13. bölüm · Amara
12. Bölüm. İhanet ve ihtişam...
Dün geceki o buz gibi dehşetin izleri, sarayın güneş gören pencerelerinden sızan ışığa rağmen ruhumdan silinmemişti. Odam, hiç olmadığı kadar kalabalıktı; Madame Valeska, yardımcıları, sadık hizmetçilerim Elena ve Mona, hatta her zamanki korumacı tavrıyla Darby bile buradaydı. Ancak odadaki tüm bu kalabalığa rağmen kendimi uçsuz bucaksız bir boşlukta, yapayalnız hissediyordum.
Bunun en büyük sebebi Anna’nın gidişiydi. Dün kendini toparlar toparlamaz, "Annem beni çoktan ölü ilan edip yas tutmaya başlamıştır, saraya dönmem şart," diyerek yola çıkmıştı. Gitmemesi için ona neredeyse yalvarmıştım. "Beni burada bu anılarla tek başıma bırakma," demiştim ona.
Baloya gelip gelmeyeceğini sorduğumda önce tereddüt etmiş, gelmeyeceğini söylemişti. Ama sonra ona en savunmasız halimi göstermiştim; henüz her şeyi hatırlamadığımı, bu sarayın koridorlarında bir yabancı gibi hissettiğimi ve onun desteği olmadan o balo salonunun beni yutacağını anlatmıştım. O keskin inadının ardındaki yumuşak kalbi sonunda pes etmişti. Gelmeye söz vermişti ama o gidene kadar içimdeki o huzursuzluk dinmemişti.
Şimdi ise Madame Valeska’nın ellerinde bir kukla gibi dönüp duruyordum. Madame, krallığın en maharetli terzisiymiş. Parmakları iğneyle değil, büyüyle dikiyordu sanki.
"Prensesim, lütfen biraz daha dik durun," dedi Madame Valeska, ağzındaki gümüş iğnelerle mırıldanarak. Elbise, Patrickla’nın en nadide kumaşlarından dokunmuştu. Göğüs kısmı, gece mavisini andıran bir kadifeydi. Madame, eteklere doğru süzülen kumaşı öyle bir işlemişti ki, her adımımda sanki üzerimden bir şelale akıyordu. Kumaşın aralarına gizlenen minik kristaller, odadaki mum ışığını yakalayıp tenimde parıltılar oluşturuyordu.
Elena, elbiseyle uyumlu mavi, ince topuklu ayakkabıları önüme bıraktı. Mona ise elinde o gümüş tepside duran tacı tutuyordu. Tacın üzerindeki safirler, dün gördüğüm o lanetli gözün rengini hatırlatır gibi soğuk ve deliciydi. Tacı her gördüğümde tüylerim diken diken oluyor, o sembolü bırakan gölgenin yarın akşam tam karşımda durup bana gülümseyeceği düşüncesi zihnimi kemiriyordu.
"Madame," dedim sesim titreyerek. "Bu elbise... fazla mı ağır? Yoksa nefes alamayan sadece ben miyim?"
Darby, odanın köşesinde kollarını kavuşturmuş, profesyonel bir dikkatle hazırlıkları izliyordu.
"Nefes almalısınız Prensesim," dedi Darby, sesi her zamanki gibi tok ve güven vericiydi. "Yarın akşam sadece bir prenses gibi değil, bir savaşçı gibi de görünmeniz gerekecek. Madame Valeska, elbiseye o gümüş iplikleri eklediniz mi?"
Madame Valeska gururla başını salladı. "Tabii ki Darby. Elbisenin astarına, saray büyücülerinin kutsadığı ince gümüş teller işlendi. Görünmezdir ama dışarıdan gelecek kötü niyetli enerjilere karşı bir kalkan görevi görür."
Elena diz çökmüş, ayakkabıları ayağıma geçirirken başını kaldırıp bana baktı. "Prensesim, yarın akşam herkes size hayran kalacak. O gölge her kimse, sizin bu ihtişamınızın karşısında ancak ezilebilir."
Gülümsemeye çalıştım ama aynadaki aksim bana yalan söylüyordu. Elbise kusursuzdu, tacın parıltısı göz kamaştırıcıydı, ayakkabılar bir kuğu gibi zarif hissettiriyordu. Ama içimdeki o korku, tüm bu zerafetin altına saklanmış, pusuya yatmış bir yılan gibiydi. Yarın o balo salonuna girdiğimde, binlerce göz üzerimde olacakken, ben sadece o tek çift "gölge" gözü arayacaktım.
Anna’nın desteğine, Ronald’ın kılıcına ve kendi cesaretime muhtaçtım. Madame Valeska elbisemin son kıvrımını da düzelttiğinde, odada kısa bir sessizlik oldu.
"Hazırsınız prensesim," dedi Madame.
Hazır mıyım? Yoksa sadece güzel bir kurban gibi mi süslendim? Yarın akşam o müzik başladığında, dans edeceğim kişi belki de canımı almak isteyenin ta kendisi olacak.
Madame Valeska, elindeki mezurayı boynuna asıp geri çekildi ve beni bir sanat eserini inceler gibi süzdü. Ancak bakışları sadece estetik bir hayranlık içermiyordu; bir mühendisin titizliğiyle her detayı kontrol ediyordu.
