30. bölüm · ALAZA "Kayan Yıldızlar"
BEDEL ÖDEME ZAMANI
30. BÖLÜM
Suantok, giderek sakinleşen sokakta tek başına yürüyordu. Saatin geç olmasıyla birlikte tezgahlar
artık kapanıyor insanlar evlerine gidiyordu.
Belki biz de şuan evimizde sıcak yatağımızda uykunun kollarında olabilirdik ama gecenin sürprizleri bitmiyordu.
Ve biz artık geceden daha sessiz karanlıktan daha siyahtık.
Onu görmemle Tuz kervanında söylenilen her şey kulaklarıma bir bir dolmaya başladı. Yaşadığımız
anların her bir saniyesi zihnimde tekrardan canlandığında kendimi kaybetmemem için ortada tek bir sebep bile yoktu.
Özellikle bizi hedef alan Giyon Çetesi’nin kervan boyunca yaşattıklarını hatırladıkça çok daha iyi anlıyordum ki her işin elebaşı aslında Suantok’tu.
Sırf para için bizi çetenin eline göndermişti. Sırf o kahrolası para için bizi ölümün kollarına teslim etmişti!
Dudaklarımı birbirine bastırıp boğazımda biriken acı tadı güçlükle yutkundum.
Anılar canlanıyordu. Acılar tekrar yaşanıyordu. Her geçen saniye kalbimdeki vicdan ve merhameti
yok ediyordu. Bize bunları yaşatan bir adamın nefes alıyor olması bile fazla iyimserdi öyle değil mi?
Suantok hızlı adımlarla dükkanın kapısına yöneldi. Cebinden anahtarını çıkarıp tahta kapının
kilidini çevirdi. İçeriye doğru kapıyı ardına kadar itip anahtarı deliğinden çektiği sırada yere
düşürdü.
Saklandığım yerden çıktım. Ondan önce davranıp yere eğildim ve anahtarı Suantok’a doğru uzattım. Gecenin içinde renklerime bürünmüş ve karşısına dikilmiştim.
“görüşmeyeli uzun zaman oldu…”
Hiç beklemediği anda karşısına çıktığım için olduğu yerde afalladı. Sadece saniyeler içinde
bembeyaz kesilen suratına karşı şeytani bir şekilde gülümsedim. Kaşlarımla hemen arkasını işaret ettim. Henüz şaşırmak ne demek bilmiyordu çünkü.
Başını arkasına çevirdiği anda Ahter’in yumruğu suratını ezdi geçti. “Sürpriz!”
Yediği yumruğun etkisiyle un çuvalı gibidükkanın içine yığıldı. Hiç vakit kaybetmeden içeriye girip
ardımızdan kapıyı kilitledim. Artık hiç kimse buradan dışarıya çıkamazdı.
Hiç kimse…
Dışarıda asılı duran meşaleler odayı az da olsa aydınlatıyordu. Sol taraftakirafların hepsi dolu, mallarla diziliydi. Rafların önünde de büyük dikdörtgen bir masa vardı. Üzerindeki kağıt ve
dosyalarda ne yazdığı umurumda bile değildi.
Odanın diğer köşesine yığılan boy boy çuvallar
ahşap sandıklar, içi değerli eşyalarla dolu olan kasalar…
Suantok’un bu gece odasında değişen
şeylerin neler olacağı zihnimde teker teker canlanıyordu sanki bunlara baktıkça.
Topuklarımın üzerinde döndüm.
Suantok elinin tersiyle burnunu tutarken ayağa kalktı. Gözlerinde oluşan dehşeti zevkle izledim.
Duvardaki gri yansımalarımızın izleri devasa birer canavarı andırıyordu. Biraz sonra burada
yaşanılanların ufak bir anısı gibiydi.
“ne o? Pek bir şaşırdın?” diye sordum tehlikeli bir sesle.
“bizi karşında görmeyi beklemiyordun değil mi?”
Ahter bileklerine doladığı ipleri gevşetmeye
başladı. O an ikimiz de karşımızda duran bu ciğeri beş para etmeze neler yapacağımızı hayal
ediyorduk.
Ne yapsak bize yaşattıklarını karşılayabilirdi, ne yapsak acıların en büyüğüyle tanışabilirdi?
“siz…siz?” başını iki yana sallayıp gözlerini kırpıştırdı.
Ahter’in attığı yumruğun etkisi henüz
geçmemişti anlaşılan. Hala karşısında olduğumuza inanamıyordu. Hoş, ona göre çoktan toprağın altında olmalıydık öyle değil mi?
Elinin içiyle burnunu sıvazladı. Bakışlarındaki şaşkınlık yerini kuşkuya ve sorguya bırakıyordu. Kendine çekidüzen verişini işgüzar bakışlarının üzerimizde dolanmasını sessizce izledim.
