32. bölüm · ALAZA "Kayan Yıldızlar"
YIKILAN HAYATLAR
32. BÖLÜM
-DALYA-
Evimiz yanıyor....
Sadece iki kelime nasıl bir insanın hayatında yaşayabileceği acının tarifini anlatmaya yetebiliyordu?
Evimiz…
Gözlerimin önünde simsiyah gökyüzüne ulaşan alevlerle sarmalanmıştı. Orman yolunda bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. Ahter’le birlikte bu yanık kokusunun bizim evden gelmeyeceğini umarak kalbimiz ağzımızda koşmuştuk
ancak…
Yanıyordu.
Yaman evin kapısının önünden koşarak yanımıza gelirken Ahter’le aynı anda ona doğru koştuk. Üstü sırılsıklamdı. Gözlerinin içinde daha önce görmediğim duygular vardı.
Neden bu hale geldiğini anladığımda beynimden vurulmuşa döndüm. Bizim içeride olduğumuzu düşünmüş olmalıydı.
“Yaman? Neler oluyor?” diye bağırdı Ahter.
Yaman nefes almak istercesine duraksadı, acı dolu gözleri üzerimizdeydi.
“içeridesiniz sandım… Öldünüz sandım!” başını iki yana doğru salladığında yutkundum.
Şuan nasıl bir halde olduğunu anlayamayacak kadar dehşet içindeydim. Ev
yanıyordu!
EV YANIYORDU!
“Bir… Bir şeyler yapmalıyız!” panikleyerek Ahter’in kolunu tuttum. “hemen kovaları getir Ahter! Su kuyusuna doğru gidelim. Hadi, hadi!”
Daha cümlemi bitirmeden adımlarımı harekete geçirdim. Hayır diye fısıldadım. Evimizin yanmasına izin vermeyecektik. Gözlerimde biriken yaşlar olayın gerçekliğini yüzüme vurmak
istercesine canımı yaktı. Ancak elimin tersiyle silip attım biriken yaşları.
Bu alevler duracaktı.
Durmak zorundaydı.
Kuyuya geldiğimde Ahter de elindeki kovalarla arka bahçeden yanıma ulaştı. Vakit kaybetmeden kovaları doldurmaya başladı. Alevler her yerdeydi ve korkuyordum. Deli gibi korkuyordum ama bunu göstermeyecek kadar tutunmak istiyordum olmayacak ihtimallere.
“Yaman?” diye bağırdım.
O an başka bir yere bakmak mümkün değilmiş gibi yükseliyordu gözlerimin önünde yakıcı alevler. Nefesim titredi.
“Yaman?” diye tekrar bağırdım bakışlarımı alevlerden çekerken.
"buradayım!”
Sesin geldiği yöne doğru döndüğümde elinde küreklerle bahçeden çıktığını gördüm. Evin duvarlarına toprak atıp söndürmeye çalışıyordu. O sırada Ahter kuyudan su dolu kovayı çıkardı. Hemen uzanıp aldım ve koşmaya
başladım.
“Yaman, önce eve yakın yerdeki ağaçları kes! Yangın ormana yayılırsa önünü alamayız! Acele et hadi!” kovayı cayır cayır yanan evin kapısına doğru döktüm.
Kaybedecek zaman yoktu. Düşünecek zaman yoktu.
Ben geri dönerken Ahter taşıdığı kovaları koşarak götürdü hemen ardımdan. Kuyunun yanına gelir gelmez kovanın sapını iple bağlayıp aşağı attım. Daha hızlı, daha hızlı!
Boğazıma dolanan acı tadı güçlükle yutkundum. Nefes nefese bir halde ikinci kovayı taşırken aklıma gelen şey bir anda olduğum yerde çakılı kalmamı sağladı. Bedenim taş kesildi.
Kovayı tutan parmaklarım buz gibi oldu.
Keçiler! Keçiler ahırda mahsur kalmış olamazdı değil mi? Onlar…
Onlar bu alevlerin arasında…
“Yaman keçiler nerede?”
Sesim o kadar korku doluydu ki Yaman’ın gözlerine baktığımda gördüğüm şey çığlık atmama sebep oldu. Ahırdalar deme bana
Yaman!
Hayır! Daha çok ağlamaya başladım. O an kendime lanetler okumak istedim. Eğer eve daha önce gelmiş olsaydık belki hiçbir şey böyle olmayacaktı.
