16. bölüm · Alev Tacının Sahibi
Olimpos’un Beyaz Koridorları ve Kadim Hakikat
Son bir yada iki bölüm
Altın kapının ardındaki beyaz mermer cadde, taht odasına doğru uzanırken adeta gökyüzünde asılı duran bir köprü gibiydi. Ancak bu ihtişam, Elara’nın gözünde artık sadece iğrenç bir maskeden ibaretti. Zeus’un öfkesi gökyüzünü kızıla boyuyor, taht odasından yayılan şimşekler mermer sütunlarda çatlaklar açıyordu.
Tam o sırada Loran, elinde tuttuğu günlüğün aniden ısındığını hissetti. Sayfalar kendi kendine, delice bir hızla geriye doğru çevrilmeye başladı. Ama bu kez sayfalar altın sarısı değil, saf, berrak bir zihin ışığıyla parlıyordu. Günlüğün ortasından yükselen ışık, mermer yolun üzerinde donup kaldı ve üçünün de zihnine doğrudan akan kadim bir ses dalgasına dönüştü.
Bu, Aetheris’in sesiydi.
"Bu sayfaları okuyorsan Elara, planım tamamlanmış demektir. Ve sen Ares... Nihayet o kör öfkenin ötesini görüp pişman oldun."
Ares, adını duyduğu an baltasını yere indirip donakaldı. Gözleri şaşkınlıkla kısıldı. "Aetheris..." diye mırıldandı.
Işık dalgaları zihinlerinde geçmişin perdelerini indirdi. Elara, insanlığın neden yaratıldığını o an gördü. Tanrılar dünyayı sevdikleri için yaratmamışlardı insanı; insanların acıları, mutlulukları, korkuları ve en önemlisi ruhları, tanrıları besleyen en saf yakıttı. İnsanoğlu, Olimpos’un ebedi kalması için sağılan birer kurbandan fazlası değildi.
Ses devam etti, gerçekleri birer birer Elara’nın ve Ares’in zihnine çarparak:
"Zeus’un bu asalak iştahını gördüm. İnsanoğlunun ruhunu sömürerek evrenin asıl doğasını, o kadim elementel dengeyi nasıl çürüteceğini anladım. Onu durdurmak gerekiyordu ama hiçbir tanrı kendi tahtından vazgeçmezdi. Bu yüzden, öfkeni fısıltılarımla besledim Ares. Alev Tacı’nı yaratmanı sağlayan, zihnine o fikri eken bendim."
Ares’in yüzü sarsıldı. Yüzyıllardır çektiği vicdan azabı, dünyayı felakete sürükleyen o taç... Aslında hepsi bir planın parçasıydı. Ares dünyayı yok etmek, insanoğlu dünyayı mahvetsin de tanrılar pişman olsun diye o tacı dövmüştü. Ama bencil tanrılar pişman olmak yerine, tacın yaydığı fısıltılarla daha da deliren insanların hırslarından, savaşlarından, adadıkları kanlı adaklardan daha da güçlenmişlerdi.
Zeus, bu devasa güç kaynağından kopmamak için tacın birleşmesini engellemeye çalışmıştı; çünkü taç yok olursa, insanlığın savaşı bitecek ve tanrıların besini kesilecekti.
"Pusulayı ben kutsadım," dedi Aetheris’in sesi, Elara’ya doğru dönerek. "Loran’ın büyükbabasına günlüğü ben emanet ettim. Ve en önemlisi Elara... Babanın bir ölümlüye aşık olmasını, senin o melez kanla doğmanı sağlayan bendim. Annende bir insandı. Sen doğduktan sonra onada ilahi bir güç verdim babanın isteğiyle. Çünkü Zeus’un tahtını yıkacak şey saf bir tanrı gücü değildi. Hem tanrıların ateşini taşıyan, hem de kurban edilmeyi reddeden bir ölümlünün sarsılmaz iradesi gerekiyordu. Ares’in bir gün pişman olacağını ve bencil kardeşlerine karşı seninle omuz omuza dövüşeceğini biliyordum. Şimdi... Bu sahte cennetin kaynağını kurutma vakti."
Işık söndü. Günlüğün sayfaları tamamen kapandı ve Loran’ın ellerinde sıradan, eski bir defter olarak kaldı.
