26. bölüm · ALAZA "Kayan Yıldızlar"

YALANLAR VE GERÇEKLER

NS Gül

26. BÖLÜM

Karanlık.

Akşam mı sabah mı belli olmayan bir yerdeydim sanki. Yattığım yer rahatsız edici bir şekilde ileri
geri hareket ediyordu. Gözlerimi kırpıştırdım. Her şey parça parça zihnime dolmaya başladı.

Bayılmıştık.
Rindav bizi bayıltmıştı.
Sonrası…

Sonrası ise sonsuz bir karanlığa hapsolmuşluktu
sadece.

Bir anda korku bedenimi ele geçirdi. Gözlerimi açtım. Birkaç saniye neler olduğunu anlamak için
beklemem gerekti. Bir at arabasının üzerinde yatıyordum. Üstümü siyah bir tente ile örtmüşlerdi.

Ahter?
Başımı hızlıca iki yanıma doğru çevirdim. Neredeyse aklım çıkacaktı ama o da hemen sağ
tarafımda gözleri kapalı bir şekilde yatıyordu. İkimizin de ağzını bağladıkları için seslenemedim.
Elleri başının altında kalın iplerle bağlanmıştı.

Benim elimbağlı değildi. Bağlama gereği bile
duymamışlardı. İlk defa bunun olduğuna şükrettim. Temkinli bir şekilde elimi Ahter’in bileklerine bağlanan ipe doğru yaklaştırdım. Sakin olmak için kendime sürekli telkinlerde bulunsam da Ahter’in iplerini çözerken birilerine yakalanacağız diye ödüm kopuyordu.

İpleri gevşetmeyi başardığım esnada üzerimize örtülen tente bir anda açıldı. Gözlerimi kamaştıran
gün ışığına bakamadan burnuma bastırılan ıslak bez yeniden bilincimi kapatmaya yetti.

Birisinin “az kalsın her şeyi mahvedecekti. Sürekli kontrol edin şunları!” dediğini yarım yamalak anladım.

Gözlerim yeniden karanlığa hapsolduğunda bir daha uyanacağımı hatırlattım kendime. Bir kez
daha uyandığımda tek istediğim şey geç kalmış olmamaktı.

Ne kadar zaman geçtiğinin hatırlayamadığım bir andaydım yine. Hisler yeniden gün yüzüne
çıkıyordu. Birbirine karışan anlamsız sesler kulağıma dolmaya başlıyordu. Bu hissi artık
biliyordum. Bilincim açılıyordu.

Uyandığını belli etme!

Bundan önce üç kez daha ayılsam da her
seferinde gözlerimizi açtığımız için yeniden bayıltılıyorduk. Ama bu kez olmayacaktı. Hayır!
Elimin üzerinde bir el hissettim. İnce uzun parmaklar avucumu sıkıyordu.

Ahter uyanmıştı. Parmaklarımı parmaklarına doladım. Etrafta birbirine karışan kalabalık bir gürültü kulaklarımı doldurdu. Neler olduğunu anlayamasam da içlerinden tanıdık sesleri ayırt edebilicek kadar kendime gelmiştim artık.

“herkes toplansın dedim! Hadi!” Yüzbaşının sesiydi bu. Bir anda tümbilincim açıldı. O bizi
kurtarabilirdi şuan ki durumumuzdan.

“Yüzbaşı! Ne yaptığını sanıyorsun sen?” Rindav’ın öfkeli sesini duyduğum an olduğum yerde
kaldım.

Yanlış bir hareket daha yapmak istemiyordum. Hayır, biraz daha beklemeliydik.

“size son kez soruyorum! Rehberler nerede?”

“önden gönderdiğimi söyledim ya! Daha neyini anlamıyorsun?” dedi Rindav.

Burada olduğumuzu herkesten gizliyordu tabii ki! Ve yüzbaşını da kandırmıştı.

“nerede kaldılar o zaman?” adım sesi işittim.

“eğer bana yalan söylüyorsanız sorumlu, bedeli çok ağır olur.” sesindeki o öfkeyi iliklerime kadar hissettiğimde Ahter’in elini daha da sıktım.

