11. bölüm · Alev Tacının Sahibi

Bölüm 11

Filiz Flower

Kitap nasıl gidiyor?

_____________________

Elaranın sorusu üzerine Ares durdu. Dev silueti, aşağıdan yansıyan meşale ışıklarıyla daha da heybetli görünüyordu. Elara’ya üstten, ama bu kez küçümsemeyle değil, kadim bir gerçeği fısıldar gibi baktı.

"Sana ölümlü oldukları mı söylendi?" dedi Ares, derin bir nefes alarak.

"Anne ve baban sıradan insanlar değildi Elara. Onlar, asırlar önce Olimpos’un katı kurallarına isyan eden, tanrıların soyundan gelen ama ölümlülerin dünyasında yaşamayı seçen sürgünlerdi. Damarlarında hem yukarıdakilerin kutsal ışığı hem de bu toprağın çamuru var. Sen, iki dünyanın da kanını taşıyorsun. Bu yüzden o lav kristali başkasının elinde sıradan bir taş parçasıyken, senin avucunda can buldu. Kamptakiler de öyle... Onlar Olimpos tanrılarının dünyada bıraktığı, varlıklarını reddettiği, yarı tanrı, yarı insan melezler. Yukarıdakiler için melezler birer utanç kaynağıdır, bu yüzden avlanırlar. Ama benim için onlar, tahtı yıkacak en kusursuz silahlardır."

Elara duyduklarıyla sarsılmıştı. Demek içindeki o bitmek bilmeyen aidiyetsizlik hissi, avucunu yakan bu enerji bundandı. Loran da arkalarından sessizce onları dinliyor, Elara’nın omzunda destek olmak istercesine elini sıkıyordu.

Kampa adım attıklarında meşalelerin aydınlattığı meydanda binlerce göz onlara döndü. Dev cüsseli yaratıklar, zırhlı melez savaşçılar fısıldaşmaya başladı.

Tam o sırada, kalabalığın arasından adeta saf gölgeden yapılmış gibi duran, yüzünde derin bir yara izi olan devasa bir general öne çıktı. Adı Phobos’tu; korkunun ve Ares’in en sadık generallerinin simgesi.

Phobos, Elara’nın önünde durdu. Gözleri kızın titreyen ellerine ve avucundaki parıldayan kristale döndü. "Kralım," diye gürledi Phobos, sesi meydanda yankılandı. "Ordumuzu arkasından sürükleyecek kehanet bu mu? Bu zayıf, kılıç tutmayı bile bilmeyen kız mı bizi zafere taşıyacak? Ben gücünü görmediğim kimsenin arkasından ölüme yürümem!"

Phobos, devasa baltasını yere vurarak Elara’ya doğru bir adım attı. Meydandaki herkes nefesini tutmuştu. Loran hemen kılıcının kabzasına davrandı ama Ares elini kaldırarak onu durdurdu. Ares, Elara’nın ne yapacağını görmek istiyordu.

Elara geriledi. Kalbi göğsünü dövüyordu. Bir savaşçı değildi; eline hiç kılıç almamış, dövüş eğitimi görmemişti. Phobos’un karşısında fiziksel olarak hiçbir şansı yoktu.

General, onun bu çekingenliğini görüp alaycı bir gülüşle baltasını kaldırdı; amacı kızı öldürmek değil, sadece ne kadar aciz olduğunu kanıtlamaktı. Baltanın sapıyla Elara’yı yere devirmek için hamle yaptı.

İşte o an, Elara’nın içindeki korku, yerini anne ve babasının acısına ve damarlarındaki o yeni öğrendiği melez kanın hiddetine bıraktı. Kaçamayacağını anladığı o salisede, refleks olarak iki elini öne doğru uzattı.

GÜÜÜM!

Elara kılıç sallamadı, hamle yapmadı; sadece içindeki saf, ilahi enerjiyi serbest bıraktı. Avucundaki lav kristali kör edici bir kızıl ışıkla patladı. Elara’nın bedeninden yayılan sıcaklık ve enerji dalgası, devasa general Phobos’u daha baltasını indiremeden göğsünden vurdu.

Phobos, acı bir nidayla metrelerce geriye savruldu ve kampın sert zeminine sırtüstü çakıldı. Elara’nın etrafındaki toprak kor gibi parlıyor, gözlerinden kızıl kıvılcımlar çıkıyordu.

Kamp alanına ölümcül bir sessizlik çöktü. General Phobos, zorlukla ve şaşkınlıkla yerden doğrulurken Elara’ya, o "kılıç tutmayı bilmeyen" kıza dehşet ve büyük bir saygıyla baktı. Elara ise nefes nefese ellerine bakıyordu; gücü kontrolsüzdü ama devasaydı.

Ares, Phobos’un yanından geçip Elara’nın önünde durdu. Meydana dönerek bağırdı: "Gördünüz mü? Onun kılıca ihtiyacı yok. O, tacın ve ateşin sahibi!"