Üçümüz de koşarak evin arkasındaki ahıra doğru gittik. Yanıyordu. Tahtalar çoktan tutuşmuştu. İçeri duman ve alevlerle bezenmişti. Elimdeki kovayı kavurucu ateşin üzerine boşalttım. Alevler kısa bir anlığına sönse de çoktan her
yanı sarmıştı.
Öyle bir sarsıldı ki bedenim! Zangır zangır titremeye başladım.
İşaret parmağımla ahırı gösterdim.“Yaman içerideler!” hıçkırıklarım boğazımı düğüm düğüm etti. “bizim yüzümüzden…”
Çığlıklarım gökyüzünü delercesine fırladı
dudaklarımdan.
Ahter kontrolünü kaybedercesine alevlere doğru yürümeye çalıştı ama Yaman kolunu yakaladı. Yalvaran gözlerle baktı.
“Yaman… Ölmediler de ne olur! Gebeydi
onlar… Yavruları olacaktı.” ağlayarak tekrar yürümeye çalıştı alevlere doğru.
Dizlerim titriyordu. Elimi ağzıma kapayıp hıçkırıklarımı bastırmaya çalıştım.
Gözümün önünden gitmiyordu. Hayır diye fısıldadım. Böyle olmamalıydı!
Yaman Ahter’i geriye doğru sürüklediğinde üçümüzün de haykırışları bu alevlerden bile acımasızdı. Ahırın içinde üst üste düşen kütüklerin sesleri yankılandı. Ateşin acımasızca yükselişi bize dünyanın gerçek yüzünü bir tokat
gibi yeniden göstermişti!
Ciğerim parçalanırcasına ağladım. Alevler ahırın tahtalarına ulaştığında ne kadar
korkmuşlardı kim bilir…
Kaçıp kurtulmak için her şeylerini yaptıklarını düşündükçe mahvoluyordum.
Bizim evimizde yaşamaktan başka hiçbir suçu yoktu bu hayvanların!
Nefret ettim kendimden. O dumanlar sanki benim boğazıma dolanmıştı ve nefes alamıyordum. Elimi göğsüme koydum. Bizim yüzümüzden dedim. Bizim yüzümüzden…
Evin içinden peş peşe gelen çatırtılar bir anda irkilmemize neden oldu. Öyle büyük bir gürültü duyuldu ki korku dolu gözlerle baktık birbirimize.
Önce Yaman koştu. Hemen ardından Ahter’le ben gittim evin önüne. Karşılaştığım manzara
ise cehennemden farklı değildi. Kalbimin kıvranırcasına atışını bir nabız gibi
hissettim.
Gözlerimin içinde yansıyan bu dehşet gerçek olamaz diye bağırdım zihnimdeki karanlık boşluğa doğru. Gerçek olamaz…
Evin çatısı çökmüştü. Çatıyı tutan ahşap sütunların birbirine girmiş bir halde evin
içindeki yığılışına baktım. Bizim yıkılışımıza baktım uzun uzun.
Kopan parçalar turuncu alevleri daha da harlandırdı. Gece artık karanlık değildi!
Çaresizce kapattım gözlerimi. Bu yangın sönmeyecekti. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım
sönmeyecekti. Artık her şey için çok geçti. Yanıyordu. Alevler zaferini kutlamak
istercesine daha da yükseliyordu gecenin damarlarında.
Acıyla haykırdım. Yaman’a yalvaran gözlerle baktım. Ahter’e yalvaran gözlerle
baktım.
“evimiz yanıyor yaa… Bizim evimiz…” devamını getirmeye dayanamadım.
Boğazıma dolanan ağrı dolu yumrular yutkunmama neden oldu. Başımı çaresizce yana yatırdım. Dudaklarım düğüm düğüm olmuştu. Kalbimin tam ortasında bir cam kırılmış ve her bir parçası liğme liğme edercesine batıyordu
yüreğime.
“ellerimizle yaptık bu evi! Tek tek taşıdık her şeyini ve şimdi gözümüzün önünde
yanıyor!“ Ahter hıçkıra hıçkıra eğdi başını. Bakmaya dayanamıyordu sanki. “nasıl
olur bu? nasıl….”
Ayaklarım bin parçaya bölünen bedenimi daha fazla taşıyamadı o an. Oyuncak bir bebek gibi dizlerimin üzerine yığıldım. Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim. Hiç bu kadar işe yaramaz hissetmemiştim. Evimiz gözlerimin
önünde yanıyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum.
Sadece bir ev değildi bu alevlerin arasında kaybolanlar. Anılarımız da yanıyordu.