Kurduğu oyunun başarısızlığının en büyük kanıtı olarak karşısında duruyorduk ve bunun nasıl mümkün olabileceğini o kuş beyniyle anlamaya çalışıyordu.
“Tuz Kervanın baskın yediğini duymuştum. Siz de geri gelmeyince-“ sözünü yarıda kestim.
“öldük mü sandın?” Yutkundu.
“Eğer yaşıyor olsaydınız şimdiye kadar çoktan gelirdiniz diye düşünmüştüm.” Dedi.
Temkinli davranıyordu. Olanları bilmezliğe vuruyordu. Aklınca bizi kandırabileceğini sanıyordu. Bu hali daha da öfkelenmeme sebep oldu.
“değil mi? Şimdiye kadar çoktan gelmiş olmamız lazımdı…“
Ahter bileklerindeki ipleri çözüp yere
fırlattı. Ölümcül bakışlarını Suantok’tan bir an bile çekmiyordu. Avına usulca yaklaşan bir kaplanı
andırıyordu ve bunun Suantok da farkındaydı.
“ama sizi tekrar gördüğüm için çok sevindim kızlar.” Gülümseyip ellerini birbirine kavuşturdu.
Ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Ne kadar boş çabalar içerisinde olduğunu acaba ne zaman
anlayacaktı?
Topuklarım sert ahşabın üzerinde tok sesler bırakıyor her adımım içimde bastırdığım öfkenin
izlerini taşıyordu.
“sevindin demek? Ama hiç de öyle sevinmiş gibi durmuyorsun?”
“hayır, hayır! Sizi bir anda böyle karşımda görünce şaşırdım. Eh! Gecenin bir vakti uzun zamandır
ortalarda olmayan birilerini görmeyi beklemiyor insan doğal olarak” öyle değil mi dercesine sırıttı.
“insan uzun zamandır iş yaptığı birinin ihanetini de beklemiyor biliyor musun Suantok?”
Sırıtışı yüzünde dondu kaldı ama saniyeler içinde kendini toparladı.
Tabii yılların düzenbazı olunca bu tarz durumları nasıl kontrol edeceğini biliyor olmalıydı. Ama ne yaparsa yapsın bu gece hesap verecekti. Bizimle uğraşmaması gerektiğini anlayacaktı. Bizim diğer korkak tacirlere benzemediğimizi yanlış yaptığında cezasını alacağını görecekti.
Lanet olası pislik herif!
“ne demek oluyor bu şimdi?” diye sordu.
Ahter giderek Suantok’a doğru yaklaştı.
“ışıklar içinde uyusun zavallıGondol kollarımın arasında ölmeden önce senden çok bahsetti. Birlikte yaptığınız işlerden, anlaşmalarınızdan…” dediğinde Suantok olduğu yere sindi.
Gözle görülür bir şekilde renginin attığı belliydi. İçimde kaynayan intikam arzusunu iliklerime kadar hissediyordum. Alevler giderek artıyordu. Birazdan olacakları iple çekiyordum.
“Go.. Gondol mu?” sesi titredi.
Ahter bir adım daha yaklaştı. “hmm, Gondol! Hatta Rindav, Antol, Dolter…” dudaklarındaki şeytani gülümseme daha da yayıldı.
“hanımlar yalnız saat epey geç oldu. Benim biraz acelem var. Eee, şey yapayım…” eliyle masasını
gösterdi. “siz buraya ödeme için geldiniz öyle değil mi? Hemen halledeyim ben onu!”
Hareketlenip masasına doğru gideceği sırada önünü kestim. Gerçekten de bu işten bu kadar kolay sıyrılabileceğini mi düşünüyordu?
“buraya ödeme için gelmedik Suantok.”
Üzerine doğru yürümeye başladım. Benim ona
yaklaşmamla birlikte aynı anda geriye doğru bir adım attı. “ama buraya neden geldiğimizi sen çok
iyi biliyorsun!” adeta dişlerimin arasından tısladığımda zoraki bir şekilde gülümsemeye çalıştı.
Adımları geriye gittikçe üzerine doğru yürümeye devam etim.
“Acaba bir yanlış anlaşılma mı var ortada? Çünkü ben sizin ne demek istediğinizi gerçekten anlamıyorum.”
Cümlesini bitirir bitirmez bedeni hemen ardında bekleyen Ahter’e çarptı. Adımadım eceline doğru gelmişti ve bundan sonrasında olacaklar hakkında en ufak bir fikrinin olduğunu sanmıyordum.
“ben sana anlamanda yardımcı olayım o halde!”
