31. bölüm · ALAZA "Kayan Yıldızlar"

ALEVLER

NS Gül

31. BÖLÜM

-YAMAN-

Gecenin bir yarısı artık saat kaçtı onu bile bilmeden yola atmıştım kendimi. Sanki sarhoşmuşum gibi attığım adımlar zar zor yürümemi sağlıyordu. Günlerin yorgunluğu ve uykusuzluğu mahvetmişti tüm dengemi.

Yanaklarıma sertçe vurup gözlerimi kırpıştırdım.

Eve gidene kadar biraz daha dayanmam gerekiyordu. Sonra istediğim kadar uyuyabilir aklımı toparlayabilirdim. Hem o zaman babamın gönderdiği haberi daha sakin kafayla düşünüp ona göre bir karar verebilirdim belki. Duraksadım.

Cebimde babamın gönderdiği notu çıkarıp bir kez daha okuma gereği hissettim.

“Tuz Kervanında yaşanılanları biliyorum. Çıkan olaylardan dolayı kral ülkenin dört bir yanında bu

işin arkasındakileri arattırıyor. Sınırdan geçen bazı haberler var. Baskından sağ kurtulanları

kraldan önce bulup ortadan kaldırmayı planlıyorlar.

Dalya ve Ahter’in oradan kurtulduğunu biliyor

olmalılar. Anlayacağın kızların hayatı tehlike altında.

Bir an önce İncon’dan ayrılın.

İzinizi kaybettirmeniz gerekiyor. Başkente gidin. Orada size yardımcı olması için birilerini ayarlayacağım.

Durum ciddi. Kızları korumak istiyorsan elini çabuk tut!”

Sıkıntılı bir nefes aldım kağıdı buruşturmadan önce. Öyle bir bela musallat olmuştu ki üstümüze ne yaparsak yapalım geçmek bilmiyordu. Kurtulmaya çalıştıkça sarmaşık gibi daha çok dolanıyor bizi köşeye sıkıştırmayı başarıyordu.

Bu Tuz Kervanının ardında saklanan gizlerin, kurulan oyunların hiç de beklenmeyen bir şekilde ortaya çıkması sadece kraliyeti değil tüm halkı ayaklandırmıştı. Bu yüzden işin ucunu kolay kolay bırakmayacaklarını zaten biliyordum ancak olay dönüp dolaşıyor yine bize dokunmayı başarıyordu.

İşte buna artık tahammül edemiyordum.

Kralın adamlarının soruşturma için bizi bulacağını tahmin etmek zor değildi. O yüzbaşı denilen
herifin canlı kurtulmasının bunda etkisi büyük olacaktı. Rindav’ın planını bozan kişiler olarak gelip detaylı bir sorguya tutulacakları kesindi.

Elimle çenemi sıvazladım. Babamın verdiği haberin doğruluğu şimdi çok daha mantıklı geliyordu. Kızların o kervanda olan biten her şeyi bildikleri için ortadan kaldırmak istiyor olmaları öfkemi daha da körüklüyordu. Ama buna izin vermezdim.

Kızları elimden almak o kadar kolay değildi. Ne gerekiyorsa yapacak ve bir şekilde onları
kurtarmanın yolunu bulacaktım.

Asla istedikleri şey olmayacaktı. Asla!

Mekandan çıktığımdan bu yana devam eden baş ağrım şimdi çok daha kuvvetliydi. İçinde
boğulduğum düşüncelerden dolayı çatlayacak gibi ağrıyordu. Ellerimle yüzümü avuçlayıp başımı
iki yana doğru salladım.

Sadece notta olanlar değil babamın bu durup dururken değişen tavırları da canımı sıkıyordu.

Nimala’da ailesiyle birlikte ayrıldığından bu yana benimle sadece birkaç kez iletişime geçmişti. O gün onlarla gelmek yerine kızlarla yaşamayı tercih ettiğim için ağzına geleni saymış, esip gürlemişti.
Sonra da ardına bakmadan ayrılmıştı kasabadan.