"Pekala prensesim," dedi Madame Valeska, sesi odadaki ipek hışırtılarını bastırarak. "Güzellik yetmez. Yarın akşam o salonda bir kuğu gibi süzülmeniz, gerekirse bir rüzgar gibi kaçabilmeniz gerek. Şimdi, lütfen odanın bir ucundan diğerine yürüyün. Adımlarınızın kumaşla olan dansını görmem lazım."
Mona ve Elena hemen kenara çekilip bana alan açtılar. Darby ise kollarını göğsünde kavuşturmuş, bir muhafızın dikkatiyle adımlarımın dengesini tartıyordu. Ayaklarımdaki o ince topuklu, gece mavisi ayakkabıların üzerinde doğrulmaya çalıştım. İlk adımımı attığımda, eteklerimdeki binlerce kristalin birbirine çarpıp çıkardığı o hafif, melodik sesi duydum.
"Daha dik, prensesim!" diye seslendi Madame Valeska. "Kuyruğun ağırlığı sizi geriye çekmesin, siz onu yönlendirin. Dönüş yapın şimdi!"
Odanın ortasında yavaşça kendi etrafımda döndüm. Madame Valeska’nın elbiseye gizlediği o gümüş teller, dönüşüm sırasında vücuduma hafif bir direnç gösteriyor, sanki beni görünmez bir zırh gibi sarıyordu. Ama içimdeki o düğüm hala oradaydı. Her adımımda dün sabahki o felç anını hatırlıyor, bacaklarımın yeniden taş kesilmesinden korkuyordum.
"Kumaş ayaklarınıza dolanıyor mu?" diye sordu Madame, yanıma gelip eteğin ön kısmını bir santim daha yukarı iğneleyerek. "Hızlı yürümeniz gerekirse, örneğin... bir aciliyet durumunda, bu etekler size engel olmamalı."
"Biraz dar hissediyorum," diye fısıldadım, Madame'a bakarak. "Sanki... sanki elbise beni hapsetmeye çalışıyor."
Madame Valeska ellerimi tuttu, parmakları iğne batıklarından dolayı sertleşmişti ama dokunuşu şefkatliydi. "Bu sadece heyecan, prensesim. Bu elbise sizin müttefikiniz. İçindeki gümüş teller sadece kötü ruhları değil, sizin titreyen dizlerinizi de dik tutmak için orada."
Tekrar yürümeye başladım. Bu kez daha hızlı, daha kararlı. Darby’nin bakışları altındaki her adımım, yarın geceki o büyük sınavın provasıydı. Elena elindeki yelpazeyle bana eşlik ediyor, Mona ise tacın başımda ne kadar sallandığını ölçüyordu.
Madame Valeska eteğimin son kıvrımlarını düzeltip beni tekrar yürütmeye hazırlanırken, kapı o sarsılmaz otoritenin ağırlığıyla vuruldu. Henüz kimse "gir" demeye cesaret edemeden ağır meşe kapılar ardına kadar açıldı ve içeri, Kral Kondrad girdi.
Elena ve Mona ellerindeki fırçaları yere düşürecek kadar telaşla kendilerini yere attılar; Madame Valeska iğnelerini avucunda sıkıştırıp derin bir saygıyla öne eğildi. Darby, bir asker disipliniyle dimdik durup başını eğerek selam verdi. Ben ise aynadaki aksimle baş başa kalmıştım. Hala bu katı kurallara, insanların bir insanın gölgesi önünde diz çökmesine alışamamıştım. Herkes yerlere kapanırken ben sadece şaşkın ve biraz da dikbaşlı bir ifadeyle aynadan Kral'a baktım.
Kral Kondrad, omuzlarındaki ağır pelerinini arkasında bir fırtına gibi sürükleyerek odanın ortasına kadar geldi. Bakışları üzerimdeki ihtişamlı elbiseyi bir denetçi titizliğiyle taradıktan sonra doğrudan Madame Valeska’ya döndü. Sesi, her zamanki gibi emretmeye alışmış, sert ve soğuk bir tınıdaydı.
"Her şey hazır mı Madame?"
Madame Valeska, başını kaldırmadan, titreyen ama profesyonel bir sesle cevap verdi:
"Her şey tam istediğiniz gibi kralım. Prensesimiz yarın gece Patrickla’nın gücünü üzerinde taşıyacak."
Kondrad tatmin olmuş bir ifadeyle başını hafifçe salladı, ardından bakışlarını odadaki diğerlerine çevirdi. Darby ile göz göze geldiğinde sesi daha da otoriterleşti.
"Herkesi çıkart odadan."
Darby tek bir kelime bile etmedi. Sadakatinin bir gereği olarak başıyla onayladı ve diğerlerine dönerek, "Çıkın," dercesine bir işaret yaptı. Hizmetçiler, terzi yardımcıları ve hatta Madame Valeska bile adeta birer gölge gibi, sessizce odadan süzüldüler. Darby, kapıdan çıkmadan önce bana korumacı bir bakış fırlatıp ağır kapıları üzerimize kapattı.
Şimdi odada sadece iki kişi kalmıştık: Patrickla’nın korkulan kralı ve onun henüz tanımadığı, ruhu yaralı kızı. Odanın içindeki o hummalı hazırlık havası gitmiş, yerine boğucu bir sessizlik gelmişti. kalbimin o gümüş işlemeli kumaşın altında nasıl hızla çarptığını sadece ben biliyordum.
