Bölümler 7Şu an: AŞK
- 1 ÖNSÖZ184 kelime
- 2 AŞK2.161 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 MEZARLIK1.413 kelime
- 4 FOTOĞRAFLAR1.344 kelime
- 5 MAGAZİN1.376 kelime
- 6 KIRMIZI1.467 kelime
- 7 TAKİP1.533 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
-CHAPTER 1-
Aşk nedir?
İnsanın kendi aklından şüphe etmesine neden olacak kadar güçlü bir duygu mu, yoksa aklını kaybettiğine inanmak için bulduğu en zarif bahane mi?
Peki, aşk dediğimiz şey gerçekten iki insan arasında mı doğar, yoksa insanın kendi zihninde yarattığı birine duyduğu açlığın adını mı aşk koyarız?
Birini sevmek için onu tanımak gerekir mi? Yoksa bazen hiçbir şey bilmemek, gerçeği öğrenmekten daha mı caziptir?
Çünkü gerçek, hayaller kadar itaatkâr değildir. Gerçek, insanın zihninde kusursuzca yarattığı o yüzü kirletir. Ve belki de bu yüzden bazı insanlar gerçeği değil, kendi yalanlarını sevmeyi tercih eder.
Asya'ya göre aşk, birini düşünmek değildi. Zaten insan, istemediği düşüncelerden de kurtulabilirdi, değil mi? Aşk, onun için bir kapının ardında beklemek, duyduğu her ayak sesinde kalbinin ritmini değiştirmek, bir yabancının hayatındaki en önemsiz ayrıntıyı bile kendi varlığıyla ilişkilendirmekti.
Onun nerede olduğunu bilmek, kiminle konuştuğunu merak etmek, gözlerinin bir başkasına değme ihtimalinden nefret etmek… Asya bunların hiçbirine hastalık demiyordu. Çünkü bir şeye isim vermek, onu anlamak demekti. Asya ise anlamak istemiyordu. O, yalnızca hissetmek istiyordu.
Ama belki de aşkın en tehlikeli yanı buydu.
İnsanın, kendi aklını kaybettiğini fark ettiğinde bile buna aşk demeye devam etmesi.
Asya hâlâ elinde yanan sigarasını yere atıp topuklu ayakkabısının ucuyla ezdi. Külleri tamamen sönene kadar bekledi. Ardından gözünün önüne gelen saçlarını parmaklarıyla kulağının arkasına attı ve oturduğu bankta biraz daha doğruldu.
Kalkmak istiyor ama kalkacak cesareti yok gibiydi. Yüzleşmekten korkuyor olabilir miydi? Belki de içeriye girdiği an yaşadıkları ve yaşattıkları gözünün önüne gelecek ve daha çok tetiklenecekti.
Asya'nın kafasını bunlar bir bir esir alırken bakışları dümdüz, duygusuz ve duvar gibiydi. Yere attığı izmaritine, ardından tam üç yılını alan ve ondan çalan akıl hastanesine baktı.
Sevgi Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi...
Sevgi adını okuyunca dudakları belli belirsiz yukarı kıvrıldı. Bu lanet yerin adının içinde yaşananlarla zerre kadar bağlantılı olmadığını, buranın cehennemin yedi katından yalnızca herhangi bir katı olduğunu en iyi bilen kişi Asya'ydı.
Dışı sizi yakar, içi Asya'yı.
Kalkma cesaretini toplayamadığı için yerine biraz daha yerleşip geriye doğru sırtını yasladı.
Oturduğu bankta yanında duran, buket hâline getirilmiş beyaz şakayıklara baktı. Ardından hemen buketin yanında duran çantasını eline aldı. Fermuarını açıp sigara paketini çıkardı. İçinden bir dal alıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Mevzu, Asya için fazla derin gözüküyordu.
Çakmağını da çıkarıp bir eliyle siper ederek sigarasını yaktı. Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Sigarayı dudaklarından uzaklaştırdığında dumanı sertçe üfledi ve havada yok oluşunu izledi. Hastanenin adındaki Sevgi kelimesini hafifçe bulandıran dumanın dağılışını seyretti. Yüzünde çok hafif, belli bile olmayan bir tebessüm oluştu. Sonra o tebessüm, yerini mahkeme duvarı gibi bir ifadeye bıraktı.
Çantasını yanına koydu.
"Sevgi Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi."
