3. bölüm / 6
AlacaYersiz hesaplaşma
Bölümler 6Şu an: Yersiz hesaplaşma
Banu’nun fısıltısı Şüheda’nın kulağında asılı kalırken, genç kızın içindeki o öfke volkanı çoktan harekete geçmişti. Cebindeki o buruşuk, yüksek meblağlı banknotlar adeta tenini yakıyor, her adımda tenine bir utanç damgası gibi batıyordu. Kendisini parayla satın alabileceğini, iki yetim kardeşin gururunu birkaç kağıt parçasıyla tartabileceğini sanan o çocuktan bu aşağılanmanın hesabını sormalıydı. Banu’nun elini kolundan sertçe sıyırdı. "Benim hemen bir işim var, sınıfta buluşuruz," diyerek adımlarını hızlandırdı.
Koridorun en kalabalık, dedikodunun ve meraklı gözlerin pusuya yattığı o metal dolapların önüne geldiğinde Balamir’i gördü. Arkası dönüktü; dolabından birkaç kalın kitap alıyordu. Oraya her yaklaştığında etrafında oluşan o dalkavuk çemberi, Balamir'in yaydığı o soğuk auranın etkisiyle birkaç adım geri çekilmiş, fısıldaşarak koridorun derinliklerinde gözden kaybolmuştu. Okulun odak noktası her zamanki gibi oydu; etrafındaki dünyayı kendi ekseninde döndürmeye alışkın aristokrat bir kibir abidesi.
Şüheda, etraftaki meraklı bakışların uzağa savrulmasını izledikten sonra, saniyeler sonra kopacak fırtınayı zerre umursamadan doğrudan Balamir’in arkasında durdu. Omuzlarını dikleştirdi, tüm yorgunluğuna rağmen omurgasını bir çelik gibi gerdi.
"Balamir," dedi. Sesi, koridorun gürültülü uğultusunu keskin bir bıçak gibi ikiye böldü.
Balamir, adını duyduğu an omuz kasları hafifçe kasıldı, omurgası milimetrik bir sertlikle dikleşti. Ancak acele etmedi. Acele etmek, onun dünyasında zayıflık demekti. Büyük bir asalet ve neredeyse sinir bozucu bir yavaşlıkla arkasını döndü. Şüheda onun yüzüne baktığında boğazına bir düğüm saplandı.
O geceden, yatağında acıyla kıvranan, ağzından sızan kanı silerken elleri titreyen, maskesi düşmüş o darmadağın çocuktan eser yoktu. Yüzündeki morluklar profesyonel bir makyajla tamamen kamufle edilmiş, pürüzsüz cildinin altına gizlenmişti. Gözleri, Şüheda’nın o nemli bezle şefkatle terini sildiği gözler değildi; yolda yürürken ayağına takılan, çiğneyip geçeceği bir taşa bakar gibi çiğ, yabancı ve tepeden bakan bir buz kütlesiydi.
Şüheda, elini montunun cebine atıp o buruşuk paraları çıkardı. Avucunun içindeki paraları, koridordaki herkesin nefesini tuttuğu o ölümcül sessizlikte, Balamir’in açık dolap kapağının içine sertçe fırlattı.
"Bunu bende unutmuşsun. Benim evimde senin kirli parana yer yok," dedi. Sesi, lise koridorunun yüksek tavanlarında yankılandı.
Balamir’in göz kapakları hafifçe kısıldı. Bakışları saliseliğine dolaptaki paralara, ardından Şüheda’nın fast-food dükkanında çalışmaktan kızarmış, tahriş olmuş ellerine kaydı. O ellerdeki yaraları görmek, Balamir'in yüzündeki o kusursuz maskeyi daha da katılaştırdı. Şüheda’ya doğru tek bir adım attı. Aralarındaki boy farkı, Balamir'in geniş omuzlarıyla birleştiğinde kızın üzerinde boğucu, ezici bir gölge oluşturdu. Kızın nefes alanını tamamen işgal etmişti.
"Sen," dedi Balamir. Sesi adeta bir kuyu dibinden gelen zehirli bir fısıltı gibi kısık ama öldürücü bir freanstaydı. "Sen benimle ne hakla, nasıl bu şekilde konuşursun?"