Hayatımızın en güzel zamanları da savruluyordu küllerin arasında…
Buraya nasıl geldiğimizi daha dün gibi hatırlıyordum. Nimala’dan atıldıktan sonra elimizde avucumuzda kalanlarla zar zor yapmıştık bu evi. Her çivisinde, her tahtasında, her basamağında emeğimiz vardı bizim. Alın terimiz vardı.
Hayatta bir kez daha dibi görmüş ve yeniden ayağa kalkmıştık bu ev sayesinde.
Kimsemiz yoktu belki ama başımızı sokacak bir evimiz var demiştik bittiğinde.
Başımı yana yatırıp gözyaşlarımın yağmur gibi akmasına izin verdim. Artık bir evimiz de yoktu…
Yine ve yine kaybeden biz olmuştuk.
Bahçesinde yediğimiz yemekler canlandı gözümün önüne. Daha kervana gitmeden önce yaptığımız kahvaltıyı hatırladım. Ne kadar da eğlenmiştik o gün!
Buradaki son kahvaltımız olacağını bilmeden umutla oturmuştuk o masaya.
Kahkahalarımız, gülümseyen gözlerimiz…
Bahçeye diktiğimiz bitkilere baktım. Keçilerin bahçenin içinde oradan oraya
koşuşturmaları hala dün gibiydi. Bu anı düşündüğümde göğsümün ortasına
saplanan acıyla inledim. Başımı iki yana doğru salladım ağlayarak.
Yaman’ın biraz önce yanmasın diye kestiği elma ve şeftali ağaçları takıldı gözlerime. Çiçek
açmışlardı. Bu alevlere inat filizlenen dallar, pembe beyaz çiçekler gecenin karanlığını renklendiriyordu. Ama birkaç saat sonra toprağın üzerine devrilmiş halde solup gideceklerdi. Tıpkı bizim gibi…
Gözlerimi sımsıkı yumdum. Elimle yerden destek almaya çalıştım. Kabus olması için her şeyimi vereceğim bir oyunda kaybedeceğimi bile bile gözlerimi yeniden araladım. Ama yoktu. Tüm bunlar bir kabus değildi.
Güneş yoktu.
Yerine geceyi güneş gibi aydınlatan bir ateş vardı. Rüyalarımızı, hayallerimizi, anılarımızı
acımasızca küle çeviren bir katil duruyordu karşımızda.
Ve biz yenilmiştik.
Omzum hıçkırıklarımla sarsıldığında avuçlarımın arasındaki toprağı sıktım.
Ciğerim parçalandı ama çığlıklarım durmadı. Ahter’in gözyaşları durmadı.
Yaman’ın acı dolu feryatları durmadı.
Alevler durmadı.
Ve biz son zerremize kadar cayır cayır yandık.
Yaman’ın kolunu omzumun üzerinde hissettiğimde kaldırdım başımı. Kan çanağına dönen gözlerle baktım yüzüne. Sertçe yutkundu. Eliyle gel işareti yaptığında tuttuğum hıçkırıklarım şiddetlenerek arttı ve başımı omzuna
yasladım. Diğer eliyle de Ahter’i de çekti yanına. Sardı kollarını ikimize de.
Küçük bir çocukmuş gibi daha da yaslandım göğsüne. Ağlayışlarımız onun göğsünde
kayboluyordu. Kalbinin sesini duyduğumda ellerimi sırtına daha da bastırdım.
"Yaman…” dedim. Sesim çaresizce çıkan bir fısıltıdan ibaretti. Kollarını daha da
doladı bedenlerimize. Konuşmadı. Tek kelime etmedi belki ama gözlerinden akan yaşlar mürekkep olsa ciltler dolusu kitap yazılırdı.
Bizim için dik durmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu.
Ondan başka sığınacak bir limanımızın olmadığını...
Ondan başka sarılıp ağlayacağımız bir omuzun olmadığını…
Ve bu yüzden sağlam kalmaya çalışıyor oluşu canımı daha da acıttı.
Başımı kaldırdım. Çatırdayarak düşen ahşap parçalarının ateşi nasıl da harlandırdığını izledim.
Üçümüz yapmıştık bu evi. Şimdi de üçümüz izliyorduk yok oluşunu.
Birlikte yazdığımız onlarca anı onlarca hatıra küle dönüyordu.
Birisi ateşin başına geçmiş yazdığımız kitabın sayfalarını tek tek koparıp alevlere doğru
fırlatılıyordu.
Sanki hiç yaşanmamış gibi…
Sanki hiç var olmamış gibi kül
oluyordu her şey...