Şimdi ne olmuştu da böyle bir anda ilgili birine
dönmüştü?

Bu adamın benden ne istediğini hala anlayamıyordum. Bugüne kadar yokluğunu öyle bir hissettirmişti ki her zerremde!
Daha fazla umutlanmayı da ondan gelecek bir adımı beklemeyi de bırakmıştım.

Şimdi bir anda çıkıp sanki aramızda açtığı uçurumlar yokmuş gibi benim hayatımla
alakalı kararlar alıyordu. Bu dengesizliğinin farkında mıydı yoksa sadece beni mi kullanıyordu artık anlayamıyordum. Derdin ne senin be adam diye bağırmak istiyordum suratına!

Yoruyordu.

Onu düşünmek, babam olduğunu hatırladıkça saçma sapan umutlar beslemek, gösterdiği en ufak ilgide yelkenleri suya indirmek yoruyordu.

Ben artık çocuk değildim. Beni kendi elleriyle bu hale getirmişti. Beni en başından beri istememiş ve görmezden gelmişti. Şimdiden sonra ne yaparsa yapsın bu gerçeği benden silemeyeceğini bilmesi gerekiyordu.

Adımlarımı hissettiğim öfkeyle daha
da hızlandırdım. Düşünmek istemiyordum. Bu adamı daha fazla düşünmek istemiyordum! Bir an
önce eve gitmek istiyordum.

Kızlar şimdiye kadar çoktan eve ulaşmış olmalıydı. Ve hatta üstlerini bile çıkarmadan uyuyakalma ihtimalleri oldukça yüksekti. Bu halleri gözümün önüne gelince istemsiz bir şekilde gülümsedim.

Dinlenmeyi hak etmişlerdi. Hem de sonuna kadar hak etmişlerdi. Ancak sabah olduğunda ilk işim
notta yazılanları onlara da anlatıp bir an önce çözüm bulmak olacaktı. O ana kadar biraz olsun
rahat bir uyku çekmelerini istedim. Kafalarındaki sorunlardan uzak en azından birkaç saat
geçirsinler istedim.

Meşalelerle aydınlanan sokakta duyulan tek ses benim adımlarımken bir anda ayak sesleri
yankılanmaya başladı. Yakınlarımda bir yerde koşuşturanlar vardı. Duraksadım.
Gecenin bu saatinde böyle nereye gidiyor olabileceklerini merak etmiştim. Ortada bir şeyler dönüyor olmalıydı.

Temkinli adımlarla duvar kenarından ilerleyip seslerin geldiği tarafa doğru gittim. Adım seslerinin kesildiği yere ulaştığımda başımı usulca yaslandığım duvardan çıkardım.

İlk gözüme çarpan şey etrafa saçılan cam kırıklarıydı. Karşımdaki dükkanın camı komple sokağa yayılmıştı.
Dükkanın kime ait olduğunu hatırladığımda duraksadım. İçimde tuhaf bir his belirdi. Sanki aklıma gelen şey başıma gelecekmiş gibiydi ancak yine de bakışlarımı orada toplanan kalabalığın üzerine çevirdim.

Önce neler olduğunu anlamam gerekiyordu ve bu birçok şeyi değiştirecekti.

Ayakta duran dört adam karşılarında oturan kişiyle konuşuyordu. Gergin seslerini buradan bile
duyabiliyordum.

“yaranı hekime göstermek gerek! İnat etme işte, çok kan kaybetmişsin!” içlerinden biri endişeyle
konuştuğunda duvardan biraz daha çıkarttım başımı.

Aklımdan hiç de hoş şeyler geçmiyordu ve
düşündüklerimin doğru olmadığını umut ediyordum.

“bırak! Bırak dokunma! Siz beni boş verin, dediğimi yaptınız mı?” sesin sahibi tam da tahmin
ettiğim kişiydi. Suantok!