Gözlerini kızın göz bebeklerine dikti. Bakışlarında Şüheda’yı parasıyla, gücüyle, soyadıyla yeryüzünden silmek isteyen narsist babasının o çiğ ve karanlık parıltısı vardı. Üst dudağı hafifçe yukarı kıvrıldı, bedenini Şüheda'nın üzerine doğru biraz daha eğerek tehdidini somutlaştırdı. "Had sınırlarını çok zorluyorsun, Şüheda. Karşında kimin olduğunu unutuyorsun galiba."
Şüheda tek bir milim bile geri adım atmadı. Çenesini yukarı kaldırdı, gözlerindeki o asil, mağrur öfkeyle Balamir'in ezici gölgesine kafa tuttu. Balamir’in bu kibirli tavrı canını yakıyordu ama o gece onun canını kurtaran, o kusursuz çehresini ölümün eşiğinden çekip alan kendisiydi.
"Karşımda kimin olduğunu çok iyi biliyorum Balamir," diye fısıldadı, bedenini hafifçe öne doğru eğerek aralarındaki mesafeyi eritirken. Sesi sadece ikisinin duyabileceği bir frekanstaydı. "Asul sen hafta sonu nerede, ne halde olduğunu unutmuşsun."
Balamir’in göz bebekleri anlık bir refleksle titredi, çene kemiği öfkeyle kasıldı. Sırrının ve zayıflığının bu okulun ortasında, tebaası olarak gördüğü insanların gözü önünde dökülme ihtimali onu çileden çıkarmıştı. Sağ eli jet hızıyla hareket etti ve dolabının metal kapağını büyük bir gürültüyle, adeta tüm koridorda bomba patlamışçasına çarparak kapattı.
"Sana o gece her şeyin o odada kaldığını söylemiştim," dedi dişlerinin arasından, nefesi Şüheda'nın yüzünü yalayıp geçerken. "Burası senin o sefil, pis mahallen değil. Bir daha benimle bu şekilde iletişim kurmaya çalışırsan..."
Duraksadı, gözlerini Şüheda'nın gözlerine bir çivi gibi çaktı. Ses tonu tamamen ruhsuz ve mekanik bir hal aldı: "...o çok korktuğun küçük aileni mahvederim. Beni anladın mı?"
Arkasını döndü. Ceketinin etekleri havada savrulurken, koridordaki kalabalığı bir kez bile umursamadan, o mutlak otoriteyi barındıran adımlarıyla yürüyüp gitti. Arkasında ise gururu kırılmış ama öfkeden gözü dönmüş, parmakları titreyen bir Şüheda bıraktı.
Ona yardım etmemeliydi. Kendini beğenmiş, ukala bir ucubeydi o. Şüheda, göğüs kafesinin altındaki o karanlık boşlukta bir kalbin bile olduğundan ilk defa bu kadar sert bir şekilde şüphe etmeye başlamıştı.
Haziran ayının ortalarıydı. Okulun son günleri, koridorlara çöken o sıcak ve yapışkan rehavetle birlikte akıp gidiyordu. Sınıflardaki pencereler sonuna kadar açık olsa da içeri giren hava serinletmiyor, aksine tebeşir kokusu ve ahşap sıraların sıcaklığıyla birleşip insanı boğuyordu. Öğretmenler sınıflara sadece yoklama fişini doldurmak için giriyor, ardından derin sessizlikler ya da fısıltılar kalıyordu.
Şüheda ve Banu sınıfın en arka sırasına sığınmış, akıp gitmeyen dakikaları bitirmeye çalışıyorlardı. Ancak Şüheda’nın bedeni o sırada olsa da aklı, iki gün önce koridordaki o dolapların önünde, kendisine adeta bir hiçmiş gibi bakan o buz gibi bakan siyah gür kirpikli gözlerde asılı kalmıştı. Balamir, o fırtınalı yüzleşmenin ardından Şüheda’yı tamamen görünmez ilan etmişti. Koridorda yanından geçerken gözünü bile kırpmıyor, varlığını tamamen yok sayıyordu. Bu aristokratça sessizlik, Şüheda’nın içindeki suçluluk duygusunu ve "Bu borç nasıl ödenecek?" sorusunu daha da büyüterek fırtına öncesi sessizliğe dönüştürüyordu. Üstelik Neco hâlâ kayıptı; telefonları kapalıydı ve geride bıraktığı o karanlık boşluk Şüheda’nın omuzlarına çökmüştü.
