15. bölüm · Alev Tacının Sahibi
Olimpos yolu
Elara'nın "Özgür ölmüş bir melez olarak unutsunlar!" haykırışı, zihnindeki o dipsiz karanlık labirentte ilk ve son kez bir şimşek gibi çaktı.
Genç kızın gölgenin bileklerini sıkan parmaklarından yayılan saf irade, tacın yüzyıllardır kanla beslenen o habis özüne bir zehir gibi enjekte oldu.
O görkemli, üzerinde Elara'nın adı yazan sahte anıtlar derin çatlaklarla sarsılmaya başladı. Gölge Elara'nın gözlerindeki o hilekar parıltı yerini dehşete bıraktı; sureti dalgalandı, çirkinleşti ve duman gibi dağılmaya başladı.
Taç, boyun eğdiremediği bu melez ruhun karşısında ilk kez kendi hiçliğiyle yüzleşmişti.
Dış dünyada, Ares'in diz çökmüş, başı öne eğik gövdesinin üzerinde asılı duran Elara'nın gözlerindeki o kapkara duman aniden dağıldı. Göz bebekleri, Lav Kristali'nin kor kızılı ile Fırtına Rünü'nün elektrik mavisiyle aynı anda harelendi.
O saniyede, mağaranın içinde daha önce hiç görülmemiş cinsten bir ışık patlaması yaşandı. Fakat bu patlama yıkıcı, taşları savuran cinsten bir patlama değildi; mağaradaki tüm karanlığı, havaya sinmiş o kan ve barut kokusunu yutan, kör edici ama serin bir parıltıydı.
Tacın yaydığı o zehirli şok dalgası bir anda tersine döndü. Yerdeki çatlaklar, sanki zaman geriye akıyormuş gibi hızla kapandı.
Elara'nın ayakları yavaşça, incitmeden mağaranın zeminine bastı.
Kafasında asılı duran taç artık o eski, bakanın zihnini çürüten vahşi kırmızıyla parlamıyordu. Alev ve fırtına, tacın kadim iskeletinin üzerinde adeta ehlileşmiş birer nehir gibi akıyordu. Taç, sahibinin karanlık arzusunu kusmayı bırakmış, onun sarsılmaz iradesinin rengini almıştı. Artık o bir yıkım aracı değil, dengenin sembolüydü.
Ares, bittiğini sandığı o felaketin içinden yükselen bu saf enerjiyi hissedince ağır başını kaldırdı.
Savaş Tanrısı'nın yüzündeki parça parça olmuş yaralar, Elara'nın tacından yayılan o dingin ışıkla yavaşça kapanıyordu. Ares, yerdeki devasa baltasına tutunarak güçlükle ayağa kalktı. Karşısındaki kıza, kendi yarattığı tahtı deviren o melez kadına baktı. Yüzündeki o buruk gurur, bu kez tamamen samimiydi.
"Bunu başardın..." diye mırıldandı Ares, sesi hala derin bir uğultu gibiydi ama bu kez içinde korku yoktu. "Yüzyıllardır hiçbir ölümlünün yapamadığını yaptın. Onu diz çöktürdün."
Duvarın dibinde bilinci yerine gelen Loran, öksürerek doğruldu ve Elara'ya baktı. Genç kızın etrafındaki o ilahi, ehlileşmiş haleyi gördüğünde gözlerindeki endişe yerini derin bir rahatlamaya bıraktı. Günlüğün sayfaları Elara'nın yarattığı hafif rüzgarla usulca kapandı.
Elara, kafasındaki tacın ağırlığını artık hissetmiyordu sadece parmaklarının ucundan kollarına doğru yayılan muazzam gücü hissediyordu.
Elara başını kaldırdı ve savaş tanrısının gözlerinin içine baktı. Elini uzatıp Ares'in omzuna koydu. Bir ölümlünün eli, bir tanrının zırhına dokunduğunda bu kez kıvılcımlar çıkmadı; sadece sarsılmaz bir ittifak mühürlendi.
