10. bölüm · Alev Tacının Sahibi
Yaklaşan tehlike
Yorum ve begenilerinizi bekliyorum.
____________________
Ares, arkalarında çöken mağaranın gürültüsüne bile dönüp bakmadan karanlığın içine doğru yürümeye devam etti.
Elara, avucundaki lav kristalinin nabız gibi atan sıcaklığıyla onun heybetli gölgesini takip ederken, içindeki fırtına henüz dinmemişti. Anne ve babasının ruhları kurtulmuştu evet, ama onları bir daha görüp göremeyeceğini bilmemenin verdiği o yakıcı sızı göğsüne oturmuştu.
Loran, elini Elara’nın omzuna koyarak ona destek olmaya çalışıyordu ama ikisinin de adımları yorgunluktan ve az önceki patlamanın şokundan dolayı tekleşiyordu.
Ares, sarp kayalıkların bittiği, gökyüzünün kızıl ve mor bulutlarla kaplandığı uçurumun kenarında durdu. Arkasına döndüğünde, Elara’nın gözlerindeki o hırpalanmış ama inatçı ifadeyi süzdü.
Savaş tanrısı, bu melez kızın içindeki şüpheyi ve kalbindeki ağırlığı görebiliyordu. Güvenini tam olarak kazanmalıydı; amansız bir savaş kapıdayken arkasını kollayacak kişinin aklında soru işaretleri kalmamalıydı.
"Bana hala bir tiranmışım gibi bakıyorsun, melez," dedi Ares, sesi rüzgarın uğultusunu bastırarak. "Sözümü tuttuğuma inanmakta zorlanıyorsun."
"Onları acıdan kurtardın," dedi Elara, sesi titrese de dik durmaya çalışarak. "Ama onları benden kopardın. Şimdi neredeler? Güvende olduklarını nasıl bileceğim?"
Ares’in dudaklarında belli belirsiz, gururlu bir tebessüm belirdi. "Savaş tanrısı sadece yıkım getirmez, Elara. Kendi koruması altına aldıklarını saklamayı da bilir. Olimpos'un gözü üzerimizdeyken onları doğrudan Elysium’a bırakmak akıllıca olmazdı. Gel seni onlara götüreyim bu yüzden önce benim topraklarıma gidiyoruz."
Ares, elini havaya doğru kaldırdı. Siyah zırhının üzerindeki rünler parıldamaya başladığında, etraflarındaki hava ağırlaştı ve burunlarına taze sulanmış toprak ile kan kokusu karışımı, tekinsiz bir koku geldi. Ayaklarının altındaki zemin yarılır gibi oldu ve kızıl bir sis üçünü de yuttu.
Gözlerini yeniden açtıklarında, Elara ve Loran kendilerini uçsuz bucaksız, kızıl yapraklı ağaçlarla bezeli, gökyüzünde iki dolunayın parıldadığı sessiz bir vadide buldular.
Burası Ares'in kişisel krallığı, ölümlülerin dünyasından yalıtılmış kutsal bölgesiydi. Vadinin tam ortasında, antik taşlardan yapılmış, etrafı meşalelerle aydınlatılmış bir tapınak yükseliyordu.
Ares tapınağa doğru yürüdü ve devasa kapıları tek bir hareketiyle araladı. İçeride, havada süzülen kızıl kıvılcımların arasında iki tanıdık siluet belirdi.
Elara’nın nefesi boğazında tıkandı. "Anne? Baba?"
Ruhlar, zincirlerin getirdiği o mavi, yakan acıdan tamamen arınmış, huzurlu bir ışıkla parlıyorlardı. Elara öne doğru atıldı. Fiziksel olarak onlara dokunamasa da, ruhlarının sıcaklığını ve rüzgar gibi esen şefkatlerini tüm benliğinde hissetti.
Annesi yavaşça elini Elara’nın yanağına doğru uzattı. "Güzel kızım... Sana inanmadık ama sen bizim için kendini tehlikeye attın," diye fısıldadı sesi, adeta bir meltem gibiydi. "Mühür kırıldı, artık serbestiz. Ares sözünü tuttu."