Bu kelimeleri içinden yaklaşık elli kere tekrarlamış olabilirdi, hem de yirmi dakika içinde. Tabelaya bakıyordu, gözünü bile kırpmadan. Yaşadığı ve kaybettiği geride kalan üç koca yıla bakıyordu aynı zamanda. Üstelik yalnızca tabelaya değil...
Yaşadıklarının hepsi çöp olamazdı. Hepsi sadece yaşanıp bazılarına anlık dalga konusu olan bir eğlence, bazılarına da ömür boyu unutulmayacak bir acı olarak kalamazdı ona göre. Ama Asya zaten intikam ateşiyle yanıp tutuşan bir kadındı.
Asya, daha oradan çıkmadan tüm planlarını hazırlamıştı. Herkese iyileştiğini, iyi olduğunu ispatlayacak ve onların akıllarıyla oynayacaktı. Sonrasında da herkese yaşattıklarını yaşatacak bir kadındı o.
Ona göre kimse yaşattığını yaşamadan ölmezdi, ölmeyecekti de. Çünkü bazılarının yaşayacakları da ölümü de onun elinden olacaktı.
Üç yıl, tamı tamına üç koca yıl... Çeşitli zorbalıklar, küfürler, hakaretler, dayaklar ve daha beterleri... Tüm bunlara maruz kalmış bir kadının, hem de tedavi olması ve iyileşmesi adına getirildiği yerde bunları yaşaması, onun en çok zoruna giden şeydi aslında.
Bir insan, yardıma ve tedaviye ihtiyacı olan birine nasıl kötü davranabilirdi ki? Asya da bir doktor adayıydı. Tam üç yıl önce genel cerrah olarak görevine başlayacaktı. Ta ki o güne kadar... Buraya getirildiği güne kadar. Artık yaşadıklarından dolayı mesleğine devam edemeyeceği kesindi. O hiç kimseye böyle davranmazdı ya da öyle sanırdı.
Hepsi Ayten ile başlamıştı.
Ayten!
Asya'nın bir ömür kin güdeceği biriydi.
Hemşire Ayten; kıvırcık, omuzlarına kadar uzanan saçları olan, balık etli, kısa boylu, gözlüklü ve dudağının sağ üst kenarında kocaman bir beni bulunan Ayten...
Asya'nın ezeli düşmanı Ayten.
Ayten aklına gelince kanı çekilmiş gibi oldu. Asya, sigarasının son dumanını sinirle çekti. Aynı sinirle geri üfledi.
Yanına doğru yaklaşan doktor asistanını görünce durdu. Gözlerini ondan ayırmadan yanına gelişini izledi. Asistan, elleri cebinde ve kocaman bir gülümsemeyle yanına geldi. Bu, işe yeni girmiş olmalıydı. Asya bu kadını daha önce görmemişti.
"Asya Hanım?"
Asya'nın yanına geldiğinde kocaman bir gülümsemeyle sormuştu. Asya sigarasının izmaritini yere attı. Ayakkabısının ucuyla ezdi ve ayağa kalktı. Ellerini trençkotunun ceplerine sıkıştırdı. Gözlerini ve duvar gibi bakışlarını kadından çekmeden konuştu.
"Benim."
Asistan, Asya'nın bu dümdüz tavrı karşısında biraz bozulmuş gibiydi. Fakat bozulduğunu dışarıya yansıtmamaya çalışıp devam etti.
"Doktor bey müsait, sizi bekliyor."
Bu sefer gülümsemesi ilk seferki gibi değildi. Asya, kadının bozulmuş olduğunu gözlerinden anlamıştı. Kafasını onay anlamında salladı, kadına bakmaya devam ederek. Hızla az önce kalktığı banktan çantasını ve beyaz şakıyık buketini kucağına aldı.
Önden ağır ama kararlı adımlarla ilerlemeye başladı. Asistan ise hemen arkasından onu takip ediyordu. Ayak seslerinden anladığı kadarıyla Asya, asistanın kendisinden sadece dört adım geride olduğunu fark etti. Göz ucuyla arkasına baktı. Gerçekten de öyleydi. Aralarında dört adımlık mesafe vardı.
Asya çok dikkatli ve bazı takıntıları olan bir kadındı. Sesler, bakışlar, duygular dikkatini çeken şeylerden birkaçıydı. Takıntıları ise bambaşka bir seviyedeydi.
