ALEV kitap kapağı

3. bölüm / 7

MEZARLIK

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: MEZARLIK

-CHAPTER 2-

Asya, Ayten'in yere düşürdüğü, elinde tuttuğu iğnelere ve ilaçlara baktı. Ayten, kime çarptığına bakmadan eğildi ve hızla yere düşen malzemeleri toplamaya başladı. Asya, yüzünde sinsi, belli belirsiz bir sırıtışla dizlerinin üzerine çöküp gözünü ayırmadan, Ayten'in tam göz hizasında olan iğneye elini uzattı.

Ayten, önüne uzanan, üzeri yara ve yanık izleriyle kaplı eli gördüğünde şeytan görmüşe döndü.

Gözlerini şaşkınlıkla açıp kafasını yavaşça kaldırarak Asya'ya baktı. Ayten şok içindeydi; ağzı bir karış açılmıştı. Asya'yı karşısında görmeyi beklemediği kesindi. Asya ise bu andan fazlasıyla zevk alır gibiydi. Yüzünde rahat ama sert, kaya gibi bir ifade vardı. İğneyi alıp havaya doğru kaldırdı.

Ayten sertçe yutkunup önce iğneye, ardından Asya'nın gözlerine baktı. Asya gözlerini Ayten'den ayırmıyor, kırpmıyordu bile. İkisinin de kafasında aynı olay, film şeridi gibi canlanmıştı. Asya sorun çıkardığında Ayten'in damar yolu açma bahanesiyle Asya'nın damarlarını deldiği ve morarttığı zamanlar...

Asya, hızla Ayten'in elinde tuttuğu ve sıkmaktan artık parmak boğumlarını beyazlatan tepsiye iğneyi atarak bıraktı.

Bu an onu çok tatmin etmişti. Ayten için ise bu büyük bir gözdağıydı. Sadece Ayten'in korku dolu bakışları bile Asya'ya bu kadar seyir zevki verdiyse yapacakları karşısında sergileyeceği o aciz tavır ve suratının alacağı şekil, Asya'ya istediğini elde ettirecek kadar güçlü bir mutluluk kaynağı olacaktı. Zamanında Ayten'in yaptıklarını düşündüğünde ona karşı şu an çok sakin bile davranıyordu.

Asya hızla ayağa kalktı ve doğruldu. Ayten hâlâ olduğu yerde ve aynı şekilde duruyordu. Kaskatı kesilmiş gibiydi.

Asya ona bakarak ayağının dibinde hâlâ yerde olan bir ilacı ayağının ucuyla uzağa doğru itti. Bu hamlesi Ayten'i korkutmuştu. Ayten hızla olduğu yere oturup eliyle kafasını korudu. Bu, Asya'da zafer gülümsemesi etkisi yarattı. Ama bu gülümseme samimiyetten uzak, haince bir gülümsemeydi.

Bakışlarını karşıya çevirip hızla koridorda ilerleyerek hastaneden çıktı. Biraz daha kalırsa Ayten'i öldürebilirdi çünkü.

Hastaneden çıktığı sırada sinirden elleri titriyordu. Ritmik, düzenli topuk sesi yerini daha sert, daha düzensiz bir topuk sesine bırakmıştı. Ellerinin titremesinin durmayacağını anladığında onları hızla trençkotunun cebine soktu.

Park hâlinde duran aracının yanına gelip hızla kaputuna tutundu. Ondan destek alarak sürücü koltuğunun kapısına ulaştı ve kapıyı açtı. İçeri geçip koltuğa kendini attı ve derin bir nefes aldı. Elleri hâlâ titrerken direksiyona koydu. Direksiyonu sıkıp sakinleşmeye çalışırken kafasını geriye yasladı.

Üç aydır buraya geliyordu. İlk kez Ayten ile karşılaşmıştı ve bu ona pek iyi gelmemişti doğrusu. Asya sakinleşemeyeceğini anladığında hızla torpidodan ilaç çantasını çıkardı. İlacını alıp ağzına attı. Kolçakta duran su şişesinden bir yudum su içti. İlacını yutup ellerini tekrar direksiyona sabitledi. Kafasını direksiyona yaslayıp gözlerini kapattı ve sakinleşmek adına derin nefesler alıp vermeye başladı.

Bu karşılaşma olmamalıydı onun için. Hâlâ buna hazır değildi. Ama olmuştu bir kere, geri dönüşü yoktu. İlk seferine göre yine de iyi idare etmişti. Hâlâ hasta olan ve intikam isteyen birine göre gayet iyiydi.

Sakinleştiğini anladığında kendini toparladı. Kemerini takıp arabasını çalıştırdı. Dikiz aynasından kendi yansımasına baktı. Gözleri kızarmıştı. Ağlamamak için kendini tutması gözlerini etkilemişti. Hızla aynanın kenarına astığı güneş gözlüğünü alıp gözüne taktı ve aynayı düzeltti. Ardından arka koltukta duran beyaz lalelere baktı.

