19. bölüm · Amara
18. Bölüm. Gülüşün Söndüğü Gün...
~ALEX~
Aynadaki adamın yüzünde, daha önce hiç tanımadığım o tanıdık ama bir o kadar da yabancı gülümsemeyi izliyordum. Bugün o gündü. Takvimlerin durduğu, zamanın kalbimle beraber tek bir yöne akmaya başladığı gün.
Üzerimdeki ağır, kraliyet işlemeli damatlık ceketinin son düğmesini de iliklerken ellerimin hafifçe titrediğini fark ettim. Kaç savaşa girmiş, kaç ölümcül yara almıştım ama hiçbiri şu anki kadar nefesimi kesmemişti. Aynadaki yüzüme baktım. İyi görünüyordum, belki de hayatımın en iyi halindeydim ama zihnimdeki o amansız soru peşimi bırakmıyordu: Ona yakışabilecek miydim?
Amara... Benim büyüleyici, eşsiz kraliçem. Onun o duru güzelliğinin, zümrüt yeşili bakışlarının ve ruhunun asaletinin yanında layık olabilmek mümkün müydü? İmkânsızdı. O bu evrendeki herkesten, her şeyden, hatta hayal edilebilecek tüm cennet tasvirlerinden daha güzeldi.
Onu gördüğüm o ilk andan beri, ruhumun bir parçası sanki zaten ona aitmiş gibi hissetmiştim. Sanki biz bu ana varmak için yaratılmıştık; o benim karım olmak için, ben de onun gölgesinde bile olsa var olabilmek için.
"Karım..." diye fısıldadım aynadaki yansımama. Dudaklarımdan dökülen bu kelime, ruhumda bir mühür gibi çınladı. "Amara benim karım olacak. Benim gelinim..."
Bugünden sonra her sabah onun sesinin tınısıyla bu evrene dönecektim. Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk ışık onun yüzü olacaktı. Onun nefesi benim yaşama sebebim, onun varlığı benim tek gerçeğim olacaktı artık.
Aynanın karşısından ayrılıp odamın geniş penceresine doğru yürüdüm. Dışarıda, sarayın çiçeklerle bezeli bahçesi tüm görkemiyle uzanıyordu. Rüzgarla birlikte binlerce çiçeğin kokusu içeriye doluyordu ama biliyordum ki; dışarıdaki o koca bahçe ne kadar muazzam olursa olsun, hiçbir koku Amara’nın tenindeki o eşsiz kokunun yanına bile yaklaşamazdı.
Pencere pervazına yaslanıp bahçeye bakarken kendi kendime sordum: Nasıl oldu da bu kadar bağlandım sana? Sanki aklımı, kalbimi, bütün bedenimi bir büyü gibi esir almıştı. Ondan başka bir şey düşünemez, onsuz bir gelecek hayal edemez hale gelmiştim. Ama içimde en ufak bir isyan yoktu. Varsın olsun, dedim içimden; onun esiri olmaya bile razıydım. Onun sevgisinin prangaları, benim için özgürlüklerin en büyüğüydü.
Bugün bu bahçede el ele yürüyecektik. Bugün evren bizim için yeniden doğacaktı. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor, saatlerin bir an önce o kavuşma anına varması için yalvarıyordum. Hazırdım. Onun olmaya, onu korumaya ve sonsuza dek onun kollarında yok olmaya hazırdım.
Düşüncelerim, kapının tok vuruşlarıyla dağıldı. Pencere önündeki hayallerimden sıyrılıp doğruldum ve sesimi toparlayarak "Gir," dedim. İçeri giren, en güvendiğim baş muhafızım Hugo’ydu. Elinde, bugün için özel olarak hazırlanan, ellerinde hanedanımızın asaletini taşıyan ağır pelerinimi tutuyordu.
Hugo saygıyla önümde eğildi. "Efendim, pelerininizi getirdim," dedi. Sesindeki o derin hürmet, omuzlarımdaki sorumluluğun ağırlığını bir kez daha hatırlattı bana.
Başımı hafifçe sallayıp "Sağ ol Hugo," diyerek yeniden aynanın karşısına geçtim. Hugo, pelerini açıp omuzlarıma büyük bir titizlikle yerleştirdi. Ben ona doğru döndüğümde, parmaklarıyla pelerinin iplerini sanki kutsal bir emaneti bağlıyormuşçasına hassas bir şekilde bağladı. İşini bitirdiğinde iki adım geri çekilip gururla bana baktı.
Aynadaki son halime kısa bir bakış fırlattım. Pelerin omuzlarımdan aşağı heybetli bir dökülüşle inmişti. Hugo’ya dönüp gülümsedim. "Eee, söyle bakalım Hugo... Nasıl görünüyorum?"
Hugo’nun gözlerinde samimi bir parıltı belirdi. “Savaş meydanı sizi görse efendim, çarpışma daha başlamadan sona ererdi,” dedi.
Bu cevabı üzerine hafif bir kahkaha attım. "Ağzın iyi laf yapıyor Hugo, aferin," dedim. Ama asıl merak ettiğim, savaş meydanlarının ne düşündüğü değil, tek bir kadının bakışlarıydı. Sesimi biraz daha alçaltarak ekledim: "Ne dersin, prenses de beni beğenir mi?"
Hugo’nun gülümsemesi genişledi. “Prensesin bir kalbi varsa efendim… Cevap zaten bellidir.”
İçimde bir gurur ve tarifsiz bir sahiplenme duygusu kabardı. "Var Hugo, var... Ve o kalp artık sonsuza kadar benim," dedim. Sözlerim odanın duvarlarında bir yemin gibi çınladı.
Hugo başıyla onaylayıp, "Efendim, isterseniz o kalbi daha fazla bekletmeyelim," diyerek kapıya yöneldi. Önden gidip kapıyı açtı ve geçmem için bekledi. Pelerinimi hafifçe düzeltip omuzlarımı dikleştirerek odadan çıktım. Her adımımda içimden aynı şarkıyı mırıldanıyordum: Geliyorum Amara’m... Geliyorum... Sonsuza kadar 'biz' olmaya geliyorum.
