8. bölüm · ALAZA "Kayan Yıldızlar"

VEDA

NS Gül

8. BÖLÜM

Atama haberini aldığım gün kimseyle konuşmak istememiş, direkt odama geçmiştim. O gece gözüme bir damla uyku girmedi. Tüm gece boyunca yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durdum.

Ne yapacağımı düşündüm. Bu haberi çocuklara nasıl vereceğimi düşündüm. Yıkılacaklardı. Ne diyecektim? Ya ben gittikten sonra onlar ne yapacaktı burada? Derslerine devam ederler miydi?

Hayata tutunmaya devam ederler miydi? Ya tekrar eski yaşamlarına dönerlerse? Hırsızlık yaparlarsa? Birileri onları kandırıp kötü yollara düşmelerine neden olursa ne yapardım o zaman?

Gün çoktan ağarmış, odamın içini aydınlatmıştı. Şimdiye kadar işimin başına dönmem gerekirdi ancak ayağa kalkmaya, insanların arasına çıkmaya pek cesaret edemiyordum. Gitmek değildi beni korkutan. Geride bıraktıklarımdı.

Sokakların arasında dolaştığımda zihnim sürekli ilk halini hayal edecek, nereden nereye geldiğini sayıklayıp duracaktı. Pazar yerinden, meydandan, dükkanların arasından son kez geçeceğini bilerek dolaşmaya henüz hazır değilmişim gibi hissediyordum. Bu duygu daha da canımın sıkılmasına neden oluyordu aslında.

Ne ara bu kadar bağlandım ben
Nimala’ya?
Ne ara sokaklarından geçemeyecek kadar anılar yaşadım?
İnsanlarla samimi oldum, canımdan çok seveceğim çocuklara sahip oldum?

Benim konumumdaki biri için en tehlikeli durum buydu ve ben buna düşmüştüm. Çalıştığın yerin evin olmayacak derdi babam, ilk defa valilik görevine geçtiğimde. Bir idareci bölgenin insanlarıyla fazla samimi olmamalı, arasına belirli bir mesafeyi koymalı ki herkes yerini bilsin derdi. Bu yaşıma kadar bu kurala uyduğum halde
Nimala’da sanki bir parçamı kaybetmiş sonra da onu bulmuş ve tamamlanmış hissetmiştim.

Burası evimdi…

Yani ben bu rüyaya çok fazla kaptırmıştım kendimi. Şimdi uyanmamı istiyorlardı ama nasıl uyanacağımı bana kimse söylememişti.

Odamın kapısı sertçe çalındı. Bu kadar geç kalktığım için Dargon başımın etini yiyecekti büyük ihtimalle. “gir” diye bağırdım. Boğazım uzun zamandır konuşmadığım için kalınlaşmıştı.

Ayağa kalkıp elimle yüzümü sıvazladım. Toparlanmam gerekiyordu. Tahmin ettiğim gibi Dargon kapıdaydı. Dün, kimseyi görmek istemeyip kendimi odaya kapattığımdan beri benim için endişeleniyordu.

“Ne oldu Dargon?”

“efendim, çocuklar aşağıda sizi bekliyor.” dedi.

Başımı bir anda ona çevirdim. “yoksa söyledin mi gideceğimi?”

Hayır anlamında başını salladı. Derin bir nefes aldım. Bunu benden duymaları dahadoğru olurdu.
Eliyle aşağı katı işaret etti.

“dünden beri sizin kötü olduğunuzu duyunca endişelenmişlerdi. Her ne kadar korkulacak bir durum olmadığını söylesem de sizi görmeden derslerine gitmeyeceklerini söylediler. Bir de size küçük bir sürpriz hazırlamışlar.” Dudaklarını birbirine bastırdı ve hafifçe tebessüm etti.

“ Gidin efendim. Çok uğraştılar.”dedi. Omuzlarım bir anda aşağı çöktü. Her şey daha da acı verici bir hal almaya başlıyordu. Benim moralimin
bozulduğunu hemen anlayıp keyfimi yerine getirmek için çabalıyorlardı.