Ahter Suantok’u omzundan tutup kendine
çevirdiği gibi burnuna kafa attı. Kemiklerin çatırtısını duyduğumda zevkle derin bir iç çektim.
Rafların olduğu yere gidip sırtımı sert ahşaba yasladım.
Eğer bir yerde Ahter resitali başladıysa tek
yapmanız gereken şey onu kenardan sakince izlemekti. Her bir saniyesi paha biçilmez bir sanatın eseriydi.
“sen kim oluyorsun da bizim adımıza eşkıyalarla anlaşma yapıyorsun ha?” yerden kaldırıp bir kez
daha vurdu.
İkimizin de öfkesini çıkarmak istercesine Suantok’u doğduğu güne pişman ediyordu.
“sen kendini ne zannediyorsun Suantok! Bizim sahibimiz misin de çeteye satıyorsun sen bizi!
Hangi hakla, hangi cesaretle?” sesi giderek yükselmeye başladı.
Suantok elinin altında yalvaran gözlerle bakıyor kendini korumaya çalışıyordu. Daha şimdiden burnundan ve kaşından kanlar süzülmeye başlamıştı.
Gülümsedim. Bu daha iyi haliydi. Ahter işini bitirdiğinde tekrar insan içine çıkabilecek miydi bakalım?
“bak, sandığınız gibi değil!” Suantok ağzına biriken kanı yere tükürdü. “tehdit ettiler! Eğer sizi
kervana rehber olarak ayarlamazsam beni öldüreceklerini söylediler!” diye bağırdı.
Ahter’le göz göze geldik. Hayatta sadece ucuz insanlar yaptıklarının sorumluluğunu almak yerine böyle kaçmayı seçerdi.
Öfkem tutuşan saman alevleri gibi içimde harlandığında yaslandığım yerden doğruldum. Sanki bu aşağılık adam yüzünden başıma gelenleri hatırlatmak istercesine sızlayan
omzum öfkemi daha da körüklendirdi.
“biz de buna inanalım öyle mi?”
Rafın birinden elime geçen cam şişeyi kaptım ve şişeyi aldığım gibi duvara vurup parçalara ayrılmasını sağladım. Elimde kalan parçayla üzerine doğru yürüdüm. Tam karşısına geçtiğimde gözüm çoktan dönmüştü.
Bize yaşattığı her bir acıyı misliyle ödeyecekti bu akşam!
“demek bizi ölüme göndermen için seni tehdit ettiler? Bizi pazarlık konusu yapıp çeteden
karşılığında bir servet değerinde para almadın yani? Öyle mi?” Kırık cam şişesini yüzüne doğru
yaklaştırdım.
Adeta burnumdan soluyordum ve elimde tuttuğum cam parçasını gırtlağına
saplamamak için kendimle savaşıyordum.
Dışarıdan gelen meşalenin ışığı camdan Suantok’un kan çanağına dönmüş gözlerine yansıyor yaşadığı dehşeti bana gösteriyordu.
Suantok gözleri yerinden fırlayacak şekilde baktı elimdeki şişe kırığına. Başını hızla iki yana doğru
salladı.
“yemin ederim yanlış anlıyorsunuz beni! Ben sizi satmadım. Satmam da!”
Geri çekilmeye çalıştı ama Ahter hemen arkasındaydı.
“yalan söylemeyi kes artık! Bizi Gondol’un eline vermek için Rindav’la anlaşma yaptığını biliyoruz!”
Camın ucunu boğazına sertçe bastırıp yüzüne doğru yaklaştım.
“hiç mi düşünmedin ha? Bu kızlar ya kurtulursa diye hiç mi düşünmedin?” başımı aşağı yukarı sallayıp gülmeye başladım.
“kurtulup da bana hesap sormazlar mı, aldığım her nefesi bana zehir etmezler mi diye hiç mi düşünmedin de şimdi karşıma geçmiş benim bir suçum yok diyorsun?”
Elimdeki şişe parçasını hınçla yere fırlattım.
Tuzla buza dönen cam kırıklarına basıp çenesini sıkıca kavradım. Kayışın ipi çoktan kopmuştu!
“bu yaptığının bedelini ödeyeceksin!” diye fısıldadım suratına doğru ve elim pisliğe değmişçesine çektim suratından.
Ahter’e baktım. Suantok’a bu gece cehennemi yaşatmasını istercesine baktım alev alev yanan gözlerine. Ve Ahter bu isteğimi memnuniyetle kabul etti. İpleri yeniden tam da olması gerektiği yerde eline aldı.
“sen kimi karşına aldığını öğreneceksin!” dedi yakasını kavramadan önce. Ve peş peşe yumrukları Suantok’un suratına yapıştırdı.
“yalvarırım bir dinleyin beni! Yalvarırım!”
