15. bölüm · ALAZA "Kayan Yıldızlar"
PLANLAR KURULUYOR
15. BÖLÜM
Rişal’ın saldırısının üzerinden iki gün geçmişti. Kervan bu şekilde devam ederse eğer Hopkan dağını akşama doğru geçmiş olurduk ve bu iki gündür diken üstünde geçen yolculuğumu bir nebze de olsa rahatlatırdı.
Son saldırıyı Ahter ve benim sayemde atlatmamıza rağmen akşamına yaptığımız küçük toplantıda dedikleri tek şey bizi daha güvenli yollardan götürün olmuştu.
O akşam bir kez daha insanların kibirlerinin neler söylettiğine şahit olmuştum ve bundan sonra ne Rindav’dan ne de hayatını kurtardığımız halde bize ufacık bir teşekkür bile etmeyen Antol’dan herhangi bir beklenti içine girmeyecektim.
Konu aslında hiçbir zaman minnet duyulan o insanlar olmak değildi. Teşekkür etmelerini ya da övmelerini beklemiyorduk ama insan yine de başardığının farkında olunmasını istiyordu.
Sadece 18-19 yaşında bu iki kızın başından beri hiçbir şeyden anlamaz beceriksiz ve cahil damgalarına layık olmadığını görmelerini istemiştik. Bu kervana rehber olmamızın bir nedeni varmış gördünüz mü diye anlatmak istemiştik. Bizim sayemizde kurtuldunuz havaları atmak kulağa güzel gelse de bunu bizim söylememizden ziyade onların bakışlarında görmekti tek umudumuz.
Takdir toplama isteği çocuksu gelse de insanı daha azimli çalışmasını, yaptığı işten zevk almasını sağlıyordu. Ne kadar büyürsek büyüyelim bir şeyi başardığımızda insanların gözünün içine umutla bakmaya devam edecektik sanırım.
Güzel haber anlamında değişen tek bir şey vardı. En azından bilgimizin olduğuna inanıyorlardı. Bazen geçtiğimiz yerlerle alakalı durup soru soruyorlar, kervanda oluşan sorunlarda fikirlerimizi alıyorlardı. Eh! Bu kadarıyla idare edilebilirdi sanırım.
Ahter’le birlikte atlarımızdan inmiş ve yola biraz da yürüyerek devam etmeye karar vermiştik. Uzun süre at sürdüğümüzde bel ve bacaklarımız mahvoluyordu. Kervanın hızı da böyle dar geçitlerde oldukça yavaşladığı için yürümek şimdilik daha rahat geliyordu ikimize de.
“Büyük Han’a gidiyor muyuz?”diye sordu Ahter.
Başka bir ihtimali kendime hiç vermemiştim ki!
Tuz kervanının haritasını incelediğimizde tahmin ettiğim gibi Büyük Han güzergahta yoktu. Bir şekilde buna bir çözüm bulmaya çalışırken yolun fundalıklardan geçtiğini fark ettim. Aradığım fırsatı altın tepside almışçasına sevinmiştim.
Fundalıklardan bu kervanın geçmesi söz konusu dahi olamazdı hele de orasının gerçek yüzünü gördükten sonra hiçbirinin isteyeceğini de sanmıyordum. İçim rahat bir şekilde yola devam ettim.
“evet. Hopkan dağını aştıktan sonra kervanı kuzeye doğru çevireceğim.” Dedim düşünceli bir sesle. Büyük Han’da aradığımdan fazlasını bulacağımı hissediyordum.
“oraya kervanın rotasını değiştirecek kadar gitmek istemenin tek sebebi o seyyahın kitabı mı?” tek kaşını kaldırıp beni baştan aşağı süzdü. “sanki başka şeyler de var gibi duruyor.”
Gözlerimi devirip kıkırdadım.“Gosli’yi özledim desem inanır mısın peki?”
“yok artık! Koskoca kervanı o aptal hancıyı görmek için mi değiştiriyorsun yani?”
Ahter beklediğimden daha fazla tepki verince kahkaha attım. Bu kız bazen çok saf oluyordu.
“eğer Gosli için gidiyorsak Dalya hemen şimdi Rindav’ın yanına giderim ve seni ispiyonlarım!” işaret parmağını bana doğru sallıyor ve sinirli olduğunu göstermeye çalışıyordu ama onun bu halleri beni daha çok eğlendirdi.
