13. bölüm · Alev Tacının Sahibi

Yasaklı Mağara: Cehennemin Ağzı

Filiz Flower

Evet yeni bölümle karşınızdayım. Buraya kadar benimle okuyan arkadaşlara teşekkür ederim. Ama hiç yorum yapmıyorsunuz hikaye nasıl gidiyor?
_______________________________

Ares’in krateri titreten sorusu, havada asılı kalan bir ölüm fermanı gibiydi. Elara tam dudaklarını aralayıp savaş tanrısına kendi şartlarını haykıracaktı ki, kraterin zeminindeki kızıl dumanlar aniden yön değiştirdi.

Kızıl dumanlar, saniyeler içinde zehirli, mor bir sise dönüştü. Sisle birlikte kraterin duvarlarında yankılanan, insanı çıldırtmanın eşiğine getiren, tiz ve kahkahalarla dolu bir ses yükseldi.

"Olimpos'un kalbine yürümek mi? Ah, sevgili savaş tanrım... Sen henüz kendi gölgeni bile koruyamıyorsun!"

Karanlığın içinden, gözleri vahşi bir sarılıkla parlayan, parmakları pençeyi andıran ve etrafına delilik dalgaları yayan Lyssa belirdi. Zeus’un yeryüzündeki gazabının ve manipülasyonunun yeni yüzüydü o.

Lyssa’nın gelişiyle Elara’nın zihnindeki şüphe, yerini ani bir baş ağrısına ve halüsinasyonlara bıraktı. Lyssa, Elara’nın titreyen elindeki iki rün parçasına doğru hamle yaptı. "O taç, kırık tanrıların oyuncağı olamaz!"

Ancak Ares, bir saniye bile tereddüt etmedi. Baltasını havada devasa bir kavisle çevirerek Lyssa’nın üzerine atıldı. İki ilahi güç çarpışırken, Ares kükredi:

"Yürümelisiniz! Gümüş Sis Dağı’ndaki mağaraya gidin! Tacın iskeleti orada... Bu delilik tanrıçası parçaları istiyorsa, önce benim baltamı tatmalı!"

Loran, Lyssa'nın yarattığı zihinsel baskı yüzünden burnundan kan sızan Elara’yı kolundan yakaladı. İki genç, arkalarında patlayan ilahi savaşın gürültüsüyle kraterden aşağıya, puslu ve tekinsiz dağ patikasına doğru koşmaya başladılar.

Loran la birlikte Elara hızlıca gümüş sis dağına gitmek için yola koyuldular. Pusula Yıldırım kayalıklarının Kuzeybatısını gösteriyordu. Elara Lorana pusulayı gösterip o tarafa gitmeleri gerektiğini söyledi. Zaten yönlerini o tarafa çevirdiklerinde magara onlara göz kırpmış gibi bir ışık patlamış ve sönmüştü.

Elara elindeki parçaların nabız gibi atmaya başladıklarını hissetti. Taca yaklaşmış olmaları onları da kavuşma istegiyle yakıyor diye düşündü. Lorana dönüp sona yaklaşıyoruz dedi. İkisi hızlarını hiç kesmeden koşmaya devam ettiler.

Elarayla Lorana zaman kazandırmak isteyen Ares baltasıyla Lyssa'nın saldırılarını önlemeye çalışıyordu. Ama Aresin unuttuğu bir şey vardı. Oda Zeus'un da artık Arese düşman olduğuydu

Oda Lyssa ya yardım etmek için gökyüzünde oluşturduğu şiddetli yıldırım fırtınasını Arese doğrulttu. Lyssa'ya çekil emrini verir vermez o kadar şiddetli bir şekilde yıldırım Arese çarptı ki ilahi bir varlık olmasına rağmen geriye savrulup dağın içine gömüldü.

Ares kendine gelmeden Lyssa ordan hemen uzaklaşıp Elaraya yöneldi.

Elarayla Loran kasabanın dışındaki ormanlık alana geldiklerinde etraf sisle kaplıydı. Gece kuşları bile susmuştu; sanki doğa, yaşanacak olan yüzleşme için nefesini tutmuştu.

Elara ve Loran pusulanın rehberliğinde "Girilmez" tabelalarının ve paslı tel örgülerin arasından geçtiler. Mağaranın ağzına vardıklarında Elara duraksadı. Pusula avucunu yakacak kadar ısındı.

Mağaranın geniş bir galeriye açıldığını gördü. Ortada, taştan bir kaidenin üzerinde rüyalarındaki o taç duruyordu. Ancak magaranın etrafı, gözleri volkan gibi yanan üç figür tarafından sarılmıştı. Bunlar, kasabadan kaybolan ve geri dönmeyen insanlardı; Lyssa’nın hırsla delirttiği koruyucular.

En öndeki, kütüphane kapısında gördüğü adamdı. Elinde paslı bir demir çubuk tutuyordu. Elara o an anlamıştı. İnsanoğlu hatalarından ders çıkarmıyordu. O zaman bir daha Lyssa ya inanmayacagını söylemişti ama şimdi yine karşısındaydı.

Buraya kadar geldikten sonra geriye dönemezlerdi. Magaraya girebilmek için onları geçmeleri gerekiyordu. Magara mühürlü oldugunda zaten onlar içeri giremezdi. Ama Elaranın da geçmesine izin vermezlerdi.