Boşluğa dalan gözlerimde ince bir sızı oluştu ama hızlıca başımı iki yana doğru salladım. Hayır, ağlamayacaktım. Çocuklar hemen anlardı. Bu sefer de kimse beni toparlayamazdı.

“geliyorum.” dedim.

Kapıdan tam çıkacağım esnada Dargon beni durdurdu. “bunun sizin için ne kadar zor olduğunun farkındayım efendim ancak şimdi tam zamanı. Bilmeleri gerekiyor. İşinize karışmayı
istemem ancak sakın son gün söylemek gibi bir hata yapmayın. Size çok düşkünler ve bunu kaldıramazlar. En azından bugün söylerseniz belki kabullenmeleri daha kolay olur.” dedi.

Başımı aşağı yukarı salladım. Hayatımın en zor günlerinden birini yaşamaya henüz hazır mıydım bilmiyordum ama kaçışım yoktu.

Aşağı kata indim ama kimseler yoktu. Hemen arkamdan gelen Dargon eliyle mutfağı işaret etti.

Küçük akıllılar…

Sanırım karşılaşacağım manzarayı artık tahmin edebiliyordum. Yüzüme samimi bir tebessüm kondurup kapıyı açtım. İçeriden yayılan ekmek ve yumurta kokusu burnuma gelirken ilk gördüğüm şey mutfak masasının üzerinde birbirinden güzel yiyeceklerin hazırlanmasıydı.

Dalya ve Ahter masanın hemen yanında yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle beni karşılarken Yaman mutfak tezgahının önünde elindeki yumurta tavasıyla bana bakıyordu.
Kızlar aynı anda bağırdı.

“sürpriz!”

Gözlerinin dolmasına izin verme! Ağlamak yok! Anlarlar!

Kendime verdiğim telkinlerin arkasında kocaman gülümseyip içeriye girdim. Dalya hemen yanımagelip sandalyemi geriye doğru çekti.

“günaydın efendim!” onun neşeyle cıvıldayan sesini duymayı kesinlikle özleyecektim.

Ahter “ gün doğalı epey oldu ama…” derken dudaklarını birbirine bastırıp mınzır bir şekilde bana baktı.

Kaşlarımı yukarıya kaldırdım. “ne var canım! Her zaman da siz mi geç kalkacaksınız? Bugün de ben dinleneyim dedim fena mı?” Dalya’nın çektiği sandalyeye oturdum.

Yaman yumurta tavasını masanın ortasına koydu. “siz onlara bakmayın efendim. Ben olmasam öğlene kadar uyur bunlar!” dediğinde Ahter ve Dalya sadece suratlarını ekşitmekle yetindiler. Ben olmasam dil çıkaracaklarına adım kadar emindim. Onları ne kadar da iyi tanıyordum öyle değil mi?

“Eee, nereden çıktı bu kahvaltı işi?” diye sordum. Masa oldukça güzel görünüyordu. dalya masada kendi yerine otururken yüzünde o her zamanki gülümsemesi vardı.

“siz hep derdiniz ki efendim, güzel bir kahvaltının halledemeyeceği hiçbir şey yoktur!” üçü de aynı anda söylemiş ve beni adeta şaşkına çevirmişlerdi.

Ahter “kuşlar bize dedi ki, canınız çok sıkkınmış dünden beri.” Dedi.

Bak sen der gibi baktım. “hangi kuşlarmış bunlar?”

“bilemem” deyip omzunu silkti. “biz de dedik ki vali beyimizin keyfini yerine getirecek tek bir şey olabilir.” göz kırpıp Dalya’ya baktı.

“o da en sevdiği insanlarla güzel bir kahvaltı sofrası!” kelimenin sonunu neşeyle uzattı.

Gözlerim yüzümdeki en ufak mimiği bile endişe ile takip eden bu üç kalpte dolaştı. Uzaklara dalmış gibiydim sanki o an. Belki de bu onlarla birlikte yapacağım son kahvaltıydı. Durgunluğumu hemen fark ettiler.