Şuan zihnimden geçen ihtimaller almış başını tek bir yere doğru gidiyordu. Ve orada bizi bekleyecek olanları düşünmek bile istemiyordum.

“yaptık! Adamlarımız çoktan işi halletmişlerdir.”

“güzel…” Suantok’un acı dolu inlemesini duydum. “siz şimdi kaybolun ortadan! Benim biraz daha
işim var.”

“ İşi bitirdiler diyorum daha ne diye bekleyeceksin burada?”

“size gidin dedim! Hadi!”

Suantok’un öfke dolu bağırışı sokak boyunca yankılandı.

Dakikalar içinde yanında sadece bir adamıyla yalnız kaldığında nihayet görüş alanıma girmişti. Ancak karşılaştığım bu manzarayı hiç beklemediğimi fark ettim. Ne olmuştu buna böyle?

Yüzü gözü kanlar içindeydi.
Sol eli sargılı olmasına rağmen kanın rengi bütün vücudunu kaplamışa benziyordu. Acı dolu bir
yüzle yaralı elini kavrayışını izledim. Bakışlarındaki öfkeyi buradan bile fark edebiliyordum ve bu
beni artık o durağa ulaştırıyordu.

Zihnimde parçalar birleşmeye başladı.

Darmaduman edilmiş bir dükkan. Tanınmayacak hale gelene kadar dövülen Suantok. Ve saatler
önce eve gidin diye yanlarından ayrıldığım iki mayyak kız!

Elbette tüm bunlara cesaret edebilecek
başka biri olmazdı bu kasabada!

Dişlerimi birbirine bastırdım. Kızlar intikam için sandığımdan daha sabırsız davranmıştı ve bunun nelere yol açacağını düşündüklerini sanmıyordum. Öfkeden gözlerinin döndüğü dükkandan da Suantok’un halinden de anlaşılıyordu.

Başımı kaldırıp sabırla soludum. Neden benden habersiz böyle işlere girişiyordu bunlar? Neden, neden?

Bundan sonra olacakları düşündükçe beynimin içi karıncalanmaya başladı. Halbuki İncon yolunda
o kadar konuşmuştuk! Bu işi ben halledecektim. Suantok’un yaptıklarını misliyle ödetecek olan
bendim. Bu işe karışmamalarını çok açık bir şekilde anlatmıştım ikisine de ama illa kendi bildiklerini okumaya devam ediyorlardı!

Şimdi durur muydu bu adam böyle sakin sakin?

En sert şekilde intikam almak isteyecekti!

Ahhhhh! Ben bu kızları ne yapacağım? Ne zaman sözümü dinleyecekler? Tanrı aşkına her seferinde
başlarına bir iş almakta sınır tanımaz olmuşlardı artık!

Suantok’un yerinde doğrulmasıyla zihnimde verdiğim savaşa ara verdim. Yanındaki adama doğru eğilip bir şeyler söylemeye başladı.

“bu yaptıklarını öyle bir ödeyecekler ki Akoy! Öyle bir ödeyecekler ki... Bana bulaşmak ne demekmiş anlayacaklar!”

“hazırlıksız yakalandık Suantok. Bugün geleceklerini bilseydik tedbirimizi ona göre alırdık. Sen de tüm bu olanları yaşamamış olurdun.” Yanındaki adam acıyan gözlerle Suantok’un yaralarına baktı.

Sertçe yutkundum. Ne karıştırdıklarını acilen öğrenmem gerekiyordu.

“Hata bende! Hata bende bunlar iki hafta İncon’a gelmeyince kurtuldum sandım. Lağım fareleri
ölmediler bir türlü!” diye bağırdı.

Her an duvarın ardından çıkıp sağlam kalan kemiklerini ben kıracağımı bilsem de kendimi güçlükle durdurdum. Bir işler karıştırıyordu. Sabırlı olmalı ve bunu öğrenmeliydim. Kızları korumamın tek yolu yaptığı planı öğrenmekti. Sakin kalmaya çalıştım.