Öğle zili çaldığında, yemekhanenin o gürültülü, tabldot sesleriyle yankılanan basık atmosferine indiler. Havaya ağır bir yemek kokusu ve yüzlerce öğrencinin uğultusu hakimdi. Şüheda, elindeki plastik tepsiyle sıraya girdi. İçindeki huzursuzluğu bastırmak ister gibi dumanı tüten bir kase çorbayı ve yemeğini alıp, ileride kendisini bekleyen Banu’nun masasına doğru yürümeye başladı. Kafası o kadar doluydu ki, etrafındaki dünyayla bağı tamamen kopmuş gibiydi.
Tam o sırada, kalabalığın içinden sıyrılan Berk, avını gözüne kestirmiş bir akbaba gibi hamlesini yaptı. Sanki arkasındaki arkadaş grubuna laf yetiştiriyormuş gibi geriye doğru büyük, hesaplı bir adım attı. Bu hareket dışarıdan bakan biri için o kadar profesyonel ve doğal bir sakarlıktı ki, kimse altında bir kasıt aramazdı. Berk’in omzu, Şüheda’nın elindeki tepsinin kenarına sertçe çarptı.
Şüheda’nın dengesi sarsıldı, ayakları birbirine dolandı. Elindeki sıcak çorba kasesi devrilmek üzereyken Berk, sözde onu düşmekten kurtarmak ister gibi bir refleksle hamle yaptı. Ama asıl amacı kızı kurtarmak değil, köşeye sıkıştırmaktı.
"Ah, çok özür dilerim! Dikkat edemedim," dedi Berk. Sesindeki o yapay, dalkavukça kibarlık tüyler ürperticiydi. Eli, Şüheda’nın beline doğru kibarca ama sıkıca kayarken, gözlerindeki o 'iyi çocuk' maskesinin ardında sinsi, hesapçı bir parıltı dalgalandı. Berk, Balamir’in bu kıza olan o gizli ilgisini, koridordaki o hararetli ve gizli konuşmalarını uzaktan izlemişti. Balamir’in canını yakacak, o aşılmaz zırhını delecek zayıf noktayı bulduğunu düşünüyordu ve bunu tam burada, herkesin gözü önünde test etmek istiyordu.
Şüheda neye uğradığını şaşırarak geri çekilmeye çalışırken tepsi elinden tamamen kaydı. Sıcak çorba üzerine dökülmek, tenini yakmak üzereydi ki...
Aniden arkasından uzanan, parmak boğumları beyaz sargılarla kaplı güçlü bir el, havada sarsılan tepsiyi tam alttan, milimetrik bir zamanlamayla yakaladı. Diğer eli ise Şüheda’yı omzundan kavrayıp hiç sakınmadan, sertçe kendi göğsüne doğru çekti.
Yemekhanedeki yüzlerce çatal bıçak sesi, gülüşmeler ve uğultu sanki görünmez bir el tarafından bıçak gibi kesildi. Şüheda, sırtında Balamir’in o sert, boksör göğsünü ve kıyafetinin altından bile hissedilen hızlı, öfkeli kalp atışlarını duyduğunda nefes almayı unuttu. Burnuna dolan o tanıdık, odunsu ve pahalı parfüm kokusu, hafta sonu kendi odasındaki o tekinsiz dakikalarda havaya sinen kokunun aynısıydı.
Balamir, elindeki tepsiyi yanlarındaki masanın üzerine metalik bir gürültüyle bırakırken, Şüheda’yı tamamen arkasına, kendi cüssesinin ve gölgesinin güvenliğine aldı. O an yüzünde ne o her zamanki aristokrat kibri vardı ne de umursamazlığı; sadece ringde rakibini nakavt etmek üzere olan vahşi bir yırtıcının, zincirinden boşanmış öfkesi dalgalanıyordu. Gözlerini, üvey kardeşi Berk’in gözlerine dikti. Sargılı yumruklarını öyle bir sıktı ki, ellerindeki dikişlerin gerilmesi yüzündeki bir kası hafifçe titretti.
"Önüne bak, Berk," dedi Balamir. Sesi yemekhanenin yüksek tavanında yankılanan, derinden gelen tekinsiz bir kükreme gibiydi. "Kazalarını da, o sahte nezaketini de benden uzak tut. Bir dahakine bu kadar yumuşak bir hamleyle karşılaşmazsın."