“sen o hakkı çoktan kaybettin aşağılık pislik!” yere yığılan bedenini tekmelemeye başladı.
Suantok kollarıyla kendini korumaya çalışsa da Ahter’in öfkesinden kurtulması mümkün değildi.
“çetenin sizi öldüreceğini bilmiyordum! Yemin ederim bilmiyordum!”
“Suantok!” Ahter odayı inletircesine gürledi.
“Kes artık lan! Sus! Hala salağa yatıyorsun! Hala
aklınca kurtulabileceğini sanıyorsun ama yok! Öyle bir şey yok! Unut o işi! Bu gece seni
bıraktığımda keşke ölseydim diye yalvaracaksın bana!” dedi.
Ve eğer Ahter’i biraz bile tanıdıysa bu
sözlerinde ne denli ciddi olduğunu anlardı.
Onun acı dolu haykırışlarını izledim bir süre. Öfke ve intikam şuan bizi ele geçiren tek duyguydu
ama buna neden olan en büyük şeyin hayal kırıklığı olduğunu hissediyordum.
Karşımdaki insanın güvenilir biri olmadığını biliyordum, yalancı ve düzenbaz olduğunu, para için her şeyi yapabileceğini bildiğim halde bu insanın bizi ölüme gönderebilecek kadar alçalabilmesini yediremiyordum.
Suantok’la iyi kötü bir iş geçmişimiz vardı, birbirimizi tanır ve bir şekilde anlaşırdık. Evet, sevmezdik de birbirimizi ama…
Gözlerimin içinde canımı yakan bir sızı belirdi. Bizi öldürmek için anlaşma yapabilecek kadar düşmesini hazmedemiyordum. Bizden nefret etmesi, bize karşı düşmanlık beslemesi için ortada hiçbir sebebi yoktu oysa ki! Ama her şey paraydı değil mi?
Yapılmaz denilen her şeyi yaptıran tek güç paraydı. Paraya tapan bir insanın bizi gözden çıkarması zor olmamalıydı.
Ama bunu bilmeme rağmen içimdeki acı hafiflemiyordu. Öfkemin asıl sebebinin Suantok
olmadığının da farkındaydım aslında.
Ben ondan çok kendime kızıyordum.
En güvenilmemesi gereken insana karşı bile bu denli hayal kırıklığı yaşıyor oluşuma lanetler okumak istedim. Bu denli hassas olan kalbimi taşlaştırmak istedim. Belki o zaman yaşadığım acı biraz da olsa hafiflerdi.
Suantok’un acı dolu bağırışıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Ahter kolunu yakalamış arkasından
kıvırıyordu.
“orada neler olduğunu bilmiyorum Ahter ama yemin ede-“ cümlesi yarıda kaldı.
“ne mi oldu? Az kalsın ölecektik lan! Senin yüzünden bu kız günlerdir acı içinde kıvrıldı lanet olası!”
Sözleriyle eş zamanlı olarak kolunu tüm gücüyle geriye doğru çekip boğazını kavradı.
Başımı aşağı yukarı salladım. Bize neler yaşattığını bilmiyordu. O gün yağan yağmurun altında nasıl hayatta kalmak için savaştığımızı bilmiyordu. Hem de bunun sebebi olmasına rağmen…
Madem paraya tapan birisin Suantok! Madem para için bizi sattın o halde seni en zayıf noktanla
vuracağım!
Hınçla raflara doğru yürüdüm. Ahter’in işkenceleri devam ediyordu ve benim neler yapacağımı
bakalım ne zaman anlayacaktı?
Ulaştığım ilk raf beş katlıydı. Değerli süslemeler ve birbirinden güzel tasarımlı camdan eşyalar vardı. Hafifçe gülümsedim. Ne kadar değerli olduklarını tahmin edebiliyordum. Bu yüzden kendime düşünme şansı bırakmadım ve elimin tersiyle hepsini devirdim.
Yere düşenlerin kırılma sesleri odayı doldurduğunda daha da hızlandım. Kitaplarla ve evraklarla dolu kitaplığı öfkemi onlardan çıkarmak istercesine fırlattım dört bir yana.
“ne yaptığını sanıyorsun sen?” Suantok bağırdı ama tenezzül edip de dönmedim bile.
Kaldığım yerden devam ettim. Odasında değer verdiği her şeyi mahvedene kadar da
durmayacaktım.
Ahter’in elinden kurtulmak istercesine hareketlendi ama bunu başaramadı. Ahter sımsıkı
kavramıştı bileklerini.
Masasına ulaştığımda yapacağım şey öncesi göz göze geldik. Yüzü gözü mosmor olmuş yaralanan yerlerinden akan kanlar her yanına bulaşmıştı. Ayakta durmaya çalışırken bile bedeni titriyordu. Tatmin olmuşçasına sırıttım. Sonunda tanınmayacak hale gelmişti.