Madem ortalık bir yay kadar gergindi o halde okun yaydan çıkma anı gelmişti. Şimdi tam zamanıydı!

Tenteyi açıp bir anda ayağa kalktığımızda tüm gözler üzerimize çevrildi. Birçoğunun bakışlarında
şaşkınlık olsa da bazılarında saf bir nefret aktığına yemin edebilirdim. Planlarında yolunda
gitmeyen bir sıkıntıymışız gibi bakıyorlardı. Haksız da sayılmazlardı neticede. Rindav’ın oyunlarına
bir son verecektik.

“biz hep buradaydık öyle değil mi?” Ahter arabadan atlarken alayla Rindav’a doğru konuştu.

Peşinden ben de indim. Şimdi tam karşısında ve sapasağlam ayakta duruyorduk. Gözleri öyle bir
bakıyordu ki eskiden olsa bir adım geriye giderdim ama şimdi umurumda bile değildi. Artık çok geç dercesine baktım kısık gözlerine. Artık çok geç…

“Dalya?” yüzbaşı bir çırpıda yanıma geldi. Gözleriyle ikimizi de süzüp yaralı olup olmadığımıza baktı.

“siz nasıl …Ne oluyor burada?” anlamaya çalışıyordu. Neden burada olduğumuzu ve
konunun bu adamla ne ilgisinin olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Bakışlarımı Rindav’a sabitledim. Dudaklarımda tehlikeli bir gülümseme vardı.

“bizi bayıltarak susturabileceğinizi mi sandınız?” rahatsız edici bir şekilde güldüm. Hayır anlamında başımı iki yana doğru salladığımda dudaklarımdaki tebessüm çoktan solup gitti.

“kervandaki herkes beni iyi dinlesin! Günlerdir emekle taşıdığınız, canınızı tehlikeye attığınız tuz kervanı tamamen bir yalandan ibaret. Çuvalların yarısından çoğu tuz yerine kumla dolu!”

Sanırım artık tiyatronun son perdesi başlıyordu.
Etrafımızda toplaşan kalabalıktan uğultu ve şaşkınlık nidaları yükseldi. Rindav başını yana yatırıp demek öyle der gibi baktığında sesimi daha da yükselttim.
Herkes her şeyi öğrenecekti. Artık yolun
sonuna gelmiştik ve benim kimseden korkum kalmamıştı.

“tüm bu yalanları bize söyleyen, kervandaki herkesi ölüme götüren kişi de bu adam!” çenemle işaret ettim. “Rindav!”

“ne demek oluyor tüm bunlar?” yüzbaşı Rindav’ın üzerine hınçla yürüdü. Onun da en az
bizim kadar öfkeli olduğunu tahmin edebiliyordum. Şimdi hesap zamanıydı!

“muhaliflerle anlaşma yaptı. Hepimizi oyuna getirdi bunlar!” Ahter adeta burnundan soluyarak
Rindav ve yardımcılarına baktı.

Antol ve Dolter planlarını öğrenmemize karşın dehşete düşmüş gibi görünseler de üçünün de bakışlarında korkudan eser yoktu. Bunlardaki özgüvenin tek bir nedeni olabilirdi.

Sertçe yutkundum. Geç kalmış olmak istemiyordum, hayır!

Başımı kaldırıp etrafı kolaçan
edeceğim esnada Rindav’ın arka tarafıma doğru bakıp sinsice gülümsediğini gördüm. Saniyeler içinde tüm sesler kesildi ve bir kişinin alkış sesi duyulmaya başladı.

Geldiler.

Arkamı döndüm. Ağzımdan bir dolu küfür çıktığında karşılaştığım manzara tüyler ürperticiydi.

Olduğum yerde acele etmeden döndüm. Kalabalık bir savaşçı birliği…
Muhalifler ve Giyon çetesi birlikte…
Etrafımızı sarıyorlar!
Hayır!