Mermer yolun üzerinde derin bir sessizlik oldu. Ares, elindeki devasa baltaya baktı, ardından Elara’ya döndü. Yüzünde artık o eski, ezik pişmanlık yoktu. Kusursuz, oyunun sonunu gören bir savaşçının kararlılığı vardı.
"Demek en başından beri..." dedi Ares, sesi mermer sütunları titrerek. "Sadece ortalığı savaş alanına çeviren bir tanrı değilmişim. Bir kurtuluşun ilk adımını atmışım. Zeus bu gücü bırakmamak için her şeyini ortaya koyacaktır Elara."
Loran, kılıcını çekip Elara’nın yanına geçti. "Büyükbabamın neden bu günlüğü canı pahasına koruduğunu şimdi anlıyorum. Biz bir kehaneti değil, bir adaleti yerine getiriyoruz."
Elara, kafasındaki tacın ağırlığını hissetti. Tacın üzerindeki alev ve fırtına nehirleri, onun bu gerçeği öğrenmesiyle daha da hırçınlaştı ama Elara’ya zarar vermedi. Aksine, onun iradesiyle tek bir vücut oldu.
"İnsanlığı kendi mülkleri gibi görenlerin saltanatı bugün bitiyor," dedi Elara, gözleri Lav Kristali'nin koruyla parlayarak. "Bırakın Zeus tüm gücüyle gelsin."
Üçü birden, devasa altın kaplamalı taht odasının kapılarına doğru yürümeye başladılar. Ve kapılar, içerideki tanrıların gazabıyla sarsılarak önlerinde patladı.
Taht odasının patlayan devasa kapılarından içeri süzülen duman, beyaz mermer sütunların arasında dalgalandı. Karşılarındaki manzara, evrenin en kibirli, en asalak güç odağıydı.
Devasa, göklere uzanan taht odasının merkezinde, etrafı yaşayan yıldırımlarla örülü tahtında Zeus oturuyordu. Gözleri kör edici bir beyazlıkla parlıyor, etrafında sadakat ve korkuyla kenetlenmiş son Olimpos tanrıları ve ellerinde mızraklarıyla duran göksel muhafız ordusu bir duvar gibi yükseliyordu.
Zeus’un bas bariton sesi, salonun tavanında gök gürültüsü gibi patladı:
"Ares... Hain kardeşim. Ve taç giymiş o melez fahişe... Bizi kendi yarattığımız ruhlarla besleyen o nefis tacı bize teslim etmeye mi geldiniz, yoksa yok olmaya mı?"
Tanrılar bıyık altından gülerken, muhafızlar mızraklarını mermere vurarak tapınağı salladı. Onlar Elara’dan bir hamle ya da Ares’ten bir kükreme bekliyorlardı.
Ama öyle olmadı.
Öne doğru bir adım ses yankılandı. Ne bir ilahi zırhın şıkırtısıydı bu, ne de büyüyle dövülmüş bir metalin uğultusu. Bu, bir insanın, sadece demir ve çelikten dövülmüş kılıcıyla yürüyen Loran’ın ayak sesiydi.
Loran, elinde hiçbir tanrının kutsamadığı, parmaklarında hiçbir rünün parlamadığı o fani kılıcı sıktı. Gözlerinde ne korku vardı ne de tereddüt; sadece büyükbabasının hatırası ve insanlığın yüzyıllardır çektiği acıların soğuk intikamı parıldıyordu.
"Siz," dedi Loran, sesi bir ölümlünün sesine göre fazla net ve pürüzsüzdü. "Bizim acılarımızla, bizim sevgimizle, bizim gözyaşlarımızla beslenen asalaklarsınız. Ve bir kurban, bugün kasabına karşı yürüyor."
Gölge generallerden biri alayla öne atıldı, mızrağını Loran’ın göğsüne doğrultarak kükredi: "Haddini bil ölümlü! Bir tanrının huzurunda sadece d---"
Sözünü bitiremedi.
Loran, insan bedeninin sınırlarını zorlayan bir süratle öne fırladı. O an ne Lav Kristali vardı ne de Fırtına Rünü; sadece bir insanın hayatta kalma ve adaleti sağlama istegi vardı. Loran, gölge generalin mızrak hamlesini kusursuz bir refleksle altından geçerek savuşturdu ve elindeki çelik kılıcı, generalin zırhının birleşme yerine, tam boğazına sapladı.