Bütün kamp tek bir bir ağızdan saygıyla kalkanlarını vurmaya başladı. Elara ilk sınavını, savaşarak değil, kim olduğunu kabul ederek vermişti.

Gece kamptaki bu büyüleyici olayla sonlanırken, şafak sökmek üzereydi. Loran ve Elara, Yıldırım Kayalıkları’na, yani ikinci parçaya doğru yola çıkmadan önce dinleneceklerdi.

Şafak vakti, Ares’in kampının üzerindeki mor gökyüzü, yerini tekinsiz bir griye bırakırken yolculuk başladı.

Elara, kamptaki demircilerin onun için hazırladığı, hafif ama dayanıklı, üzerinde kızıl rünler işlenmiş ince bir zırh giymişti. Sırtında ne bir kılıç vardı ne de bir yay; onun iki silahı vardı. Birincisi sağ kolunda ki pusula, ikincisi ise sol avucunun içinde, derisinin hemen altında bir kor gibi atan o kontrolsüz enerjiydi.

Dün gece Phobos'u alt eden o patlamanın ardından, elleri hala hafifçe titriyordu. Bu gücü ne zaman ve nasıl serbest bırakacağını o da bilmiyordu; sadece içindeki öfke ve korku zirveye ulaştığında bir kapının kırıldığını hissediyordu.

Loran, sırtındaki çantası, kılıcı ve kadim günlüğüyle Elara’nın hemen yanında yürüyordu. Gözleri sürekli Elara’nın ellerindeydi. "O güç..." Kampın sınırlarından Ares sayesinde çıkıp dünyaya bu sefer büyük bir kanyon vadinin tabanında ki patikaya geldiklerinde loran fısıldadı. . "Seni koruduğu için minnettarım Elara. Ama seni yiyip bitirmesinden korkuyorum. Bir dahaki sefere ne olacağını bilmiyoruz."

"Ben de bilmiyorum Loran," dedi Elara, dürüstçe. "Ama şu an bizi ayakta tutan tek şey bu. Kontrol etmeye çalışırsam, belki de o ışık tamamen söner. Bırakalım tanrılar da bu belirsizlikten korksun."

Ares, onlara rehberlik etmesi ve yollarını açması için kamptan iki gölge süvarisini görevlendirmişti ancak kendisi kampta kalmıştı; Olimpos'un dikkatini başka bir yöne çekmek için sınır hatlarında büyük bir sahte taarruz başlatacaktı.

Yıldırım Kayalıkları’na giden yol, "Sisli Geçit" olarak bilinen, devasa, keskin kayaların ve göz gözü görmeyen bir duman tabakasının bulundugu derin bir kanyon vadinin tabanından geçiyordu.

Burası, ölümlülerin ayak basmaya cesaret edemediği lanetli bir bölgeydi. Buraya ne zaman bir kaşif grubu gelmeye kalksa mutlaka başarısız oluyordu ve dünyanın çözülemeyen gizemleri arasında yerini alıyordu.

Elara araştırmaya meraklıydı bu kanyonu görür görmez tanımıştı. Tehlikenin tam göbeginde olduklarının farkındaydı. Tanrılar zarar vermek istemese bile bu vadi onları diri diri yutabilecek bir güçteydi. Hava her adımda daha da soğuyor, gökyüzünden ince ince ama dondurucu bir yağmur çiseliyordu.

Yolculuğun üçüncü gününde, Sisli Geçit’in en dar noktasına geldiklerinde, etraftaki sessizlik aniden bıçak gibi kesildi.

Önden giden gölge süvarilerinin atları huysuzca kişneyip geri çekildi. Tam o anda, tepelerindeki devasa kayalıkların üzerinden, sisleri yırtarak aşağıya doğru devasa, gümüş zırhlı siluetler indi.

Bunlar sıradan askerler değildi; miğferlerinin altından gözleri mavi bir ışıkla parlayan, ellerinde şimşek motifli mızraklar tutan Olimpos Muhafızlarıydı. Doğrudan Zeus'un emriyle, mührü kıran melezi yakalamak için gönderilmişlerdi.

"Bulduk onları!" diye kükredi muhafızların lideri, mızrağını öne doğru uzatarak. "Ares'in hain melezi ve hırsız arkadaşı! Teslim olun, yoksa ruhlarınız Olimpos'un zindanlarında çürüyecek!"

Loran hiç düşünmeden kılıcını çekti ve Elara’nın önüne siper oldu. "Elara, arkamda kal!" diye bağırdı. Muhafızlar hızla üzerilerine doğru atıldı. Gölge süvarileri ilk dalgayı karşılamak için ileri fırladı ama muhafızların kutsal mızrakları süvarileri birer birer toza dönüştürüyordu.

Bir muhafız, Loran’ın savunmasını yararak uzun mızrağını onun göğsüne doğru savurdu. Loran darbeden son anda kaçsa da kayaların üzerine sertçe düştü ve kılıcı elinden fırladı. Muhafız, mızrağının ucunu Loran’ın boğazına doğrulttu.

"Loran!" diye çığlık attı Elara.