Kral Kondrad, ağır adımlarla etrafımda bir tur attı. Bakışları, Madame Valeska’nın binbir emekle işlediği gece mavisi kumaşın üzerinde, dökülen kristallerde ve başımdaki safirlerin soğuk parıltısında gezindi. Yüzündeki o her zamanki sert ifade, nadir görülen bir takdirle yumuşadı.
"Gerçek bir Patrickla prensesi gibi görünüyorsun Amara," dedi sesi yankılanarak. "Zarafetin, bu krallığın gücünü temsil ediyor. Yarın gece sadece güzelliğinle değil, asaletine olan sadakatinle de orada olacaksın. Çok güzel olmuşsun."
Boğazımdaki düğümü yutkunarak aşağı ittim ve aynadaki yansımam üzerinden ona baktım. "Teşekkür ederim, kralım," dedim kısık bir sesle. Kelimelerim dudaklarımdan dökülürken, içimdeki o huzursuzluk katlanarak artıyordu.
Onun bu iltifatları, üzerimdeki bu pahalı kumaşlar... Hepsi birer perde gibi geliyordu bana. Çünkü zihnim, iki gün önce koridorun loş ışığında duyduğum o fısıltılara hapsolmuştu. Gabriella ile o gizli konuşması... Kondrad’ın o sarsılmaz otoritesinin altında sakladığı karanlık bir kuyu vardı. Mahzende tuttuğu o kişi kimdi? Kimin nefes alıyor olması onu bu kadar öfkelendiriyordu?
Karşımda duran bu adam babam olduğunu söylüyordu ama aynı zamanda bir cellat da olabilirmiydi? O derin ve karanlık mahzenlerde, gün ışığından mahrum bıraktığı kişi acaba benim geçmişimle ya da bu sarayın üzerindeki lanetle mi ilgiliydi? Gabriella’nın o korku dolu bakışları gözümün önünden gitmiyordu.
Kondrad, düşüncelerime daldığımı fark etmiş gibi bana bir adım daha yaklaştı.
"Neden bu kadar dalgınsın Amara?" diye sordu, gözleri bir kartalınki kadar keskinleşmişti. "Hâlâ o tepsiyi ve o sembolü mü düşünüyorsun? Yoksa benden sakladığın başka bir şey mi var?"
Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Eğer Gabriella ile olan konuşmasını duyduğumu söylersem, o zindandaki gizemin kurbanı ben de olabilirdim. Ama sormazsam, bu şüphe beni içten içe bitirecekti. Şimdi sırası değil Amara. Avucumu elbisemin ipeksi kumaşına bastırarak kendimi topladım.
"Dalgın değilim," dedim, gözlerimi onunkilere dikerek. "Ama takdir edersiniz ki dün yaşananların etkisinden hâlâ tam olarak çıkmış değilim. Kendi yatak odamda, bir kukla gibi dondurulmuş olmak... Bu kolay unutulacak bir şey değil."
Kondrad, sanki cevabımı tartıyormuş gibi bir an duraksadı, sonra anlayışla başını salladı. "Haklısın. O gölgenin yüzünü görmemen kötü oldu. Eğer bir eşkalimiz olsaydı, şu an sarayın zindanları çoktan dolmuş olurdu."
"Çok uzaktaydı," diye mırıldandım, o anki çaresizliği yeniden hissederek. "Karanlık bir bedenden fazlası değildi."
"Biliyorum," dedi Kondrad kestirip atarak. Sesi aniden değişmiş, o sorgulayıcı ton gitmişti. "Neyse... Buraya bunları konuşmaya, moralini daha da bozmaya gelmedim."
Elini ağır pelerinin gizli bölmesine attı ve oradan kadife, lacivert bir kutu çıkardı. Kutuyu açtığında, odadaki loş ışık bile sanki o noktada toplandı. Kutunun içinde, mavi safirlerle bezenmiş, antik işlemeli muazzam bir gerdanlık duruyordu. Safirler o kadar derin ve berrak bir maviye sahipti ki, sanki taşların içinde durgun ama devasa bir okyanus hapsolmuştu.
Kondrad, gerdanlığı kutusundan çıkardı; zincirlerin şıngırtısı sessiz odada yankılandı. "Bu, sadece bir mücevher değil Amara," dedi ciddiyetle. "Bu, Patrickla hanedanının en eski koruma tılsımlarından biridir. Yarın gece o kalabalığın içine girdiğinde, bu safirler senin nefesinle birleşecek. Eğer etrafında karanlık bir büyü ya da kötü bir niyet sezerse, bu taşlar karararak seni uyaracaktır."
Bana doğru yaklaşıp gerdanlığı boynuma takmak için arkama geçtiğinde, aynadaki aksimizde Kondrad'ın ellerinin gümüş zinciri tutuşunu izledim. Safirler tenime değdiği an, buz gibi bir ürperti tüm vücuduma yayıldı. Taşların soğukluğu sanki damarlarımda akan kanı bir anlığına dondurmuştu.