Yaman eliyle masayı işaret etti. “nasıl olmuş efendim?” diye sorduğunda mest olmuşçasına yiyeceklere baktım. “sanırım hayatımda yiyeceğim en iyi kahvaltı olacak.” dedim.

Bunun üzerine gelebilecek bir kahvaltı olamayacaktı.

“siz mi yaptınız tüm bunları?”

“bu ikisinin yemek yapmakta ne kadar kötü olduğunu biliyor muydunuz daha önce?” diye sordu Yaman.

Göz ucuyla kızlara baktım. Yaman’ı öldürecek gibi bakıyorlardı. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp Yaman’a döndüm. “emin misin?

“efendim yumurta bile kıramıyorlar!”

“hadi canım!” şaşkınlıkla kızlara baktım.

Ahter çıkıştı. “ama biz eğitimlerde hiç yumurta nasıl kırılır öğrenmedik ki!”

Uzun zamandır atmadığım bir kahkaha patlattım. Her derste başarılı olup yeteneklerini bulsunlar diye onca hocadan geçirmiştim ancak kızlar ev işleri hakkında hiçbir şey bilmiyordu.

“bunu atladık değil mi?” derken hala gülüyordum.

Kahvaltı boyunca beni güldürmek için sürekli birbirleriyle atışıp durdular. İşe yaradı da. Ama ne zaman durup onları izlesem veda edemeyeceğimi hissediyordum.

Kahvaltı bittikten sonra üçü de biraz sessizleşip benim bir şeyler söylememi beklediler. Ortamda bir şey vardı artık bunu anlayabiliyorlardı. Ama bana baskı yapmadan sessizce anlatmamı
bekliyorlardı. Oysa ben hala onlara nasıl açıklayacağımı bilemiyordum. Derin bir nefes aldım.

Yüzümdeki tebessüm silindi.

“çocuklar…” dedim. Kelimelerimi doğru seçmem gerekiyordu.

“dün bana bir mektup geldi. Eyalet sorumlusundan.” dedim.

Dalya’nın yüzündeki tebessümün hafifçe solduğunu fark ettim. Boğazımı temizleme gereği hissettim o an.

“Ne yazıyordu efendim?” diye sordu Yaman.

“atama beratı.” dedim. Eğer devam etmezsem bundan sonrası çok daha zor olacaktı.

“Gaya’ya atamamın yapıldığı yazıyordu.” dedim.

Masadan çıt ses çıkmadı. Üçü de gözleri iri iri açılmış birşekilde bana baktılar.

“gidiyor musunuz?” Dalya’nın sesi titredi. İçim acıdı o an. Bunun olacağını biliyordum ama dayanmak tahmin ettiğimden çok daha zordu.

“öyle görünüyor.” diye fısıldadım.

Gözlerinde paramparça olan onlarca şey vardı. Ama en büyüğü hayal kırıklığıydı…

“gitmeseniz olmaz mı efendim?” diye sordu Ahter. Kaşlarını kaldırıp umutla bana baktı.

“keşke…” durup derin bir nefes aldım. “Eyalet sorumlusunun bizzat emri. Karşı koymam mümkün değil ama…” boğazıma bir yumru oturdu sanki. Güçlükle yutkundum. “elimde olsaydı eğer burada kalmak için her şeyimi verirdim.” dedim.

Ahter’in gözleri doldu. Dalya’nın yanağından iri bir damla çoktan süzülmüştü bile. Yaman’ın omzu sanki bir hiçmiş gibi içine çöktü.

Dalya yanağındaki yaşı silip “biz de gelelim sizinle!” dediğinde üçünün de sanki içinde yeniden filizlenen bir umut parçası oldu.

Başımı başka bir tarafa çevirdim. Neden kelimeler tarafından yalnız bırakılmışım gibi hissediyordum? Her şey durmuştu ve ben ne diyeceğimi bile bulamıyordum.