Sadece saniyeler süren atların nal sesleri kesildiğinde kervanı çoktan çember içine aldıklarını fark ettim. Alkış sesi hala devam ediyordu.

“tebrikler!”dedi içlerinden biri. Yüzümü döndüğümde göz göze geldik. Simsiyah ve tamamen deriden yapılma savaşçı kıyafetleriyle atının üzerinde hiç olmadığı kadar ürkütücü duruyordu.

Saçları çok kısaydı ve uzun kirli sakallarıyla tezat oluşturuyordu. Muhaliflerin lideri olduğunu
anlamam için herhangi bir kanıta gerek yoktu. Gelmişlerdi ve ben ne yapacağımı bilmiyordum.

“Bütün sırrı çözdünüz hanımlar.” Alaycı bir şekilde Ahter’le beni süzdü. Elim istemsizce yumruk
haline geldi. Yüzbaşı hemen yanımda kılıcını çektiğinde emrindeki muhafız birliği de onu takip etti.

Onun yanımızda olması bir anlığına kendimi toparlamama yardım etti. Yüzbaşı yalnız olmadığımızı bana yeniden hatırlatmıştı. Yalnız değildik!
Pekala…
Sakin olmam gerekiyordu. Hızlıca bir şeyler
düşünmeliydim. Hem de hemen!

Muhaliflerin lideri atının üzerinde dimdik durup gülümsedi.

“ne boş bir çaba…” elini iki yana açtı.
“bu güzel karşılama için teşekkürlerimi kabul etmelisin Rindav! Beklediğimden çok daha iyiydi!”

Hınçla arkamı döndüğümde kocaman bir boşlukla karşılaştım. Çoktan gitmişlerdi. Elbette
kaçacaklardı değil mi? Sanki nerede olduklarını hissetmişçesine başımı kaldırdım. Hava birazdan
kopacak fırtınanın habercisi gibi soğumaya başladığında her yanımın öfkeden alev alev olduğunu hissediyordum. Tırnaklarımı derime batacak kadar sıktığımın bile farkında değildim.

Antol ve Dolter’le birlikte çoktan karşı tarafa geçmişti. En başından beri olması gerektiği yerdeydi artık üçü de. Günlerdir adım adım işledikleri planın sonuna geldikleri için belki de bu denli rahat duruyorlardı.

“bunun için bana değil rehberlere teşekkür et Haki! Onların sayesinde buralara kadar gelebildik.”

Kaşlarıyla bizim olduğumuz tarafı gösterdi. Bakışlarındaki her zerre adeta beynime saplanan ok gibiydi. Çok ileriye gitmişti.
Hemde çok…

“demek o bahsi geçen rehberler sizlersiniz? Anlatılanlardan daha zararsız duruyorsunuz oysa?”
Muhaliflerin lideri başını arkaya doğru çevirdi. Sanki bize değil de orada duran birine söylemişti az önceki laflarını.

“melek yüzlü şeytanlarla tanışmışsınız anlaşılan? Oysa bu şeref bana aitti.”

Muhaliflerin arasından duyduğum sesin kulaklarımda uğuldadığına yemin edebilirdim. O da buradaydı…
Rindav bizi almaya geleceğini söylerken yalan söylememişti.

Haki denen adamın yanına geldiğinde o leş tarlasına dönen suratına baktım. Giyon çetesinin lideri tam karşımızdaydı. Yüzünün sağ yarısı yanık izlerinden dolayı tanınmayacak haldeydi. Bunun nasıl olduğunu bilmek gülümsememi sağladı. O günün izlerini hala taşıyordu ve ömrü boyunca da
taşımaya devam edecekti.

Göz ucuyla Ahter’ e baktım. Korku yoktu. Endişe yoktu. Sadece gözünü bile kırpmadan Gondol’a bakıyordu. Ahter’in gözlerinden geçeni anlayacak kadar onu burada tanıyan tek kişiydim. Ve Ahter bugün yarım bıraktığı işi tamamlayacağına dair kendine söz veriyordu. Önüme tekrar döndüğümde gerginliğim azalmaya başladı.

Kontrol bizdeydi.