Aynadaki yansımama baktığımda, gerdanlık elbisemle mükemmel bir uyum içindeydi ama hissettiğim şey zerafetten çok uzaktı. Kondrad'ın elleri ensemde zinciri birleştirirken, kendimi bir kurbanlık gibi süslenmiş hissediyordum. Safirlerin o derin maviliği, Gabriella ile fısıldaştığı o karanlık konuşmanın soğukluğunu anımsatıyordu bana. Beni korumak için boynuma bu kadim tılsımı takan adam, aynı zamanda zindanda birinin canını almak için emirler yağdıran adamdı. Bu gerdanlık beni dışarıdaki gölgelerden mi koruyacaktı, yoksa Kralın üzerimdeki mutlak hakimiyetinin bir nişanesi miydi?
Kondrad ellerini omuzlarıma koydu, bakışları aynada benimkilerle buluştu. "Artık daha güvendesin," dedi ama sesi bana bir vaatten çok bir emir gibi geldi.
İçimden bir ses bağırmak istiyordu: Peki ya o mahkum? O da bir zamanlar senin güvende olduğunu söylediğin biri miydi? Ama sustum. Safirlerin soğukluğu kalbime kadar işlerken, sadece başımı hafifçe sallamakla yetindim.
Kral Kondrad, ellerini omuzlarımdan yavaşça çekti; dokunuşu bir babanın şefkatinden ziyade, mülkiyetini kontrol eden bir hükümdarın soğukluğunu taşıyordu. Önünde ağır ağır döndüğümde, bakışlarındaki o keskin ve sarsılmaz ifadeyle bir kez daha karşı karşıya geldim.
"Yarın gece Patrickla’nın parlayan yıldızı olmanı bekliyorum," dedi, sesi odanın içinde bir ferman gibi yankılandı. "Herkesin gözü senin üzerinde olacak Amara. Bu yüzden her adımına, her bakışına dikkat etmelisin. Öyle bir duruş sergile ki, herkes 'Eski Amara geri dönmüş' desin. Tek bir şüpheye, tek bir zayıflık kırıntısına yer bırakma."
Eski Amara... Kimdi o? Zihnimin karanlığında kaybolmuş, hatıraları silinmiş o kadını oynamak, hiç tanımadığım birinin maskesini takmak gibiydi. İçimden bir ses bunun ne kadar imkansız olduğunu haykırıyordu; hafızası yok olan, aynadaki yüzüne bile yabancı gözlerle bakan bir genç kız, nasıl olur da koca bir krallığın beklentisini sırtlanabilirdi? Ama bu itirazı dudaklarımın ardına hapsettim.
"Elimden geleni yapacağım," dedim kısık bir sesle.
Kondrad’ın gözleri kısıldı, bu cevap onu tatmin etmeye yetmemişti.
"Elinden geleni yapacağını biliyorum," dedi, üzerime doğru heybetle bir adım atarak. "Ama ben senden elinden gelenin çok daha iyisini yapmanı istiyorum. Yarınki balo sadece bir eğlence değil Amara. Dostumuz, düşmanımız, sınırda pusuya yatmış bekleyen her bir göz orada olacak. Her an her şey olabilir. Yarın gece sergileyeceğin tek bir hata, bu krallığın surlarında açılacak bir gedik demektir."
Onun bu sözleriyle, omuzlarımdaki yükün ağırlığı bir kat daha arttı. Bu balo bir kutlama değil, bir savaş meydanıydı. İpeklerin, safirlerin ve sahte gülümsemelerin altına gizlenmiş kanlı bir diplomasi oyunu başlıyordu. Eğer tökezlersem, sadece ben değil, Kondrad’ın üzerine titrediği bu düzen de devrilecekti. O gölge, o sembol, zindanlardaki fısıltılar... Hepsi bu baloda birleşecekti.
"Dikkatli olacağımdan emin olabilirsiniz," dedim, sesime yapay bir güç katarak. "Herkes eski Amara’yı görecek. Kimsenin şüphe duymasına izin vermeyeceğim."
Kondrad, bu sözlerim üzerine otoritesini bozmadan bana gururla baktı. Gözlerinde, istediği cevabı almış bir adamın soğuk tatmini vardı. Yine de içimdeki şüphe bir çığ gibi büyüyordu; ya işleri batırırsam? Ya maskem en yanlış anda düşerse ve herkes içimdeki o korku dolu yabancıyı görürse?
"Güzel," dedi Kondrad, sesini biraz yumuşatarak ve gözlerindeki emredici tavrı koruyarak. "Sen hazırlıklara devam et. Yarın kusursuz görün."
Beni son bir kez daha, bir zafer anıtını inceler gibi baştan aşağı süzdü. Memnun bir ifadeyle arkasını döndü ve ağır adımlarla, pelerinini arkasında bir fırtına gibi sürükleyerek odadan çıktı. Kapılar kapandığında, odadaki o ağır ve baskın hava bir nebze olsun dağıldı ama kalbimdeki sıkışma baki kaldı.
Aynaya geri döndüm. Boynumdaki safir gerdanlık, Konrad'ın beklentileri gibi boğazımı sıkıyordu. Güzellik, ihtişam ve asalet... Hepsi üzerime giydirilmiş birer kafesten ibaretti. Dışarıdan bakıldığında bir prenses gibi parlıyordum ama içeride, fırtınada sürüklenen küçük bir sandal gibi çaresizdim. Yarın gece o salona girdiğimde sadece bir Prenses olmayacaktım; ben, Patrickla’nın en büyük yalanının başrol oyuncusu olacaktım.