“ne yaparsın, ne yaparsın?”
“ispiyonlarım.” dedi çenesini yukarıya kaldırarak.
“ne diyeceksin peki?” Kolin’in yelesini okşadım.
“Dalya kervanın normaldeki rotasını değiştirip sizi kandıracak derim. Ne de olsa buranın yabancısı onlar, nereden anlayacak dedi derim. Üstüne de hiç susmam aptal bir çocuk için bunları yaptığını söylerim. Hah! Alırsın o zaman başına belayı!”
Ters ters suratına bakıp somurttum. “son zamanlarda çok kötü biri olmaya başladın sen!”
“hiç kusura bakmayın Dalya hanım! Yapacak bir şey yok.”
“demek öyle Ahter hanım?” diye sordum tek kaşımı kaldırarak. Saçını geriye doğru savurdu. “öyle tatlım.”
“iyi. O zaman vazgeçiyorum Büyük Han’a gitmekten. Kitabı başka birilerine getirtirim artık.”
“aklın yolu bir işte bak görüyor musun?” kendini beğenmiş bir halde kollarını göğsünde birleştirdiğinde saniyeler içinde bakışları değişti.
“çok çabuk ikna oldun ama sen. Benim tanıdığım
Dalya bu kadar kolay pes etmezdi”
“senin tanıdığın Dalya büyük hana sırf bir hancıyı görmek için de gitmemeliydi ama değil mi? Oysa ben Loyan tacirlerini gör diye gitmek istiyordum.” Dedim masum bir şekilde atımı okşarken. Ahter olduğu yerde sendelediğinde bıyık altından gülümsedim.
“Loyan tacirleri mi? Gelmişler mi bu sene?” dedi bir anda heyecanlanarak. Onun aksine sakinliğimi korumaya devam ettim. Bu halim onu daha da gıcık edecekti.
“gemileri limana yanaşmış diye duydum. Büyük hana çoktan geçmişlerdir.”
“gerçekten mi?” yanıma gelip kolumu tuttu.
“Dalya! O da gelmiş midir sence?” başımı çevirip Ahter’in heyecandan kıpır kıpır hallerine baktım.
“bilmem. Sanırım bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz” burnumdan gayri ihtiyari bir nefes alıp tekrar önüme döndüm.
“saçmalama! Gidiyoruz ya işte Büyük Han’a?” şakanın sırası değil der gibi konuştuğunda kıkır kıkır güldüm. “vazgeçtim ya az önce.”
“Dalya…” kolumdan tutup sallamaya başladı. “gidelim lütfen! Kubay’ı görmek için elimizdeki tek fırsat bu! Kırma beni ha? Nolur, nolur!” diye mızmızlandığında ters ters bakmamak için kendimi epey zorladım.
Bu Kubay’la geçen sene Büyük Han’da tanışmış ve saçma bir şekilde o günden bu güne çocuğu bir türlü unutamamıştı. Liman kentlerinde yaşadığı için buraya çok nadir geldiklerinden mi yoksa
tamamen Ahter’in kafasında kurması mıydı bu takıntısı bilmiyorum ama unutamadığını gözlerinde görebiliyordum.
Tabii bu benim onunla uğraşmayacağım anlamına gelmiyordu.
“inanır mısın ben de bu kubay’dan hiç hoşlanmıyorum ve koskoca kervanı o aptal gemiciyi göresin diye götürmeyeceğim!” dedim.
Gözlerini kısıp dudaklarını birbirine bastırdı. “senin de benim kötülüğümden kalır yanın yok anlaşılan?”
“hiç kusura bakmayın Ahter hanım. Yapacak bir şey yok.” diyerek az önceki söylediklerini taklit ettiğimde o kadar sinir olmuştu ki! Benim yerimde bir başkası olsa şimdiye kadar çoktan boğazına sarılırdı.
Bakışlarını kaçırıp kendi atının ipiyle uğraşmaya başladı. Göz ucuyla hala takip ediyordum ne yaptığını çünkü şuan her ne kadar kendini başka şeylerle ilgileniyormuş ve umurunda değilmiş gibi davranıyor gösterse de içten içe beni ikna etmenin yollarını aradığını biliyordum.
Sadece 14 adım attık. 14 adım ve Ahter tam da tahmin ettiğim gibi daha fazla tutamadı kendini.
“şey yapabiliriz aslında…” ayakkabısının ucuyla yerdeki otları ezmeye başladı. Bıyık altından gülümsedim.