Merdivenlerden aşağı indiğimde büyük salonun ortasında babam Kral Frank’i gördüm. Hazırlanmış beni bekliyordu. Onun o sarsılmaz duruşunun karşısına geçip başımla selam verdim. "Majesteleri, erken hazırlanmışsınız," dedim.
Babam, ince bir alayla kaşlarını kaldırdı. "Ben erken hazırlanmadım evlat, sen geç hazırlandın," dedi. Sesindeki o baba şefkatiyle karışık alaycılık gülümsememe neden oldu.
"Özel bir gün olduğu için biraz titizlendim baba, o yüzden geç oldu," dedim.
Kral Frank başını hafifçe yana eğdi, gözlerindeki o bilge bakışla beni süzdü. “Özel günler insanı geciktirmez Alex… Aksine daha da hızlandırır. Anlaşılan sen sadece hazırlanmakla kalmamışsın… Biraz da hayallere dalmışsın.”
Bakışlarımı bir anlığına kaçırıp yerdeki mermerlerin parıltısına baktım, sonra tekrar ona döndüm. Sesim sakin ama kararlıydı: “Bazen hayaller insanı en doğru yere götürür majesteleri… Bugün de onlardan biri olacak.”
Babam bu cevabımdan hoşlanmış gibi başını salladı. "Umarım evlat, umarım."
O an etrafıma bakındım ama ağabeyim Jack’i göremedim. Bugünü onunla da paylaşmak istiyordum.
"Jack nerede kralım? Onu göremedim," diye sordum.
Babam, "Erkenden düğün yerine gitti," dedi. "Hazırlıklarla bizzat ilgilenmek istedi. Sadece Kondrad’ın kızı evlenmiyor, benim de oğlum evleniyor. Bizden birinin orada, işlerin başında olması iyi olur diye düşündüm."
Anladığımı belirtircesine başımı salladım. Tam o sırada yanımıza bir muhafız yaklaşıp saygıyla selam verdi.
"Majesteleri, Stormwingler hazır. Gidebiliriz."
Kral Frank, bir kralın otoritesi ve bir babanın heyecanıyla bana döndü. "Hadi bakalım damat... Gidelim de gelinimi alalım."
Gülümsemem tüm yüzüme yayıldı. Başımı onaylarcasına salladım ve kanat çırpışları gökyüzünü yırtmaya hazır Stormwinglere doğru kararlı adımlarla ilerledik. Yolun sonu ona çıkıyordu, yolun sonu sonsuzluğa çıkıyordu.
*~******~*
Gökyüzü, hanedanımızın görkemini taşıyan Stormwinglerin kanat sesleriyle sarsılıyordu. En önde babam Kral Frank, hemen arkasında ben ve ardımızda bir orduyu andıran gümüş zırhlı muhafızlarımızla Ovrix semalarında süzülüyorduk. Sarayın kuleleri ufukta belirdiğinde kalbim bir Stormwingin kanat çırpışından daha hızlı atmaya başladı. Az kalmıştı; zümrüt geceme, Amara’ma kavuşmaya saniyeler kalmıştı.
Sarayın geniş avlusuna adeta bir fırtına gibi iniş yaptık. Babam Stormwinginden asaletle inerken ben de hemen ardından yere ayak bastım. Muhafızların inişiyle çıkan metalik sesler avluda yankılanırken, bizi karşılayan isme baktım: Ronald.
Yüzünde o her zamanki vakur ama mesafeli ifadeyle duruyordu.
Babamın yanına yaklaşıp saygıyla eğildi.
"Şeref verdiniz majesteleri," dedi. Babam, bir kraldan çok bir baba gibi elini Ronald’ın omzuna koydu.
"Sağ ol Ronald."
Ronald doğrulduğunda gözleri beni buldu. "Sen de hoş geldin Alex."
Elimi uzatıp onunla tokalaştım, dudaklarımda engel olamadığım bir gülümseme vardı. "Hoş bulduk da dostum... 'Dostum' demek yok mu artık?" diye takıldım.
Ronald elini hızla çekip bir adım geri gitti. "Yok," dedi sesi buz gibi bir tonda. "Kız kardeşimi sevdiğini söylediğinden beri dostluk bitti."
Babam, aramızdaki bu tanıdık çekişmeyi fark ederek araya girdi. "Aman ha! Yine tartışma çıkartayım demeyin sakın. Hele ki böyle bir günde hiç çekemem sizi."
Ronald, babama dönerek sesini yumuşattı. "Merak etmeyin majesteleri, kardeşimin en mutlu gününü mahvedecek değilim. Babam sizi büyük salonda bekliyor, siz buyrun geçin isterseniz." Babam memnun bir ifadeyle başını sallayıp saraya doğru ilerlediğinde Ronald’la baş başa kaldık.
"Yapma dostum," dedim yanına sokularak. "Kız kardeşini sevdim diye yılların dostluğuna zarar verme."
Ronald bana yan bir bakış attı. "Neyse ne... Bundan sonra sen kız kardeşimin sevdiği adamdan başka bir şey değilsin benim için."
Küçük bir kahkaha atıp kolumu omzuna attım. "Ulan varya... Aynı aldatılan sevgililer gibi davranıyorsun. Anna senin bu halini görmesin, hemen senden soğur."
Ronald, kolumu omzundan sertçe itti. "Sus ulan! Biri duyacak şimdi."
Gözlerimi kısıp alaycı bir tavır takındım. "Daha itiraf etmedin mi sevdiğini? korkak herif. Herkes anlıyor artık, bir sen kaçıyorsun."
Ronald, omuz başıma sert bir yumruk indirdi. "Senin kadar profesyonel değilim kusura bakma," dedi. Ardından derin, efkarlı bir nefes alıp sesini kıstı. "Hem o da benden hoşlanıyor mu emin bile değilim. Sürekli laf sokup duruyor, canımı sıkıyor."
Elimi tekrar omzuna koyup bu kez hafifçe sıktım, destek verircesine. "Farkında değil misin? Sevdiği için uğraşıyor seninle, bir tepki vermeni, onu fark etmeni istiyor. Anla şunu artık."
Ronald başını umutsuzca salladı. "Sanmam..." Sonra yine o sert tavrına dönüp elimi savurdu. "Neyse, gidelim biz de artık."