Gözlerinin içine baka baka masanın üzerinde ne var ne yoksa hepsini toplayıp yere serdim.
Dolaplarını açıp içindeki kağıtları parmaklarımın arasında buruşturup fırlatıp attım. Ayak uçlarımla
yerdeki kağıt parçalarını odanın köşesine doğru ittirdim.
“ne yapıyorsun sen? Dalya! Dokunma eşyalarıma!” diye bağırdı.
Demek öfkelenmişti ha? Güzel…
Kaldığım yerden devam etmek için beni
daha da hırslandırıyordu.
Duvardaki gaz lambası ve fitil ocağına doğru hızlıca yürüdüm. Elimi fitile attığım anda Suantok ne yapacağımı anlamıştı. Arkamdan saydırdığı küfürleri duydukça daha da hızlandım.
Önce gaz lambasının kapağını açıp içindeki yağı kağıtların üzerine döktüm sonra da
yanında duran fitili ateşledim.
Parmaklarımın arasında dolanan çubuğu Suantok’un dehşet içinde kalan gözlerinin içine baka baka attım kağıt yığının üzerine. Karanlığı aydınlatan alevler bir anda büyüdüğünde çenemi dimdik yukarı kaldırdım.
İçinde belgeler, anlaşmalar, gider defterleri, banknot ve senetlerin olduğu bu yığın saniyeler içinde kül oluyordu.
İşte şimdi canının gerçekten yandığını görebiliyordum.
Asıl şimdi ödeşiyorduk.
O sırada dükkanın dışından sesler gelmeye başladı. Birkaç kişi buraya doğru geliyordu. Gürültüyü duymuş olmalıydılar. Bizim bir anlık dalgınlığımızı fırsat bilen Suantok Ahter’in kollarından kurtulmayı başardı.
Eliyle çenesini tutarak geriye doğru çıkıştı. Kanlar içinde kalan gözleri bir anda umutla ışıldadı. İşaret parmağını üzerimize doğru sallarken bakışları dışarıdaydı.
“şimdi görürsünüz siz! Şimdi sizi benim elimden kim alacak bakalım?” dişlerine bulaşan kanla
birlikte gülmeye başladı.
İğrenircesine baktım suratına. Gelenlerin kurtuluşu olduğunu sanacak kadar çok mu korkuyordu bizden? Sırıttım. Tıpkı benim gibi Ahter de alayla gülmeye başladı.
“o küçücük aklınla kurtulabileceğini mi sandın sen?” diye sordu.
“bunun böyle son bulacağına mı inanıyorsun yoksa Ahter?” işaret parmağınıtehdit edercesine
ikimize doğru salladı.
“buraya gelip beni öldürene kadar döveceksin, ağzınıza gelen tehdidi saydıracaksınız, mallarımı yakıp yıkacaksınız ben de susup dinleyeceğim öyle mi? Bittiniz kızım siz! Bittiniz!” diye bağırdı.
“peki sen o dışarıdakileri görünce harlanan aptal cesaretinle mi bitireceksin bizi? Bunu yapacak yürek var mı sende?”
“ben sizin gibi değilim Ahter!”
“yapma ya!”
“ikiniz de bu yaptıklarınızın bedelini canınızla ödeyeceksiniz. Sakın tehdit ettiğimi falan sanmayın. Çünkü ben tehdit etmem direkt yaparım! Sizi geldiğiniz o çukura geri göndereceğim!” dedi.
Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi kapattım. İşte bu çok yanlış bir cevaptı. Ahter’e
söylenmemesi gereken bir cevaptı ve kimi tehdit ettiğini sanırım şimdi çok iyi anlayacaktı.
“uygularsın demek ha? Uygularsın…” başını hırsla aşağı yukarı salladı.
Ve Ahter bir kez bile düşünmedi.
Suantok’un üzerine doğru yürüdü ve bedenini öyle bir ittirdi ki yan yana dizili ahşap dolaplara doğru savruldu. Sonra da sol elini kavradığı gibi dolabın kapağına yasladı.
Sadece saniyeler içinde belindeki hançeri çekip tüm gücüyle eline sapladı.
Suantok kulakları sağır eden bir halde bağırdığında yüzümü buruşturdum. Hissettiği acının tarifi olamazdı değil mi? Böyle hareket
ettikçe o hançerin etini liğme liğme edişini iliklerine kadar hissediyor olmalıydı.
Kıvranışlarını, acı dolu haykırışlarını öfkeden deliye dönen gözlerini sadece izlemekle yetindim. Hiç etkilenmeden içimde zerre kadar acıma duygusu olmadan izledim.