Yanan her sayfada birimiz öldük.
Kitap bitti.
***
Burada böyle kaç saat durduk bilmiyorum.
Bazı anlar gözyaşlarım yanağımda kurudu kaldı bazen de öyle çok aktı ki elimi kaldırıp da silemedim bile.
Toprağın üstünde yere yığılmış halde öylece kaldık. Ahter de Yaman da bir an bile olduğu
yerden kımıldayamadı. Sanki bizi ayakta tutan her şey yıkılmış gibiydi. Sanki tekrar ayağa kalkamayacak gibiydik…
Sabah oluyordu. Güneş doğuyordu çok uzak dağların ardından. Birazdan umutla
uyanan insanları ısıtıp masmavi gökyüzünü aydınlatacaktı.
Güçlükle kaldırdım başımı. Hani güneş doğduğunda uyanırdı insan kabuslarından? Hani karanlık gider ve renkler tüm ihtişamıyla yeryüzünde dolanırdı? Birisinin çıkıp ‘her şey
geçti sadece bir kabustu’ demesi için nelerimi verirdim oysa…
Ama gerçek bir tokat gibi çarpıyordu suratıma.
Bir daha asla aydınlatmayacaktı güneş bu geceyi aydınlatan alevler kadar…
Evin son haline baktım. Tüm renkleri gitmiş, geriye sadece siyah ve griler kalmıştı. Usul usul yükselen dumanları izledim. Tıpkı saatlerdir yaptığım gibi...
Hiç sönmeyecekmiş gibi duran alevlerin nasıl da yavaş yavaş eriyip kaybolduğunu izledim canım yana yana…
Saatler içinde küle dönen bir enkaz yığını vardı karşımızda. Ve en kötüsü de artık bizim bir evimiz kalmamıştı.
Kirpiğimden iri bir damla süzüldü usulca. Kalbimi birisi eline almış ve tüm gücüyle sıkıyordu sanki. Nefes alamıyordum. Yutkunamıyordum. Canım çok acıyordu. Hem de çok…
Ahter hemen yan tarafımda hareketlendi o an. Yerden destek alarak güç bela ayağa kalkışını izledim tepkisizce. Ayakları geriye gitmek için yalvarıyordu sanki ama o dinlemedi. Yaman’ın nefes alışlarının hızlandığını duyabiliyordum.
İkimiz de Ahter’in küle dönen eve doğru ilerlemesini izledik.
“nihayet söndün ha?” dedi. Sesi zar zor çıkmıştı ancak yine de devam etti. “bitti mi her şey şimdi?” diye sordu yanmış tahta parçalarına bakarak.
Ağladığını gördüğümde benim de gözyaşlarım sanki gece boyunca hiç akmamış gibi
dökülmeye başladı yanaklarımdan. Yaman ayaklandı. Ben ayaklandım.
İlk defa dimdik duruyorduk enkaza dönen hayallerimizin karşısında.
“neden?” diye fısıldadım is kokulu dumanlara karşı. “neden her seferinde kaybeden taraf biz oluyoruz?”
Sinirliydim. Öfkeliydim. Canım acıyordu. Artık o kadar zoruma gidiyordu ki yaşadığımız şeyler!
Yeter diye bağırmak istiyordum dünyaya. Yeter!
“ne zaman işleri yoluna koysak, hayatımızı düzene soksak bir şey oluyor ve biz yeniden dibi boyluyoruz! Neden ya? Neden bir türlü yaşamamıza izin vermiyor bu insanlar?”
Cevap vermesini beklercesine Yaman’a baktım. Başını öne eğdi. Tek kelime etmedi.
Burnumdan derin bir nefes alıp yanağımdaki yaşları sildim.
“üçümüz de ailelerimizden yedik ilk darbeyi değil mi? Ama bir şekilde direndik, sıfırdan
başlamayı göze alarak kalktık ayağa! O küçücük yaşımızda sokak aralarında hırsızlıkla hayatta kalmaya çalıştık ama bir şekilde yaşamaya devam ettik.”
Güçlükle yutkundum.
“Vali beyimiz bizi bulduğunda ilk defa gerçekten kurtulduğuma inandım ben biliyor musunuz? Bu sefer her şey düzelecek dedim. Bu defa kurtulacağız bu kaderden. Her şey geçecek. Eskide kalacak o kötü günler…”
Ağlamamak için güçlükle bastırdım boğazımdaki sert yumruyu.