Tam arkasını dönüp gidecekken kolundan tutup onu durdurdum. İçimde bir yerlerde o eski suçluluk duygusu kıpırdandı. "Dur ulan... Böyle gitme. Sana ihanet ediyormuşum gibi hissettiriyorsun."
Ronald durdu, omuzları çöktü ve yüzünde gerçek bir hayal kırıklığı belirdi. "Ettin lan. Kardeşimi sevdiğini söylediğin gün, aramızdaki o sarsılmaz bağa ihanet ettin."
"Senden gizlemedim," dedim kendimi savunarak. "Geldim adam gibi karşına çıktım, 'Amarayı seviyorum' dedim."
Ronald alayla güldü. "Aradan aylar geçmiş, evlilik kararı çoktan alınmış, en son gelmiş bana haber veriyorsun. Ben böyle adamlığın taa..."
İşaret parmağımı dudaklarına doğru sallayıp böldüm lafını. "Çok ayıp, çok ayıp! Nereden öğreniyorsun sen böyle şeyleri? Patrickla’nın prensine yakışıyor mu bu küfürler?" Sonra yanağımı hafifçe ovuşturup ekledim: "Hem hatırladığım kadarıyla, sana söyledikten sonra yüzüme öyle bir yumruk çakmıştın ki, sol yanağım hâlâ arada sızlıyor."
Ronald’ın yüzündeki o sert hatlar hafifçe gevşedi. "Abartma lan. Sen de durmadın, ardından daha sertini vurdun bana."
Hafifçe kıkırdadım. "Çok acıdı be oğlum! Acıdan beynime kan gitmedi, ben de gayriihtiyari vurdum karşılığını."
Ronald da sonunda kendini tutamayıp gülmeye başladı. Onu uzun zamandır ilk kez böyle eski günlerdeki gibi yanımda gülerken görmek içimi ısıtmıştı. Fırsat bu fırsat, asıl meseleye geldim. "Amara nerede? Hazır mı?"
Gülüşü anında soldu, gözlerini devirdi. "Şımarma lan hemen! Bırak da şu duruma yavaş yavaş alışayım."
"Peki, öyle olsun," dedim. "Ama eğer izin verirsen, artık karımı görmek istiyorum."
Ronald hiçbir şey demedi, sadece arkasını dönüp saraya doğru yürümeye başladı. Sessizliğini "evet" kabul ettim ve adımlarımı onun adımlarına uydurdum. Sarayın devasa kapılarından içeri girdiğimizde, Ronald görkemli merdivenlerin başında durdu. Eliyle yukarıyı işaret etti.
"Amara kendi odasında hazırlanıyor," dedi. Başka bir kelime etmeden, babalarımızın olduğu salona doğru yürüyüp gitti.
Derin bir nefes aldım. Merdivenlerin her basamağında kalbim gümlemeye başladı. Yukarı çıkıyordum. Hayatımın aşkına, sonsuzluğuma doğru çıkıyordum.
Koridorun sonuna yaklaştıkça, havada asılı kalan o tanıdık ama bugün her zamankinden daha büyüleyici olan hafif pudra ve taze çiçek kokuları ciğerlerime dolmaya başladı. Amara’nın kapısının önünde durduğumda, ovrix dışarıda kaldı. Derin bir nefes aldım. İçeride beni bekleyen şeyin hayatımı sonsuza dek değiştireceğini biliyordum ama bu kadarını hayal etmem imkansızdı.
Yavaşça kapıyı araladım. Amara, odanın ortasında, boy aynasının önünde duruyordu. Sırtı bana dönüktü. Üzerindeki gelinlik, Ovrix’in en mahir terzilerinin ellerinden çıkmış bir şaheser gibi vücuduna oturmuştu; kumaşın üzerindeki minik elmaslar, pencereden sızan gün ışığıyla sanki canlıymış gibi parlıyordu. Ama o kumaşın içindeki kadın... O bambaşkaydı.
Adım atmayı, nefes almayı, hatta ismini söylemeyi unuttum.
Başını yavaşça omuzunun üzerinden bana doğru çevirdiğinde, ovrix ekseninden kaydı. Saçları omuzlarından bir gece şelalesi gibi dökülüyor, zümrüt gözleri taktığı tüm o pırlantalardan daha parlak bir ışıkla bana bakıyordu. Dudaklarında o bildiğim, ruhumu iyileştiren naif gülümseme belirdi.
"Alex?" dedi, sesi bir melodi gibi odaya yayıldı.
O an anladım ki, sarayda Hugo'ya "o kalp artık benim" derken yanılmışım. Asıl gerçek tam tersiydi; benim kalbim, ruhum ve her bir zerrem, onu gördüğüm ilk andan beri sonsuza dek onun olmuştu.
"Amara..." diye fısıldayabildim sadece. "Tanrım... Sen gerçek olamazsın."
Amara gülümsedi. Gülüşünün evrendeki tüm karanlıkları aydınlatabileceğine yemin edebilirdim. Heyecanı her halinden belliydi; göğsü gelinliğinin elmasları altında hızla inip kalkıyor, zümrüt gözlerinde binbir çeşit yıldız parlıyordu. Mermer zeminde Zarif adımlarla yanıma geldi. Gözlerini, ruhumun en derinlerine sızmak ister gibi gözlerime dikti.
"Gerçeğim Alex," dedi, sesi bir lütuf gibi kulaklarıma süzülürken. "Senin olan, seninle nefes alan ve bugün seninle bir bütün olacak olan gerçeğinim."
Bana biraz daha yaklaştı. Aramızdaki o son boşluğu da yok ederek elini kalbimin üzerine koydu. O an yutkundum. Her dokunuşu, teninin sıcaklığının pelerinimin kumaşını delip geçişi beni daha çok heyecanlandırıyor, aklımı başımdan alıyordu. Düğün saatine kadar nasıl sabredeceğimi, ona dokunmadan nasıl duracağımı bilmiyordum.
"Duyuyor musun?" dedi, gözlerini bir an bile ayırmadan. "Bu kalp artık sadece senin için atmıyor. Benimkiyle aynı ritmi tutturmuş, bizi sonsuza mühürlemek için çırpınıyor."