Kötü insanlara hak ettiği dilden konuşmak
gerekiyordu. Bu dili de Ahter’den daha iyi konuşan biri yoktu.
“bu nasıl? Haa? Uygulamalı olarak?” diye bağırdı Ahter.
Dışarıdaki kalabalık dükkanın kapısına vurmaya başlayınca bakışlarımız o yöne doğru kaydı. Kulpu
kıvırıyor kapıyı açmaya çalışıyorlardı. İçeride olanlara müdahale etme gereği duymuşlardı
anlaşılan.
Ne yazık ki artık çok geçti.
Suantok’un adeta yaralı bir yırtıcı gibi kükremeleri odanın dört bir yanında yankılanıyordu. Sağlam eliyle dolaba saplanmış diğer elini kavrayıp öfkeden deliye dönen gözlerle ikimize baktı. Bakışlarına aynı sertlikle karşılık verdim.
Acı çekmek böyle bir şeydi işte! Bunu eninde sonunda anlayacaktı. Bize yaşattıklarının ne olduğunu bizzat yaşayarak anlayacaktı.
“sizi öldüreceğim! Bittiniz artık bittiniz siz!” diye bağırıp ağza alınmayacak küfürler etmeye başladı.
Tam da o sırada dışarıda kapı açıldı. Dükkanın içine bir anda üç tane adam girdi.
“neler oluyor burada? Ne yapıyorsunuz siz?” diye sordular.
Neler olduğu gayet açıktı aslında. Hiç kimseden cevap gelmedi. Ne Ahter’in ne de benim içeriye girenler umurumuzdaydı. Öfkeli bakışlarımızın tek sahibi Suantok’tu. Ettiği lafların haddi hesabi yoktu ve hala buna devam edebiliyordu.
“Dalya, Ahter! Gecenin bu saati derdiniz ne sizin? Ne yapıyorsunuz ya?” aramızda giren kişi
İncon’un en büyük meyhanesinin sahibiydi. Bizi sever çoğu zaman mekanına çağırır sohbet ederdi.
Ancak şimdi o bile içimdeki öfkeyi yatıştıramazdı. Yanından geçip yürürken “bu pisliğe hak ettiğini
yapıyoruz!” diye yanıt verdim.
“bu var ya bu! Ölmeyi hak ediyor!” diye bağırdı Ahter. Sonra da Suantok’un üzerine doğru yürüdü.
“senin o dilini var ya!”
Tam Suantok’un yakasını kavramıştı ki etrafımızdakiler araya girdi. Hemen
Ahter’in yanına yürüdüm. Bu karışıklıkta her an her şey olabilirdi.
Suantok “bu elin hesabını vereceksin Ahter! Bu elin de bu tehditlerin de mekanıma yaptıklarınızın
da hesabını vereceksiniz!” diye bağırdı.
Elinden oluk oluk kan akıyor yere damlıyordu.
“Siz kiminle uğraştığınızı bilmiyorsunuz! Göstereceğim! Bunun bedelini çok ağır ödeyeceksiniz!”
Sonrasında ettiği küfürler sanki birer okmuş gibi beynime saplandığında daha fazla tutamadım
kendimi.
Ahter aklını kaybedercesine onu tutanların elinden kurtulmaya çalışırken masanın yanında duran sandalyenin birini kaptığım gibi hızlı adımlarla yürüdüm.
“senin mekanına da sana da…”
Tüm gücümle sandalyeyi kaldırıp dükkanın camına fırlattım. Büyük bir gürültüyle yere saçılan cam parçaları hissettiğim öfkeyle kıyaslanamazdı bile!
Arkamı döner dönmez Suantok’a doğru yürüdüm. “ne diyorsun lan sen? Ne diyorsun?” diye bağırdım.
Bizi aptal yerine koyabileceğini mi sanıyordu? Onun tehditlerini duyunca korkup kaçacağımızı mı
düşünüyordu? İnadına daha hızlı yürüdüm üstüne.
Kiminle karşı karşıya geldiğini daha bilmiyordu.
Sonrasında ortalık bir anda karıştı. Ahter’in de benim de gözüm öyle bir dönmüştü ki elime
geçirdiğim an o Suantok’u öldüreceğimi biliyordum.
Dükkanın içi de dışı da her geçen saniye daha
da kalabalıklaşıyordu. Ahter’le beni tutup durdurmaya çalışsalar bile Suantok’un laflarına
cevabımızı vermeye devam ediyorduk.
“Dalya, kızım bir durun! Yapma!” kolumu tutup beni geriye doğru sürüklemeye çalışan Usta’ya
hınçla döndüm.
“usta bırak duymuyor musun neler diyor ya?”