Etrafımı hızlıca süzdüm. Kraliyet muhafızları azımsanamayacak kadar vardı. Taşra askerleri de
elleri kılıcında hazırda bekliyordu. Ama bu yine de onlara karşı azınlıkta olduğumuzu
değiştirmiyordu. Sadece kahrolası muhalifler olsaydı belki kurtulabilirdik ama Giyon çetesi de
oyuna dahil olduğu için şansımız düşüyordu.

Başımı iki yana doğru salladım. Buradan bir şekilde kurtulacaktık. Yaman yolda olmalıydı. Kesinlikle geliyordu!

Dudağımın kenarını ısırıp işin içinden
nasıl çıkacağımızı düşünmeye başladım. Bizim yapmamız gereken tek şey Yaman gelene kadar
dayanmaktı. Evet, dayanacaktık.

Gondol atının iplerini sakince bırakıp gözlerini üzerimize dikti. “Dalya ve Ahter…” diye fısıldadı
boşluğa doğru. “Yeniden karşılaşacağımızı biliyordum.”

“bu karşılaşma için ne denli uğraştığını duyunca gururumuz okşanmadı değil! Bu kadar özlediğini
bilseydim ben gelirdim yanına Gondol! Bilirsin eski dostları ziyaret etmeyi severim.” dedi Ahter imalı bir şekilde.

Gondol hiç olmayacak kadar büyük bir kahkaha attı. Dişlerimi birbirine bastırdım. Nereye kadar
böyle devam edecekti bilmiyordum ama olabildiğince uzatmak ve zaman kazanmak şuan önümde görünen en iyi ihtimaldi. Yaman’ın gelmesi için zaman kazanmalıydık.

“sen de beni bilirsin Ahter! Yapılanları unutmayacağımı ve bir gün hesap soracağımı iyi bilirsin!” dedi. Sesi giderek ciddileşiyordu.

Ahter başını ihtiyatlı bir şekilde salladı. “o gün sadece yüzünle yetinmemeliydim.”dedi öne doğru
yürürken. “O asitle bedenini tamamen eritmeliydim! Eğer öyle yapmış olsaydım şimdi toprağın altında ve eminim acılar içinde kıvranırken kim bilir bana kaçıncı lanetini okuyor olurdun.”

Ahter başını yana yatırıp dişlerini gösterecek şekilde güldü. Birini nasıl kudurtacağını ondan daha iyi kimse bilemezdi. Bu kızı seviyordum.

Gondol öfkeden deliye dönmüş bir halde öne doğru atılacağı esnada onu durduran kişi
muhaliflerin lideriydi. Ölümcül bakışlarını bir an bile üzerimizden çekmese de tek bir hareketi
Gondol’u olduğu yere sabitlemişti. Atının dizginlerini tek elinde topladı.

“neyinize güveniyorsunuz bu kadar?” diye sordu. Dudaklarında acımasız bir tebessüm oluştu.
“adamlarımızı görüyorsunuz değil mi? Etrafınız sarılı. Yani buradan çıkış yok artık!”

Tiyatronun son perdesi tamamen kaderin ellerine kalmışken burada durup öylece ölümümüzü
beklemeyecektik.

“kalabalık görünen vasıfsız adamlarınızla mı tehdit ediyorsunuz kraliyet muhafızlarını? Yoksa asıl sizin güvendiğiniz başka birileri mi var?”

Sesimdeki imayı henüz anlamadığı bakışlarından belli oluyordu. “mesela muhafızların arasına koyduğunuz kırmızı yelekli adamlarınız gibi? Tanıdık geldi mi?”
“Sahi ne oldu onlara Ahter?” Kaşlarımı kaldırıp indirdim.
Yüzbaşına döndüm. Mesajımı anında aldı
ve başını bir kez salladı. Gülümsedim.

“bilmem. Aramızda göremiyorum.” Derin bir nefes aldı. Sonra da gözlerini kısıp etrafına bakındı.
“hepsi ölmüş olmalı.”dediğinde bundan aldığı zevki gizlemedi.