"Ben senin pişmanlığın olmayacağım Ares," dedi Elara, sesi net ve pürüzsüzdü. "Ve kimsenin unutulmuş enkazlar yaratmasına izin vermeyeceğiz. Şimdi gitme vakti."
Ares baltasını omzuna vurdu, gözlerinde o eski, meydan okuyan savaşçı ateşi yeniden yandı. "Olimpos'un kapıları bizim için ardına kadar açılmayacak ölümlü," dedi Elara'ya bakarak. "Ama bu taçla, o kapıları bizzat biz kıracağız."
Elaranın sesi mağaranın taş duvarlarında mühür hattını bile aşan bir kararlılıkla yankılanarak. "Zeus ve Olimpos, kendi tahtlarını korumak için bu dünyayı kurban etmeye hazır. Biz sadece onların başlattığı savaşı bitirmeye gidiyoruz."
Mağaranın dışına çıktıklarında, Lyssa ortalarda görünmüyordu. Lyssa'nın yarattığı o zehirli mor sisin yerini, gökyüzünü yırtan devasa şimşekler ve simsiyah bulutlar almıştı.
Zeus, Ares'in hala ayakta olduğunu ve tacın birleştiğini hissetmiş olmalıydı ki, tüm gazabını Gümüş Sis Dağı'nın zirvesi olan Dragon zirvesi üzerine kusuyordu.
Loran, yerden aldığı Aetheris'in günlüğünü Elara'ya uzattı. Günlüğün son sayfalarında, tacın enerjisini yönlendirmek için çizilmiş kadim bir geometri ve Olimpos'un savunma hatlarını gösteren gizli geçitler parıldıyordu.
"Büyükbabamın koruduğu sır bu işte," dedi Loran, dağ patikasından yukarı doğru tırmanırlarken fırtınanın sesini bastırmak için bağırarak. "Taç sadece bir silah değil Elara. O, Olimpos'un üzerine kurulu olduğu kadim elementel dengenin anahtarı. Onu taht odasındaki mühre yerleştirdiğinde, tanrıların ölümsüzlük kaynağı kesilecek."
Derken
"Tabii oraya kadar hayatta kalabilirsek," diye araya girdi Ares, gözlerini zirveye dikerek. "Zeus, sadık koruyucularını ve geriye kalan tüm Olimpos ordusunu patikaya yığacaktır. Dedi.
Elara nereye gitmeleri gerektiğini bilmeden etrafına bakarken pusula son kez titremeye başladı ve yönünü Gümüş Sis dagının zirvesine döndürdü.
Ares oraya gidilmesi gerektiğini zaten biliyordu Olimpos un kapısı oradaydı. En azından ölümlülerin geçit olarak kullanacakları kapı ordaydı. Elara da pusula sayesinde oraya gitmesi gerektiğini biliyordu ama orda ne oldugunu öğrenmek için Lorana döndü.
- Loran dağın zirvesi, pusula orayı gösteriyor neden?
Loran hemen günlüğü Elaradan alıp sayfaları karıştırmaya başladı. Daha önce boş olan birden altın sarısı bir kapının parıltılarıyla patlamaya başladı. Loran gördüğü kapıya hayranlıkla bakarak konustu.
- sanırım yolun sonu, Olimposun kapısı oldugunu yazmış büyükbabam. Dragon zirvesini gösteriyor. Bir ölümlğnün görüp görebileceği en güzel kapı bu. Gizlemelerine şaşmamalı. Büyübabam bir tılsım yazmış onunla ortaya çıkacakmış.
Elara loranın hayran konuşmasına sinir olmuş gibi bir nefes alıp verdi. Olimposun bencilliği kapının güzelliğini silip süpürmüştü onun yanında. Yine de kafasını olumlu anlamda salladı.