Tekrar adım atacak gibi oldum ama usta beni güç de olsa kapının dışına çıkarmayı başardı. Hemen ardımdan da Ahter kollarından tutan adamlarla kavga yerinden uzaklaştırıldı.
“göreceksiniz siz! Ahter! Dalya! Bu yaptıklarınızın hesabınıtek tek soracağım sizden duydunuz mu
beni?” Suantok’un sesi dışarıya çıkmamıza rağmen duyuluyordu. Ahter bir elini kurtarıp salladı.
“elinden geleni ardına koyma!” diye bağırdı.
Dükkanın etrafında epey bir kabalık toplanmıştı. Birçoğu aramıza girip ortalığı yatıştırmaya
çalışıyordu. Diğerleri de olanları izlemeye gelmiş yarın için dedikodu topluyordu.
Usta Ahter’i tutanlara seslendi. “götürün kızları buradan artık! yeter hadi!” sonra bana döndü. “hadi Dalya, hadi kızım! Kendinize gelin artık!” kolumu çekiştirip insanların arasından sürüklemeye devam etti.
Öfkeden nefes alışlarım hızlanmış bakışlarım hala dükkanın içinde söylenen Suantok’taydı ama
daha fazla direnmedim. Usta’nın beni götürmesine izin verdim. Ahter de hemen ardımdan geliyordu. Tıpkı o da benim gibi direnmeyi bırakmış kendi isteğiyle takip ediyordu ustayı.
“siz de dağılın artık! Tamam bitti kavga! Hadi herkes evlerine!”
Ardımdan bağıran kişiler toplaşan insanlara gösterinin sona erdiğini söylüyordu. Burnumdan derin derin nefesler almaya çalıştım.
Hala parmaklarım karıncalanıyor hala o herifin söyledikleri zihnimde çınlıyordu.
Usta bizi dükkanına getirdi. İçerisi bomboştu ve masaların üzerine sandalyeler düzenli bir şekilde
koylumuştu. Anlaşılan usta tam da dükkanı kapatmaya yakın bizim seslerimizi duymuştu.
“geçin şöyle! Oturun!” dedi.
Sandalyeleri hızlıca indirip eliyle işaret etti. Usta belli etmemeye çalışsa da öfkeli olduğu anlaşılıyordu ancak yine de sesini elinden geldiğince nazik tutmaya çalışıyordu.
Ahter’le göz göze geldik. Usta’nın bizdeki yerinin ayrı olduğunu ikimiz de biliyorduk. Bu yüzden sakinleşmeye ve biraz olsun onu dinlemeye karar verdik. Ama bu o kadar kolay olmayacaktı.
“bugün mü geldiniz İncon’a?” diye sordu.
Cevap vermek için hala ikimiz de çok öfkeliydik ve
ağzımdan yanlış bir şey çıksın istemiyordum. Başımı sallamakla yetindim.
Usta arkadaki mutfağa doğru seslendi. “oğlum, çabuk bir sofra kurun şu masaya!”
“usta gerek yoktu biz zaten-“
Eliyle sus işareti yaptı. “siz oturun oturduğunuz yerde. O kadar yol gelmişsiniz olur mu öyle şey?
Hem yemeğinizi yiyin hem de az önceki olanların anlatın bakalım bana? Ne oluyor?” dedi.
İstemeyerek de olsa yerimize geri oturduk. Ancak oturur oturmaz omzuma keskin bir acı saplandı.
Dudaklarımdan tiz bir çığlık koptuğunda Ahter ve usta korkuyla yanıma geldiler.
Elimi hemen yaramın olduğu yere bastırdım. Yanıyordu. Her geçen saniye artan bir acıyla yanıyordu.
“Dalya iyi misin?”
Ahter endişeli gözlerle baktı acı içindeki yüzüme. Saçlarımı omzumdan çekip yaranın olduğu yere baktı. Usta da endişeli ama daha çok neler olduğunu anlamaya çalışırcasına
duruyordu.
Omzuma doğru kaydı bakışları. Gözleri kocaman olduğunda nefesimi tuttum.
“kızım sen yaralı mıydın?” diye sordu. Sonra da Ahter’e doğru döndü şaşkınlıkla.
“dikişlerin açılmış Dalya.” Ahter gömleğimi tutup bulaşan kanı gösterdi.
Dişlerimi sıktım. Canım çok acıyordu ve şimdi ne yapacağımı bilmez halde buna dayanmaya çalışıyordum.
Dikişlerin açılması hiç de sürpriz olmamalıydı! O kavganın içinde az bileydi hatta ama…
Acı dolu bir halde sandalyenin
başlığına tutundum.