Başımı iki yana doğru salladım. “ kuzey sınırında savaş çıkmış. Gaya’nın sınırlarının yanı başında. Sizi o tehlikenin içine götüremem çocuklar. Orada ne olacağı belli değil. Her an bir saldırı olabilir, her an düşman askerleriyle karşılaşabilirsiniz.”

Başımı yana çevirip yutkundum. Konuşurken gözlerinin içine bakmaya cesaret edemiyordum artık.

“sizi yaşadığınız cehennemden kurtarmak için her şeyimi vermişken yeniden aynı acıları yaşamanıza izin veremem. Bunu yapamam…” başımı iki yana doğru salladım.

Kendi isteklerim yüzünden onlara zarar gelmesine dayanamazdım. Benim yüzümden başlarına bir şey gelmesine dayanamazdım.

Şimdi üçü de ağlıyordu. Yaman bana bakamadan elinde çevirip durduğu çatalı tutarken “ne zaman?” diye sordu.

Sesi titriyordu. Gözlerimdeki ince sızı burnuma kadar gelmişti o an. Cayır cayır yanıyordu gözlerim. Ağlamamam gerekiyordu.

“üç gün sonra.” güçlükle konuştum.

Dalya ve Ahter daha da ağlamaya başladı. Kendimi tutamadım. Ayağa kalkıp yanlarına gittim. Üçünü de kaldırıp duvar kenarına dayalı olan sedire doğru getirtip oturmalarını sağladım. Tam karşılarında yere diz çöküp gözlerinin içine baktım.

Dalya’nın yüzündeki yaşları sildim önce. Diğer elimle de Yaman’ın omzunu sıvazladım. Ahter’in de yanağına yapışan saç tellerini kulağının arkasına sıkıştırdım. Bakışlarım her ne kadar sağlam olsa da kalbimin içinde paramparçaydım artık.

“çocuklar…” Hadi ama benim de sesim titrerse kim bizi toparlayacaktı. Sertçe yutkundum. Her an yıkılacak gibi duran bir ağaç gibiydim karşılarında ama dayandım. Dayanmaya çalıştım.

“buraya ilk geldiğim günü hiç unutmuyorum. Hiç sevmemiştim burayı biliyor musunuz? Nimala gibi bir yere beni vali diye görevlendirdikleri için üstlerime çok sinirlenmiştim. Böyle bir yerde nasıl yaşayacağım ben diye kafayı yiyordum her gün. Ama ne zaman ki siz girdiniz hayatıma o düşünceler birer birer gitti kafamdan. Bilmiyordum. O gece hayatımın bir parçası olacak…” usulca kızların saçlarını okşadım. “sonrasinda ailem gibi olacak…” Yaman’ın da saçlarını karıştırdım. “her günümün bir diğerinden güzel olmasını sağlayacak olan sizlerle tanışacağımı bilmiyordum. Günün birinde iyi ki Nimala’ya atanmışım diyebileceğimi bilmiyordum. Hayatımın en değerli 4 yılını yaşayacağımı bilmiyordum.” deyip gülümsedim.

Hala ağlamaya devam ediyorlardı.

“Herkesin önünde yazılmayı bekleyen bir hikayesi var. Yürümesi gereken yollar var çocuklar... Bu bazen birlikte bazen de yalnız yürünmesi gereken yollar.” Boğazıma dolanan o acı tadın geçmesi için tekrar yutkundum. Üçünün de ellerini tutup kendi avucumda birleştirdim.

“ biliyorum şimdi içiniz acıyor, inanmak istemiyorsunuz. Ben de inanmak istemiyorum. Normal şartlarda böyle bir haberi alsam havalara uçacağım yerde ben dünden beri gözümü bile kırpmıyorum. Burayı nasıl bırakacağım diyorum, çocukları nasıl bırakacağım, onlara ne söyleyeceğim diye içim içimi yiyor. Böyle olmasını hiçbirimiz istemezdik ama benim işim bunu gerektiriyor. Hiçbir zaman bir yerde uzun süre kalamıyorum. Sürekli oradan oraya koşturmam gerekiyor. Sanırım benim hikayem de böyle…” dudaklarımı birbirine bastırıp başları yerde olan miniklerime baktım.