“ikimizin de sonuçta ortak bir noktası var. Neden anlaşmıyoruz ki?” diye sordu.
“ne tür bir anlaşma?”
Elini öne doğru uzattı. “sen Gosli’yi görmek istiyorsun, kitabına kavuşmak istiyorsun ben de Kubay’la yeniden konuşmak istiyorum. O yüzden bir istisna yapabiliriz diyorum ben. Ne dersin?”
tutmam için uzattığı eline baktım.
Bu iş giderek daha eğlenceli bir hal almaya başlıyordu. “yani kervanın yönünü değiştirmeye razı oldun? Öyle mi?” diye sordum umursamaz bir tavırla.
Dilini yanağının içinde gezdirip başını olumlu anlamda salladı. Atımın ipini bırakıp uzattığı elini kavradım.
“senin kafa iyice gitmiş ben sana söyleyeyim.” Dedim gülerek. Artık daha fazla rol yapasım yoktu.
Hemen kaşları çatıldı ve ellerimize baktı. “neden ya?”
“ne zamandan beri ben Gosli’yi görmek için bu kadar büyük işlere kalkışıyorum kızım? Bana ne ondan!”
“ama onunla konuşmayı seviyordun!”
“çünkü etrafta dönen tüm haberler onda oluyor ve bilgi almak için mantıken onunla uzun uzun konuşmam gerekiyor.” dedim ters bir şekilde.
“Bilmiyorum farkında mısın ama biz tuz kervanının rehberiyiz. Ortalıkta dönen her haberin içinde bir yerlerde mutlaka bu kervanın adı geçiyordur. O yüzden ne kadar çok şey bilirsek o kadar iyi olacak”
“o zaman kubay da yoktu değil mi? kandırdın beni!” uzun bir süre suratına tepkisiz bir şekilde baktım. Ne oluyordu bu kıza? İyice kafayı yemiş gibi konuşuyordu.
“Ahter, git biraz yemek ye. Kendine gel. Beni anlamıyorsun çünkü! Kubay orada tabii ki!”
“sen de bir öyle bir böyle diyorsun ben ne yapayım?”
“pekala!” derin bir nefes aldım. “O zaman şimdi beni iyi dinle. Büyük Han’a gidiyoruz çünkü o kitabı mutlaka almam gerekiyor. Sonra Gosli’den etrafta olan bitenleri öğrenmemiz şart. Sen Kubay’ı göreceksin ki bence nasıl bir ahmak olduğunu anlayacak ve bir daha adını ağzına bile almayacaksın ama neyse.” Kaşlarımı kaldırıp indirdim.
Ahter de elbette hiç oralı bile olmadı. Bu kızın inadı bazen beni delirtiyordu gerçekten.
“eee nasıl anlatacaksın onlara rotayı değiştireceğini peki?” diye sorunca adımlarım durdu. Gözümün önüne gelen saçlarımı arkaya doğru taradım.
“fundalıkların büyüsünü anlatacağım.”
göz kırpıp atın ipini yeniden tuttum.
Kervanın yolunu bir anda değiştirmek istersem şüphelenirlerdi. Zaten bahane arıyorlarken ellerine böyle bir fırsat vermeye de hiç niyetim yoktu. O yüzden Hopkan dağını sağ salim atlatırsak ki şu ana kadar gayet iyi gitmiştik kervan fundalıklara doğru yol almaya başladığında devreye girmeyi planlıyordum. Oradaki tehlikeyi anlatıp rotayı kuzeye doğru çevirirsem ondan sonrası Büyük han’a çıkıyordu zaten.
İlk başta birkaç itiraz ederlerdi büyük
ihtimalle. Adamlar ağzımdan çıkan her şeye muhalefet olmazlarsa içleri rahat etmiyordu zaten. Ama eninde sonunda kabul edeceklerdi. Etmek zorunda olacaklardı.
Göz göre göre ölüme gitmek için fazla korkaklardı çünkü.
Gözlerimi kapayıp başımı gökyüzüne çevirdim. Tacirlerle yapılan yolculukların dillere destan meşhur efsanelerinin anlatıldığı yerdi Büyük Han. Ve anlatılan her efsanenin içinde arayanlar için büyük cevapların saklı olduğu bir diyardı.