Nutkum tutulmuştu. Ne krallıklar, ne dışarıda bizi bekleyen ordu, ne de başımızdaki taçlar... O an evrende sadece birbirine kenetlenmiş iki ruh vardı. Onu her gördüğümde büyülenirdim ama bugün, bu görkemli beyazlığın içinde o, bunca yükün arasında bana bahşedilmiş en güzel hediyeydi.
"Bugün sadece bir düğün değil Alex," dedi, parmaklarını pelerinimin ipek kumaşında nazlı nazlı gezdirirken. "Bugün bizim başlangıcımız. Eğer bu bir rüyaysa, bırak evren uykusunda kalsın; ben seninle bu rüyada uyanmaya razıyım."
Daha fazla dayanamadım. Elimi o ince beline doladım ve onu yavaşça, sanki patrickla'nın en narin mücevherini tutuyormuşum gibi kendime çektim. Alnına, tüm sadakatimi ve aşkımı akıtırcasına derin bir öpücük kondurdum. Başını kaldırıp tekrar o zümrüt denizlerine bakmamı sağladığında fısıldadı: "Seni bekletmek istemedim sevgilim... Senin karşına en kusursuz halimle çıkmak istedim. Beğendin mi gerçekten?"
Elimi yavaşça kaldırıp parmaklarımı o ipekten daha yumuşak yanaklarında dolaştırdım. "Beğenmek mi?" diye fısıldadım; sesim heyecandan ve arzudan pürüzlü çıkmıştı. "Amara, sen benim hayal edebileceğim her şeyin ötesindesin. Sen benim sadece gözlerimin gördüğü değil, ruhumun beklediği o mucizesin."
Bütün evreni, tüm krallıkları uğruna yok edebileceğim o gözlerine baktım. Onu belinden kendime daha sıkı, daha kararlı yaklaştırdım. Gelinliğinin üzerindeki sert elmaslar pelerinimin ipeğine sürtünürken, odadaki taze çiçek kokuları başımı döndürüyordu.
"Eğer bu bir rüyaysa," dedim ve alnımı usulca alnına yasladım. "Bırak uyanmayalım. Bırak Ovrix batsın, krallıklar yıkılsın, zaman dursun... Sadece sen ve ben, bu sonsuz saniyede asılı kalalım. Çünkü senin yanındayken evren o kadar güzel ki, dışarıdaki hiçbir gerçeklik bununla yarışamaz."
Gece karası saçlarını parmaklarımın arasından bir su gibi süzdüm ve gözlerimi kapattım. Onun nefesi artık benim nefesimdi; onu her soluyuşumda hayata yeniden dönüyordum. "Seninle bir bütün olmak için, senin kocan sıfatıyla o kapıdan çıkmak için ömrümün geri kalanından vazgeçerdim," diye ekledim kalbimin en derinindeki mutlak dürüstlükle.
Amara başını kaldırıp doğrudan ruhuma baktı. “Ömründen vazgeçmene gerek yok…” diye fısıldadı; sesi bu kez daha derin, daha duygulu, içimi titreten bir tondaydı. “Çünkü ben… senin kalan ömrün olmak istiyorum, Alex.”
Bu sözler son direncimi de kırdı. Dudaklarımı onun dudaklarıyla birleştirdim. Ona o kadar tutkuyla, o kadar muhtaçça bağlıydım ki bazen bu hissin yoğunluğu altında eziliyordum. Onu tutkuyla, sanki Ovrixdeki son anımızmış gibi öptükten sonra geri çekildim. Alnımı alnına yaslı tutmaya devam ederek soluklandım.
"Seni çok seviyorum," dedim yavaşça, her kelimenin üzerine basarak. "Öyle çok seviyorum ki bu sevgi beni ben yapan her şeyden daha gerçek. Senden önce yaşadıklarım... Sadece sana gelene kadar geçen zamandı."
Amara’nın yüzünde o eşsiz, hafif mahcup ama bir o kadar da parlak gülümseme asılı kaldı. Derin bir nefes alıp benden bir adım uzaklaştı.
"Alex..." dedi, elleriyle hafifçe yanaklarını yelpazeleyerek. "Zaten yeterince heyecanlıyım, bir de sen böyle konuşunca kalbim yerinden çıkacakmış gibi hissediyorum."
Onun bu halleri içimdeki o kor ateşi daha da harlıyordu. Hafifçe gülerek aramızdaki mesafeyi tekrar kapattım, yanına sokulup güven vermek istercesine gözlerinin içine baktım. "Sakin ol sevgilim, her şey çok güzel olacak," dedim. Sonra dayanamayıp dudağımın kenarını çapkınca kıvırdım ve fısıldadım: "Ama dürüst olmam gerekirse hata biraz da sende... Bu kadar güzel olursan, ben kendimi nasıl durdurabilirim ki?"
Amara sahte bir kızgınlıkla ama gözlerindeki o aşk dolu parıltıyla omzuma hafifçe vurdu. "Bak, hâlâ devam ediyorsun ya!"
Bir kahkaha atarak geri çekildim, ellerimi havaya kaldırıp teslim olur gibi yaptım. "Tamam, tamam! Söz veriyorum, sustum."
Amara’nın yüzündeki gülümseme bir anlığına yerini bir gölgeye bıraktı. Omuzları hafifçe çöktü. "Dün geceden beri doğru dürüst uyuyamadım Alex... Kendimi çok yorgun hissediyorum."
Bu sözleri içimi bir endişe dalgasıyla kapladı. Hemen yanına gidip koluna nazikçe dokundum, gözlerimi yüzünde gezdirdim. "Hasta mı oluyorsun güzelim?"
Başını olumsuz anlamda salladı, bakışlarını uzaklara, sanki odada olmayan bir şeye dikti. "Hayır, hasta değilim. Ama sürekli kabus görüp durdum."
Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. "Ne gördün? Anlat bana."
