. "Efendim... Ne kanı? Kimin kanı bu?"
Ronald, Mona’nın dibine kadar girip bakışlarını onun gözlerine dikti. "Şu an sorgulamanın sırası değil! Ne diyorsam onu yap ve sakın, sakın ola bu olanlardan tek bir kelime bile bahsetme. Eğer bu gece yaşananlar bir başkasının kulağına giderse, bunun bedelini ilk sen ödersin."
Mona korkuyla yutkunup geri çekildiğinde, araya girme ihtiyacı hissettim. Elimi onun buz kesmiş, titreyen elinin üzerine koydum.
"Bizden korkma Mona. İnan bana kötü bir şey yapmıyoruz. Aksine, hepimizin iyiliği, bu sarayın selameti için çabalıyoruz. Bize güven."
Mona derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. "O zaman... Ben sıcak su almaya gideyim. Hemen terası temizlerim."
Mona kapıya yönelecekken Ronald onu durdurdu. "Önce bana şu sargıları ver."
Mona sargı bezlerini Ronald’a uzatıp saygıyla selam verdikten sonra, sessiz bir gölge gibi odadan süzülüp çıktı. Kaşlarımı çatarak Ronald’a baktım.
"O sargılarla ne yapacaksın? Alex’in yarası dışarıda değil ki, büyü içeride."
Ronald cevap vermedi. Sargıdan büyük bir parça koparıp yanıma geldi. Hiç beklemediğim bir anda yaralı elimi sıkıca kavradı. Nazik ama kararlı hareketlerle elimdeki o derin yarığı sarmaya başladı. "Yaran derin Amara. Açık kalmasın, mikrop kaparsa daha kötü olur."
Bunca kaosun, ihanet şüphesinin ve ölüm korkusunun ortasında Ronald'ın beni düşünüyor olması, boğazımda koca bir yumrunun oluşmasına neden oldu. Gözlerim dolarken onun sargıyı dikkatle bağlayışını izledim.
"Baloya geri dönmen gerekiyor," dedi Ronald başını kaldırmadan. "Yokluğun şüphe uyandırır. Kraliçenin kendi tac giyme töreninde ortadan kaybolması, babamın ve soyluların gözünden kaçmaz."
"Olmaz!" diyerek itiraz ettim. "Alex’i bu halde bırakamam. Yalnız kalamaz."
Ronald, sargının ucunu düğümlerken yüzüme baktı. "Yalnız olmayacak. Ben buradayım. Anna kâhini getirene kadar bir saniye bile başından ayrılmayacağım. Ama sonra ben de aşağı geleceğim; ikimizin birden yokluğu felaket olur."
Hüzünle ona baktığımda, Ronald elini yanağıma koyup şefkatle okşadı. "Üzülme... Ne olursa olsun, eğer Alex gerçekten hain değilse... Onu yaşatmak için kendi canımı vermem gerekirse, inan bana veririm. Yeter ki sen o güzel gözlerinden yaş dökme."
Daha fazla dayanamayıp Ronald'ın beline sıkıca sarıldım. "Yalvarırım bu gece kimse ölmesin Ronald... Sen de kendine dikkat et."
Ronald saçlarımı okşayıp alnıma sıcak bir öpücük kondurdu. "Kimse ölmeyecek Amara. Sana söz veriyorum."
Ondan yavaşça ayrıldım. Kapıya doğru yürürken son bir kez yatakta hareketsiz, bir ölü kadar sessiz yatan Alex’e baktım. Onu bu karanlığın ortasında, ölümle pençeleşirken bırakıp o sahte parıltılı salona dönmek ruhumu parçalıyordu. Ama biliyordum ki; bazen en büyük savaşlar kılıçlarla değil, en kalabalık yerlerde tutulan o sessiz yaslarla kazanırdı.
Bazı yalanlar insanı yaşatır, bazı gerçekler ise saniyeler içinde öldürür; ama en acısı, sevdiğin insanların hayatı için sahte bir gülümsemeyle ölüme dans etmektir.
Kapıyı arkamdan kapatırken koridorun soğuğu yüzüme çarptı.