“sonra ne oldu? Vali bey gitti. Yaşadığımız yerden kovulduk. Her şey güzel giderken tekrar başladığımız yere geri döndük. Yine yapayalnız kaldık. Yine dibi gören biz olduk…” aptalca güldüm.
O kadar zordu ki yüreğimde biriken acılar. Daha ne istiyordu bu hayat bizden?
Yetmedi mi yaptıkları artık?
Bu yangın sönmüştü belki ama asıl yangın şimdi bu üç kalbin içinde başlıyordu.
Hiç sönmeyecek bir alev içten içe her zerremizi kavuracaktı biliyordum.
“ama yine de umudumuzu kaybetmemiştik. Hatta demiştik ki bir daha kalkarız ayağa! Küllerimizden yeniden doğarız. Bir kez daha başlarız sıfırdan...” işaret parmağımla evi gösterdim. “Buraya geldiğimiz ilk günü hatırlıyorsunuz değil mi?
Tam da şimdiki gibi ayakta durmuş, kuracağımız yeni hayat için hayaller kurmuştuk. ”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Başımı kabullenmişçesine aşağı yukarı salladım.
“çok emek vermiştik yaa! Yeniden hayatımızı kurmaya… Yeniden başlamaya…
Ya biz yarın bu bahçede kutlama yapacaktık!” diye bağırdım.
Dizlerimin üzerine yığıldığımda öyle bir ağladım ki bir kez daha paramparça oldum.
Ahter başucuma gelip benimle birlikte diz çöktü. Destek olmak için omzumu sıvazladı ama burnundan aldığı derin nefesleri duyabiliyordum. O da çok sinirliydi. O da bu olanları hazmedemiyordu.
“neden Ahter? Neden, neden, neden! Biz mutlu olmayı hak etmiyor muyuz?”
“en çok biz hak ediyorduk güzel günler görmeyi Dalya…” dedi.
Yaşlarla dolu gözlerimiz kesiştiğinde o kadar çok anı gelip geçti ki o kısacık anda. Artık
dayanamıyordum. Acı çekmek istemiyordum artık! Mutlu olmak için daha ne yapmamız gerekiyordu?
Yaman dizlerinin üzerinde çöküp yanımıza geldi. Paramparçaydı. Her an yıkılacak gibi duran bir ağacı andırıyordu. Gözlerinin içine baktığımda karşılaştığım manzara bizimkinden farklı değildi belki ama ilk defa artık dayanamadığını
görüyordum.
Gözlerini kapadı. “yoruldum.” Dedi.
Sesi artık kısılmıştı. “çok yoruldum.”
Göz göze geldik. Her zaman bize destek olmaya çalışırdı. En güzel günümüzde bizden daha mutlu olur en kötü günümüzde bizden daha çok üzülürdü.
İlk defa sarsılmaz sandığımız bu duvarın çatladığını görüyordum. Yaman, ayağa kalkamayacak kadar kötüydü. Yaman güçlü olamayacak kadar bitkindi.
O an kalbimin bir yerinde keskin bir sızı hissettim. Yaman’ın gözlerine baktığımda ilk kez görüyordum sanki içinde sakladığı gerçek Yaman’ı.
Ve bu beni mahvetti.
Kolumu açtım yana doğru. “gel…” dedim.
Elimden başka ne gelirdi bilmiyordum ama ilk kez onun taşıdığı yüklerin altında boğulmasına engel olmak istedim.
İlk defa tüm duvarlarını bırakıp nefes alsın istedim. İlk kez dimdik durmasın ve
kendini bıraksın istedim…
Başını omzuma yasladığında parmaklarımı saçlarının arasından geçirdim. Her şey geçecek diye fısıldamak istedim kulağına doğru. Bunu o kadar çok istedim ki! Ama söyleyemedim. Her şey geçecek diyemedim çünkü geçmeyecekti…
Biliyordum.
Daha fazla tutamadı kendini. Omzunun hıçkırıklarla inip kalktığını gördüğümde
Ahter’le göz göze geldim. Onun bu halde görmeye alışık değildik.
Onun için yapamayacağım şeyin olmadığını
hissettim o an. Yeter ki onu bu halde mahvolmuş görmeyeyim diye devam etti zihnim.
Kolumu daha da sıkı doladım bedenine. Ahter omzunu sıvazlayıp destek olurcasına yasladı başını sırtına doğru. Biz birbirimizin sahip olduğu tek sığınaktık.
Bu gece öyle bir yıkılmıştık ki bir daha asla eskisi gibi olamayacağımızı üçümüz
de çok iyi biliyorduk.
