ALEV kitap kapağı

6. bölüm / 7

KIRMIZI

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: KIRMIZI

-CHAPTER 5-

Adam, cevap bekler gibi Asya'ya bakıyor, bir yandan da onun yüzünde bir umut ışığı arıyordu. Asya ise son derece ruhsuz ve tepkisiz bir biçimde adamı izliyordu. Ne istediğini bilmeyen, ruhsuz sesiyle konuştu.

“Alp Bey...”

Derken durdu. Sigarasından bir dal alıp dudağına götürdü. Çakmağını yaklaştırıp eliyle siper ederek sigarasını yaktı.

Olduğu yerde biraz doğruldu. Adam, Asya'nın tüm bu hareketlerini pür dikkat ve hayranlık dolu bakışlarla izliyordu. Ancak içinde “Alp Bey” geçen cümlenin devamını da merak ediyordu.

Asya sigarasını dudağından çekip adamın yüzüne doğru sertçe üfledi. Adam gözlerini kapattı. Yüzünde sinsi bir sırıtış belirdi.

“Alp Bey beni gönderdi. Bu yalancı haberin için.”

Asya bunu kendinden emin ve alaycı bir şekilde söylemişti. Adama bariz bir şekilde yem atmıştı. Şimdi ondan gelecek cevabı bekliyordu.

“Avukatı mısınız?”

Adam kollarını masaya dayadı. Biraz daha yaklaşmak istercesine Asya'ya doğru eğildi. Yüzüne o iğrenç, sapık ifadesini yerleştirdi.

Asya hızla geriye yaslandı. Kendinden emin bir şekilde başını yana yatırıp duygusuz bakışlarıyla adamı tekrar süzdü.

“Çok mu belli?”

Kendinden emin bir şekilde söylediği bu cümle adamı gülümsetti. “Biliyordum!” der gibi baktı. Asya ise içinden geçirdi.

Aptal.

Tam bir aptal.

Adam hızla geri çekilip ellerini masanın üzerinde birbirine bastırdı.

“Bak, ben ne dediyse yaptım. Ama tekrar yayınlamıyorlar. Leyla Hanım'ın emriyle, diyorlar. Alp Bey'in adını da geçiremediğim için kimse beni dinlemiyor. Söyledim bunu zaten size.”

Adam bu cümleleri sır veriyormuş gibi söylemişti. Sağına soluna korku dolu bakışlar atıyordu.

Asya gözlerini kısarak adama baktı. Sigarasından yavaşça bir nefes daha aldı. Cevap onu tatmin etmişti. Adam, kadının hareketlerinin pürüzsüzlüğüne ve elindeki sigaraya baktı. Sanki her şeyi yeni yeni anlıyormuş gibi duraksadı.

“Lanet olsun!”

Fısıltıyla masaya bakarak söylediği bu cümle Asya'nın dudaklarının hafifçe kıvrılmasına sebep oldu. Sigarasını küllüğe bastırdı. Dumanı üflerken masada duran gözlüğünü aldı ve gözlerine yerleştirdi. Orta parmağıyla gözlüğün ortasından yukarı iterek iyice oturttu, adama baktı.

“Teşekkürler, Eren. Görüşmek üzere.”

Sesi dümdüz, duvar gibiydi. Aradığı cevabı bu kadar kolay almış olmanın rahatlığıyla çantasını alıp masadan kalktı ve uzaklaştı. Masada ağzı bir karış açık kalan adamı geride bırakıp hızla çıkışa doğru yürüdü.

Kapıdan geçerken güvenliğe başıyla selam verdi. Hızla arabasına bindi. Telefonunu çıkarıp sanki haber hâlâ yeniden yüklenebilirmiş gibi sayfayı yeniledi. Haber tekrar yayımlanmamıştı.

Hızla aracını çalıştırıp evine doğru sürdü.

Evinin önüne geldiğinde açık otoparka arabasını park etti. Hızla inip binaya girdi. Her zamanki rutiniyle güvenliğe baktı.

Güvenlik heyecanla başparmağını kaldırıp bir dakika beklemesini işaret etti. Asya aniden mıh gibi çakıldı olduğu yere. Bu, beklediği bir tepki değildi.

“Asya Hanım, bir saniye.”

Diyerek hızla bankoya gitti ve arkasından siyah bir zarf getirdi. Üzerinde doğru isim yazıp yazmadığını kontrol ettikten sonra zarfı Asya'ya uzattı.

Asya önce zarfa, sonra güvenliğe baktı. Şaşkındı ama gözlükleri şaşkınlığını gizliyordu.

“Bu ne?”

Dümdüz sesiyle adama sordu ve zarfı aldı.

“Bilmiyorum efendim. Bugün bir kurye getirdi. Sizin adınızı ve soyadınızı verdi. Üzerinde gönderici de yazmıyor. Sordum ama kurye de bilmiyordu.”

Asya, dehşete düşmüş gibi zarfa baktı. Siyah zarfın üzerine beyaz kalemle yalnızca el yazısıyla “Asya Taşdelen” yazılmıştı.