Eski tacirler der ki Büyük Han’ın şanslı gecelerinde ay tutulurmuş. O ana denk gelenlerin hayatlarındaki en büyük şansı yakaladığına inanırlarmış.
Kim bilir belki bizde o geceye denk gelirdik…
***
Ertesi günün sabahında uyandığımızda kervandaki herkesin kıyafetlerinde nem ve ıslaklık vardı.
Gece nöbet tutan askerler çiğ yağdığını ve tuzların üzerini geçici olarak tenteyle kapattıklarını
söylediklerinde sanki o tuzların sahibi benmişim gibi rahatlamıştım. Rindav da sanki bu kervanın bir ferdi değilmiş gibi hiç umursamamıştı.
“devamı geliyor ne de olsa. Bırakalım da bunu adin kralı düşünsün.” Deyip geçiştirmişti.
Tuz sıkıntısı yaşayan krallığın bu şekilde alay konusu olması içten içe sinirlenmeme neden olsa da sesimi çıkarmadım. Rindav’ın malum zenginliğine dayadığı sırtı yüzünden bazı zamanlar gerçekten aramızda yer değişsek her şeyin daha kolay olacağına inanıyordum.
Ben kervanın başında olsam her ne olursa olsun sorumluluğum altındaki işi tam anlamıyla yapmadan görevimi bitirmezdim. Bu adamınsa dünya umurunda değildi.
Güneşin konumuna bakılırsa saat öğlene doğru geliyordu. Birazdan yemek molası verdiklerinde Büyük Han’ın konusunu açmayı düşünüyordum. Hopkan dağını aştıktan sonra kervanı usul usul
kuzeydoğu yönüne kaydırmış ve bu yönde ilerlemelerini sağlamıştım.
Gece haritalarımın üzerinde uzun saatler harcamamın sebebi de bu yön değişikliğini kimse anlamadan halledebilmekti ve sanırım işe yarıyordu.
Bir saat içinde kervan durdu ve yemek için hazırlıklar yapıldı. Muhafızlar ve diğer taşra askerleri yemek molalarında kuş uçurtmayacak şekilde konumlanıyor ve rahat bir yemek yeme olanağını bize sağlıyorlardı. Bunda yüzbaşının payı büyüktü elbette.
En son ettiğimiz kavga sonrası ikimiz de zorunlu olmadıkça birbirimizle konuşmamıştık. Arada sırada bana attığı kaçamak bakışları fark ediyordum ama ne benden ne de ondan tekrar konuşmak için bir adım gelmemişti ki bunu zaten asla yapmazdım.
Yine de pişman olduğunu görebiliyordum. Ben de sakin kafayla düşündüğümde çok fazla tepki gösterdiğimi farkındaydım.
Biraz ağır konuştum evet ama benim tahammül edemediğim tek şey hiç tanımadığı bir insan hakkında bu denli hassas konularda kolayca yorum yapabiliyor ve kendisiyle kıyaslayabiliyor olmasıydı.
Ben yeni tanıştığım insanları geçtim, yıllardır arkadaşım olan insanlara bile geçmişiyle alakalı konuşurken kırk defa düşünüyordum. Artık yetişkin olmuş bu adamın buna benden daha çok dikkat etmesi gerekirdi.
Bazen Ahter’e insanları tanır tanımaz hemen bir çıkarımda bulunma diye kızardım ama şimdi düşünüyorum da kime ne dediyse haksız çıktığı bir yanı yoktu.
Saraylılar kibirli insanlar kimse umurunda olmaz onların demişti ve ben yine de aralarından farklı olanları çıkar sanmıştım.
Sonuç?
Yine Ahter haklıydı.
Rota değiştirme konusunu açmaya karar verdiğimde oldukça rahattım ama şimdi nedense kendimi gergin hissediyordum. Sıkıntılı bir nefes aldım.
Sırt çantamdan üzerinde çalıştığım haritayı ve notlarımı çoktan çıkarmış elimde dolandırıp duruyordum. Sorumlularla aramızda çok mesafe yoktu. Buradan yemeklerini bitirdiklerini görebiliyordum. O kadar eriniyordum ki şimdi yanlarına gidip kırk saat laf anlatmaya ve en kötüsü beni anlamlarını sağlamaya! Ama bu gece elimde tutabileceğim o kitabı düşünmek yeniden güç bulmamı sağlıyordu.
“artık gidelim de bitsin şu mesele.” dedim yerimden kalkarken. Ahter de hemen arkamdan ayaklandı.