Bir an duraksadı, sanki o anları zihninde yeniden canlandırmak istemiyormuş ama mecburmuş gibi kaşlarını çattı. "Şey gördüm... Tam hatırlamıyorum ama Conr Ormanı’nın sonundaki o uçurum vardı. Sen vardın... Bir de yüzünü göremediğim gölgeler." Durdu, yutkundu ve gözlerini doğrudan benimkilere dikti. "Ha, şimdi hatırladım! Gölgeler beni boğmaya çalışıyordu. Ellerinden kurtulmaya çalışıyordum ama beceremedim. Sonra... beni o uçurumdan aşağı attılar."
İçimdeki huzursuzluk büyüdü. Ovrix’te kabuslar bazen sadece birer düş değil, yaklaşan fırtınanın fısıltıları olurdu. "Karmaşık bir kabus gibi görünüyor," dedim sesimdeki endişeyi gizlemeye çalışarak. "İstersen bir kâhine sorduralım, ne dersin?"
"Şimdi hiç sırası değil Alex," dedi zoraki bir gülümsemeyle. "Düğünden sonra belki."
Başımı "tamam" anlamında salladım ama gözlerim hâlâ onun üzerindeydi. Kabusun etkisi sanki hâlâ omuzlarındaydı. Bu karamsar havayı dağıtmak, o hüzünlü bakışları neşeye çevirmek için kaşlarımı yukarı kaldırıp muzip bir ifade takındım. "Peki... Ama bu gece için yorgunluğunu bahane etmeyi düşünmüyorsun değil mi? Hiçbir bahaneyi kabul etmem, bu gece benimsin, o kadar!"
Amara, o masum ve saf ifadesiyle yüzüme baktı. Îmadaki o ince ayrıntıyı kaçırmıştı. "Neyi bahane edeceğim Alex? Gerçekten yorgunum diyorum."
Onun bu tatlı saflığı karşısında hafifçe kıkırdadım. Eğilip kulağına doğru yaklaştım. "Tüh, kötü oldu o zaman... Bu yorgunluğun üstüne bir de bu gecenin yorgunluğu eklenecek. Nasıl kaldıracaksın?"
Amara’nın zihninde taşlar yerine oturduğu anda zümrüt gözleri kocaman açıldı. "Ne... Alex! Sen...!" diye kekeledi. Utançtan kıpkırmızı kesilmişti, ne diyeceğini bilemeyerek omzuma sağlam bir tokat attı.
Gülerek geri çekildim. "Tamam güzelim, korkma! Seni yormamak için elimden geleni yaparım. Biraz zor olacak ama yapacak bir şey yok artık."
Utançtan yüzü yanıyordu. "Alex, sen benim elime düşersin!" diye tehdit savurdu tatlı bir tonda.
"O belli olmaz," dedim gözlerimi kısıp gülümseyerek. "Ama senin bu gece benim elime düşeceğin kesin güzelim."
Amara daha fazla dayanamayıp elleriyle yüzünü kapattı. Gülerek yanına gittim, ellerini nazikçe yüzünden çekip o küçücük yüzünü avuçlarımın arasına aldım. Evrendeki en narin varlığı tutuyormuşum gibi hissediyordum. Dudaklarına kısa ama yakıcı bir öpücük kondurdum. Geri çekildiğimde burunlarımız birbirine değiyordu, nefesimiz birbirine karışıyordu.
"Her haline ayrı aşığım," diye fısıldadım. Alnına da küçük bir öpücük kondurup geri çekildim. "Hazırsan gidelim mi artık? Stormwingler sabırsızlanıyor."
Amara bir an duraksadı, bir adım geri gitti. "Sen git Alex, ben annemle sonra geleceğim."
Duyduğum şeyle kaşlarım çatıldı, hayal kırıklığıyla omuzlarım düştü. "Neden? Beraber gitmeyecek miydik? Planımız buydu."
"Öyleydi ama annem, 'Gelinler düğüne en son gider' dedi. Eski bir adetmiş bu, onu kıramadım."
Canım sıkılmıştı, o yolu onunla el ele uçarak gitmek istiyordum. "Eski adetlere göre mi hareket edeceğiz şimdi? Kimse böyle yapmıyor artık," diye söylendim.
"Ben de aynısını söyledim ama annemi biliyorsun Alex. Dediğim dediktir. Kraliçe olduğu için sözüne karşı gelemem."
Sabır dilenircesine derin bir nefes aldım. Bu durum hiç hoşuma gitmedi onu bir saniye bile gözümün önünden ayırmak istemiyordum. Amara, bu huzursuzluğumu fark etmiş gibi yanıma yaklaştı ve elimi tuttu. "Son ayrılık sevgilim... Sana söz, bir daha asla ayrılmayacağız." Sonra parmak uçlarında yükselip yanağıma sıcak, küçük bir öpücük kondurdu.
Daha fazla itiraz edip o güzel yüzünü asmak istemedim. "Peki, öyle olsun bakalım," dedim pes ederek. "Ama çabuk gelin, daha fazla sabrım kalmadı."
Amara gülerek başını salladı. Ona son bir kez, o bembeyaz ihtişamı içinde baktım. Gülümsedim ve hiçbir şey demeden, kalbimin tamamını o odada bırakarak kapıdan dışarı çıktım.
Her adımımda pelerinim arkamda bir gölge gibi süzülüyor, kalbimdeki o tatlı sızı yerini yavaş yavaş garip bir boşluğa bırakıyordu. Merdivenlerden aşağı inerken zihnim hâlâ az önceki o vedadaydı; Amara’nın "Son ayrılık sevgilim" diyen sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
Büyük salonun devasa kapılarına yaklaştığımda, iki muhafız beni fark eder etmez esas duruşa geçip kapıları iki yana doğru ağır ağır açtılar. İçeri girdiğimde, salonun o görkemli atmosferinde babam Kral Frank ve Kral Kondrad’ı ayakta, ellerinde kadehlerle derin bir sohbete dalmış halde gördüm. Ronald da hemen yanlarında, kollarını göğsünde kavuşturmuş sessizce onları dinliyordu.
Kondrad, kapının açılmasıyla bakışlarını bana çevirdi. Benim yalnız olduğumu görünce kaşları anında çatıldı, yüzündeki o otoriter ifade keskinleşti.
"Alex? Kızım nerede? Neden inmedi daha, yoksa hâlâ hazır değil mi?" diye sordu, sesindeki sabırsızlık odanın her köşesine yayıldı.