Arkadaşının ölümle burun buruna geldiğini görmek, Elara’nın içindeki o karanlık okyanusu saniyeler içinde çalkaladı. Damarlarındaki melez kanı, lav kristalinin enerjisiyle birleşerek adeta kaynamaya başladı. Kontrol etmeye, durdurmaya çalışmadı; aksine, içindeki tüm korkuyu ve öfkeyi serbest bıraktı.

Elara’nın gözleri tamamen kızıl bir ateşe dönüştü. Vücudundan yayılan sıcaklık, etraftaki sis tabakasını bir anda buharlaştırdı.

"DURUN!" diye haykırdı Elara.

İki elini birden muhafızlara doğru savurduğunda, bu kez sadece bir enerji dalgası değil, kontrolsüz, devasa bir Ateş Fırtınası patlak verdi.

Elara’nın parmak uçlarından çıkan kızıl ve mor ışıklar adeta canlı birer canavar gibi öne doğru atıldı. Güç o kadar sınırsız ve büyüktü ki, Loran’ı tehdit eden muhafızı ve arkasındaki diğer üç askeri önüne katıp kayalıklara fırlattı. Kutsal zırhlar ışıkların sıcaklığıyla erimeye başladı.

Ancak güç o kadar kontrolsüzdü ki, patlamanın yarattığı basınç Elara’nın kendisini de geriye fırlattı. Sırtı sert bir kayaya çarptı, ellerindeki derinin yandığını ve acıyla kavrulduğunu hissetti. Kulaklarında bir kez daha o uğultu başladı ve etraftaki kayalar bu devasa sıcaklığın etkisiyle çatlayarak üzerlerine doğru devrilmeye başladı. Muhafızları alt etmişti ama az kalsın Loran’ı ve kendisini de bu ateşin içinde yakacaktı.

Loran, öksürerek ve yanan topraktan kaçarak Elara’nın yanına koştu. Elara nefes nefese, elleri titreyerek yere çökmüştü. Avucundaki kristal sanki etini delip içine girmek ister gibi hiddetle parlıyordu.

"İyi misin?" diye sordu Loran, dehşet içinde arkalarındaki eriyen kayalara bakarak. "Onları yok ettin... Ama bu güç bizi de buraya gömecek."

Elara acıyla gülümsedi. "Ama hayattayız. Ve bizi durduramayacaklarını anladılar."

Başlarını yukarı kaldırdıklarında, sislerin dağılmasıyla birlikte uzaklarda, gökyüzünün sürekli çaktığı, şimşeklerin yeryüzünü dövdüğü o korkunç zirve göründü: Yıldırım Kayalıkları. İkinci parça tam oradaydı ve az önceki patlama, Zeus’un dikkatini tamamen üzerlerine çekmiş olmalıydı.

Elara düştüğü yerden yavaş hareketlerle ayaga kalktığında aklına takılan soruyu Lorana sormadan edemedi.

- loran onlar bizi gördüklerinde bana söyledikleri hadi neyse de sana neden hırsız dediler? Biliyor musun bunun nedenini?

Loran utangaç bir tavırla Elaraya bakıp yüzünü tekrar gökyüzüne yıldırım kayalıklarına çevirdi.

- çünkü benim büyükbabam da bir melezdi. O gök yüzünden kovulurken bu günlüğü Büyük tanrı Aetheris den çalmış. O bundan bana hiç bahsetmemişti. Ama ölecegi zaman bu günlüğü bana verdiğinde ilk sayfalarında kendisinin de dünyaya nasıl geldiğini anlattığı bir kaç sayfa var. Ve ayrıca gökyüzünde onun hırsız olarak anlatıldığını söylemiş. O yüzden şaşırmadım ben Melez miyim bilmiyorum hiç bir gücüm yok senin gibi ama sonuçta onun soyundanım ve bende bir hırsız sayılırım. Sana da hiç bir zaman anlatamadım. Bana inanmazsın diye sonra da inanacagın zaman gelse de senin başında ki belalardan bir de bunu düşünme diye anlatamadım.

Elara duyduklarıyla şaşırmıştı. Loran da bir melezdi. Küçüçük dünyası resmen alt üst oluyordu. Kendisini dünyaya bağlayan tek gerçek sanki lorandı. Loranın insan yanıydı ve şimdi o da ellerinden gidecek gibi hissetmişti. Ama loranı üzmemek adına bundan hiç bahsetmemişti. Onun yerine sıcak bir tebessümle Lorana baktı.

- hayır öyle düşünme büyük baban belki de bu günlerin gelecegini bildiği için yol gösterici olarak aldı bu kadim bilgilerin yazılı olduğu defteri. Ayrıca çok üzüldüm sen anlatsaydın ve tüm bu olanlar yaşanmamış olsaydı bile sana inanırdım ben.

Loran Elaranın sözlerinin üzerine gökyüzünde ki yüzünü ona döndü ve sıcacık bir tebessümle ona baktı. İçinde bir yerlerde Elaranın ona inanacagını her zaman biliyordu.