“bu yüzbaşı yine aynı şekilde konuşursa Dalya, ben tutamam kendimi şimdiden söyleyeyim.” Sesindeki ruhsuz duyguyu hissettim. Şaka yapmadığını biliyordum.
Koluna dirseğimle hafifçe vurup gülümsedim. “hemen de havaya giriyorsun bakıyorum?”
“havaya girmek mi? O adam dua etsin kervandayız! Yoksa ben yapacağımı biliyordum ona da…”
“boş ver şu adamı Ahter ya! Kervan bittikten sonra bir daha nerede göreceğiz sanki? Bak ben onca şeyin üstüne onu umursamıyorum. Sen de takılma bu kadar” dedim.
Kafayı takacak bir ton şey varken gerçekten günler önce yaşadığım bir tartışmayı bu kadar büyütmek bana iyi gelmiyordu.
Sorumlular geldiğimizi fark ettiklerinde konuşmalarını yarıda kesip yüzlerinde oluşan memnuniyetsizlikleriyle bize döndüler. Aldırış etmeden kendimden emin adımlarla yürümeye devam ettim.
“gelişine bakılırsa pekiyi haberler vermeyeceksin gibi rehber.” Dolter’in daha çok soru şeklinde söylediği cümlesine karşılık olarak minik bir tebessüm ettim.
Umalım da iyi haber olarak anlamanız kısa sürer.
Elimde tuttuğum haritaları ve notlarımı yere koyup Ahter’in de yardımıyla düzgün bir şekilde açtım. Derin bir nefes sanırım iyi gelecekti.
“efendim güzergahta bir değişiklik yapmamız gerekiyor.” Dedim ne tepki vereceklerini merak ederek.
Rindav kaşlarını çattı.” Neden?”
“çünkü devam edersek saldırıya uğrama ihtimalimiz çok yüksek.” Haritada bizim ilerlediğimiz yolu gösterdim.
“normal şartlarda yola devam ettiğimizde sıradaki durağımız fundalıklar oluyor. işte burası! Ancak bugün fundalıklarda bu kervan için özenli bir baskın planı olduğuna eminim.”
Antol cümlem biter bitmez atladı. “bir neden daha?”
Sesinde kervana ilk geldiğimizden bu yana devam eden şüphenin kırıntıları vardı.
Söyleyeceğim her şey sanki onlara ihanet ediyormuşum gibi algılamasına neden oluyordu.
Başımı iki yana sallayıp devam ettim. Şu adamların ağzını bağlasam ve hiç konuşmasalar nasıl güzel anlatacağımı düşünmek istemiyordum.
Not defterimi haritanın üstüne koydum. Daha önceden çalışmalarımla dolu bir sürü sayfa arasından istediğim bölümü bulduğumda herkesin görebileceği şekilde ortaya koydum.
“normalde fundalıklar sık kullanılan bir yol olmasına rağmen çok fazla saldırı gerçekleşir burada. Tacirlerden de duymuşsunuzdur belki…” Not defterimde çizdiğim bitkiyi tam gösterecekken Dolter atladı.
“sadece oradan buradan duyduğun şeylere bakarak mı kervanın yönünü değiştireceğini söylüyorsun?”
Sanki adam öldürmüşüm gibi ayıplarcasına gözlerime baktığında elimde not defterim ve ben öylece bakakaldım birkaç saniye. Sonra da ne kadar saçma bir bahane bulduğu için güldüm.
“tabii ki de hayır efendim! Elimdeki bilgilerin sayesinde bunları söylüyorum ve emin olun bu defterde yazılanları birçok kişi bilmiyor bile!” diye çıkıştığımda Rindav’ın yan tarafında
duran Antol bıkkın bir nefes verdi.
Parmak uçlarıyla burnunun kemerini sıkıp sabırsız bir şekilde bana baktı.
”rehber, neden her şeyi parça parça anlatıyorsun? Ne söyleyeceksen söyle artık!”
Aklımı kaçıracaktım ama gerçekten!
“biraz sabırlı olursanız anlatıyor kız zaten!”
Ahter başını haritadan kaldırıp dişlerinin arasından adeta tısladığında herkes bir anlığına afalladı.
“ne dedin sen?” Antol Ahter’in üzerine gideceği esnada Ahter işaret parmağını dudaklarına götürüp sus işareti yaptı sonra da çenesiyle haritayı gösterdi. Dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemek için tuttum.