Şakayıklar gibi lalelerin de bir sahibi vardı. Şimdi ziyaret sırası ondaydı.

Önüne dönüp arabayı sakin ve temkinli bir şekilde ilerletti ve mezarlığa geldi. Arabasını park etti. Arka koltuktaki lale buketini aldı ve arabadan indi.

Trençkotunun üzerinde duran siyah atkısını kafasına gelişigüzel şekilde örttü. Gözlüğünü düzeltip mezarlığın kapısından içeri girdi. Hızla, sanki eliyle koymuş gibi, ilerleyerek Semra Dalveren'in mezarının başına geldi.

"Ben geldim."

Dümdüz sesiyle mezara kendince selamını vermişti. Elinde sıkıca tuttuğu laleleri mezarın başına bıraktı. Geri çekilip ellerini açarak dua etmeye başladı.

Duasını bitirdiğinde mezarın yanında bulunan çeşmeye ilerledi. Kenarda duran şişeyi alıp çeşmeden su doldurdu. Sonra mezarın başına tekrar geldi ve mezarı güzelce sulamaya başladı.

"Biliyor musun? Bugün Ayten ile karşılaştım."

Şişeyi kenara bırakıp mezarın ayak ucuna geçti ve oraya çömeldi.

"Hah, benden korktu."

Sesinde alay ama bir yandan da hüzün vardı.

"Eski ben olsam onu görünce kaçacak delik arardım. Sen hayatta olsan beni saklardın. Şimdi ne sen hayattasın ne de ben eski benim."

Asya bu cümleyi dümdüz bir sesle söylemişti. Duygusuz, sakin ve dümdüz bir ses... Bu ton, Asya için o kadar alışılmadık ama artık o kadar doğal olmuş bir tondu ki sanki bu ton dışında başka bir ton kullanamıyordu insanların geneline karşı.

Asya derin bir nefes aldı.

Semra, Asya'nın en sevdiği, hatta tek sevdiği hemşireydi. Hastane süreci başladığında ona tek iyi ve normal davranan kişiydi. Ona insan olduğunu hatırlatan ve insan muamelesi yapan tek kişiydi. Onda gördüğü şefkati annesinden görmüş gibi benimserdi. Banyodan sonra saçlarını tarar, uyuyamadığı bazı gecelerde ona hikâyeler anlatırdı.

Semra kanserle mücadele ediyordu. Kanser hastalığı onu henüz çok genç yaşlarında yakalamıştı. Bu sebeple tedavi görmeye de genç yaşlarında başlamıştı. Bu süreçte hastalığıyla uğraşmaktan evlenemediği gibi çocuk sahibi de olamamıştı.

Asya hastaneye geldiğinde yirmi dört yaşındaydı. Semra için hâlâ küçüktü, gençti. Onu kendi çocuğu gibi benimsemiş, hiç tatmadığı annelik duygusunu Asya'yla gidermeye başlamıştı hastaneye geldikten sonra.

Asya da ona olan son borcunu ve görevini cenaze sürecini üstlenerek yerine getirmişti. Her hafta onu ziyarete gelerek borcunu ödemeye devam ediyordu.

Asya elini ıslak toprağa sürdü. Bir avuç toprağı eline alıp burnuna götürdü. Gözlerini kapatıp derin bir nefes çekti.

"Hâlâ aynı kokuyorsun."

Gözlerinden bir damla yaş akmıştı. Ama surat ifadesi değişmemiş, hâlâ duygusuz ve ruhsuzdu. Gözyaşını silip güneş gözlüğünü düzeltti. Çömeldiği yerden kalkıp burnunu çekti. Ellerini silkeledi.

"Asya?"

Arkasından gelen tanıdık erkek sesi Asya'yı olduğu yere çakılı hâlde bırakmıştı. Mıh gibi çakılmıştı; ne dönebiliyor ne de hareket edebiliyordu. Acilen bir şeyler yapması gerekiyordu. Önce derin bir nefes aldı ve verdi. Ardından ellerini cebine soktu. Şaşkın surat ifadesi maskesini çıkarıp ruhsuz ve duygusuz olan maskesini yüzüne taktı.

Arkasını dönüp baktığında şaşkınca ona bakan Rüzgâr'ı gördü.

Rüzgâr... Ah, Rüzgâr! Asya'nın canı cananı, gülüşü, ağlayışı, yakarışı, fırtınası... Her şeyiyle, her bir şeyi Rüzgâr.

Suratını bozmadan Asya, karşısında duran Rüzgâr'ın yakınına gitti. Rüzgâr şaşkınca ellerini havaya kaldırdı.

"Sen ne arıyorsun burada?"

Gerçekten çok şaşırmış gibi duruyordu. Asya'nın hastaneden çıktığından bile haberi olmadığı her halinden belliydi. Bu da nasıl bir soruydu? Bunca zaman sonra ilk sorusu bu muydu?