Kondrad benden kusursuzluk istemişti ama unuttuğu bir şey vardı: En parlak mücevherler bile en karanlık gölgeleri yaratırdı. Ve ben, yarın gece o gölgelerin arasında kaybolmamak için, gerekirse o gölgelerin kendisi olmayı öğrenmek zorundaydım.
"Hazır ol Amara," diye fısıldadım aynadaki o yabancı kadına. "Çünkü yarın gece ya yeniden doğacaksın ya da bu ipeklerin içinde sonsuza dek gömüleceksin."
*~******~*
~ANNA~
Gökyüzünün sonsuz maviliğinde, kendi kanatlarımın rüzgarı tenimi yalayıp geçerken hissettiğim özgürlük paha biçilemezdi. Kanatlarımın her çırpışı, beni kadim dostum Amara’nın evi olan Drakmyr Sarayı’na biraz daha yaklaştırıyordu. Altımda uzanan yeşil vadiler birer tablo gibi süzülürken, arkamdan gelen kanat çırpışlarını duyabiliyordum. Sadık muhafızlarım, görkemli Stormwingle’larının üzerinde beni takip ediyorlardı. Stormwingin gümüşi kanatları güneşin altında parlarken, heybelerinde taşıdıkları ağır paketlerde yarınki büyük balo için hazırlanan o eşsiz kumaşlar ve mücevherler vardı.
Sarayın heybetli kuleleri görüş alanıma girdiğinde, süzülerek geniş avluya doğru alçalmaya başladım. Ayaklarım mermer zemine yumuşakça değdiğinde kanatlarımı asaletle sırtımda topladım. O an, avluda nöbet tutan muhafızlar bir telaşla üzerime doğru koştular ve önümde derin bir saygıyla eğildiler.
"Prenses Anna, hoş geldiniz!" dedi içlerinden biri, sesi heyecanla titreyerek.
Başımı hafifçe, otoriter ama zarif bir tavırla sallayarak selamlarını kabul ettim. Arkamdaki muhafızları işaret ederek emir verdim:
"Muhafızlarımın elindeki paketleri alın ve Prenses Amara’nın odasına götürün."
Ancak beklediğim itaat yerine, muhafızların birbirlerine kararsız ve endişeli bakışlar fırlattığını gördüm. Özellikle genç olan muhafızın yüzünde tarif edilemez bir tereddüt vardı. Boğazını temizleyerek, adeta fısıltıyla konuştu:
"Bağışlayın Prensesim ama... bunu yapamayız."
Kaşlarım çatıldı, içimdeki asil kan yükselmişti. Sesimi bir kılıç kadar keskinleştirerek sordum:
"Ne demek yapamam?"
Genç adam geri adım atsa da açıklamaya çalıştı:
"Efendim, dün yaşanan hadiselerden sonra Prens Ronald çok sıkı tedbirler aldı. İçeri kim girerse girsin, önce üstünü aramamız gerekiyor."
Kanımın beynime sıçradığını hissettim. Öfkem bir çığ gibi büyürken sesim avluda yankılandı:
"Bu ne cüret! Siz kimsiniz de benim üstümü aramaya kalkışıyorsunuz?"
Muhafız çaresizce boynunu büktü:
"Efendim çok üzgünüm ama emir büyük yerden..."
Arkamdaki Zerethia muhafızları bu hakaret karşısında kılıçlarının kabzasına asıldılar. "Kendinize gelin!" diye kükredi Kael. "Karşınızda Zerethia’nın Prensesi, Kral Dario’nun kızı duruyor! Bu ne hadsizliktir?"
Durumun kontrolden çıkacağını anladığımda elimle kendi adamlarımı susturdum. Amara ile aramdaki dostluğun hatırına bu saçmalığa bir son vermek istedim. "Paketleri verin," dedim soğuk bir sesle. "Açıp baksınlar."
Kendi muhafızlarım "Ama efendim!" diyerek itiraz edecek oldular ama onlara attığım tek bir sert bakış susturmaya yetti. Tam paketleri Drakmyr muhafızlarına teslim edeceklerken, avlunun girişinden gök gürültüsünü andıran o sert ses yükseldi:
"Ne oluyor burada?"
Ronald, avluya doğru heybetli ve sert adımlarla ilerliyordu. Gözleri çevredeki kimseyi görmüyor, doğrudan benim üzerime odaklanıyordu. Bakışlarında sessiz bir sorgulama vardı. Tam yanımıza geldiğinde, az önce paketleri açmaya yeltenen muhafız hemen atıldı:
"Efendim, dediğiniz gibi tedbiri sıkı tutuyoruz ama Prenses Anna itiraz ediyor."
Öfkem iliklerime kadar işlemişti. Bu muhafızın kendini haklı çıkarmaya çalışırken kullandığı o hadsiz üslup sabrımı taşırıyordu. O sırada muhafızım Kael öne çıktı ve Ronald’a saygıyla selam verip konuşmaya başladı:
"Prensim, muhafızlarınız güvenlik bahanesiyle Prenses Anna’nın üstünü aramak istedi. Bu, Zerethia Krallığı için büyük, onur kırıcı bir durumdur; özellikle Prenses Anna gibi sadık ve asil bir Prenses için."