Yanlış bir hareket her şeyi mahvedebilirdi.

“Şu dükkanın haline bak? Bunların yaptığını kimse daha cesaret edip de yapamadı bize farkındasın
değil mi? Sanki rehber değil eşkıya ikisi de!”

“ben onların nasıl bir mayyak olduğunu biliyordum zaten de! Ama bak gör! Bu gece hem bu
yaptıklarının bedelini ödeyecekler hem de Rindav’a verdiğim sözü tutacağım.”

Elindeki yaraya bakıp derin bir nefes aldı. “Artık kervanda ne yaptılarsa adam bana İncon’a döner dönmez ikisini de öldür diye haber gönderiyor.” Dedi.

Gözlerim duyduklarım karşısında kocaman açıldı.
Olamaz! Olamaz!

Yaslandığım duvardan bir anda doğruldum. Nefes alışlarım hızlanmaya başladı.

Babamın yazdıkları geldi aklıma. Bu kadar hızlı harekete geçmiş olmalarına inanamıyordum.
Rindav işini garantiye almak için Suantok’a kızları öldürme emri vermişti.

Duyduklarımı sindirmem zaman alacaktı ama burada daha fazla vakit kaybedemezdim. Bir an önce kızlara ulaşmam gerekiyordu. Duvar kenarından ayrılacağım sırada yaklaşan adım sesleri duydum. İçimde giderek
büyüyen bir korku vardı.

“bak gönderdiğimiz adamlar geliyor.” diyen Akoy’a çevirdim bakışlarımı.

İki kişi sokak boyunca koşarak yanlarına geldiğinde durdu. Nefes nefeseydiler. Suantok beklentiyle baktı suratlarına.

“ne yaptınız? Yaktınız mı evi?”

“cayır cayır yanıyor ağabey! Sen hiç merak etme! Artık o kızlardan kurtulduk.”

Son söyledikleri beynimde uğuldadı. Ev cayır cayır yanıyor…

Dalya…

Ahter…

Daha sonra neler konuştuklarını duymadım. Artık burada durmamın hiçbir anlamı yoktu. O yüzden
ben de koştum. Beynime verdiğim tek komut koşmaktı. Hayatımda hiç koşmadığım kadar hızlı
koştum.

Hayır diye fısıldadım karanlığa doğru. Hayır!

Yanıyor olamazdı. Kızlar evin içindeyken
yanıyor olamazdı.

Öyle bir korku vardı ki kalbimde yoğunlaşan! Attığım her adımda ölümün gölgesi peşimdeydi sanki. Gözlerim önü buğulanmaya başladı.
Onları kaybedemezdim…

Koştum. Ormana girdiğimde burnuma gelen is kokusu genzimi yaktı. Buram buram yayılmıştı etrafa!

Gözlerimin önündeki buğuya inat daha da hızlı koştum.

Ne olur onlara bir şey olmasın…

Ne olur onlara bir şey olmasın…

Geç kalmış olmaktan deli gibi korkuyordum!

Ağaçların arasından görünüyordu. Gecenin rengini kırmızıya çeviren alevler gözlerimin önündeydi
artık! Karşılaştığım manzara bir anda bedenimi bir heykel kadar hareketsiz bıraktı. Ve o an taşa
dönen tek şeyin bedenim olmadığını anlayamadım.

Hislerim yoktu. Duygular yoktu. O an
yaşadığıma dair en ufak bir belirti yoktu.

Gerçekler o kadar ani bir şekilde çarptı ki suratıma yere yığılmamak için adımlarımı harekete geçirdim. Yaşadığım şokun örttüğü perde kalktığında kaybettiğim her şey yerlebir olana kadar birbirine girdi. Şimdi her zerremde cayır cayır yanıyordum.

Ev devasa alevlere teslim olmuştu. Yanıyordu!
Dehşete düştüm.

“Dalya! Ahter!”