Birkaç dakika sonra Yaman başını kaldırdı. Gözlerinde değişen duyguları görebiliyordum. Duvarlarını tekrar ördüğünü artık anlıyordum.
Uzun uzun baktı evimize. Sonra da derin bir nefes aldı. Ayağa kalktığı gibi iki elini de bize doğru
uzattı. “hadi! Gidiyoruz!” dedi.
“nereye gidiyoruz?” diye sordu Ahter. İkimiz de elinden tutup ayağa kalktık.
“burada daha fazla kalamayız. Artık bitti her şey.” Dedi göz ucuyla eve doğru bakarken.
Bir anda böyle bir tepki vermesini beklemiyordum. Sertçe yutkundum.
“Yaman?” diye fısıldadım.
“bitti Dalya.” dedi içinde kalan son duyguyla.
Biliyordum ki Yaman bundan sonra mantığının sesini dinlemeye başlayacaktı.
Gözlerimi yumdum. Bazı şeyleri kabullenmek zorunda kalmak bu dünyadaki en büyük işkenceydi. Ancak kabullensem de kabullenmesem de bir şeyi çok iyi biliyordum. İnsanın kalbinde çektiği acı son bulduğunda geriye kalan tek şey bu acıya sebep olanı yok etmek oluyordu.
“her şey bitti ama bizi bitiren kişi bitmedi Yaman!”
Kalbimde değişen duygular bir çığ gibi giderek büyüdü. Artık saf bir acı yerine saf bir nefret vardı gözlerimin içinde.
“Bizi bitiren kişi bitmeden hiçbir yere gitmiyoruz.” Dedim aksini duymayı reddederek.
Ahter öne doğru yürüdü. “o yaptı!” dedi.
Bakışlarımı kaldırdım. Gözlerini küle
dönen evin üzerine dikmişti.
“bu yangını o çıkardı. Suantok!”
Evin içinden kopan bir ahşap blok gürültüyle düştü o an. Önce Ahter’le göz göze geldik. İkimiz de çok iyi biliyorduk. Konuşmamıza gerek yoktu. Sonra Yaman’a döndüm. Yüzü hiç olmadığı kadar sertti. Bakışlarındaki karanlık geceden bile
daha ürkütücüydü. Başını aşağı yukarı salladı.
“o yaptı.” dedi.
“keşke onu orada öldürseydim! Keşke o hançeri eline değil de kalbine saplasaydım. O zaman bütün bunlar yaşanmayacaktı.”
“böyle olacağını bilemezdik Ahter. Kendini suçlama!” dedim adeta burnumdan solurken.
Suçlanacak biri varsa o da Suantok’tu. Hala aklım almıyordu bu adamın bize yaptıklarına! Bu nasıl bir kindi böyle? Bu nasıl bir öfkeydi? Tek
istediği şey bizi öldürmekti ve bunun için aklına esen her şeyi yapabileceğini sanıyordu. Ancak bu yaptığının hiçbir şekilde izahı olmayacaktı.
Ahter bir ileri bir geri yürümeye başladı. “yemin ederim bu sefer onu elimden kimse alamayacak! Bu sefer onu liğme liğme edeceğim! Bizi yaktığı bu cehennemde kendisi de yanacak!”
Yaman bir anda Ahter’in önüne çıktı. Kolundan tutup durmasını sağladı.
“hiçbir şey yapmıyorsun. Duydun mu beni Ahter? Hiçbir şey yapmıyorsun!” dedi.
Ahter’in kaşlarını çatıp Yaman’a baktı. “ne demek hiçbir şey yapmıyorsun? Ne yapalım o zaman Yaman? Adam evimizi yakıp küle çevirdi diye gidip teşekkür mü edelim?”
“Gerçek amacı sadece evi yakmak mıydı sence?” diye sordum Yaman’a doğru.
Yanağımdaki yaşları hınçla silip ona daha da yaklaştım. “bizi de o evle birlikte diri diri yakacaktı! Ne kadar ileri gittiğini anlamıyor musun? Bizi yakarak öldürmek istedi o Yaman ve sen buna rağmen bir şey yapmayın mı diyorsun?”
“sizi asıl öldürmek isteyen kişi Suantok değildi Dalya! Rindav’dı.” Dedi.
Kendimi karşı çıkmasına karşın tam hazırlamışken bu söylediğine hazırlıksız yakalandım.
“Ne?”
"ne diyorsun sen ya? Rindav’ın bu işle ne alakası var?” diye sordu Ahter.