Yanlarına gidip nezaketle önünde eğildim. Doğrulduğumda gözlerinin içine bakarak,
"Majesteleri, Amara önden çıkmamızı istedi," dedim.
Kondrad hayretle gözlerini kıstı.
"Nereden çıktı bu? Yeni bir adet mi?"
Başımı hayır anlamında salladım. Kondrad’ın, kendi eşinin planladığı bu durumdan haberdar olmaması beni de şaşırtmıştı.
"Hayır eski adet kralım. Kraliçe Nora istemiş bunu, Amara da onu kıramadı."
"Nora mı? Bana neden tek bir kelime bile söylememiş?"
Babam Kral Frank, ortamdaki o gerginliği dağıtmak istercesine araya girdi ve elini dostça Kondrad’ın omzuna koydu. "Dostum, bırak kadınlar kendi aralarında anlaşmışlar işte. Biz önden gidelim, onlar sonra gelirler." Ardından sesine biraz daha gizemli bir ton katarak ekledi: "Hem kraliçe büyücü soyundan gelmiyor mu? Biliyorsun, büyücülerin kadim adetlerinde gelin ve damadın törene ayrı ulaşması gerektiğine dair ritüeller vardır."
Kondrad bir an düşündü, bakışları uzaklara daldı. "Evet, doğru... Öyle bir adet var. Fakat çok eski, artık büyücüler bile uygulamıyor bunu," diye mırıldandı.
İçimdeki huzursuzluk, Kondrad’ın bu tereddüdüyle daha da körüklendi. Bir şeyler yanlıştı ama ne olduğunu kestiremiyordum.
"İsterseniz geri dönüp getireyim Amara’yı," dedim, bir bahaneyle tekrar onun yanına çıkmak isteyerek.
Kondrad başını hayır anlamında salladı. "Kalsın. Madem öyle uygun görmüşler, dedikleri gibi olsun. Daha fazla bekleyip halkı ve Stormwingleri ağaç etmeyelim." Ardından Ronald’a dönüp kesin bir emir verdi: "Ronald, sen burada kal. Onların güvenliğinden bizzat sorumlusun. Onlar çıkana kadar sarayın kapısından kuş uçurtmayacaksın."
Ronald başıyla onayladı. "Nasıl isterseniz kralım, gözünüz arkada kalmasın."
Bunun üzerine babam ve Kondrad ile birlikte salondan çıktık. Avluya, bizi bekleyen Stormwinglere doğru yürürken göğsümün üzerine bir ağırlık çöktü. Nedenini bilmiyordum; her şey yolunda gidiyordu, tören hazırdı, aşkım karşılıklıydı... Ama o Amara’nın anlattığı kabus, uçurumun kenarındaki gölgeler ve bu ani ayrılık kararı içimde uğursuz bir fırtınanın habercisi gibi dolanıyordu.
Düğün bir bitsin İlk işim Amara’nın o kabusunu en güçlü kâhinlere sorgulatmak olacak. Çünkü o zümrüt gözlerdeki o gölgeyi yok etmeden, bu evren bana hiçbir zaman tam anlamıyla aydınlık gelmeyecekti.
*~******~*
Güneşin batışına az bir süre kala, Patrickla'nin en yeşil vadisi adeta cennetten bir köşe gibi hazırlanmıştı. Amara’nın hayali olan bu kır düğünü için hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Vadinin her yanına serpilmiş beyaz taze çiçeklerin kokusu, çimen kokusuna karışıyor; meşaleler gümüş şamdanlar içinde parlayarak akşamın ilk gölgelerini selamlıyordu. Oturma alanları beyaz renk ipeklerle donatılmıştı. Her şey kusursuzdu, her şey Amara’nın istediği o görkemli sadelikteydi. Tek bir eksik vardı: Ruhumun diğer yarısı.
Vakit geçiyordu. Kalbimdeki o huzursuzluk, vadiyi saran serin rüzgarla birlikte büyüyordu. Ronald yanındaydı, biliyordum; ama içimdeki o karanlık fısıltıyı susturamıyordum.
"Hey, hangi uzak diyarlara yelken açtın yine?"
Arlo’nun sesiyle irkildim. Hafifçe koluma vurarak, merakla yüzüme bakıyordu. Düşüncelerimden sıyrılmaya çalıştım ve ona döndüm. "Bir yere daldığım yok Arlo, seni dinliyorum," dedim, sesimdeki gerginliği saklamaya çalışarak.
Arlo, alaycı bir tavırla kaşlarını kaldırdı ve hemen yanımızda duran Kenji’nin omzuna dokundu. "Görüyor musun Kenji? 'Daldığım yok' diyor ama az önce sorduğum üç soru da havada asılı kaldı."
Kenji, o her zamanki patavatsız neşesiyle araya girdi. "Aşk böyle bir şey işte dostum; en keskin kılıçları bile köreltir, en bilge adamı bir aptala çevirir."
"Kimmiş aptal sersem!" diyerek Kenji’nin koluna sertçe vurdum. Kenji gülerek kolunu sıvazlarken Arlo sırıtmaya devam ediyordu.
"Merak etme dostum," dedi Arlo elimi omzuma koyarak. "Prenses artık tamamen senin. Hâlâ neyi düşünüyorsun?"
Kenji yine o yapmacık, dramatik tavrıyla öne atıldı. "Yoksa evlenmekten vaz mı geçtin? Sen söyle, kaçırayım seni, kurtarayım bu evlilik bataklığından!"
Arlo büyük bir kahkahayla ona katıldı. "Ben de gelirim! Kendimize yeni bir hayat kurarız."
Kenji kıkırdayarak ekledi: "Olmaz! Ben ve Alex sadece ikimiz yeni bir hayat kuracağız."
Gözlerimi devirip onlara baktım. "Bir büyümediniz, hep çocuk kaldınız."
"Sinirlenme, takılıyoruz sana," dedi Arlo.
Kenji ise bir an ciddileşip beni süzdü. "Senin neyin var böyle? Bizi pek ciddiye almazdın sen."
"Yok bir şey," dedim fısıltıyla. "Amara daha gelmedi ya... Ona takıldı kafam."