Asya, yüzünde oluşan belli belirsiz bir tebessümle Sevgi Akıl Hastanesi'nin kapısından içeri girdi. Koridorda yankılanan topuklu ayakkabısının tıkırtı sesi sanki dünyada bulunan tek sesmiş gibiydi. Asya, bu sesin ritminin bozulmaması için çok özenli yürüyordu. Bu yürüyüşün gelişigüzel olmadığını belli eden sesler tüm koridorda yankılanıyordu.
Koridorun sonundaki köşeden dönüp az ilerisinde duran kapıda asılı isimliğe baktı.
Psikiyatrist Mustafa Kabul...
Bu isim, burada olduğu süre de dâhil olmak üzere hâlâ güven vermeye devam eden tek isimdi.
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Asya kapının önüne gelince aniden durdu. Sanki çok önemli biriyle görüşecekmiş gibi hızla saçlarını düzeltti, çiçeklerini buketin içinde elleriyle yokladı, üzerini silkeleyip çiçeklerini kokladı. Hâlâ çok güzel kokuyorlardı.
O an asistan, şaşkın ve hayran gözlerle ona baktı. Asya'nın dikkatli özeni ve takıntıları, topuklu ayakkabısının ritmik sesine gösterdiği özen, kendisine doktorla görüşmesi öncesi gösterdiği dikkat... Asistanlığını yaptığı doktorun deli olarak anılan hastası tarafından bile bu denli özenle karşılanması onu da gururlandırmıştı.
"Çok güzel kokuyorlar hâlâ, Asya. Kokusu bana bile geliyor."
Hızla lafa girerek belirtmişti asistan. Asya geriye doğru bir bakış attı. Kadının yüzüne değildi bu bakış. Sonra çiçeklerine geri dönüp onları düzeltirken lafa girdi.
"Kusursuz bir insana gidiyorlar. Kusursuz olmalılar."
Asya, dümdüz, kararlı ve net sesiyle demişti bu cümleyi. Asistanın yüzü bir kez daha düştü. Kararlı ve net bir ses beklediği bir şey değildi. Bu suratsız kızı bile nazik birine dönüştüren Mustafa Bey'e duyduğu saygı bir kat daha artmıştı.
Asya hızla kapıyı tıklattı. Derin bir nefes aldı sessizce. İçeriden gelen tanıdık, tok sesi duyduğunda yüzüne bir tebessüm yerleşti.
"Gel."
Kapı kolunu yavaşça tutup kapıyı araladı. İçeriye doğru önce kafasını uzattı. Az önceki o sert, haşin, duygusuz kızdan eser yoktu şimdi. İşten gelen babasını gören küçük bir kız çocuğunun neşesi vardı yüzünde. Gamzeli yanakları ve kocaman gülümsemesiyle devam etti Asya.
"Ben geldim."
Mustafa Bey, masasının başında dururken hızla kollarını iki yana açıp kocaman bir gülümsemeyle gel gel işareti yaptı. Asya, sanki yıllardır bu anı bekliyormuşçasına hızla içeri dalıp kapıyı asistanın yüzüne kapattı ve koşarak Doktor Mustafa'ya sarıldı.
Kapının ardında kalan asistan şok ve dehşet içindeydi. Bir insanın başka bir insana karşı bu denli sıcak davranıp dünyanın geri kalanına da sanki ona zarar vermişler gibi tepkili olması garibine gitmişti. Hâlâ açık olan ağzını kapatıp olduğu yerde geriye döndü ve yürüyerek asistan odasına ilerledi.
"Delinin biri sonuçta, normal yani."
Diyerek kendi kendine mırıldandı.
İçeride ise durumlar biraz farklıydı. Hastane, adının hakkını şu an veriyordu. Odada kocaman bir sevgi yumağı vardı.
Asya, Mustafa Bey'e kocaman sarılarak başını göğsüne dayamıştı. Uzun zamandır yoksunluğunu hissettiği baba şefkatini yalnızca Mustafa Bey'de buluyordu. Mustafa Bey de Asya'nın bildiği bu eksikliği, ona sıcak ve samimi bir şekilde yaklaşarak, güven vererek gidermesine müsaade ediyordu.
"Nasılsın sevgili Asya?"
Nazik ve sakinlik dolu sesiyle sormuştu. Bu ses Asya'nın içini ısıtmıştı. Gülümsemesi yüzüne daha çok yayıldı.