“evet, artık dinliyorsanız eğer devam edeyim.” Ters ters Antol ve Dolter’e baktım. “fundalıklarda bu kadar saldırı olmasının sebebi işte bu bitki. Haşhaş.”
Defterimde kara kalemle haşhaşı çizdiğim yeri herkese gösterdim. “haşhaş uyuşturucu özelliği olan bir bitki. Fundalıklarda önceden çok az sayıda kök vardı ancak şimdi eşkıyalar haşhaşın büyüsünü çözdüğünden beri orası artık fundalık değil haşhaş tarlası oldu.”
“ne yapıyorlar ki bu haşhaşla?” Soru yüzbaşından geldiği için bir anlığına afalladım.
Konuşmasını beklemiyor muydum ya da uzun zaman sonra ilk defa bana karşı konuşması mı bu denli şaşırmamı sağladı anlamadım.
“haşhaşı kullanarak çok yoğun bir tütsü elde ediyorlar. Gözlerine kestirdikleri kervan yaklaşmadan önce bu tütsüleri yakıyor ve ormanın içinde beklemeye başlıyorlar. Kervandakiler tütsünün dumanını soludukça bilinçleri bulanıklaşiyor.
İlk anlarda tabii bu duman kimseyi rahatsız etmiyor hatta bir nevi huzur veriyor onlara. Ama yolun sonlarına doğru artık insanların uykusu geliyor, mide bulantısı baş dönmesi yaşıyorlar. Gözleri bulanık görmeye başlıyor. Sonra da pusuda bekleyen eşkıyalar saldırıyor ve tahmin edersiniz ki bu halde olan insanlar onlara karşı çıkamadan elindeki avucundaki her şeyi kaptırıyor.” dedim.
Hepsi susmuş ve bu yeni bilgiyi sindirmek istercesine birbirlerine bakıyorlardı. Rindav bile günlerdir ne yaşanırsa yaşansın pek tepki vermeyen adam haşhaşın ne için kullanıldığını öğrenince epey şaşırmıştı. Dikkatini çektiğim kısık gözlerinin olabildiğince açılmasından belliydi.
“bunu bile bile nasıl o yolu kullanıyorlar o zaman?” diye sordu Rindav.
Ahter güldü. “bildiklerini kim söyledi?”
“nasıl yani kimse bilmiyor mu bu haşhaşı?” Dolter sakallarını kaşıyarak sıkıntılı bir nefes aldı.
“haşhaşın ne olduğunu bilen çok da bu halini kullanmayı bilen sadece eşkıyalar.” Diye cevap verdim.
Rindav tek kaşını kaldırarak şüpheci bir şekilde bizi süzdü. “siz nereden biliyorsunuz o zaman?”
“haber kaynaklarımız sağlamdır diyelim.”
“ya da iyi dostluklar edindik de diyebiliriz.” Ahter alaycı bir şekilde sırıttı.
“yani size inanalım öyle mi?” diye sordu Rindav. Her şey ortada dercesine elimle kağıtları gösterdim.
“başka bir seçeneğiniz varsa eğer dinlemeye hazırım.”
Elde ettiğim üstünlüğü sonuna kadar kullanmaya karalıydım. Bilgimle, tecrübemle bu amatör takımını parmağımda oynatmam gerekiyorsa eğer bunu bir kez daha düşünmeyecektim.
Sonuçta geçmişimizin tozlu sayfalarında yazılanlar sadece acı ve gözyaşı değildi. Her insan bir tutam kötülüğe karışmıştı bu hayatta. Ve bunların bizim nelere karıştığımız hakkında en ufak fikirleri bile yoktu.
“benim anlamadığım bir şey var. Madem kimse fundalıkta böyle bir oyunun döndüğünü bilmiyor ve o yolu kullanmaya devam ediyor. O halde nasıl insanlar her seferinde baskın yemelerine rağmen fundalık geçidi bu kadar sık kullanılan bir yol oluyor?”
Bu kervanda mantıklı denebilecek tüm
sorular zaten hep yüzbaşından geliyordu.
Diğerlerinin onca söylediğim şeyden ne kadarını anladığına hiç emin değildim. Çünkü konu onların parasına ve canına gelmediği sürece dünya
yansa umurunda olmayan insanlardı. Ve ben bu ahmaklarla tuz kervanını ilerletmeye çalışıyorum!