Berk, Balamir’in bu ani ve sınırları zorlayan sert tepkisi karşısında bir anlık şaşkınlık yaşasa da, saniyeler içinde dudaklarının kenarında o sinsi zafer gülüşü belirdi. Planı tıkır tıkır işlemişti. Aradığı, Balamir'i çıldırtacak o zayıf noktayı bulmuştu. Ellerini iki yana açıp teslim olur gibi geri adım attı. "Sadece bir kazaydı ağabey, sakin ol. Kıza yardım etmek istemiştim," dedi ve göz kırparak arkasını döndü, kalabalığın arasında kayboldu.
Balamir, Berk’in arkasından nefretle bakarken yemekhanedeki fısıltıların yükseldiğini, yüzlerce gözün onlara kilitlendiğini fark etti. Yavaşça arkasındaki Şüheda’ya döndü. Göz göze geldikleri o an, Balamir’in o korumacı ve yırtıcı öfkesi anında silindi; yerini yine o aşılmaz, soğuk duvarlara bıraktı. Şüheda’nın gözlerindeki şaşkınlığı ve titreyen omuzlarını inceledi. Çenesini dikleştirdi, o üstenci ve mesafeli tonuna bürünerek sadece Şüheda’nın duyabileceği bir sesle fısıldadı:
"Kendini korumayı öğren, Şüheda. Her seferinde arkanda ben olmayacağım."
Balamir, arkasında şaşkınlıktan donakalmış bir Şüheda ve fısıldaşan bir okul dolusu insan bırakarak yemekhaneden fırtına gibi çıkıp gitti. Ama ikisi de çok iyi biliyordu ki; aralarındaki o çiğ sınıfsal duvarlar, Balamir’in Şüheda’yı göğsüne çekip koruduğu o saliselik anda çoktan çatırlamıştı.
Okulda dedikodunun yayılma hızı, o lüks okulun sınıfsal duvarlarından çok daha acımasızdı. Yemekhanedeki o saliselik fırtınanın üzerinden henüz birkaç saat geçmişti ki, olay okulun gizli forumlarında ve WhatsApp gruplarında çoktan "Balamir Alaz’ın gizemli burslu kızı koruma altına alışı" başlığıyla dönmeye başlamıştı.
Şüheda, kolunun altında sıkıştırdığı edebiyat defteriyle koridorda yürürken, her adımında zemindeki granit taşların soğukluğunu ayak tabanlarında hissediyordu. Koridorun iki yanına dizilmiş gri metal dolapların önünde kümelenen herkes, o geçerken fısıldaşmayı kesiyor, bakışlarını Şüheda’ya dikiyordu. Kimi dolabının kapağının arkasından dik dik bakıyor, kimi yanındaki arkadaşının omzuna dokunup çenesiyle Şüheda’yı işaret ediyordu. O koskoca okul, görünmez ama hissedilir bağlarla birbirine bağlanmış tek bir dedikodu ağına dönüşmüştü: Burslu kız, Alazların iki veliahdını birbirine düşürmüştü.
Banu, Şüheda’nın hemen sağında, adeta bir koruma kalkanı gibi yürümeye çalışıyordu ama sinirden yanakları alev alev yanıyordu. Gözlerini etraftaki gruplara dikip ters ters bakıyor, çantasının askısını parmakları beyazlaşana kadar sıkıyordu. Sonunda, koridorun köşesindeki panonun önünde duran bir grup 11. sınıf öğrencisinin açıkça Şüheda’ya bakıp kıkırdadığını görünce dayanamadı.
Banu adımlarını aniden yavaşlatıp o tarafa doğru döndü ve sesini koridorda yankılanacak şekilde yükseltti: "Ne bakıyorsunuz be? Hayatınızda hiç koridorda yürüyen insan görmediniz mi? Dönün önünüze, gözleriniz faltaşı gibi açılmış!"
Şüheda hızla Banu’nun kolunu kavradı. "Banu, lütfen... Yapma, dikkat çekmek istemiyorum," diye fısıldadı sesi titreyerek. Ama artık çok geçti. Ses, koridordaki o yapışkan sessizliği yırtmıştı.
Tam o sırada, merdivenlerin oradaki hareketlilik gerilimi tavan yaptırdı. Yan şubeden, okulun o dokunulmaz ve kibirli 12. sınıf kız grubu koridorun ortasında belirdi. Grubun başında, okul aile birliği başkanının kızı olan ve Balamir’e uzun süredir takıntısıyla bilinen Alya vardı. Arkasında iki kız arkadaşıyla birlikte, Şüheda ve Banu’nun tam önünü kapatacak şekilde barikat kurdular. Alya’nın üzerinde okul forması yerine, son günlerin rahatlığına sığınarak giydiği pahalı, tasarım bir keten gömlek vardı. Kolları göğsünde birleşmiş, dudaklarında ise küçümseyici bir eğrilik vardı.