Elara onlarla nasıl baş etmesi gerektiğini düşünürken geçen sefer ki gibi sarılmayla olmayacagını biliyordu. Ellerini yakan bir gücü vardı. Onu mu kullanmalıydı? Ateş, insanlara zarar verebilirdi ve o bunu yapmak istemiyordu. Yoksa hançeri mi kullanmalıydı? Hiç bir şeyden emin değildi.

Elara bunları düşünürken; "Onları bana bırak!" dedi Loran birden, öne fırlayarak. Kılıcının kabzasını sıkıca kavradı. "Gücünü onlara harcama Elara, senin taca ulaşman gerek. Ben onları oyalarım!"

Kütüphane kapısındaki adam elindeki paslı demir çubukla vahşi bir çığlık atarak Loran’ın üzerine atıldı. Loran, kılıcını ustaca savurarak darbeyi karşıladı.

Metalin metale çarpma sesi mağara duvarlarında yankılanırken, diğer iki koruyucu da hırlayarak harekete geçti.

Loran, çocukluğundan beri aldığı tüm eğitimi ortaya koyarak üç koruyucunun arasında adeta bir duvar ördü. Amacı onları öldürmek değil, sadece geride tutmaktı.

Elara, Loran'ın yarattığı o ani boşluğu gördü. Kalbi göğsünü yırtacak gibi çarparken, koruyucuların arkasından sıyrılıp mağaranın o görünmez mühür hattına doğru depar attı. Arkasından uzanan paslı bir el zırhını sıyırdı ama Elara kendini ileri fırlattı.

Mühür çizgisini geçtiği an, arkasındaki sesler aniden boğuklaştı. Koruyucular, görünmez bir duvara çarpmış gibi mağara ağzında kalmış, öfkeyle bağırıyor ama içeri adım atamıyorlardı.

Loran ise mühür çizgisinin hemen dışında, onları mağaradan uzak tutmak için kalkan gibi durmaya devam ediyordu.

Elara nefes nefese arkasına baktı, ardından galerinin ortasındaki taştan kaideye yöneldi. Adımları ağırlaştı. Ortada, havada asılı duran o taç, adeta bir tanrının kalbi gibi parıldıyordu.

Taca elini uzattığı an, yakutun içindeki kırmızı parıltı Elara'nın gözlerine doldu. Ama taç göründüğü gibi değildi. Ona dokunduğu anda sadece savaşın vahşetini değil, Ares'in o hiç kimseye göstermediği hüzünlü anılarını da gördü: Barış için savaşmak zorunda kalan bir tanrının yalnızlığı...

Mağaranın duvarları sarsılmaya başladı. Lyssa, fiziksel bir formda, duman ve gölgeden oluşan devasa bir silüet olarak magaranın dışında belirdi.
"Onu alırsan," dedi Lyssa, sesi bu sefer ipeksi bir zehir gibiydi. "Sadece Olimpos’un değil, kendi sonunu da getireceksiniz. Ares'in o hüzünlü maskesine aldanma melez. O taç tamamlandığında, zıt güçleri bir arada tutmak için bir kurbana ihtiyacı var. Kendi elleriyle seni o ilahi ateşe atacak."

Elara, zihnini bulandıran bu delilik dalgasına karşı dişlerini sıktı. Tacın içindeki anılardan aldığı o his, Zeus'un ve Lyssa'nın fısıldadığı şüpheyi bastırmaya yetmişti. Ares bir savaş tanrısı olabilirdi ama o, en azından yalan söylemiyordu.

"Yalan söylüyor!" diye bağırdı Loran, arkada deliren koruyuculardan birini savuştururken.

Sırtındaki çantadan, kraterdeki savaştan kalan ve kanıyla parıldayan kadim günlüğün son parçasını çıkardı.

"Aetheris’in günlüğü... Elara, büyükbabam bu günlüğü çalmamış! Aetheris her şeyi biliyordu. Gelecekte Ares’in bu yalnızlığa ve hırsa yenik düşeceğini gördüğü için günlüğü büyükbabama bizzat o verdi. Tanrıların gazabını çekmemek için 'hırsızlık' süsü verdiler. Aetheris, Ares’in o karanlık öfkesine yön verecek, bu tacı taşıyabilecek tek gücün senin melez kanın olduğunu biliyordu. Biz piyon değiliz, biz bu dünyanın son umuduz!"

Loran’ın sözleri mağarada çınlarken, Elara elindeki Lav Kristali ve Fırtına Rünü'nü tacın üzerindeki boş yuvalara doğru yaklaştırdı. Parçalar taca yerleştiği an, mağaranın içi kızıl ve mavi bir ışık patlamasıyla sarsıldı. Lyssa’nın gölge formu acı bir çığlıkla geriye doğru, kendisinin hırsla kör ettiği korucular da onunla beraber geriye savrulurken , mağaranın girişinde ağır adımlar duyuldu.

Siyah zırhı parçalanmış, üzerinde hala dumanlar tüten devasa baltasıyla Ares içeri girdi. Gözleri, Elara’nın elinde birleşen Alev Tacı’na kilitlenmişti. Yüzündeki o her zamanki vahşi tebessüm bu kez buruk bir gururla birleşti.

"Kaderinizden kaçamayacağınızı söylemiştim," dedi Ares, sesi mağaranın duvarlarında yankılanarak. "Şimdi tacı ait olduğu yerle bir edip her şeyi yoluna koyma ve o lanet tanrıların içinden geçme vakti. Olimpos bizi bekliyor."