“cevap çok basit. Rüzgarlar.” dedim saçlarımı yüzüme doğru savuran rüzgarı işaret ederek.
Birkaç saniye rüzgarın tenimdeki nahoş esintisini hissetmek iyi gelmişti.
“fundalık geçidi doğu batı yönlü uzanan bir yol. Tütsülerin etkili olabilmesi için rüzgarın ters yönden esmesi gerekiyor. Ters esmesi de şu,”
haritada geçidin olduğu yeri elimle işaret edip parmağımı kağıdın üzerinde kaydırdım.
“eğer rüzgar yolun girişine doğru eserse yaktıkları tütsüler direkt yolcuların üzerine gidecek ve bu da yol boyunca devem edecek. Öyle sizin bildiğiniz tütsüler değil onların elindeki. Baya büyük fıçıların içinde yakıyorlar ama rüzgarın sayesinde duman gibi değil de daha çok sisli bir geçitmiş gibi duruyor bakıldiğında.”
Elimle üstün körü işaret ettim. “mesela durgun havalarda yakmazlar haşhaşları ya da diğer türlü esen rüzgarlarda. O yüzden fundalığa her giden kervan baskın yemiyor ve orasının güvenli olduğunu düşünüyor.”
“o zaman senin dediklerine göre bugün rüzgar ters esiyor, bu yüzden geçide gitmiyoruz?” Dolter’in gri gözlerinin içi ışıldadı.
Kendimi şuan Kiyon hocanın yerindeymişim gibi hissettim. O da bize ne zaman böyle ilginç bir olay anlatsa, üçümüz de sanki anlattıklarını bir yapbozmuş gibi hayal eder ve eksik parçalarını bulabilmek için birbirimizle yarışırdık. Bu anı dudaklarımda buruk bir tebessüm bıraktı. Dolter’in söylediklerine karşın bir kez başımı sallamakla yetindim.
Bir süre hepimizin üzerine derin bir sessizlik çöktü. Ahter de ben de sesimizi çıkarmadık ve bekledik. Şimdi her biri bu öğrendikleri yeni bilgileri düşünüyor ve hazmetmeye çalışıyorlardı. Bir karara varmaları gerekiyordu.
“o zaman şimdi ne yapıyoruz? Nasıl hareket edeceğiz?” diye sordu Rindav.
Bu soruyu beklediğim için hazırlıklıydım. Boğazımı temizledim. “Büyük Han’a gideceğiz efendim.”
Samimi bir şekilde gülümseyip gözlerine baktım.
İkna olman gerekiyor Rindav. Hana gitmeye ikna olman gerekiyor.
“özel bir nedeni olduğunu düşünüyorum?” dedi tek kaşını kaldırarak.
“ya tabii tabii! Gosli denen aptal hancıyı çok özlemiş ondan gidiyoruz.”
Ahter ağzının içinde konuştuğu şeyleri duyunca sırt çantama uzanıyor bahanesiyle dirseğimi karnına geçirdim. İkimizin de sonunu mu getirmeye çalışıyordu bu kız?
Hiçbir şey olmamış gibi önüme döndüğümde şüpheci üç çift gözle karşı karşıya geldim.
Pekala…
Tek umudum bu yarım akıllının dediklerini duymamış olmalarıydı.
“Büyük Han geceyi güvenli bir şekilde geçireceğimiz ve bize yakın olan tek yer efendim. Ayrıca dürüst olalım hangimiz sıcak yemekleri, leziz şarapları ve yumuşak döşekleri özlemedik? Günlerdir ya at sırtında ya da orada burada dinlenerek geçti yolculuğumuz. Daha gidecek yolumuzu da düşününce en azından iyi bir geceyi hak ettiğimizi düşünüyorum.” dedim.
Söylediklerim tamamen doğruydu. Kervan yolculuklarının en zor yanı da buydu zaten. Oldukça zor şartlarda yola devam ediyordunuz ve bu süreç zaman geçtikçe insanı fazlasıyla yıpratıyordu.
O yüzden şimdi Rindav’in bile bu durumdan ne kadar rahatsız olduğunu büyük hanın hayalini kurmaya başlayan gözlerinden anlayabiliyordum.
Evet, hepsi ev rahatlığını özlemişti. Rahat bir nefes alıp kaldığım yerden devam ettim.