Babası da Loran’a ve ardından Elara’ya bakarak başını salladı. "Büyük bir savaşın fitilini ateşlediniz. Ares bize her şeyi anlattı. Bunu neden yaptıgını biliyoruz . Çok büyük bir yükün altına girmişsin. Ama senin damarlarındaki kan, bu yükü taşıyacak kadar güçlü Elara. Korkma. Biz artık huzurluyuz ve seninle gurur duyuyoruz."
Elara’nın gözlerinden yaşlar süzülürken, Ares bir kenarda kollarını kavuşturmuş, sessizce bu anı izliyordu. Kendini kanıtlamıştı. O sadece bir yıkım makinesi değildi; onun da bir onuru ve sarsılmaz bir sadakati vardı.
"Bu son görüşmeniz değil," diye araya girdi Ares, ses tonu bu kez alışılmadık bir şekilde yumuşaktı. "Ama gitme vakti. Olimpos'un avcıları bu krallığın sınırlarını zorlamaya başladı bile. Onları tamamen güvende tutmak istiyorsan, tacı tamamlamalısın."
Elara, anne ve babasına son kez bakıp başını salladı. İçindeki o büyük boşluk ve şüphe gitmiş, yerine saf bir kararlılık gelmişti.
Ruhlar yavaşça havaya karışarak tapınağın derinliklerinde gözden kaybolurken, Elara arkasını dönüp Ares’in gözlerinin içine baktı. "Hazırım," dedi.
Ares onları tapınağın arka kapısından çıkararak vadinin diğer tarafına, uçuruma bakan devasa bir tepeye götürdü. Tepeden aşağıya baktıklarında, Loran ve Elara’nın gözleri kamaştı.
Aşağıda, binlerce meşalenin aydınlattığı devasa bir askeri kamp uzanıyordu.
Ares'in ordusu; lanetlenmiş melezler, Olimpos'a isyan etmiş eski savaşçılar ve karanlık yaratıklar buradaydı. Demir döven çekiçlerin sesi, savaş naraları ve zırh şakırtıları göğe yükseliyordu.
-"İşte benim kampım," dedi Ares gururla. "Bizi yok etmek isteyen tanrılara karşı duracak olan ordu bu. Ama bu orduyu arkana alıp Olimpos'un oyununu bozmak istiyorsan, o tacın tamamına ihtiyacımız var."
-Peki neden bir orduya ihtiyacımız var. İlk başta tacı bul yok et demiştin. Şimdi ise bir ordu kurdugunu gösteriyorsun neden? Çok karışıksın Ares. Bir Tanrı olabilirsin ama insandan farkın yok çözemiyorum amacını.
Ares Elaranın sözleriyle öfkelense de ona belli etmemişti. İnsan olmak mı ıyk dedi içinden. Olacakları anlatası vardı. Doğruları bilmeye hakkı vardı. Ama her şeyi de ona anlatıp korkutmak istemiyordu. Zamanı gelince anlatacaktı. O yüzden bahsetmemişti. Şimdi ise bu sorudan kaçabilecegini sanmıyordu.
-Hani daha çıkarken patikada gösterilen rünleri haturlıyorsun değil mi?
Elara o gördüğü görüntüleri, Aresin gerçeklerini nasıl unutabilirdi ki? Hala şüphesi vardı üstelik gardını indiremezdi ama bunu belli etmemek için basit bir olaydan bahseder gibi başını salladı. Areste konusmaya devam etti.
-İşte orda gördüğün savaş yine kapımızda. Sana doğruları loran anlattı. Tanrılar bana geçmişte de düşmandı şimdi de düşmanlar ve biz bu işi çözemezsek gelecekte de düşman olacaklar. Beni yok etmek için ellerinden geleni kullanacaklar. O yüzden tacı tamamlamamıza izin vermezler. İkinci parçadan sonra son gidecegimiz yer asıl tacın bulundugu yer. Parçaları koydugunda taç bir bütün olacak ve ya herşeyi bitirecek yada her şeyi yeniden başlatacak.
Elara duyduklarından sonra öfkeyle bagırdı.
-Her şeyi bitirecek yada yeniden başlatacak derken neyi kastediyorsun? Tüm doğruları anlat.