Bıkkınca bir nefes aldı. Bir şeyler bildiği açıktı ancak bunun hiç de elle tutulur bir
yanı olmayacağını hissediyordum.
“Rindav, Suantok’a haber göndermiş. Kızlar
İncon’a gelir gelmez işlerini bitir demiş.” bakışları beni buldu.
“kervanda olanlardan sonra arkasında tanık bırakmak istemiyor anlaşılan ve sizin hayatta
kaldığınızı bildiği için ölüm emrinizi günler öncesinden vermiş.”
Şimdi ne demek istediğimi anladın mı dercesine baktı gözlerimin içine. Burnumdan hızlı hızlı
nefes aldım. Beynim uyuşmuştu. Bedenim uyuşmuştu ve nasıl bir şeyin içine
düştüğümüzü anlamak sandığımdan daha zordu.
“tam da ondan beklenecek bir hareket!” Ahter ellerini başının arkasında kenetledi. Dudaklarındaki sırıtışın tamamen öfkeden olduğunu çok iyi biliyordum. Kendini zapt etmeye çalışıyordu.
“Yaman, peşimizdeki ister Rindav olsun ister bir başkası. Evimizi yakan kişi Suantok ve bu gerçeği hiçbir şey değiştiremez. O yüzden bana durmamı söyleme!”
“hayır Ahter!”
“çekil önümden! Mahvetti hayatımızı görmüyor musun? Şu evin haline bak ya…
Şu evimizin haline bak! Biz bunu hak edecek ne yaptık?”
Yaman’ın kolunu tutup Ahter’le arasına girdim. Aklından ne geçiyordu da bize
engel olmaya çalışıyordu anlayamıyordum ve buna bir an önce açıklık getirse iyi
olacaktı. Çünkü içimde bastırdığım öfke bedenimden taşmak üzereydi.
Yaman sertçe yutkunup ikimize de baktı. Söyleyeceği şey ona acı veriyormuş
gibiydi. Kalbimin derinliklerinde ince bir sızı birazdan duyacaklarımı karşın şimdiden canımı yakmaya başladı.
“siz artık ölüsünüz…” dedi. Ve o sızı bütün vücuduma yayıldı. Acıyla kıvrıldım.
“ne?”
Yaman geri adım atmadan tekrar etti. “siz bu yangında öldünüz. Herkes bunu böyle bilecek.”
“ne diyorsun sen ya?” diye sordum hayal kırıklığıyla.
“Dalya anlamıyor musun? O adam sizin hayatta olduğunuzu öğrendiğinde gidip Rindav’a söyleyecek. Sonra ne olacak peki? Rindav şimdi yapamadığını bir başka gün yapacak. Suantok’la ya da başka biriyle ama yapacak. Çünkü kervanda olan olayların tüm gerçekliğini sadece siz biliyorsunuz. Kralın adamları soruşturma
için buraya geldiğinde sizinle konuşmak isteyecek, olanları öğrenmek isteyecekler. Rindav buna izin verir mi sanıyorsun?” sorduğu soruyu başını iki yana sallayarak cevapladı.
“Sizi yaşatmaz. Tıpkı o kervandan sağ kurtulan
diğerlerini de yaşatmayacağı gibi! Ben buna izin veremem Dalya! O yüzden siz bu yangında öldünüz, herkes buna inanmak zorunda!” Dedi.
Elini saçlarının arasından geçirip nefesini dışarı verdi. “inanmaları için her şeyi yapacağım.”
“ne olacak peki? Ölmüş gibi yapınca ne olacak Yaman? Nereye kadar böyle gizli saklı yaşayacağız?” diye sordu Ahter.
“ben halledeceğim.” Dedi.
İtiraz edecek gibi olduğumda eliyle beni durdurdu. “bakın, birazdan hava iyice aydınlandığında dumanı gören buraya gelip neler olduğuna bakmak isteyecek.
Artık kaybedecek zamanımız yok! Bunu yapmak zorundayız! Eğer sizin yaşadığınız anlaşılırsa nereye gidersek gidelim bizi bulurlar! Bir kez daha
sizi kaybetme korkusu yaşayamam ben anlıyor musun? Bir kez daha değil!”
“Yaman…” Ahter itiraz edecek gibi oldu ama Yaman onu durdurdu.
“Siz öldünüz ve ben de burada sizin yasınızı tutuyor halde duracağım. Gelenler bunu öyle bilecek. Risk ala-“ birden sözünü kestim.