“kervanı buradan sonra kuzeydoğu yönüne kaydıracağız. Geçeceğimiz yerler geniş çayırlarla kaplıdır bu zamanda. Köylüler hayvanlarını otlatmak için gelirler çoğu zaman. Yani yol güvenli.”
Kalemimi elime alıp büyük Han’a doğru giden yeni güzergahı çizdim.
“sadece biraz yolu uzatmış olacağız ama alacağımız tehlikeyi düşününce buna değer. Kervanı birazdan yola çıkarırsak eğer akşam saatlerinde büyük Han’da oluruz. Karanlığa kalacağız bir süre ama bir sorun olacağını düşünmüyorum.”
“hava kararınca da mı yol alacağız yani? Delirdin mi sen? Fundalıklarda kaçtığımız şey başımıza gelirse ve baskın yersek biz niye yol değiştiriyoruz?”
Antol’un öfkesi adeta elle tutulur cinsten ortaya çıktığında kendimi ters bir şey söylememek için zor tuttum.
Burnumdan hınçla bir nefes alıp parmaklarımla burun kemerimi sıktım. Ne demiştim ben az önce? Anlattığım onca şeyden sonra
takıldığı tek nokta karanlıkta yol alırken saldırıya uğramaktı!
Ahter ofladı. Eh! En azından o benim kadar sabırlı biri değildi.
"siz gerçekten hiçbir şey bilmiyorsunuz değil mi? Büyük Han civarındaki tüm yollar taşra askerleri tarafından korunur! Korkacak bir şey yok yani anlatabiliyor muyum?”
Ahter gözlerini iri iri açarak öne doğru eğildiğinde sabrının son demlerinde olduğu ve daha fazla sınanmaması gerektiğini belli edercesine bakıyordu her birine. Sorumlular akıllı davranıp geri adım attılar.
Acınası bir haldeydiler ama mecburen katlanıyorduk.
Sonuç olarak baktığımızda Antol Ve Dolter ikna olmuşa benziyordu. Rindav her zamanki gibi tepkisizdi ve yüzünden ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Yine de eğer aklına yatmayan bir şey olsa susmaz ve direkt söylerdi diye düşündüm. Az çok tanıyordum artık sonuçta.
Geriye bir tek yüzbaşı kalıyordu. Haritaya uzanıp eline aldı. Göz bebekleri haritanın üzerinde bir aşağı bir yukarı hareket ederken ne düşündüğünü merak ediyordum. Acaba haritada hata olup olmadığına mı bakıyordu?
Her ne kadar bu haritayı çizerken günlerce çalışmış ve detaylı notlar almış olsam da onun bu kadar pür dikkat kesilmesi içime bir kurt düşürmüştü.
Haritayı katlayıp not defterime uzandığında hemen ondan önce davranıp defterimi aldım. Gözleri ne oluyor dercesine bana döndüğünde sakin bir şekilde defterimi çantama koydum.
“defter benim özelim efendim. Maalesef bakamazsınız.”
Oldukça soğuk bir şekilde gözlerinin içine baktım. Dudaklarını birbirine bastırıp başını çevirdi.
Sonra da haritayı uzattı. Hiçbir şey söylemeden elinden aldım.
Konuşulacak başka bir şey kalmamıştı. Ortamdaki rahatsız edici havayı bozmak adına “o halde artık yola çıkabiliriz değil mi?” diye sordum Rindav’a dönerek.
Son karar ondaydı. Kısık gözleri uzaklara dalmış gibiydi. Derin bir nefes alıp başını aşağı yukarı sallayarak cevabımı verdi.
“herkese haber verin! Büyük Han’a gidiyoruz.” dedi.
Ahter’le birlikte atlarımıza doğru giderken ikimiz de gülümsüyorduk. Bu koskoca tuz kervanını avucunun içine almanın verdiği o güzel hazzın gülümsemesiydi. Sanki içimizden geçenleri duymuşçasına esen rüzgar saçlarımızı dağıttığında Ahter’le göz göze geldik.
İkimiz de çok iyi bir şekilde bu esen rüzgarın fundalıklardaki ters rüzgar olmadığını biliyorduk. Tam aksi yönde esiyordu ancak ne Rindav ne de yüzbaşı…
Hiçbir zaman bu gerçeği fark edemeyecekti.
Her yalan içinde barındırdığı doğrular sayesinde inandırıcı olurdu.
⭐
Bir sonraki bölümde meşhur Büyük Han'dayiz!!!