“oğlum, bakın buraya hemen! Koş git arka mahalledeki hekimi çağır buraya. Ustam rica ediyor çok acil gelmeniz gerekiyor deyin! O kırmaz beni! Hadi koş!”
Usta çıraklarından birini telaşla dükkandan
gönderdikten sonra mutfağa gitti. Ahter sırt çantasını çıkarıp içindeki merhemleri masaya boşaltı.
Parmaklarının titriyor endişeyle ilaçları bulmaya çalışıyordu. Başımı arkaya doğru yatırıp sertçe
yutkundum. Çok acıyordu…
Usta mutfaktan geri döndüğünde elinde su ve temiz bir bezle yanımıza ulaştı.
“alın kızım bunları! Hemen temizleyin kanını! Hekim birazdan gelir.” elindekileri Ahter’e verdi. Sonra da bana baktı.
Gözlerinde bize ne kadar çok kızmayı istediğini biliyordum ama bunu bastırmayı başardı.
“sık dişini Dalya! Tamam mı? Dayan…” güç vermek istercesine elimi tuttu.
“Yaman nerede? Haberi var mı bu olanlardan?” diye sordu.
Ahter’le göz göze geldik. Eğer Yaman olanları duyarsa öfkeden deliye döner önce Suantok’a sonra da bize çok ağır hesap sorardı.
Usta birbirimize olan bakışlarımızdan durumu az çok anladı ama tam o sırada dükkanın kapısı açıldığı için diyeceklerini ertelemek zorunda kaldı.
İçeriye garsonla birlikte bahsettikleri hekim geldi.
Bir saatin sonunda hekim yaramdaki kanamayı durdurup tekrar dikişleri attı. İlaçlarımı da
sürdükten sonra yarayı sarıp işini bitirmişti. Şimdi çok daha iyiydim. Hala ağrılarım vardı ama
dayanılmayacak gibi değildi. Aldığım her nefes kesik kesikti.
Tedavimden sonra eve gidelim diye ayaklansak da Usta çok sert bir dille bunu reddetti. Daha
ağzımızı açmamıza fırsat vermeden hızlıca bir masa kurdurdu.
Yemek yemeden gitmemize izin
vermeyeceğini biliyordum ama bu gece yeterince zahmet vermiştik ve bizim için daha fazla
uğraşmasını istememiştim. Yine de usta masaya geçip yanımıza oturdu.
Suantok’la olan kavgayı sordu. Tüm yaşanılanları sadece bilmesi gerektiği kadarıyla anlattık. Çünkü çok fazla sır vardı ve bunu açıklamak için henüz çok erkendi.
Konuşmayı bitirdiğimizde saat gecenin üçüydü ve bizimle birlikte usta da hala ayaktaydı. Daha fazla burada kalmamız doğru olmayacaktı.
“usta artık biz eve gidelim. Sana da zahmet verdik o kadar…”dedim sandalyemi geriye doğru
ittirirken.
Ahter de mahcup bir sesle konuştu. “evet ustam gecenin bu saatine kadar bizim yüzümüzden
ayakta kaldın. Daha fazla durma sen de. Biz gidelim.” Dedi.
Usta gayri ihtiyari bir şekilde ayağa kalkıp olmuyor böyle dercesine baktı gözlerimize.
“bu gece burada kalsaydınız kızım? Daha kaç defa söylemem gerek? Beni rahatsız etmezsiniz. Gelin
vazgeçin şu inadınızdan da gece gece gitmeyin o kadar yolu! Kıvrılır yatarsınız arka odaya. Sabah
gün doğduktan sonra gidersiniz evinize de.” Dedi ancak olumsuz anlamda başımı iki yana doğru
salladım.
“ustam bizim için yeterince şey yaptın zaten. Artık sen de git dinlen. O kadar yoldan geldik önce
eve gidelim. Deliksiz üç gün uyuma ihtimalimiz var çünkü.” Kıkırdayıp Ahter’e baktım.
“Eh! Peki madem. Dediğiniz gibi olsun. Dikkatli gidin.”
Gülümseyip vedalaştık. Dükkandan çıktığımızda sokakta tek bir insan bile yoktu. Gecenin zifiri
karanlığına gömülmüştü her yer. Gözlerimi ovuşturdum.
Artık eve gitmek ve sadece yatıp uyumak
istiyordum.
Ahter’le birlikte sadece adımlarımızın duyulduğu sokakta yürürken tek düşündüğüm şey buydu.
Bir an önce evime ulaşmanın hayalini kuruyordum.
⭐
Suantok'a olan nefretimizi gösterdiğimize göre arkadaşlar...
Şimdi işlerin giderek sarpa sarışına şahit olacağız!
Bölüm hakkındaki yorumlarınızı bekliyorum 🤗