“Teşekkürler.”

Asya hızla asansöre binip ineceği katın düğmesine bastı. İçini bir korku kaplamıştı. Bu zarfın içinde ne vardı? Kimden gelmişti?

Hızla evine girdi. Çantasını koltuğa fırlatıp dikkatle zarfı açtı ve içindeki siyah kartı çıkardı. Siyah kartın üzerine beyaz kalemle kısa bir not yazılmıştı.

“Sizinle karşılaştığıma memnun oldum. Nice karşılaşmalara.”

Asya notu okuduğunda yüzü düştü. Notun yazarını biliyordu elbette ama yine de hızla kartın arkasını çevirdi.

ALP KORALTAN

0539......

Alp'ten başkası değildi. Bu yaptığı şey, onun dilinde, “Seni biliyorum. Kim olduğunu biliyorum. Dikkat et,” demekti.

Asya, elindeki notla titreyen elleri ile evinde volta atmaya başladı. Adamın dikkatini iyice çekmişti. Çekmekle kalmamış, savaş ilan etmişlerdi. Önce kaza, sonra evine gönderilen not... Bu bir gözdağıydı ve adam iki sıfır öndeydi. Asya'nın bir cevap vermesi gerekiyordu.

Hızlı düşünüyordu ama yaşadığı stres ve korku, düşüncelerinin önüne geçmişti. Öncelikle oturup sakinleşmek için derin nefesler aldı.

Ellerini koltuğa koyup parmaklarını koltuğun yumuşak derisine bastırdı.

“Düşün, Asya.”

Kendi kendine mırıldanırken parmaklarını sertçe saçlarının arasından geçirip geriye doğru itti. Ardından ellerini burnunun altında birleştirdi. Karşıya bakarak dümdüz durdu ve düşündü.

Derin bir nefes aldı. Hızla telefonunu alıp merdivenlere yürüdü. Aklına bir fikir gelmiş gibi hızlı adımlarla merdivenleri tırmandı.

Dolabı açıp kıyafetleri titreyen elleriyle sertçe kenara itti. Ardından kapı görevi gören tahtayı kaldırıp köşeye fırlattı. Tahta sertçe yere düştüğünde umursamadan, hızla dar ve yoğun sigara kokusuyla dolu odanın ışığını yaktı.

İçeri girip masanın başındaki sandalyeye geçti. Sandalyeyi sertçe çekip oturdu. Hızla laptopunu açtı. Ekranda hareket eden Rüzgar'ın arabasını umursamadan kayıtlı adreslere girdi ve ev adresine baktı.

Koraltan cezaevine...

Hızla adresi telefonuna girip yakınındaki çiçekçilere baktı. Titreyen eline aldırmadan birinin numarasını çevirdi.

“Kolay gelsin, bir buket yaptırmak istiyorum.”

İsteğini tarif ederken bir yandan da gözleri ekranda hareket hâlinde olan Rüzgar'ın arabasına kaydı. Yine bir yerlere gidiyordu.

“Bir de not istiyorum.”

Karşısındaki yumuşak sesli kadın hızla yanıt verdi.

“Tabii, ne yazalım?”

Bunu duyduğunda Asya telefonunun hoparlörünü açıp masaya bıraktı. Kollarını masanın üzerinde birleştirdi.

“Karşılaşacağız, şüphesiz.”

“Arkasına Asya Taşdelen yazın, büyük harflerle.”

Derin bir nefes alıp devam etti Asya.

“Yazı yazılan kart kırmızı olsun. Kan kırmızısı. Yazı ise siyah kalemle yazılsın.”

Bu istek karşısındaki kadını şaşırtmıştı.

“Anlamadım, Asya Hanım. Beyaz kart olmayacak mı? Çiçekler zaten siyaha yakın, koyu bordo bir şakayık buketi. Beyaz bir kart güzel olmaz mı?”

Asya derin bir iç geçirdi. Bu, sevdiği birine aldığı sevimli bir hediye değildi. Oysa hattın diğer ucunda olan kadın böyle düşünüyordu.

Bu çiçek bir savaş ilanıydı.

“Olmaz. Dediğimi yapın.”

Bunu net ve otoriter bir sesle söyledi. Ardından ücreti EFT yoluyla gönderip telefonu kapattı.

O adamın yarattığı gözdağına verilebilecek en büyük karşılık buydu. Korkusuzca ve cesurca ortaya atılmış bir savaş ilanına verilebilecek en güzel cevap...

Asya'nın gözleri hâlâ Rüzgar'ın nereye gittiğindeydi. Trafiğe takılmış gibi yavaş yavaş ilerliyordu.

“Nereye gidiyorsun?”

Kendi kendine soruyordu. Sanki Rüzgar onu duyup cevap verecekmiş gibi hissetmişti.

Sandalyesinde yavaşça geriye yaslandı ve başını tavana dikti. Gözlerini kapatarak Rüzgar'ın arabada olduğu hâlini hayal etti. Kafasının içinde o anlara ait bir senaryo oluşturdu.

