9. bölüm · Alev Tacının Sahibi

Seçim

Filiz Flower

Kitabı okuyan var mı? Begendiyseniz yazar mısınız?

_____________________________

Elara’nın parmak uçları, saf enerjiden dövülmüş lav kristaline dokunduğu an zaman durdu. Zamanın durduğu o mikroskobik saniyede mağaradaki tüm sesler kesildi; ne anne ve babasının çığlıkları duyuldu ne de kükürt kokulu rüzgarın uğultusu. Ardından, evrenin başlangıcından beri orada duran bir mühür kırıldı.

GÜM!

Mağaranın kalbinden, adeta görünmez bir kıyamet dalgası yayıldı. Işık hızında genişleyen bu şok dalgası, önüne çıkan her şeyi yıkıp geçen saf, ilahi bir patlamaydı.

Elara, tacın parçasının enerjisiyle havaya uçtu; vücuduna çarpan dalga nefesini göğsünden söküp alırken geriye doğru savruldu.

Birkaç metre ötede duran Loran da bu devasa basınca karşı koyamadı. İkisi de mağaranın sert, taş zeminine büyük bir gürültüyle çakıldılar.

Defterler çantadan saçıldı, mağaranın tavanından devasa kaya parçaları koparak yere indi. Ortalığı kör edici bir kızıl duman ve toz bulutu kapladı.

Elara sırtüstü düşmüştü, ciğerleri hava diye sadece kül ve sıcaklık soluyordu. Gözleri kararıyor, kulakları ise patlamanın şiddetinden sağır edici bir uğultuyla çınlıyordu. Doğrulmaya çalıştı ama bedeni ona itaat etmiyordu.

İşte tam o anda, mağaranın girişindeki o aşılmaz, görünmez bariyer tamamen un ufak oldu.

Kızıl dumanın içinden, adeta somutlaşmış bir öfke ve savaşın ta kendisi olan devasa bir siluet belirdi. Ares.

Asırlardır yukarıdakilerin koyduğu o lanetli mühür kalkar kalkmaz mağaraya adımını atmıştı. Attığı her adımda yer sarsılıyor, mağaranın duvarlarındaki kor çizgiler onun gücüyle daha da hiddetle parlıyordu.

Gözleri ilk olarak yerde, dumanların arasında yarı baygın ve savunmasızca yatan Elara’yı buldu. Bakışlarında bir anlık bir duraksama, asi kızına karşı duyduğu o derin minnet ve takdir belirdi. Ancak Ares bir tanrıydı ve en önemlisi, söz vermişti.

"Sözüm, zincirlerimden daha güçlüdür, Elara," diye gürledi sesi. Bu kez zihninde değil, mağaranın taş duvarlarını titreterek, fiziksel dünyada yankılanıyordu.

Ares, yerde yatan kıza doğru değil, tam karşıda, patlamanın etkisiyle sarsılmış ama hala zincirlerinde can çekişen anne ve babasının ruhlarına doğru yöneldi.

Devasa, zırhlı ellerini uzattı. Yukarıdakilerin o kutsal, mavi yakan zincirlerini çıplak elleriyle kavradı. Mağaranın içinde etleri yakan bir ses yükseldi, tanrının ellerinden dumanlar çıktı ama Ares geri adım atmadı. Saf bir güç gösterisiyle, o ilahi zincirleri kökünden söküp kopardı.

Ebeveynlerin ruhları acıdan kurtulmanın verdiği bir hafiflikle Ares’in ellerinin arasında süzüldü.

Savaş tanrısı, ardında siyah savaş kuşu tüylerinden ve kızıl kıvılcımlardan oluşan bir fırtına bırakarak, ruhları yeraltı krallığının en huzurlu köşesine, Elysium’a götürmek üzere bir anlığına gözden kayboldu. Mağara aniden derin, tekinsiz bir sessizliğe gömüldü.

Ancak bu sessizlik uzun sürmedi. Sadece birkaç dakika sonra, mağaranın havası yeniden ağırlaştı. Girişte beliren gölge, Ares’in geri döndüğünün habercisiydi. Sözünü tutmuş, borcunu ödemişti; şimdi ise asıl savaşın başlayacağı yerde, tacın ilk parçasını elinde tutan kızın başucunda dikiliyordu.

Loran acıyla öksürerek dumanların arasından doğrulmaya çalışırken, gözleri dehşetle başlarında dikilen savaş tanrısına kilitlendi. Ares, yerdeki Elara’ya doğru elini uzattı.

Ares’in devasa, zırhlı eli Elara’ya doğru uzanırken, mağaradaki hava sanki bir kez daha dondu

. Loran, yerdeki taşlara tutunarak doğrulmaya çalıştı, boğazından kesik bir çığlık yükseldi: "Elara! Çekil oradan!" Ancak bedeni aldığı darbe yüzünden ona ihanet ediyordu; bir adım bile atamadı.

Elara, gözlerindeki duman perdesinin ardından kendisine doğru inen o devasa eli gördü. Kaçacak ne gücü vardı ne de mecali. Ancak beklediği darbe gelmedi.

Ares’in sert, yara izleriyle dolu parmakları, Elara’nın titreyen elini kavradı. Tanrının teni, yeni sönmüş bir kömür gibi sıcak ve pürüzlüydü. Elara, onun dokunuşuyla birlikte damarlarından içeri hücum eden saf, yakıcı bir enerjiyi hissetti.

Savaş tanrısı, genç kızı tek bir hamlede, sanki tüy kadar hafifmiş gibi ayağa kaldırdı.