İlahi zırh, insan çeliğinin öfkesi karşısında yarıldı. Gölge general, gözlerinde saf bir şaşkınlıkla altın tozuna dönüşerek mermer zemine saçıldı.
Loran kılıcını savurarak kanı andıran o ışık tozlarını yere silkeledi ve doğrudan tahtta oturan Zeus’un gözlerinin içine baktı.
"İlk kanı bir insan döktü, Zeus!" diye haykırdı Loran, kılıcını Olimpos ordusuna doğru doğrultarak. "Ve bu savaş, sizin kanınız mermerleri boyayana kadar bitmeyecek!"
Zeus’un yüzündeki o kibirli alay, yerini ilk kez derin bir hiddete ve sarsıcı bir şaşkınlığa bıraktı. Bir ölümlü, tanrıların evinde savaşı başlatmıştı.
Ares, Loran’ın bu hamlesiyle göğsünü kabartan vahşi bir kahkaha attı. Baltasını iki eliyle kavrayıp havaya kaldırdı. "Duydunuz mu kardeşlerim?!" diye kükredi Savaş Tanrısı. "Beslendiğiniz o insanlar artık açlığınızı bitirmeye geldi!"
Loran’ın kılıcından saçılan altın tozları mermer zemine dökülürken, taht odasında ölümcül bir sessizlik oldu. Bir insanın, bir tanrı muhafızını katletmesi, Olimpos’un o sahte fildişi kulesine inen en ağır darbeydi.
Zeus henüz öfkeden kükreyip saldırı emrini veremeden, tahtın basamaklarından öne doğru çılgınca bir kahkaha yükseldi.
Mor, zehirli dumanların içinden sıyrılan, gözleri hırs ve delilikle dönmüş olan Lyssa ileri fırladı. Yüzü öfkeden çirkinleşmişti. Bir insanın, onların varoluş kaynağı olan bir ölümlünün bu cüreti göstermesi, Hırs Tanrıçası'nın katlanabileceği bir şey değildi.
"Hadsiz solucan!" diye tısladı Lyssa, tırnaklarından mor, zihin çürüten enerjiler fışkırtarak doğrudan Loran’ın üzerine atıldı. "Sen kimsin ki tanrıların kanını döküyorsun? Senin o fani zihnini hırslarınla boğup, seni kendi etini yedirecek bir deliliğe mahkum edeceğim!"
Lyssa, Loran’ın üzerine bir pençe gibi çökecekken, önünde adeta bir yanardağ patladı.
Elara, bir gölge gibi Loran’ın önüne geçti. Sağ elini havaya kaldırdığında, Lav Kristali'nin kor ateşinden örülmüş devasa bir kalkan Lyssa’nın mor zehrini havada eritti. Tacın üzerindeki fırtına nehirleri, Elara’nın öfkesiyle birlikte kükredi.
"Senin karşısında bir insan yok, Lyssa," dedi Elara, sesi tüm taht odasını titreterek. "Karşında, bencil hırslarınızla beslemeyi reddettiğiniz tüm insanlığın iradesi var."
Lyssa geri çekilmek istedi ama Elara ona bu şansı vermedi. Sol elindeki Fırtına Rünü’nün akımıyla Lyssa’yı ayaklarından yakalayıp mermer zemine çaktı.
Taç, Elara’nın zihninde fısıldamayı kesmişti; artık tamamen onun komutasındaydı. Elara sağ elini Lyssa’nın göğsüne doğru uzattı. Lav Kristali'nin saf, ehlileştirilmiş ateşi, Hırs Tanrıçası’nın bedenine sızdı.
"Senin hırsın, bu dünyanın sonu olmayacak," dedi Elara soğuk bir sesle.
Lyssa’nın gözlerinden mor dumanlar yerine kor kızılı ateşler fışkırmaya başladı. Tanrıça, kendi içindeki o zehirli hırsın, saf bir irade ateşiyle yakılmasına karşı koyamadı. Çığlığı taht odasının tavanını çatlatırken, bedeni içeriden dışarıya doğru lavla kavruldu ve taht odasının ortasında simsiyah bir küle dönüşerek dağıldı. Bir tanrıça, Elara’nın ellerinde saniyeler içinde yok olmuştu.