Avucumdaki ellerini tek elimle tutmaya devam ederken diğer elimle üçünün de başını yukarıya kaldırdım.

“ne konuşmuştuk hani? Bir daha başınızı yere eğmek yok demedim mi?”

Her an gözlerimden bir damla yaş akmaya hazır bekliyordu. “bakın, ben buradan gitsem dahi bir şeyde içim o kadar rahat ki! Benim çocuklarım artık asla eskisi gibi insanlara muhtaç olmayacak. Onların dillerinden çıkan çirkin laflara göre yaşanacak bir hayatları olmayacak. Çünkü benim çocuklarım artık kendi ayakları üzerinde dimdik duruyor. Eğitimli, donanımlı, karakterli insanlar benim çocuklarım.”sesimdeki gurur resmen odayı doldurdu.

“sizlerle ne kadar gurur duyduğumu bir bilseniz? Buradaki en büyük şansım sizin gibi üç hazineye sahip olmamdı. Evet, sizler benim bu dünyadaki en büyük, en değerli hazinemsiniz.” Küçücük ellerini avuçlarımın arasında sıkı sıkı tuttum.

“şimdi beni çok iyi dinleyin. Bu söylediklerimi hiçbir zaman unutmayın. Ne olursa olsun birbirinizden ayrılmayacaksınız. Asla bırakmayacaksınız ellerinizi tamam mı? Şunu bilin ki siz bir arada olduğunuz kadar güçlüsünüz.”

Başımı eğip gözlerinin içine baktım umutla. Bu benim için her şeyden daha önemliydi. Yaşamları boyunca kader önlerine ne getirirse getirsin bağlarını koparmamalarını istiyordum. Üçü yan yana olduğu zaman onları kimse yenemezdi ama tek başlarına olduklarında fazlasıyla kırılgan olduklarını biliyordum. Hayata karşı birlikte sapasağlam durmak zorundaydılar.

“kendinize olan özgüveninizi hiçbir zaman kaybetmeyin. Kimseden de korkmayın! Ben sizi öyle bir yetiştirdim ki! Hiç kimse sizin yapabileceklerinizi tahmin dahi edemez belki ama ben biliyorum! Hayatınızda yürüyeceğiniz yolun üzerindeki engelleri kaldırırken gördüm çünkü.”

Daha da gülümsedim.

“çok başarılı olacaksınız. Sizin hikayenizi bir başkasının yazmasına asla izin vermeyecek ve öyle bir hikaye yazacaksınız ki dünya isminizi duyacak! Ben sizi her zaman yanınızda olamayacağımı bilerek yetiştirdim. Kimse benim çocuklarımı ezemesin diye yaptım her şeyi!”

gözlerimdeki damlalar daha fazla dayanamadı ve yanağımdan süzüldü.

“size veda etmeyeceğim çocuklar. Belki yanınızda olamayacağım ama her daim sizi izleyeceğim. Hep bir adım arkanızda olacağım.” dedim.

Dalya elini avucumdan çekip yanağımdaki yaşı parmak uçlarıyla sildi.

Sonra bir anda üçü de ayağa kalkıp boynuma sarıldılar.

“bizi hiç unutmayın efendim olur mu?”

kollarımı üçünü de saracak şekilde sıkı sıkı doladım. “asla!” dedim. Sesim ilk defa bu kadar net çıkmıştı.

“sizi çok seviyoruz efendim.”

“Ben de sizi çok seviyorum.” diye fısıldadım.

Gözyaşlarımı artık serbest bırakmıştım.
Üçünün de kokusunu içime çekip daha da sıkı sardım. Hayatımda ilk defa zamanın durmasını ve bu anın hiç bozulmamasını istiyordum.

Üç günün hiç geçmemesini, Nimala’ya hiç veda etmemeyi..

Bölüm hakkındaki düşünceleriniz nedir?