Arlo güven vermek istercesine omzumu sıktı. "Dert etme dostum, gelir şimdi. Bilirsin kadınların hazırlanması biraz uzun sürer."
Kenji yine dalgaya vurdu: "Arlo, sen bu kadın ruhu işlerini nereden biliyorsun? Önceki hayatında bir nedime miydin yoksa?"
Arlo onun omzuna bir tane patlattı. "İki dakika bir ciddi ol lan!"
Kenji sitemle geri çekildi. "Yeter yahu! Gelen vuruyor, giden vuruyor. Ben gidiyorum, kendi başınıza sıkılın burada!" diyerek uzaklaştı. Arlo da arkasından bakıp bana göz kırptı.
"Ben gidip şunun gönlünü alayım, yoksa çocuk gibi küser, konuşmaz bizimle."
Onlar giderken derin bir nefes aldım. Ne zaman olgunlaşacaklardı?
Tam o sırada Başmuhafızım Hugo, nefes nefese yanıma geldi. Yüzündeki ifade kalbimi ağzıma getirdi. "Efendim!" dedi selam vererek. "Prensesin Stormwingi göründü, geliyorlar!"
Nihayet! Heyecanla üzerimi düzelttim ve Hugo ile birlikte iniş alanına doğru ilerledim. Gökyüzünde Stormwinglerin görkemli kanat çırpışlarını gördüğümde içimdeki tüm buzlar eriyecek sanmıştım. Ama Stormwingler yere konduğunda, evren başıma yıkılmaya başladı.
Önce Kraliçe Nora indi, ardından Ronald ve muhafızlar... Gözlerim delicesine Amarayı aradı. Yoktu. Amara yoktu.
Kaşlarım çatıldı, babam Kral Frank, Kral Kondrad ve ağabeyim Jack de hızla yanımıza geldi. Kraliçe Nora, üzerindeki tozu silkeleyerek konuştu: "Kusura bakmayın bir aksilik yaşadık. Stormwingim biraz rahatsızlandı." Sonra etrafa bakıp şaşkınlıkla ekledi: "Nikah kıyılmadı değil mi? Geç kalmadık?"
Babamın sesi buz gibi çıktı: "Gelin gelmeden nikah nasıl kıyılsın Nora?"
Nora’nın yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu.
"Anlamadım... Ne demek istiyorsunuz? Amara nerede?"
Öfke bir volkan gibi patladı içimde. "Onu siz söyleyeceksiniz! Amara sizinle gelecekti!"
Ronald dehşet içinde öne atıldı. "Amara gelmedi mi? Kraliçem, siz bana 'Amara önden çıktı' demediniz mi?"
Kondrad kükredi: "Annene niye soruyorsun Ronald? Sen sarayda değil miydin!"
"Ne oluyor burada!" diye bağırdım. Sesim vadide yankılandı. "Karım nerede!"
Jack koluma yapışıp beni sakinleştirmeye çalıştı ama onu sertçe ittim. Kraliçe Nora titreyerek Kondrad’a sığındı.
"Kızım nerede Kondrad? Ne yaptılar ona?"
Kondrad bana döndü, gözlerinden şüphe ve öfke fışkırıyordu.
"Alex! Amara'yı en son sen gördün! Ne dedi sana?"
"Kraliçe ile geleceğini söyledi!" dedim, sesim çaresizlikten titriyordu. "Kraliçe öyle istemiş, eski adet olduğunu söyledi!"
Gözler Nora’ya döndüğünde, o şaşkınlıkla başını iki yana salladı.
"Ne? Ben mi istemişim? İmkânı yok, ben böyle bir şey söylemedim! Amara yanıma geldi, Alex’in eski adetlere önem verdiğini, sizin adetlerde gelinin tek başına gelmesi gerektiğini söyledi. Başta kabul etmedim ama bilirsiniz, dediğini yapar... Kabul etmek zorunda kaldım!" Sonra Kondrad’ın yakasına yapıştı. "Kızımız nerede Kondrad?"
Beynim uyuşuyordu. "Ben öyle bir şey söylemedim..." diye mırıldandım. Amara neden yalan söylesindi? Neden ikimizi de kandırmıştı?
Kondrad kılıcını çeker gibi bir adım attı üzerime. "Ne oyun çeviriyorsunuz siz! Kızım nerede Alex, ona ne yaptın!"
Babam öfkeyle aramıza girdi. "Söylediklerine dikkat et Kondrad! Burada ona en son zarar verecek kişi Alex’tir!"
Ronald araya girdi, sesi her zamankinden daha ciddiydi. "Tartışarak çözüm bulamayız! Amara'yı aramamız gerekiyor!"
Jack de onu destekledi. "Ronald haklı. Başına bir şey gelmiş olabilir, hemen bir plan yapmalıyız."
Nefes alamıyordum. Amara yoktu. O gece karası saçlar, o zümrüt gözler şimdi neredeydi? O yoksa, bu düğün alanı sadece benim mezarım olurdu.
Bir anda tepemizden gelen güçlü kanat sesleri herkesi dondurdu.
Gökyüzünde beliren Stormwing’i gördüğümde kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. "Geldi," dedim kendi kendime, "bir aksilik oldu ama sonunda geldi." Ama Stormwing yaklaştıkça üzerindeki narin bedeni değil, Darby’nin o devasa cüssesini gördüm. Hayvan sert bir iniş yaptı, Darby daha tam durmadan kendini yere attı. Dev gibi adamın omuzları sarsılıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Kral Kondrad korkuyla ileri fırladı. "Darby! Ne oldu, neden bu haldesin?"
Darby’nin elleri zangır zangır titriyordu, gözlerini yerden kaldıramıyordu. "Amara..." diyebildi sadece. "Prensesim..."
O ismi duyunca göğsüme bir bıçak saplandı sandım. Kanım dondu. Öfkem ve korkum birbirine karıştı, Darby’nin yakasına öyle bir yapıştım ki onu var gücümle sarsmaya başladım.
"Amara ne! Konuşsana, ne oldu ona?" diye haykırdım. Jack ve Ronald kollarıma asıldı, beni geri çekmeye çalıştılar ama gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. "Söyle nerede Amara! Söyle!"