“ya seni de öldürürse Suantok? Bu yangını onun çıkardığını herkes anlayacak dünkü kavgadan sonra. Senin de bunu bildiğini düşünüp kendisini korumak isterse, seni öldürmeye kalkarsa?” endişe bir anda bedenimi ele geçirdi.
Suantok, Yaman’ın ölümümüzün hesabını soracağını çok iyi bilirdi. Risk almazdı.
Hele ki kendi canı için asla risk almazdı.
“bana hiçbir şey yapamaz.” Dedi ama korku çoktan tüm bedenime yayılmıştı.
Yaman yanıma ulaşıp omuzlarımı kavradı. “merak etme! Beni öldürmeyecek çünkü yaşadığım acı yüzünden kıvranışımı izlemek ona daha büyük zevk verir.
Üçümüz de o adiyi çok iyi tanıyoruz. Öyle değil mi Ahter?”
Ahter burnundan hırsla derin nefes alıp başını salladı. Yaman güven vermek istercesine baktı gözlerimin içine tekrardan.
“Ben öyle bir kendimden geçeceğim ki! Acımdan delirdiğimi düşünecekler. Zararsız olacağım… Suantok bana dokunmayacak merak etme!” dedi.
Sertçe yutkundum. Ya gerçekten biz bu yangında ölseydik diye geçirdim içimden. O zaman böyle mi olacaktı?
Sanki Yaman o an gözlerimden geçenleri anladı ve yüzüme doğru yaklaştı.
“o zaman ben de sizinle ölürdüm.” Dedi.
Kirpiğimden düşen damlaları başparmağıyla silip hafifçe tebessüm etti. Derin bir nefes aldım.
“ne yapacağız şimdi peki?” diye sordu Ahter. Bakışlarımı ona doğru çevirdim.
“Olaylar yatışana kadar bekleyeceğiz. Siz ortalarda görünmeyeceksiniz. Ben de
rolümü oynayacağım. Suantok da Rindav da sizin öldüğünüze ikna olup peşinizi bırakacak.” Dedi.
Ahter dudaklarını birbirine bastırıp güldü. Acıyla kızaran gözlerini artık küle dönen eve doğru çevirdi.
“ya sonra ne olacak?”
“gideceğiz buralardan…”
Başımı çevirdim. Gözlerimin içi dolu dolu oldu yeniden. Bir kez daha mı diye baktım gözlerinin içine. Yine mi gidiyorduk?
“Yaman…” Ahter yapma der gibi eğdi başını. “neden hep giden taraf biz oluyoruz?” diye sordu. sesi titriyordu.
Sorduğu soru üçümüzü de sanki bir okla kalbimizden vurmuştu. Dudaklarımı birbirine bastırmak zorunda kaldım.
Hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamayacak
mıydık biz? Bizim bir memleketimiz, evimiz, her zaman gelebileceğimiz bir yer olmayacak mıydı? Hep oradan oraya sürüklenmek zorunda mıydık? Sanki koskoca Adin yemin etmiş gibi bizi bu topraklara sığdırmıyordu!
Vali beyimin sözleri canlandı kulaklarımda. Gideceği gün üçümüze de ‘Herkesin önünde yazılmayı bekleyen bir hikayesi var. Yürümesi gereken yollar var’ demişti.
Şimdi düşünüyordum. Bizim yolumuz nereye varıyordu? Her şeyden önemlisi de bu yolun sonunda değecek miydi yaşadıklarımız? Bizi bekleyen daha neler vardı bu yolda?
Geride bıraktığımız bir hikayenin daha sonuna gelmiştik. Ve bugüne kadar bir kez bile roman yazmamıza izin vermeyen hayata karşı kelimelerimi dile getirmek bile acı doluydu!
Son kez baktık küle dönen evimize doğru. Birer hayalet gibi oradan oraya koşuşturan siluetlerimizi izledim.
Dudaklarımızdaki gülüşlere, gözlerimizin
içindeki umuda, sevincimize, kederimize, hüzün ve mutluğumuza…
Burada geçirdiğimiz her gün sanki son kez canlandı gözlerimin önünde.
Bu bir vedaydı.
Adımlarımız orman yolundan da silinecekti artık.
Omzumun üzerinden son kez baktım.
Ölen siluetlerimize son kez baktım.
Kervan rehberi Dalya ve Ahter o küllerin arasında kayboluyordu usulca.
⭐
Dargon'un mektubunu hatırlayanlar burada mı?
Bu bölümu yazmak her zamankinden çok daha zordu benim için.
Umarım beğenirsiniz🤍