"Senin aradığın şeyi."

Asya'nın dümdüz, duvar gibi sesi ve ruhsuz, koca gözlüklerinin suratının yarısını kapattığı yüzü karşısında Rüzgâr bir duygu arıyordu. Ama aradığı şeyi bulamamış bir insanın çaresizliğiyle tebessüm etti.

"B-ben babama gelmiştim. Kaybettik kendisini yakın zamanda. Sen kim için buradasın?"

Asya, Rüzgâr'ın babasını kaybettiğini zaten biliyordu. Değişen hiçbir şey yoktu. Rüzgâr hâlâ Asya'dan bir haberdi. Asya ise Rüzgâr'dan haberdardı.

Asya bakışlarını Rüzgâr'dan çekip mezarlığın giriş kapısına baktı.

"Yakınım için."

Dümdüz sesiyle söylediği tek kelimelik laf, bir paragraf kadar uzun gibiydi.

"Ben senin çıktığını bilmiyordum. Nasılsın? Ne zaman çıktın?"

Bakışları meraklı ve sorgular nitelikteydi, tıpkı sesi gibi. Asya, Rüzgâr'ın bunları ona korkudan sorduğunu anlamıştı. Aslında üç yıl önce yaptıklarına bakılırsa Rüzgâr pek de haksız sayılmazdı. Asya, Rüzgâr'a az çektirmemişti. Özellikle Asya annesini ve babasını trafik kazasında kaybettikten sonraki süreçte gerçekten katlanılamayacak ve asla çekilmeyecek şeyler yapmıştı. Bunları Rüzgâr'a da yaşatmıştı.

"Üç ay oldu. Gayet iyiyim, yolumdayım."

Dümdüz sesinden dökülen cümleler arasında "iyiyim" kelimesi Rüzgâr'ı biraz sakinleştirmiş gibiydi.

"Sevindim, yani iyi olmana."

Rüzgâr, samimi olmayan, son derece yapmacık ve sahte bir gülümsemeyle karşılık verdi. Asya'nın tepkisizliği karşısında daha fazla diyecek bir şeyi yoktu.

"Peki o hâlde, hoşça kal."

Bir elini kafa hizasında havaya kaldırdı. Eliyle hoşça kal işareti yaptı. Bu hamle karşısında Asya sadece kafasıyla selam verdi, kafasını yana eğdi ve gidişini izledi.

Rüzgâr arkasını dönüp hızlı adımlarla ilerlerken arada arkasına dönüp bakıyordu. Bir insanın bu denli değişebilmesi, Rüzgâr'da hayret edilesi bir etki yaratmıştı.

Asya'yı son gördüğünde eski sevgilisi Ceyda'nın canına kastetmiş, ardından kendini öldürmeye çalışmıştı. Bağırıp çağırmaları ve çığlıkları hâlâ dün gibi aklında ve kulağındaydı.

Şu an sesinin bile zor duyulduğu, sanki yükmüş gibi kullandığı kısa cümleleriyle karşısında durmuş olan kadın, onun için bambaşka biriydi.

Asya, Rüzgâr'ın arkasından bakmayı bırakıp arkasını döndü ve Semra'nın mezarının başına tekrar geldi.

Rüzgâr son kez arkasını döndüğünde Asya'nın artık ona bakmadığını, sırtının kendisine dönük olduğunu ve mezara baktığını gördü. Bu onu daha çok şaşırtmıştı. Sanki hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibiydi. İki eski dost tesadüfen karşılaşmış gibiydi. Bu kişi, onun için bambaşka biriydi.

Hızla aracına binip kafasını kurcalayan soru işaretleriyle oradan uzaklaştı.

Asya ise hâlâ titreyen ellerini montunun cebinde sıkarak bekletiyordu.

"Duydun mu, Semra?"

Mezara bakarak söylemişti bunu, alaylı bir sesle.

"Bana 'Nasılsın?' dedi."

Bu sefer sesi hırs ve kin doluydu. Kafasını yukarı aşağı salladı.

"Yakında daha iyi olacağım. O da bunu görecek."

Dümdüz bakışları bu sefer yerini hırsa ve öfkeye bırakmıştı. Önceden Rüzgâr'ın adı bile gülümsemesine yeterken artık içinde sadece saf bir öfke vardı.

Arkasını dönüp mezardan uzaklaştı ve mezarlığın çıkışına geldi. Arabasının yanına geçip saçına örttüğü atkıyı tekrar omuzlarına indirdi. Ardından mezarlığa son kez baktı.

"Hoşça kalmayacağız, daha çok görüşeceğiz."

Sesi sıradan bir şey söylüyormuş gibiyken gözlerinden kıvılcımlar çıkıyordu.

Hızla arabasına bindi, aracını çalıştırdı ve evine doğru ilerlemeye başladı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

152okunma 78beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…