Ronald bağırarak beni tutmaya çalışıyordu: "Alex dur! Rahat bırak da anlatsın!"
Kraliçe Nora, sanki canı çekilmiş gibi yanımıza geldi, gözyaşları içindeydi. "Darby, yalvarırım söyle. Kızım nerede, neden gelmedi?"
Darby kendini toplamaya çalışarak, zar zor konuştu: "Prenses Amara'yı... uçuruma doğru koşarken görmüşler."
O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Amara’nın sabahki rüyası, bahsettiği o gölgeler... Birer birer zihnime üşüştü. "Hayır," dedim içimden, "hayır, bu gerçek olamaz." Jack beni hâlâ sıkıca tutuyordu ama Ronald’ın ellerinin üzerimden gevşediğini hissettim. O da yıkılmıştı.
Kondrad’ın sesi titriyordu: "Ne uçurumu Darby?"
Darby yutkunarak devam etti: "Conr Ormanı’nın sonundaki uçurum."
Dizlerimin bağı çözüldü. Ben burada düğün heyecanıyla beklerken, o rüyasındaki kâbusun içine mi düşmüştü?
Kraliçe acıyla yere çöktü, Kondrad ise kalbini tutarak sendeledi. "Hayır... kehanet gerçek olmuş olamaz," diye mırıldandı.
Babam Kral Frank hemen atıldı: "Ne duruyoruz, gidelim hemen, getirelim onu!"
Ama Darby’nin bakışları o kadar umutsuzdu ki...
"Ben duyar duymaz oraya koştum," dedi sesi titreyerek. "Ama yoktu." Sonra yumruk yaptığı elini yavaşça açtı. Jack’in elinden kurtulup Darby’nin yanına atıldım. Avucundaki şeye baktığımda nefesim kesildi.
Amara’nın o pırlantalı gelinliğinden kopmuş bir parça duruyordu Darby’nin elinde. Ama o beyaz bezin yarısı kıpkırmızı kan içindeydi. Elim titreyerek o parçayı aldım. "Nereden buldun bunu?" dedim, sesim çıkmıyordu.
Darby acıyla gözlerimin içine baktı. "Uçurumun tam kenarında..." dedi ve gözyaşları yanağından boşaldı. "Üzgünüm prens Alex... Prenses kendini uçurumdan atmış."
Nora’nın attığı o tiz çığlık bütün vadide yankılandı. Düğün alanı bir anda mezarlığa dönmüştü. İnsanlar şaşkınlık ve korkuyla birbirine bakıyordu. Birazdan nikah kıyılacaktı, birazdan birleşecektik; şimdi ise her şey kül olmuştu.
"Yalan!" diye bağırdım. Geriye doğru sendeledim, başımı iki yana sallıyordum. "Amara yapmaz bunu! O bize kıyamaz! Bana söz verdi, bu son ayrılık dedi, asla ayrılmayacağız dedi! Benim karım sözünü tutar, beni böyle bırakıp gitmez!"
Babamın ve ağabeyimin "Dur, gitme!" diye arkamdan bağırmasına aldırmadan Darby’nin geldiği Stormwing’e doğru koştum. Hiçbir şeyi düşünemiyordum, tek derdim o uçuruma varmaktı. Hayvana atladığım gibi havalandım. İçim yanıyordu, kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. "Sözünü tutarsın sen," diyordum gökyüzüne doğru, "beni öldüreceğini bilirsin, yapmazsın bunu."
Uçurumun kenarına iniş yaptığımda Stormwing daha tam durmadan yere atladım. "Amara!" diye bağırdım boşluğa doğru. Delirmiş gibi sağa sola koşmaya başladım. Ağaçların arkasına baktım, ormanın içine daldım. Amara’nın rüyasında gördüğü o gölgeleri aradım, onlarla dövüşmek, onu geri almak istiyordum. Ama kimse yoktu. Ne bir iz, ne bir ses. Sadece avucumda sıktığım o kanlı kumaş parçası vardı.
Tekrar uçurumun kenarına geldim. O derin boşluğa baktım. Amara gidemezdi, o beni bırakmazdı. Bir anda tüm gücüm bitti, dizlerimin üzerine çöktüm. Toprağı yumruklamaya başladım. Sertçe, ellerim kanayana kadar vurdum yere.
"Neden!" diye bağırdım avazım çıktığı kadar. "Neden bıraktın beni! Sensiz nefes alamadığımı bilmiyor muydun? Bunu bize neden yaptın Amara!"
Ellerim parçalanmıştı ama acıyı hissetmiyordum. İçimdeki acı o kadar büyüktü ki, fiziksel her şey etkisini yitirmişti. "Neredesin Amara?" Rüzgar sesimi alıp götürdü ama ondan bir cevap gelmedi.
Onu koruyamamıştım. "Seni bekleyemedim," diye fısıldadım hıçkırıklar içinde. "Seni o sarayda yalnız bıraktığım için özür dilerim. Yanında olmalıydım. Elini tutuyor olmalıydım."
Uçurumun kenarında, rüzgarın uğultusundan başka hiçbir ses kalmamıştı. Avucumdaki kanlı kumaşı kalbimin üzerine bastırdım; sanki o sıcaklık Amara’nın hala atan kalbiymiş gibi, sanki bu bez parçasını sıkarsam onu hayata geri döndürebilirmişim gibi...
Gözyaşlarım toprağa karışırken, dudaklarımdan sadece onun ismi döküldü.
"Amara..."
O sabah bana "Senin kalan ömrün olmak istiyorum," demişti. Şimdi o ömür, ayaklarımın altındaki o sonsuz karanlığa karışıp gitmişti. Ben burada, bu boşluğun kıyısında kalmıştım; yarım kalmış bir adam, koruyamadığı aşkının enkazı altında ezilen bir prens...
Güneş tamamen battı, vadi karanlığa gömüldü. Ama benim içimdeki karanlık, evrendeki hiçbir geceyle kıyaslanamazdı. O uçurumun başında diz çökmüş halde, ellerim parçalanmış ve ruhum paramparça bir şekilde bekledim. Belki uyanırım diye, belki bu kâbusun sonu gelir diye... Ama rüzgar soğumaya, avucumdaki kan kurumaya devam etti.