Ronald’ın yüz hatları gerildi. Bakışlarını ağır ağır bana çevirdi, gözlerinde karanlık bir fırtına kopuyordu.
"Bu doğru mu?" diye sordu.
Gözlerimin içine sinen o ateşli nefretle ona baktım. "Benim muhafızımın sözüne itimadın yok mu Prens Ronald?"
Ronald bir an duraksadı, ardından sesini alçaltarak ama her kelimenin üzerine basarak cevap verdi:
"Şu an yalnızca senin sözüne itimatım var."
Bu beklemediğim hamle karşısında kalbim bir an teklemiş olsa da yüzümdeki maskeyi düşürmedim. "Muhafızım Kael ne dediyse doğrudur," dedim dimdik durarak.
Ronald, kendi muhafızına döndü. Sesindeki buz gibi tını herkesin ürpermesine neden oldu.
"Senin adın ne?"
"Zarek, efendim," dedi muhafız, sesinde garip bir gururla.
Ronald başıyla onayladı. "Öncelikle sözüme ve emirlerime olan sadakatinden dolayı seni tebrik ediyorum."
O an beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Gerçekten mi? diye düşündüm. Benim onurum ayaklar altına alınırken o bu ahmak muhafızı mı ödüllendiriyordu? Ronald’ın bu kadar kör ve küstah olabileceğine inanamıyordum. Yumruklarımı sıktım, bu avluyu yakıp yıkmak istiyordum. Gururum hiç bu kadar incinmemişti.
Zarek denilen muhafız, Ronald’ın bu takdiriyle göğsünü kabarttı ve bana alaycı, zafer kazanmış bir bakış fırlattı. "Efendim ben sadece—" diyordu ki Ronald sözünü bir bıçak gibi kesti:
"Fakat sen kendini ne sanıyorsun da prensesimizin en yakın dostunun, can yoldaşının üstünü arama cüretinde bulunuyorsun?"
Avluda ölüm sessizliği oldu. Zarek’in yüzündeki o kibirli ifade yerini derin bir dehşete ve şaşkınlığa bıraktı. Ronald devam etti, sesi artık şiddetliydi:
"Densiz! Sana bu yüzü kim verdi? Prenses Anna senin için 'hiç kimse' mi ahmak?"
O sırada bir muhafız nefes nefese koşarak yanımıza geldi. "Efendim bir sorun mu var?"
Ronald öfkeyle ona döndü: "Sorun mu? Evet Robert, büyük bir sorun var! Sen nasıl baş muhafızsın? Muhafızlarını böyle mi eğitiyorsun? Prenses Anna’nın üstünü aramaya kalkmışlar!"
Robert, duydukları karşısında dehşete düştü. "Efendim çok özür dilerim, tamamen benim hatam!" diyerek hemen önümde eğildi. "Prensesim, lütfen affedin. Bu çocuk henüz çaylak, daha yeni başladı, kuralları harfiyen uygulamaya çalışırken haddini aşmış. Cezası neyse vereceğim."
Ronald’ın gözleri hala Zarek’in üzerindeydi. "Bunun cezası bellidir," dedi buz gibi bir sesle. "Prensese yapılan saygısızlığın bedeli ölümdür."
Zarek, dizlerinin bağı çözülerek Ronald’ın ayaklarına kapandı. "Efendim lütfen affedin! Bilmiyordum efendim, ne olur... Annem çok üzülür, yalvarırım!"
Ronald, ayağını sertçe çekerek muhafızı kendinden uzaklaştırdı ve beni işaret etti:
"Af dilemen gereken kişi ben değilim, Prenses’tir."
Zarek bu kez sürünerek benim ayaklarıma kapanmaya yeltendiğinde, tiksintiyle bir adım geri çekildim. "Gerek yok," dedim soğukça. "Onu affettim. Bir daha gözüme gözükmesin, bu kadarı yeterli."
Zarek teşekkür ve dua mırıltılarıyla yerlere kapanırken, Robert onu yakasından tutup ayağa kaldırdı. Bana dönerek,
"Merhametiniz için minnettarım efendim," dedi ve suçlu muhafızı yaka paça avludan uzaklaştırdı.
Ronald, avludaki diğer muhafızlara dönerek gürledi:
"Prenses Anna’ya yapılan her türlü saygısızlığı şahsıma yapılmış sayarım. Herkes ayağını denk alsın!" Sonra iki muhafıza işaret ederek, "Ne duruyorsunuz? Eşyaları alın, Prenses Amara’nın odasına bırakın ve Anna’nın geldiğini derhal haber verin!" dedi.
Drakmyr muhafızları eşyaları Kael’den alıp hızla uzaklaşırken, ben Kael’e yaklaşıp sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla konuştum:
"Bu olanlardan babamın haberi olmayacak Kael."
Kael’in kaşları havalandı. "Efendim, Kral Dario’nun bu hakareti bilmesi gerekiyor. Sizin güvenliğiniz ve onurunuz söz konusu."
"Sen de mi bana karşı geleceksin Kael?" dedim, sesimdeki otoriteyi korumaya çalışarak.
Sadık muhafızım başını eğdi. "Asla efendim. Siz bana 'öl' deyin, ben sizin için ölürüm."
"Benim için ölme Kael," dedim iç çekerek. "Sadece sözümü dinle, bu yeterli."