Bizim hiçbir şeyden habersiz olduğumuzu düşünmeleri fazla kalp kırıcıydı. Bizim önlem almadığımızı sanmaları ise sanırım en büyük yanılgıları olacaktı.

Hafifçe tebessüm ettim.

Haki atının üzerinde olsa bile dehşete düştüğü her halinden belli oluyordu. Sanki yalan
söylüyorduk ve bunu kanıtlamak istercesine muhafızları tek tek inceliyordu. Bakışlarındaki karanlık giderek artmaya başladığında Rindav’a doğru döndü. Tek kelime etmedi. Ama gözleriyle çok şeyi anlattığına emindim. Adeta bunun hesabını vereceğini ima ediyordu.

“bu kadar laubalilik yeter! Şimdi…” Rindav’ a yeniden döndü. “ siz artık gidebilirsiniz. Sözünüzü
tuttunuz ve onu bana getirdiniz. Bundan sonrası bizde.”

Çenesiyle işaret ettiği kişiye döndüğümde
kaşlarım anlamsızca çatıldı. Yüzbaşı?

“bu da ne demek oluyor?” diye sordu yüzbaşı.

Aynı şeyi ben de soracaktım. Bütün olayların
ortasında yüzbaşı sanki beklenmeyen bir sürprizmiş gibi alakasız bir şekilde duruyordu.

Rindav, Antol, Dolter ve hatta Haki…

Sanki saçma bir şeyden bahsedilmişçesine gülmeye başladılar. Ahter’e baktım. Neler oluyordu ve biz tam olarak neyi kaçırmıştık?

“hadi ama yüzbaşı! Salağa yatmanın sırası mı şimdi? Çevirdiğin oyunu hepimiz biliyoruz artık.”

Başımı o kadar hızlı bir şekilde yüzbaşına doğru çevirdim ki neredeyse dengemi kaybedecektim.
Ama asıl dengesini kaybedenin ben değil de yüzbaşı olduğunu görmeyi beklemiyordum.

Olduğu yerde adeta sendeledi. Duyduklarına inanmıyormuş gibi bakıyordu onlara.

“ne diyor bu adamlar yüzbaşı? Ne oyunu?” diye sordu Ahter.

Sesinde saklayamadığı bir kuşku vardı ki aynı hissin benimde damarlarımda kol gezmeye başladığını hissediyordum. Birazdan
duyacağım şeylerden sanki hiç hoşlanmayacağımı hissediyordum. Ve ben ilk defa korktuğumu fark ettim.

Yüzbaşı yaşadığı şoku atlattığında adeta burnundan solumaya başladı. Ahter’in sorduğu soruyu görmezden gelip Haki’nin üzerine doğru yürüdü. Muhalifler anında kılıçlarını çekip onu yarı yolda durduğunda bile sanki hepsini ezip geçecek gibi görünüyordu.

“bunu nasıl yaparsınız? Başınıza neler geleceğinden haberiniz var mı sizin?” diye sordu.

Rindav güldü. “siz önce kendi başınıza gelecekleri düşünün.”

“sen hiç konuşma!” diye öyle bir bağırdı ki titredim. İşaret parmağını Rindav’a doğru kaldırdı. Elinde olsa onu kesinlikle öldüreceğine emindim ama Tanrı aşkına neler oluyordu?

“sen! Bütün bu kervan, bu insanlar…” sustu.
Sustu ve devamını sanki kendi içinde tamamladı.

“seni öldüreceğim! Bu yaptığın yanına kalmayacak!”

“siz artık bana hiçbir şey yapamazsınız yüzbaşı. Yoksa şey mi deme-“ Rindav devamını
getiremeden yüzbaşı gürledi.
“kes sesini!” öne doğru çıkıştı. “tek kelime dahi etme!”

Ben neler izliyordumbböyle?
Bunlar kimdi? Tanıdığım herkes tanımadığım insanlara dönüşmüştü ve ben artık anlayamıyordum.

Ortada bir oyun dönüyordu. Ve ilk kez oyunun tam ortasındayken bu kadar dışarıdan izliyordum
her şeyi.