Elara tanrıya bağırdığı için biraz çekinse de kendini tutamamıştı. Bir tanrının ona yapabileceklerinin sınırı yoktu ama birazda Aresin ona muhtaç olduguna güvenip böyle konuşmuştu. Ona zarar veremezdi. Yani en azından öyle umuyordu.
Ares ise bıkkınlıkla derin bir nefes aldı. Ne kadar melez olursa olsun insanoğlu ile ugraşmayı bu yüzden sevmiyordu. N'olurdu sanki soru sormasa ve denileni yapsa.
İradeye sahip olmaları değil miydi zaten Aresi sinirlendirip yaratılmalarını engellemeye çalışmasına sebep olan.
Ayrıca tanrilarada daha da sinirlenmişti. Başta birlik olsalardı insanlarla uğraşmazdı. Gerçi kendileri yok olmamak için kabul etmemişlerdi ama ne yapsındı Ares gerçekten bıkmıştı.
-Bu kadar bilgi şimdilik yeter. Seni daha fazla korkutmak istemiyorum. Ama şunu bil çok çetin bir savaş bizi bekliyor. Bu insanların savaşı değil tanrıların savaşı anladın mı?
Elara kafası iyice karışmış bir şekilde başını salladı. Soruyu sorarken cevap alacağını içini bir nebze olsun rahatlatacagını sanıyordu ama işler iyice sarpa sarmıştı.
Büyük bir savaşın eşiğindeydi. Tanrılar bir şekilde yolunu bulurdu ama ya Loran ve kendisi ne olacaktı? Bu savaştan sağ çıkabilecekler miydi? Yada öldüklerinde ruhları huzur bulacak mıydı? Sonuçta öldüğünde tanrıların yanına gidecekti. Ve ne yazıkkı ordan ölüm gibi bir şeyle kurtulma imkanı da yoktu.
Elara kendi kendine düşünürken Ares daha fazla düşünmesin diye Lorana döndü.
-Evet Loran gidecegimiz yeri Elaraya gösterir misin hazırlıklı olması için?
Loran, başını tamam anlamında aşagı yukarı salladı. Ardından çantasından mağaradan kurtardığı kadim günlüğü çıkardı ve sayfalarını hızla çevirdi.
Sayfaların birinde, ilki Elara'nın elindeki lav kristali olan, üç farklı parçanın çizimi vardı. İkinci parça, bir fırtınanın kalbinden kopmuş gibi duran, elektrik mavisi bir rün taşıyla tasvir edilmişti.
Loran günlüğü Elara ve Ares’e doğru uzatarak konuştu: "Buradaki haritaya göre, ikinci parça çok uzaklarda değil... Ama lanetli bir yerde. Gökyüzünün hiç durmadan gürlediği, Yıldırım Kayalıkları'nda. Zeus'un gözünün en çok üzerinde olduğu topraklarda."
Ares vahşi bir gülüş attı. "Yani tam bize göre bir görev. Kampımda bu gece dinlenin. Şafak söktüğünde, Olimpos'un kalbine doğru daha büyük bir adım atacağız."
Ares’in devasa kampına doğru inen dik patikada yürürlerken, aşağıdan gelen demir döven çekiç sesleri ve savaşçıların haykırışları geceyi yırtıyordu. Elara’nın zihni ise az önce tapınakta gördüğü annesinin, babasının hayali ve ne yazıkkı gelecek olan büyük savaşın tehlikesiyle doluydu. Fakat kafasını kurcalayan, göğsüne bir taş gibi oturan başka bir soru vardı. Ares ona sürekli aynı kelimeyle hitap ediyordu.
Adımlarını biraz hızlandırıp savaş tanrısının yanına ulaştı. "Ares," dedi, sesi kamptan gelen gürültüye meydan okurcasına netti. "Bana sürekli 'melez' diyorsun. Mağarada da söyledin, şimdi de. Kamptaki ordu için de 'lanetlenmiş melezler' dedin. Neyin meleziyim ben? Annem ve babam ölümlü ruhlardı, ben bir ölümlüyüm. Bu tanım da neyin nesi?"
Ares yine mi bir soru der gibi nefes alıp verse de cevaplayacaktı.