"Sizi gördüm, daha iyi oldum."
Dediğinde başını adamın göğsünden kaldırıp biraz geri çekildi ve gözlerine baktı. Mustafa Bey'i özlediğini fark etti. Önceden, burada kaldığı zamanlarda günde üç kere görüşürlerdi. Artık haftada üç kere görüşmek ona biraz az geliyordu.
Mustafa Bey, Asya'nın cümlesi karşısında şefkatle gülümsedi ve elindeki çiçek buketine baktı.
"Asya, yoksa yine bana mı?"
Aynı sakin tonda söylediği cümlelerle Asya hızla elindeki şakayıklara baktı. Kafasını şımarık bir çocuk gibi onay anlamında sallayıp buketi Mustafa Bey'e uzattı.
Mustafa Bey buketi hızla aldı. Büyülenmiş gibi bakıyordu. Şakayık en sevdiği çiçekti ve Asya, haftanın üç günü ona gelirken elini asla boş getirmez, her seferinde beyaz şakayık getirirdi. Eşi Saniye Hanım da şakayıklara bayılırdı.
Mustafa Bey, orta yaşlı, kır saçlı, hafif göbekli, yemek yemeye düşkün, tombul ve gözlüklü bir adamdı. Tipik bir Türk babası modeliydi kısacası.
Çiçekleri masasının üzerinde duran büyük, renkli vazoya yerleştirdi. O sırada Asya hızla kendi oturması gereken koltuğa geçti ve üzerini düzelterek oturdu. Mustafa Bey çiçekleri yerleştirince Asya'ya kocaman bir gülümsemeyle baktı.
"Saniye yengen yine çok sevinecek."
Göz kırparak dediği bu cümle Asya'yı daha da mutlu etmişti. Mustafa Bey'in sevdiği herkesi, ona iyi davranan herkesi çok seviyordu.
Mustafa Bey hızla defterini açıp gözündeki gözlüğü çıkardı ve masada duran yakın gözlüğünü taktı. Sonra ellerini birbirine vurup Asya'ya baktı.
"Evet, sevgili Asya, nasılsın?"
Asya bu soruya gülümseyerek ve kendinden emin bir şekilde karşılık verdi.
"Çok iyiyim."
Mustafa Bey güldü. Bu gülümseme, sanki "İnanmadım." der gibiydi. Asya bunu anlamıştı. Bozuntuya vermeden Mustafa Bey'den önce lafa girdi.
"Aslında bu aralar sorguluyorum, Mustafa Bey."
Sesi hâlâ yumuşak ve sakindi ama yalnızca gülümsemesi azalmıştı. Mustafa Bey, merakla eliyle devam etmesi için işarette bulundu.
"Uzun süre burada kaldığım için sanırım. Dışarısı çok değişmiş. Sizce adaptasyonda sorun yaşıyor muyum?"
Asya, küçük bir kız çocuğunun merakıyla sorduğu bu soruyla Mustafa Bey'in aklını karıştırmayı başarmıştı.
"Bir sorunla mı karşılaştın, sevgili Asya?"
Asya hiç düşünmeden yanıtladı.
"Hayır, hayır, sorunum yok. Hayatım yolunda, spor yapıyorum, okuyorum. En önemlisi, hobilerim var artık, biliyorsunuz."
Kocaman bir gülümsemeyle devam etti Asya.
"Sadece hiçbir şey benim bıraktığım gibi değil. Teknoloji bile... Neler çıkmış, Mustafa Bey."
Ufak bir kahkaha eşliğinde söylemişti bunu. Mustafa Bey de bu tavrına kahkahayla karşılık verdi.
"Ah! İlahi Asya, beni güldürdün. Teknolojiden geri kalan tek sen değilsin."
Diyerek önünde duran defter ve kalemi gösterdi.
"Normalde bilgisayara yazmam lazım fakat çok yavaş olduğum için önce deftere yazıyorum, sonra bilgisayarıma geçiriyorum."
Muzip bir kıkırdamayla demişti bunu.
"Çok normal, Asya. Yaşadıkların, hissettiklerin, sorgulamaların... Bunların hepsi zaten normal bir insanın davranışlarının eseri. Asıl sorgulamadan uyum sağlayıp hızla adapte olsan bunu sorgulamaya alırdık. Senin durumun için bu daha kritik olurdu."