“Ne yapmaya çalışıyorsunuz siz?”diye sordum.

Artık gerçekten merak ediyordum. Gözlerimde hem öfke hem de endişe vardı ama bu kadar bilinmezlik fazlaydı.
“bizi ne uğruna buraya kadar
getirdiniz?” diye bağırdım.

“ona sorsana?” dedi Antol. Çenesiyle yüzbaşını işaret etti. Neden tüm okların ucu yüzbaşını
gösteriyordu artık!

“artık açık konuşacak mısınız?” Ahter dişlerinin arasından tısladı.

“bu kervan, içindeki insanlar, siz ikiniz…Hepinizin bugün ölmesinin tek nedeni bu adambolacak.”
dedi Dolter. Masum bir şekilde tebessüm etti.

“bizi oyuna getirmenizin yüzbaşıyla ne alakası var?” diye sordum.

“belki de sizi asıl oyuna getiren biz değil de yüzbaşıdır…”

Sanki her şey ortadaymış da bir ben anlamıyormuşumgibi baktı gözlerimin içine. Ve lanet olsun ki her şey yeterince çıkılmaz bir halde değilmiş gibi yüzbaşı yeniden bağırdı.
“sakın! Sakın devamını getireyim deme!”

Başımı elimin arasına aldım. Neden böyle bir tepki veriyordu?

“hadi ama Dalya! Sana söylediklerimi anlamayacak kadar aptal biri değilsin.” dedi Rindav.

İlk defa bana ismimle hitap ediyordu. Başımı kaldırdım. Göz göze geldiğimizde bana öyle bir imayla bakıyordu ki ne demek istediğini hemen anlamıştım. Bir şeyler kopuyordu. Hissediyordum.

“yoksa takas…Bahsettiğin hazine?” devamını getiremedim.

Rindav gülümseyip başını olumlu anlamda aşağı yukarı salladı. Yüz ifademin bir anda değiştiğini hissettim. Dilim tutulmuştu sanki.
Son zamanlarda yaşadığım ama farkında olmadığım her an, her saniye gözlerimin önünde geldi.
Zihnimde hissettiğim cızırtılar bütün vücuduma yayılıyordu.

Hayır! Yalan söylüyordu.

Gök gürültüsü aramızdaki gerilimi hissetmiş gibi gürledi.

“ne diyor bu adam yüzbaşı?” Ahter hınçla
yüzbaşına doğru bağırdığında irkildim.

Başımı çevirdiğimde göz göze geldik. Dudaklarını birbirine bastırıp yutkundu. Daha düne kadar aramızda söylenmeyen hiçbir şey olmadığını düşünüyordum.

Bu kervanı ne olursa olsun birlikte kurtaracağımıza dair söz vermişti ve şimdi ortada ne bir kervan ne de halka taşınacak tuz yokken herkes kalkıp bunun suçlusu olarak onu gösteriyordu. En kötüsü de tüm bu söylenenlere karşı çıkıp da yalan söylüyorlar demiyordu. İçten içe biliyordum.

Eğer inkar etse ben bir şey yapmadım dese ona inanacağımı biliyordum ama demiyordu. Gerçekten de en başından bu yana bizi asıl kandıran yüzbaşı mıydı?

“Ne oluyor yüzbaşı?” diye sordum güçlükle. Yine de bir umut diye fısıldadım.

“Dalya…” kılıcı tutan eli sımsıkıydı. Bu sesi biliyordum. Boğazımda bir yumru yükseldi. Yalan
söylemiyorlardı değil mi?

“bizden ne sakladınız?” sesimdeki sakinlik bana bile yabancı geldi. Kabullenmiştim.

Kabullenmiştim ama bir kez daha canımı yakıyor olması zor geliyordu.

“söyleyemem.” Dedi ellerini sıkarak. “anla beni…Şimdi olmaz!” birkaç saniye yüzümde hiçbir mimik oynamadı.