Kael selam verip diğer muhafızla birlikte Stormwingle’larına bindi ve gökyüzüne doğru süzüldüler. Onlar gözden kaybolurken arkamı döndüğümde, Ronald’ın beni izlediğini gördüm. O sert yüz hatları bir nebze yumuşamış, yerini bir beyefendi nezaketine bırakmıştı. Eliyle sarayın girişini işaret ederek hafif bir imayla konuştu:
"Buyrun, Prenses Anna."
Gözlerimi devirdim. Başım dik, omuzlarım geride, Drakmyr Sarayı’nın içine doğru mağrur adımlarla ilerlemeye başladım.
Sarayın o yüksek tavanlı, soğuk mermer merdivenlerine adım attığımda, avludaki diplomatik krizin tortusu hâlâ omuzlarımda bir yük gibi duruyordu. Topuklarımın mermer basamaklarda bıraktığı ritmik yankı, sarayın derin sessizliğini bozuyordu. Tam Amara’nın dairesine giden kavisli dönemece varmıştım ki, merdiven boşluğunda yankılanan, o tanıdık ve buyurgan ses beni olduğum yere çiviledi:
"Anna."
Yavaşça arkamı döndüm. Ronald, merdivenlerin hemen başında, zırhının karanlık parıltısı içinde sarsılmaz bir dev gibi duruyordu. Birkaç heybetli adımla aramızdaki mesafeyi kapatıp tam karşımda durduğunda, yüzündeki o asker maskesinin ardında nadir görülen bir huzursuzluk fark ettim.
"Avludaki o talihsiz sahne... Muhafızın sergilediği hadsizlik kabul edilemezdi," dedi, sesi koridorun loşluğunda derin bir yankı bırakarak. "Fakat sen, Zerethia’nın asaletine yakışır bir sükunetle bu durumu yok ettin. Bu, takdire şayan bir duruştu."
Hafifçe duraksadı, bakışlarını koridorun loş köşelerine çevirip devam etti: "Bilmeni isterim ki, bu sıkı yönetim tedbirleri seni hedef almak maksadıyla konulmadı. Sadece..."
"Sadece ne Ronald?" diyerek sözünü bir kılıç darbesi gibi kestim. Kollarımı göğsümde birleştirip, bakışlarımı doğrudan onunkilere kilitledim. "Neden bana bir açıklama yapma zorunluluğu hissediyorsun? Patrickla’nın güvenliği bir yabancının gururundan daha önemli değil mi senin için?"
Ronald, kelimeleri zihninde tartarken çenesinin kasıldığını gördüm. "Sen, kardeşimin bu evrende ki en kıymetli sırdaşısın," dedi sonunda, sesi resmiyetin arkasına sığınarak. "Aramızda bir yanlış anlaşılmanın gölgesi bile kalsın istemem."
Kaşlarımı yukarı kaldırıp alaycı bir tebessümle ona yaklaştım. "Yani tüm bu çaba sadece Amara’nın dostu olduğum için mi? Başka hiçbir sebep yok, öyle mi?"
"Başka ne gibi bir sebep olabilir ki?" diye sordu, sesi samimi bir şaşkınlıkla kısılarak.
Kollarımı indirip sabırsız bir iç çektim. "Hiçbir şey Ronald, hiçbir şey!" diyerek arkamı döndüm ve yukarı doğru bir adım attım. Ancak tam o anda, sağ kolumda hissettiğim o güçlü ve yakıcı el beni durdurdu. Ronald, öyle ani ve çevik bir hamleyle beni kendine doğru çekti ki, nefesim boğazımda düğümlendi.
Şu an aramızdaki mesafe, bir sırrı fısıldayacak kadar kısalmıştı. Şokun etkisiyle taş kesildim. Ronald’ın keskin kehribar tonu gözleri, okyanus mavisi gözlerime öyle bir kilitlenmişti ki, evren o noktada durdu. Burnuma dolan o karakteristik koku; soğuk çeliğin metalik keskinliği ve yağmurun ardından gelen ıslak toprak kokusu... Ciğerlerime kadar işliyor, kanımın akışını hızlandırıyordu. Zırhının sıcaklığı ve nefesinin dudaklarımdaki titreyişi, her türlü mantığı devre dışı bırakıyordu.
"Söyle," diye fısıldadı Ronald; sesi bir celladın ipi kadar sarmalayıcı ve tehlikeliydi. "Başka ne olabilir?"
Yutkundum. Kalbimin göğüs kafesimi döven ritmi, sarayın taş duvarlarından bile duyulacak kadar şiddetliydi. Bu yakınlığın yarattığı çekim, en büyük korkumdan bile daha baskındı. Kendimi toparlayarak, fısıltısına aynı tonda cevap verdim: "Belki de bu soruyu bana değil, kendi vicdanına ve o buz tutmuş kalbine sormalısın."
Ronald’ın bakışları karardı, yüzünde karanlık bir hayranlık belirdi. "Dilin, bir celladın ipinden daha tehlikeli Anna," dedi, sesi artık tamamen kısıktı. "Ve emin ol, o dili susturmak için kılıcıma ihtiyacım yok."
Başımı hafifçe kaldırıp, meydan okumanın en uç sınırında dolaşarak gözlerinin tam içine baktım. "Öyle mi? O zaman neyi bekliyorsun ulu prens? Sustur beni."