Bu cümlesi Asya'ya eskileri hatırlatmıştı. Her ne şartta olursa olsun Rüzgâr'ı sevebilmeyi ve ondan kopmayı başaramayan kendisini hatırlatmıştı.
Hızla ellerini dizlerinin üzerine koyup ellerine baktı. Şu an suçlu küçük bir kız gibiydi. Suçlu, küçük ve pişman bir kız...
Mustafa Bey'in gözleri Asya'nın ve hareketlerinin üzerindeydi. Derin bir nefes alıp Asya lafa girdi.
"Ben kendimi çok sakin hissediyorum. Dingin, huzurlu hissediyorum. Evet, bu bana iyi geliyor. Artık sinirli veya kızgın değilim. İntikam da istemiyorum. Ama mutlu da değilim. Neden mutlu değilim?"
Asya'nın sakin ve yumuşak bir sesle sorduğu bu soru karşısında Mustafa Bey şaşırmıştı. Asya'nın bu soruyu sorması onda şüphe uyandırmıştı ama bunu ona yansıtmadan sorusunu cevapladı.
"Sevgili Asya, buradan çıkalı daha sadece üç ay oldu. Şu an yeni bir hayata alışma evresindesin. Yeni bir dünya kuruyorsun ve hayata sıfırdan başlıyorsun. Aslında mutlu olman gereken çok şey var. Sadece sen görmüyor olabilir misin?"
Asya durdu. Derince düşündü. Şu an kendi içinde her şeyi sorguluyordu.
(Mustafa Bey haklıydı. Ben görmüyordum. Kendimi köreltmiş olabilir miydim? Ya da görmemek için gözlerimi oymuş da olabilirdim.)
İçinden geçirip düşündü.
Çalan telefonun sesiyle Asya'nın dikkati çantasına kaydı. Mustafa Bey'e mahcubiyetle gülümsedi. Mustafa Bey onun nasıl davrandığını, tavrını ve hareketlerini inceliyordu. Ama Asya zaten bunları bilen ve Mustafa Bey'in nelere dikkat ettiğini iyi bilen kişilerden biriydi.
Çantasını sakince açıp telefonunu çıkardı. Sesin kaynağı, ilaç içmek için kurduğu alarmdı.
Hızla çantasından ilacını çıkardı ve karşısında duran su şişesini aldı. İlacını ağzına atıp ardından suyunu içti. Mustafa Bey, her bir hareketini incelerken yüzünde takdir ifadesiyle Asya'ya bakıyordu.
"Aferin, sevgili Asya. Böyle devam edersen çok kısa bir zamanda seansları biraz daha azaltabiliriz, haftada bir gibi."
Bunu söylemesi üzerine Asya bir an gülümsedi, sonra durdu. Mustafa Bey'e doğru dönüp alayla konuştu.
"Yoksa benden kurtulmak mı istiyorsunuz?"
Mustafa Bey gülümsedi ve hayır anlamında elini salladı.
"Senin iyileşmen benim en büyük temennim, sevgili Asya. Sen iyileş, yine ziyaretime gelirsin."
Göz kırparak demişti bunu.
Bir süre daha gülüşüp sıradan konulardan konuştuktan sonra seans süresinin dolduğunu, odadaki masanın üzerinde duran saatin zil sesiyle anladılar.
Asya hızla ayağa kalktı ve gülerek Mustafa Bey'e baktı.
"Çok teşekkür ederim tekrardan."
Mustafa Bey gülümsedi.
"İki gün sonra bekliyorum seni tekrar."
Göz kırparak ekledi.
Asya başını onay anlamında salladı. Saçını eliyle kulağının arkasına atıp arkasını döndü ve hızla kapıyı açtı. Kapı açıldığında yüzü aynı dümdüz ve duvar gibi ifadeye büründü. Sanki o kapı, yüzünün ve karakterinin değişmesi için bir araçtı. Kapıdan öncesi ve sonrası gibiydi.
Arkasını dönmeden kapıyı kapatıp odadan çıktı.
Hastane koridorunda yine o ritmik ve düzenli topuk sesiyle ilerlerken çıkışa doğru olan köşeyi döndüğü esnada biriyle çarpıştı.
Hızla çarptığı kişinin, kendisine bakmayan yüzüne baktı.
Bu, Ayten'den başkası değildi.
Bölüm etkileşimi