Ahter ise benim kadar sabırlı değildi. Yüzbaşının yakasından tuttuğu gibi kendine doğru
çevirdi.
“ne demek söyleyemem? Nesin sen yüzbaşı? Niye senin peşinde bu adamlar?”diye bağırdı.

Muhaliflerle Giyon çetesinin gülüşlerini duydum. Bu durumdan aldıkları zevki gizlemiyorlardı.
Parmaklarım kılıcın kabzasını öyle bir sardı ki bembeyaz kesildiğine emindim.

Yüzbaşı Ahter’in ellerinden kendini kurtarıp çekildiğinde ikimize de hiç olmadığı kadar mesafeli durdu. Bakışlarındaki soğukluğu iliklerime kadar hissettiğimde ayakta durmakta zorlandım.

“ben size güvenmiştim…” dedim buruk bir sesle. Gözleri daha fazla devam etmemem için yalvarıyordu.

Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Yine yanılmıştım değil mi? Kalbim her zaman ona güvenmenin bir yolunu bulmuştu. Ahter’in söylediği onca şeye rağmen ben yine de yüzbaşından umudumu kesmemiştim. Ama o beni hayal kırıklığına uğratmaktan vazgeçmiyordu.

“hiçbir şey sandığınız gibi değil! Ben onların tarafında değilimgörmüyor musun?”

Ahter buz gibi bir bakış attı yüzbaşına. “aynı tarafta da değiliz yüzbaşı! Artık değiliz.”

Gök bir kez daha gürledi. Kalbimin derinlerinde bir parçanın koptuğunu hissettim. Paramparçaydı.
Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak kadar çok dağılmıştı. Başımı usulca salladım.

Bunu da kabullenmiştim. Yüzbaşının kim olduğunu bilmiyordum. Ne denli önemliydi onlar için de bu kadar büyük bir baskın hazırlamışlardı onu da bilmiyordum. Bizim burada ne suçumuz vardı artık bunu bile sorgulayamıyordum. Geriye bildiğim tek bir şey kalıyordu.

Yine iki kişi kalmıştık. Yine Ahter ve Dalya’ydık.

“yeter bu kadar zırvalık ettiğiniz!” muhaliflerin lideri adeta gürlediğinde içimde kalan son duygu
kırıntısını da gömdüm. Artık hepsi tekrar üstü açılmayacak şekilde kapanmıştı.

Çelik kadar sert gözlerle lidere doğru döndüm. Haki, askerlerine doğru baktı.

“buradan tek bir kişi bile sağ kurtulmayacak duydunuz mu beni? Sadece onu istiyorum. Onu bana canlı getirin.” Kılıcının ucuyla
yüzbaşını işaret etti.

Sonra da sırıtarak bize döndü. “siz de öleceksiniz.”

Uzun süre sessizliğini koruyan Gondol kendini tekrar öne çıkardı. “onlarla bizzat ben ilgileneceğim!” dedi. Adeta bundan büyük bir zevk alıyormuşçasına gözleri ışıldadı.

Ahter’le aynı anda kılıçlarımızı kınından çektik. Metallerin sürtünme sesi kulaklarıma dolduğunda
bunun sessizliğin son notaları olduğunu biliyordum. Yağmur damlaları usulca toprağa düşmeye başladı.

Tuttuğum nefesi usulca dışarıya geri verdim. “demiştim değil mi? Yağmur yağacak demiştim…”

Parmaklarımı kılıcımın kabzasına daha sıkı sardım.

“Bugün asıl oyunu kimin oynadığını göreceksiniz.”

Gökyüzü söylediklerimi teyit etmek istercesine gürledi. Yağmur damlaları savaşın başlaması için işaret olmuştu sanki. Üzerimize doğru gelmeye başladılar.

Başımı gökyüzüne çevirdim. Son ana kadar diye fısıldadım içimden. Son ana kadar savaşacağız!

Yenilmemek için, hayatta kalmak için, yeniden eve dönmek için…

Dalya ve Ahter’in hikayesi bu şekilde son bulmayacaktı.

Bölüm hakkındaki düşüncelerinizz nedirrr?
Heyecan giderek artıyorrr💥