Elara neyle karşı karşıya olduğunu bilmese de içinde ki güç ,- belki de tacın ona fısıldadıgı her şeyi başarabileceğini söylediği fısıltı,- sayesinde başını Gümüş Sis dağının Dragon zirvesine çevirdi. Artık fazla yolları yoktu. İlk adımı Elara atınca diğerleri de onunla beraber yürümeye başladılar.
Dağın en yüksek noktasına, gökyüzüyle yeryüzünün birleştiği o uçuruma vardıklarında karşılaştıkları manzara nefes kesiciydi.
Bulutların ellerinde şimşek pırıltılı mızraklar tutan düzinelerce göksel muhafız dizilmişti. En önde ise, yıldırımların efendisi Zeus'un bizzat gönderdiği, fırtınadan dövülmüş devasa bir gölge general duruyordu.
"Geri dönün, lanetliler!" diye kükredi gölge general. "Olimpos'un kapısı ölümlülere ve hainlere kapalıdır!"
Ares baltasını iki eliyle kavrayarak öne fırladı. "Benim olan topraklarda bana sınır çizemezsiniz!" diye haykırarak ilk darbeyi indirdi. İlahi metalin çarpışmasıyla dağ sarsıldı.
Loran, kılıcıyla Ares'in açtığı boşluklardan sızan muhafızları göğüslerken, Elara'ya döndü. "Şimdi Elara! Tacın gücünü serbest bırak! Kapıyı açmamız gerek!"
Elara gözlerini kapattı. Elindeki rünlerin ve kristalin nabız atışını, kendi kalbinin atışıyla eşitledi. İçindeki melez kan, hem tanrıların kibirli ateşini hem de ölümlülerin sarsılmaz iradesini taşıyordu.
Tacı iki eliyle havaya kaldırdığında, mağarada gördüğü Ares'in yalnızlığı, dünyadaki insanların acısı ve Loran'ın sadakati tek bir enerji dalgasına dönüştü.
Gözlerini tekrar açtığında, Elara'nın bakışlarında artık ne bir ölümlünün korkusu ne de bir tanrının kibri vardı; sadece kaçınılmaz bir sonun soğukkanlılığı parıldıyordu.
Tacı iki eliyle Dragon Zirvesi'nin fırtınalı göğüne doğru kaldırdı. O anda, Lav Kristali'nin kor kızılı ile Fırtına Rünü'nün elektrik mavisi, tacın kadim iskeletinden dışarı doğru devasa iki ejderha gibi fırladı.
Işık ve ateşten sarmallar, gökyüzündeki simsiyah Zeus bulutlarına dalarak fırtınayı ortadan ikiye böldü. Zeus'un gazabı, tacın ehlileştirilmiş gücü karşısında yön değiştiriyor, göksel muhafızların üzerine bizzat kendi efendilerinin yıldırımları yağıyordu.
"Şimdi, Loran!" diye haykırdı Elara. Sesi, gök gürültüsünü bastıran ilahi bir tınıya kavuşmuştu. "Tılsımı oku!"
Ares, baltasını fırtınadan dövülmüş gölge generalin göğsüne indirirken vahşi bir kahkaha attı. Savaş Tanrısı, yüzyıllar sonra ilk kez ne için savaştığını bilerek, saf bir sadakatle dövüşüyordu. Generalin gövdesinden saçılan göksel pırıltılar, dağın yamaçlarından aşağı birer meteor gibi dökülürken, Ares bağırdı:
"Acele edin! Bu gölgeler düştükçe yenileri Zeus'un zihninden doğuyor! Kapıyı açın!"
Loran, elinde parıldayan günlüğün altın sarısı ışığa boğulan sayfalarına baktı. Rüzgar yaprakları delice savururken, kadim dildeki tılsımlı sözcükleri tüm gücüyle haykırmaya başladı.
"Aperite, o portae aureae caelorum, quae diu in umbris occultae estis!
Per sanguinem mortalium et voluntatem deorum, vincula franguntur.