"Bak sen şu koruyucu meleğe," dedi Alya, gözlerini Banu’dan ayırıp doğrudan Şüheda’nın yüzüne dikerek. Sesindeki o çiğ, sınıfsal kıskançlık koridordaki havayı bir anda ağırlaştırdı. "Arkadaşın senin yerine havlıyor Şüheda, çünkü senin dünkü şovdan sonra dilini yuttuğunu tahmin edebiliyoruz."
Etraftaki fısıltılar bıçak gibi kesildi. Dolapların önündeki öğrenciler, pencerelerin pervazlarına tünemiş olanlar yavaşça bu çemberin etrafına doğru yanaştı. Herkes yeni bir raunt bekliyordu.
Alya, Şüheda’ya doğru bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe kapandığında, Alya’nın buram buram kokan ağır, şekerli parfümü Şüheda’nın genzini yaktı. "Yemekhanedeki o zavallı, ezik numaranı yedik mi sanıyorsun?" diye fısıldadı Alya, ama sesini herkesin duyabileceği bir tonda tutarak. "Balamir’in arkasına saklanıp okulun odak noktası olabileceğini mi düşündün gerçekten? Senin gibi tiplerin buraya sadece ders çalışıp görünmez olmak için alındığını sanıyordum. Berk’e pusu kurup, Balamir’in kahramanlık taslamasını sağlamak... Gerçekten ucuz bir varoş taktiği."
"Düzgün konuş senin ağzını yırtarım!" diye öne atıldı Banu, ancak Alya’nın arkasındaki kızlardan biri Banu’nun omzuna elini koyup onu sertçe geride tuttu. "Sen bir dur bence tatlım, büyükler konuşuyor," dedi hırsla.
Şüheda’nın kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Neco’nun borç yükü, evdeki çaresizlik, şimdi de bu lüks okulun koridorunda bir magazin malzemesi gibi ortaya atılması içindeki sabır taşını çatlatmak üzereydi. Gözlerini Alya’nın o kusursuz yapılmış makyajlı gözlerine dikti. Yumruklarını sıktı ama sesini olabildiğince soğuk ve derin tutmayı başardı.
"Ben kimseye pusu kurmadım, Alya," dedi Şüheda, kelimeleri tek tek seçerek. "Dün orada ne olduğunu görmek istiyorsan, git o çok sevdiğin Berk’e sor. Sana çarptığında nasıl bir yüz ifadesi olduğunu belki kendisi anlatır. Ama senin asıl derdinin dünkü kaza olmadığını ikimiz de biliyoruz. Senin derdin, Balamir’in gözünde bir saniye bile yer edinememişken, onun adını benim üzerimden anıp kendini rahatlatmaya çalışmak."
Koridorda bir "Oooo" uğultusu koptu. Alya’nın yüzündeki o kibirli maske, Şüheda’nın bu doğrudan ve sert vuruşuyla bir anlığına yarıldı. Yanaklarına öfkeden ani bir kırmızılık yayıldı. Beklemediği bir cevaptı bu; burslu, sessiz kızın karşısında ezilmesini umuyordu ama Şüheda tam kalbinden vurmuştu.
Alya tam öfkeyle Şüheda’nın üzerine yürüyecek, belki de o çizgiyi tamamen aşacak bir hamle yapacaktı ki... Koridorun diğer ucundaki o ağır ahşap kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve nöbetçi öğretmenin topuk sesleri yankılandı. "Neler oluyor orada? Dağılın çabuk sınıflara!"
Alya, parmağını Şüheda’ya doğru sallayarak, "Bu burada bitmedi, o ezik gururunu bu okulun kapısında bırakmayı sana öğreteceğim," diye tısladı ve kız grubuyla birlikte arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaştı.
Banu derin bir nefes alıp Şüheda’nın omzuna sarıldı. "Kızım... harika konuştun, resmen morardı pislik!" dedi heyecanla. Ama Şüheda’nın gözleri, koridorun en ucunda, müdür odasının önünde durmuş, bu sahneyi baştan sona ifadesiz bir yüzle, cebindeki elleriyle izleyen Balamir’e kaydı. Balamir, Şüheda’nın gözlerindeki o yorgun ama dik duruşu son bir kez süzdü, ardından hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp merdivenlerden yukarı çıktı.