Elara sarsılarak dengesini bulmaya çalışırken, Ares elini bıraktı ve geri çekildi. Gözleri, Elara’nın avucunda hala kor gibi parıldayan lav kristaline, tacın ilk parçasına kilitlenmişti.

"Borç ödendi, melez," dedi Ares. Sesi bu kez yıkıcı bir gürleme değil, karanlık bir fısıltıydı ama mağaranın her köşesinde yankılandı. "Yukarıdakiler mührün kırıldığını hissetti. Olimpos'un gazabı çok yakında bu topraklara inecek. Av başladı."

Loran, duvara yaslanarak zorlukla ayağa kalkmış, elini kılıcının kabzasına götürmüştü. "Onu buraya bırakıp gideceğini mi sanıyordun, savaş tanrısı? Eğer tacın peşindeysen—"

Ares, Loran’a doğru dönmedi bile. Sadece göz ucuyla gence baktı; bu bakış bile Loran’ın nefesini kesmeye yetti. Ares yeniden Elara’ya döndü. Dudaklarında vahşi, meydan okuyan bir tebessüm belirdi.

"Taç senin ellerinde şekilleniyor, Elara. Çünkü onu buraya getirecek iradeye sadece sen sahiptin. Ama unutma; yukarıdakiler o tacı bir ölümlünün, hatta bir melezin taşımasına asla izin vermezler. Şimdi önünde iki yol var: Ya burada bekleyip onların kölesi olursun ya da benimle gelir, tahtı yerinden oynatacak savaşa hazırlanırsın."

Ares arkasını döndü, pelerini mağaranın kızıl dumanına karışırken çıkışa doğru yürümeye başladı. Tam eşikte durdu ve omzunun üzerinden son kez baktı:

"Karar ver. Işık hızla yaklaşıyor ve benim ordumda korkaklara yer yok."

Mağaranın tavanından bir kaya parçası daha gürültüyle düştü. Zaman tükeniyordu. Elara elindeki lav kristaline, ardından yerdeki dağılmış defterlere ve en son Loran’ın endişeli gözlerine baktı.

Mağaranın tavanından kopan kaya parçasının çıkardığı gürültü, Elara’nın kulaklarındaki uğultuyu bir anlığına bastırdı.

Havada asılı kalan toz ve kükürt bulutu, Ares’in adımlarıyla yarılarak dışarıya, Olimpos’un gazabına doğru çekiliyordu. Gitmek ve kalmak arasındaki o ince çizgi, Elara’nın avucundaki lav kristalinin sıcaklığı kadar gerçekti.

Loran, sırtını dayadığı duvardan güç alarak öne doğru bir adım attı. Kılıcını tutan eli titriyordu ama gözlerindeki kararlılık sarsılmazdı.

"Elara," dedi, sesi hem bir yalvarış hem de bir kalkandı. "Onunla gidemezsin. O bir savaş tanrısı; seni bir amaca ulaşmak için piyon olarak kullanacak. Biz... biz buraya kadar kendi irademizle geldik."

Elara, Loran’ın haklı olduğunu biliyordu. Ares bir kurtarıcı değildi; o sadece kendi zincirlerini kırmış, şimdi ise evreni ateşe verecek bir kıvılcım arayan bir tanrıydı. Ancak avucunda atan o lav kristali, yukarıdakilerin acımasızlığını da fısıldıyordu.

Anne ve babasının asırlık acısı daha yeni son bulmuştu ve Olimpos, bu mührün kırılmasını asla cezasız bırakmayacaktı.

Kaçmak bir seçenek değildi. Teslim olmak ise ölümden farksızdı.

Elara derin bir nefes aldı, ciğerlerine dolan külü hissetmeden yere saçılan defterlere baktı. Kadim kehanetlerin, yarım kalmış haritaların arasında kendi geleceğini gördü. O artık sadece bir melez değildi; tahtı yerinden oynatacak gücün ilk parçasını elinde tutan kişiydi.

"Loran," dedi Elara, sesi mağaranın yıkıntıları arasında yankılandı. "Burada kalırsak, bizi bu mağaraya gömerler. Gitmek, onun kölesi olmak demek değil. Gitmek, savaşı onların kapısına götürmek demek."

Loran’ın gözlerinden bir anlık bir kırılma geçti ama ardından başını yavaşça salladı. Defterlerden en önemlisini, üzerinde tacın diğer parçalarının çizimi olan kadim günlüğü hızla yerden alıp çantasına tıktı. "O zaman tek başına gitmiyorsun," dedi ve Elara’nın yanına gelerek elini tuttu.

Elara, arkasında Loran ile birlikte mağaranın çıkışına, kızıl dumanların arasında devasa bir siluet olarak bekleyen Ares’e doğru yürüdü. Her adımda yerdeki korlar ayaklarının altında eziliyor, avucundaki lav kristali adeta onun kararlılığıyla daha da hiddetle parlıyordu.

Eşiğe geldiklerinde, Ares omzunun üzerinden onlara baktı. Dudaklarındaki o vahşi tebessüm, Elara’nın gözlerindeki ateşi gördüğünde daha da büyüdü.

"Güzel," diye gürledi Ares, pelerini rüzgarda bir bayrak gibi dalgalanırken. "Olimpos avcılarını gönderecek. Ama bilmedikleri bir şey var: Biz av değiliz."

Savaş tanrısı önden yürürken, Elara ve Loran arkalarından gelen gümbürtüyle mağaranın tamamen çöküşünü izlediler. Geçmiş arkalarında gömülürken, önlerinde sadece kan, ateş ve tanrıların gazabıyla örülmüş bir yol uzanıyordu.