Iustitia antiqua redit, sceptrum tyranni contremiscit.
Reserate semitas Olympi, nam vera vis non in throno, sed in animo firmo habitat!"("Açılın, ey göklerin uzun süredir gölgelerde saklanan altın kapıları!
Ölümlülerin kanı ve tanrıların iradesiyle, zincirler kırılıyor.
Kadim adalet geri dönüyor, tiranın asası titriyor.
Olimpos'un yollarını açın, çünkü gerçek güç tahtta değil, sarsılmaz bir ruhta yaşar!")
Loran'ın dudaklarından dökülen her kelimeyle birlikte, uçurumun kenarındaki boşlukta devasa, altın sarısı bir kapının hatları belirmeye başladı.
Loran bu sözlerin son hecesini haykırdığı anda, günlüğün sayfalarından fırlayan altın harfler havada asılı kaldı ve doğrudan o devasa kapının şimşek zincirlerine sarılarak onları eritmeye başladı.
Kapı o kadar görkemli, üzerindeki oymalar o kadar kusursuzdu ki, Elara bir an için Olimpos'un bu güzelliği saklamak adına dünyayı nasıl bir karanlığa gömdüğünü düşünüp dişlerini sıktı.
Gölge general, Ares'in son ve ölümcül darbesiyle toza dönüşüp rüzgara karışırken, altın kapı tamamen somutlaştı. Ancak kapı kilitliydi; üzerinde Zeus'un bizzat kendi mührünü taşıyan, yaşayan şimşeklerden örülmüş devasa bir zincir dolanıyordu.
Elara tacı tekrar başına yerleştirdi. Güç, damarlarında bir nehir gibi çağıldayarak zihnine oturdu. Öne doğru bir adım attı. Attığı her adımda bastığı toprak yeşeriyor, fırtına onun iradesiyle duruluyordu.
Lav Kristali'nin Ateşi sağ elinde yoğunlaştı.
Fırtına Rünü'nün Akımı sol elini sardı.
İki elini de altın kapının üzerindeki şimşek zincirine vurdu. Tanrıların ölümsüzlük kaynağını koruyan o kadim büyü, Elara'nın melez ruhunun sarsılmaz iradesi karşısında daha fazla dayanamadı. Kulakları sağır eden bir çatlama sesiyle birlikte, Zeus'un mührü binlerce parçaya ayrılarak havada söndü.
Devasal altın kapılar, yüzyıllardır ilk kez bir ölümlünün ve sürgün edilmiş bir tanrının önünde büyük bir gürültüyle ardına kadar açıldı.
Kapının arkasında, bulutların üzerinde yükselen, beyaz mermerlerden ve altın sütunlardan yapılmış ilahi şehir uzanıyordu. Ancak o şehir artık huzurlu değildi; gökyüzü taht odasından yayılan öfkeli kırmızı şimşeklerle çalkalanıyordu.
Ares, baltasını kan dökülmemiş mermer zemine vurarak Elara'nın yanına geldi. Gözlerini uzaktaki en yüksek saraya, Olimposun tahtına dikti.
"Tanrılar içeride bizi bekliyor olacaklar," dedi Ares, sesinde eski bir hesabın kapatılacak olmasının verdiği o ağır ciddiyet vardı. "Tüm Olimposun piyonlarını geçtik geriye tanrıların kendileri kaldı . Zeus komutan olarak önlerinde olacaktır."
Elara, kafasındaki dengenin tahtıyla birlikte ileriye, bulutların üzerindeki o sahte cennete baktı. Loran kılıcını kınına sokmadan hemen arkasında yerini aldı. Günlüğün sayfaları artık tamamen boşalmıştı; kehanet bitmiş, gerçeğin yazılacağı an gelmişti.
Elara, "Bırakın beklesinler," dedi ve adımlarını Olimpos'un kalbine doğru yönlendirdi. "Kendi başlattıkları savaşı bitirmeye geldik."