Okul koridorundaki o gergin yüzleşmenin ardından Şüheda ve Banu, kendilerini bahçenin en ucundaki, yaşlı çınar ağacının gölgesinde kalmış eski tahta banka attılar. Haziran güneşi yaprakların arasından sızıp Şüheda’nın edebiyat defterinin üzerine geometrik şekiller çizerken, genç kız başını iki elinin arasına aldı. İçindeki o ağır yorgunluk, omuzlarını çökertiyordu.
"Bitti dediğim her an yeni bir şey çıkıyor," diye mırıldandı Şüheda, sesi çınar yapraklarının hışırtısı arasında kaybolup gidiyordu. "Okulun bir an önce bitmesini, şu kapıdan son kez çıkıp gitmeyi dilerken... Bir de başıma Alya gibi bir belayı aldım. Keşke o gün o yemekhanede o tepsi tamamen devrilseydi, keşke çorba üzerime dökülseydi de hiçbirine malzeme vermeseydim. Çok pişmanım Banu."
Banu, elindeki pet şişeyi bankın üzerine bırakıp hızla Şüheda’nın omuzlarından tuttu. Onu hafifçe sarsarak yüzünü kendine çevirdi.
"Saçmalama Şüho, ne pişmanlığı?" dedi, sesindeki o korumacı kanka tonu anında devreye girmişti. "Alya kim ya? Sırf babasının parası var ve Balamir ona bakmıyor diye herkese saracak yer arıyor. Sen bugün koridorda resmen onun o aşılmaz sandığı havasını söndürdün. Hem bitti işte, bitti! Şunun şurasında sadece birkaç hafta kaldı. Ne Alya kalacak, ne Berk, ne de o fısıldaşan asalaklar. Mezuniyet belgesini aldığın an hiçbirini bir daha görmeyeceksin."
Şüheda derin bir iç çekti, gözleri okul binasının üst kat pencerelerine kaydı. "Neco’nun durumu, borç... Onlar ne olacak peki? Aklım orada, evde, gelecekteyken bir de bu zengin çocuklarının ego savaşlarının ortasında kalmak beni mahvediyor."
Banu, arkadaşının üzerindeki o kara bulutları dağıtmak ister gibi aniden yerinde doğruldu. Gözleri birden parlamıştı. Şüheda’nın ellerini tutup heyecanla sallamaya başladı; içindeki o önlenemez mezuniyet balosu coşkusu bir anda patlak vermişti.
"Bak, şimdi bunları bir kenara bırakıyoruz," dedi Banu, ses perdesi bir tık yükselerek. "Çünkü önümüzde koskoca bir okul balosu var! Kızım, düşünsene, günlerdir rüyamda o geceyi görüyorum. Herkes en şık halleriyle gelecek. Ben o askılı, gece mavisi elbiseyi aldırdım anneme, biliyorsun değil mi? Ayakkabıları henüz seçemedim ama saçımı kesinlikle ensede dağınık topuz yaptıracağım."
Şüheda, arkadaşının bu ani duygu değişimine hafifçe tebessüm etmeden duramadı. "Banu, benim o baloya gelecek ne halim var ne de..."
"Lafımı kesme!" diye araya girdi Banu, parmağını Şüheda’nın burnuna doğru sallayarak. "Geleceksin. Gerekirse benim dolabımdan giyinirsin, ama o gece orada olacaksın. Hem kim bilir..." Banu sesini muzipçe alçattı, gözlerini kısarak Şüheda’ya yaklaştı. "Belki de bugünkü o kahramanlık hamlesinden sonra, Balamir Alaz seni o baloda gördüğünde o buzdan duvarları tamamen yıkılır. Berk’in de sinirden çatlamasını canlı canlı izleriz, fena mı olur?"
Şüheda, Banu’nun bu pembe dizi senaryolarına gözlerini devirse de, içindeki o kapkaranlık boşluğa bir anlığına da olsa sıcak bir yaz esintisi dolmuştu. Ama yine de biliyordu; balo gecesi yaklaşıyordu ve o parıltılı ışıkların altında, koridordaki bu hesaplaşmalar çok daha büyük bir fırtınaya gebe olabilirdi.
Bölüm etkileşimi