Deli gibi evin etrafından dolanmaya başladım. İçeride olduklarını düşünmek bile istemiyordu
beynim! Şuan bu cayır cayır yanan cehennemin arasında kaldıklarını hayal etmek bile
istemiyordum.

Tekrar bağırdım. “DALYA! AHTER! Ses verin! Ses verin! Neredesiniz?”

Olduğum yerde çaresizce döndüm.

“ne yapacağım? Ben ne yapacağım şimdi?”

Tekrar koştum. Her ihtimal geliyordu aklıma. Olabilecek her şey kafayı yememe neden olacak
kadar beynimin içini kemiriyordu. Nefes almaya çalıştım.

Evin etrafını dolanırken pencerenin
önünde durdum. Belki bir şey görürüm umuduyla içeriye bakmaya çalıştım. Ama hiçbir şey net
değildi! Yerde duran odun parçasını aldığım gibi camı kırdım. Ne olduğu umurumda bile değildi!

Tek istediğim kızlara ulaşabilmekti. Onların yaşadığını görmekti.

Bir kez daha onları kaybetme korkusuyla yaşayamazdım…

Pencereya yaklaşabildiğim kadar içeriye baktım. “Dalya? Ahter? Duyuyor musunuz beni?”

Elimi yüzüme siper alıp tekrar bağırdım isimlerini! Yok…
Yok hiçbir ses seda yoktu.
Sadece çatırdayıp düşen ahşaplar duyuluyordu.

Aklımı kaçırmak üzereydim. Elimden hiçbir şey gelmiyordu neredeler, ne haldeler bilmiyordum. Yaşıyorlar mı yoksa alevler onları benden aldı mı bilmiyordum.

Bakışlarım dondu kaldı. Aklıma gelen şeyin üzerine bir saniye bile düşünmedim.

Eğer içerideyseler…
Eğer…

Buradan çıkış yoktu.

Artık ne yapacağımı biliyordum. Bunun verdiği dehşet emin adımlarla arka bahçedeki su
kuyusuna gitmemi sağladı. Ulaştığımda kuyudaki kovayı hızlıca yukarıya çekip çıkardım ve
başımdan aşağı döktüm.

Yanacaksak beraber yanacaktık. Öleceksek de beraber ölecektik. Onları orada yalnız
bırakmayacaktım.

Sol yanağıma süzülen göz yaşı elimin tersiyle silip eve doğru yürümeye başladım.

Gözüm çoktan dönmüştü. Alevlere yaklaştıkça tenime değen sıcaklığı hissediyordum ama bu beni korkutmuyordu. Artık hiçbir şey beni onları kaybetmekten daha çok korkutamazdı. Acıyla güldüm.

Sonumuzun böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Bu gecenin böyle sonuçlanacağını hiç
düşünmemiştim.

Gözlerimi kapattım. Artık geri dönüş yoktu. Kapıya doğru elimi siper alıp yürümeye başladım.

“YAMAN?”

Adımım havada asılı kaldı. Sadece adımlarım değil o an kalbimin de atmayı bıraktığına yemin
edebilirdim. Beynimin bir oyunu muydu bu ses yoksa…

Titreyerek döndüm arkamı.

Göreceklerimden korkarak çevirdim bakışlarımı sesin geldiği tarafa doğru.

Tam karşımdaydılar.
Tam karşımda ve yaşıyorlardı.
Tam karşımda ve sapasağlamlardı.

O an dizlerimin bağı çözüldü sanki. Olduğum yere yığılıp kalmamak için tüm gücümü kullanmak
zorunda kaldım. Gözlerimden deli gibi yaşlar akmaya başladı. kalbimin içinde öyle büyük bir
hafifleme vardı. İlk defa rahat bir nefes aldım.

Yaşıyorlardı.

Yaşıyorlardı ve evin içinde değillerdi!

Yaman'ımmm🥹

Bölüm hakkında neler düşünüyorsunuz?