Bu anlar yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeye sebep olmuştu. Sanki birkaç dakika önce ölüm tehdidi almamış gibi şimdi son derece sakin, rahat ve huzurlu görünüyordu. Normal bir insan düşünmekten aklını yitirebilirdi. Asya'nın bu sakinliği, Rüzgar'ı düşünürken yüzünde oluşan o tebessümü bile normal biri olmadığını kanıtlıyordu.

Rüzgar'ın trafikte sıkılmış, yüzü düşmüş hâli geldi gözlerinin önüne. Bir eli direksiyondaydı, diğer eliyle ise direksiyonda olan kolunu dirsek kısmından tutuyordu. Saçları dağılmış, yüzü yorgundu. Arabada hafifçe çalan müziğin sesi, tınıları düşük sesine rağmen aracın her yanını kaplıyordu.

Asya hızla gözlerini açtı. Derin bir nefes aldı.

Bu bile ona üç yıldır yetiyordu. Rüzgar'ı görmeden, yalnızca düşünmüştü. Ne sesini ne kokusunu ne yüzünü ne de tavırlarını... Hiçbir şeyi unutmamıştı.

Unutmaya zorlandığı anlarda bile dudaklarından farklı cümleler çıksa da onu unutmamıştı. Unuttuğu tek şey, Rüzgar'ın teninin sıcaklığıydı. Onun elini tuttuğunda hissettiği o sıcaklık... Üç yıldır bu hissi yaşayamamış olması, o hissi unutmasına neden olmuştu.

Başını yeniden laptopa çevirdi. Rüzgar'ın nerede olduğuna baktı.

Rüzgar, karısının yanına, cezaevine gelmişti.

Oraya cezaevi demek, Asya'yı tatmin eden şeylerden biriydi.

Derin bir nefes aldı ve verdi. Rüzgar'dan bir yandan kendisini ondan uzaklaştırdığı için nefret ederken diğer yandan ona bu kadar takıntılı olması, hâlâ ondan bu denli etkilenmesi, aklının alamadığı bir şeydi.

Onun için Alp'e bile meydan okuması... Bunlar bir kadının kolay kolay yapabileceği şeyler değildi.

Başını yavaşça yana eğdi. O sırada telefonuna gelen bildirimle ekrana baktı.

Aşkın Çiçekçilik:

Siparişiniz adrese teslim edilmiştir. İyi günler dileriz.

Asya'nın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Ancak bu, yorgunlukla karışık öfke içeren bir tebessümdü. Son kez ekrana bakıp ekranı hızla kapattı.

Bu verdiği cevap Alp için fazla kırmızı olacaktı. Alp, kendisine gönderilen kırmızı notun ve çiçeklerin aslında kanı temsil ettiğini anlayacak kadar zeki bir adamdı. Onun gönderdiği karanlık notun karşılığı ancak kıpkırmızı olabilirdi.

Asya, Alp'in yarattığı karanlığa akacak kanın kendisinden olmayacağı mesajını vererek savaşı başlattığına inanıyordu.

Hızla karşısında duran aile ağacına baktı. Kendi yaptığı bu ağacın her bir dalında bir meyve, bir aile üyesi vardı. Hepsi tek tek olgunlaşma sırasını bekliyor gibiydi.

Gözleri, ağaçta duran en olgunlaşmış meyveye, Alp'e kaydı. Yüzünde sinsi ve sert bir tebessüm belirdi.

“Bakalım şimdi ne olacak?”

Bu cümleyi kendi kendine, mırıltı hâlinde söyledi.

Hızla masadan kalktı. Telefonunu alıp ışığı kapattı ve küçük, havasız odadan çıktı. Az önce fırlattığı tahta parçasını yerine özenle yerleştirdi. Kıyafetlerini eliyle silkeleyip düzeltti, ardından askıda renk geçişlerine göre düzgünce sıraladı.

Sanki bu küçük odaya girerken hissettiği öfke artık kalmamış gibiydi.

Ardından merdivenlerden inip alt kata geldi.

Koltuğa fırlattığı çantasını hızla aldı ve açtı. Sigarasını ararken eline gelen ilaç kutusuna baktı.

Mustafa Bey aklına geldi. Alarm ve ilaç saati... O anları hatırladı. Yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi.

Ardından ilaç kutusunun kapağını açıp ağzına bir tane attı, sonra bir tane daha.

Bunlar ilaç değildi. İlaçlarla yerleri değiştirilmiş küçük nane şekerleriydi.

Asya, nane şekerlerinin ağzında bıraktığı ferah hisle gözlerini kapattı ve dudaklarına içten, sinsi bir gülümseme yerleştirdi.

Sanki şu an nane şekerlerinin tadını çıkarıyordu. Bu küçük kandırma durumu Mustafa Bey'i inandırmaya yetmişti.

Peki, kandırdığı yalnızca Mustafa Bey miydi? Kendini de bu şekilde kandırmıyor muydu?

Ona göre bu, yalnızca küçük, karanlık bir oyundu.

Ve bu oyundan zevk alan, eğlenen tek kişi kendisiydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

126okunma 59beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…