O an, zamanın ve mekânın hükmünü yitirdiği, her ikimizin de iradesinin uçuruma sürüklendiği bir andı. Ancak tam o sırada, yukarıdan gelen o şaşkın ve muzip ses bizi sert bir şekilde gerçeğe fırlattı:
"Siz... ne yapıyorsunuz burada?"
Amara merdivenlerin başında durmuş, elinde elbisesinin eteğiyle, bir bana bir de Ronald’a bakıyordu. Ronald ve ben yıldırım çarpmışçasına birbirimizden koptuk. Kalbimdeki çarpıntı, suçüstü yakalanmış bir hırsızın telaşıyla karışmıştı. Durumu derhal toparlamak adına yapay bir neşeyle söze girdim:
"Ah, Amara! Elbise provası mı bu? Muazzam görünüyorsun."
Amara gözlerini kısarak basamakları indi, bakışları şüphe doluydu. "Konuyu dağıtma Anna. Az önceki manzara pek bir 'prova' gibi durmuyordu."
"Yok canım, ne dağıtması? Güzelliğinin yarattığı şoktan kelimelerimi toparlayamadım sadece," dedim,
sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
Amara, alaycı bir tavırla Ronald'a döndü.
"Yoksa bu evrende özür dileme ritüelleri bu şekilde mi ediliyor?"
Ronald, yüzündeki kırmızılığı gizlemeye çalışarak sordu: "Nasıl yani?"
"Öperek," dedi Amara, dudaklarının kenarında zafer dolu bir gülümsemeyle.
Ronald ve ben, sanki bir hakaret işitmişiz gibi aynı anda bağırdık: "Ne?!"
"Bu saçmalıkta nereden çıktı şimdi?" diye
ekledi Ronald, otoritesini yeniden inşa etmeye çalışarak.
Amara ikimizin arasına girip, sanki devlet sırrı veriyormuş gibi fısıldadı. "Açıkça görülüyor ki sarayın ortasında Anna’yı kıstırmışsın Ronald. Başka hangi niyetle bu kadar yakınlaşmış olabilirsin?"
Gözlerim dehşetle açıldı. Ronald’ın yüzü artık siyah zırhıyla kontrast oluşturan bir kızıla bürünmüştü. "Amara! Ne kıstırması, ne diyorsun sen? Sözlerine dikkat et!"
Amara kahkahasını daha fazla tutamadı. "Eğer niyetin buysa, bu kadar ulu orta yapmayın. Sarayda mahremiyet sunacak sayısız köşe var... Mesela kendi odan gibi Ronald!"
Utancın verdiği hararetle hemen Amara’nın ağzını kapattım. "Lütfen... Yalvarırım sus artık Amara!"
Amara elimi çekip koridoru çınlatan bir kahkaha attı. Ronald da ben de bu durumdan duyduğumuz rahatsızlıkla put gibi kalmıştık. "Yüzünüzdeki o ifadeyi kendi gözlerinizle görmeniz gerekirdi!" diye haykırdı Amara, gülmekten yaşaran gözlerini silerek.
Amara’nın omzuna hafifçe vurdum. "Bu yaptığın hiç de komik değil!"
"Hadi ama, sadece ortamı yumuşatmak istedim," dedi Amara, gülüşünü dindirerek. Ronald ve ben birbirimize kısa bir bakış fırlattık; o öldürücü gerilim, Amara’nın neşesiyle biraz olsun dağılmıştı.
"Görünen o ki, sen bizim üzerimizden yeterince neşelendin," dedi Ronald, derin bir iç çekerek.
Ben de yapay bir tehdit savurdum: "Sen benim elime bir kez düş de Amara, o zaman ben sana neşeyi göstereceğim."
Amara umursamazca omuz silkti. "Ben o fırsatı kimseye tanımam."
Ronald konuyu kapatmak adına sordu: "Madame Valeska ile meşgul olman gerekmiyor muydu? Neden firar ettin?"
"Anna’nın geldiğini duyunca karşılamak istedim," dedi Amara, ama gözleri yalan söylüyordu.
Ronald kaşını kaldırdı: "Yoksa Madame Valeska’nın o boğucu iğnelerinden mi kaçtın?"
Amara ellerini teslim oluyormuş gibi kaldırdı. "Suçüstü yakalandım!" dedi çocuksu bir edayla. Onu süzdüm; gece mavisi elbisesi, Patrickla’nın karanlığı içinde bir mücevher gibi parlıyordu.
"Elbise kusursuz olmuş," dedim samimiyetle.
Amara bir prenses zarafetiyle eğilip selam verdi. "Teşekkür ederim."
Gülümseyerek ekledim: "Görüyorsun ya, yavaş yavaş benimsiyorsun bu evreni."
Amara onaylayarak gülümseyecekti ki, sarayın ana girişinden yankılanan, ağır ve sarsıcı adım sesleri tüm neşeyi bıçak gibi kesti. Herkesin bakışları kapıya kilitlendi. Alex, o buz gibi aurası ve kararlı adımlarıyla içeri süzüldü.
Hepimiz bu beklenmedik gelişin şokuyla kalakalırken, sadece Ronald istifini bozmadı. Gözlerindeki o savaşçı parıltısı yeniden uyandı; sanki bu fırtınanın geleceğini başından beri biliyordu.
