Alaca kitap kapağı

1. bölüm / 6

Alaca

Tozlu sokaklar

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Tozlu sokaklar

O gece şehrin tozlu sokakları hiç olmadığı kadar boğucu, hava adeta nefes alınmaz bir kütle gibiydi. Yolun sonundaki fırına ulaşmak için attığı her adım, bedenindeki tüm yorgunluğu ruhuna fısıldıyordu. İçinden, "Keşke," diye geçirdi, "keşke her şey bu kadar yorucu ve zor olmasaydı."Hayatının ne kadar tekdüze, heyecansız ve sıkıcı olduğunu düşünerek adımlarını hızlandırmaya çalıştı.

Karanlığın o derin ve pürüzsüz sessizliği, aniden yükselen hırıltılı bir sesle yırtıldı. Sokaktaki esinti bıçak gibi kesilirken, o tekinsiz fısıltı genç kızın tüylerini diken diken etmeye yetti. Omurgasından aşağı soğuk bir ürperti yayıldı; ses, hemen arkasındaki kör çıkmazdan geliyordu.Adımları beton zemine çakıldı. Mantığı ona kaçmasını söylese de merakına yenik düştü. Karanlık ara sokağa doğru ürkek bir adım attığında, gördüğü manzara karşısında nefesi boğazında tıkandı.

Okulun o kibirli, herkese yukarıdan bakan zengin çocuğu, tozun toprağın içinde dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi. Üzerindeki pahalı ceket parçalanmış, yüzü gözü tanınmaz hale gelmişti. Balamir, iki büklüm olmuş acı içinde kıvranırken ağzından sızan koyu kan sokağın soğuk taşlarına damlıyordu.

Ciğerlerini sökmek istercesine hırıltıyla öksürdüğü her an, bedeni şiddetli bir sarsıntıyla inliyordu. Okulda etrafına parayla aşılmaz koruma duvarları ören o dokunulmaz çocuğun, şu an bu kuytu pisliğin içinde bir hiç gibi ezilmiş olması Şüheda’yı dehşete düşürmüştü.

Şok dalgasını üzerinden atmaya çalışarak hızla yanına çöktü. Gitmesine izin veremezdi; Balamir bu halde sokağın insafına bırakılırsa sabaha çıkamazdı.

Onun ağır, neredeyse bilincini kaybetmiş bedenini büyük bir güçlükle ayağa kaldırdı. Çocuğun kolunu omzuna dolayıp, kendi ağırlığı altında ezile ezile evine doğru taşımaya başladı.

Attığı her adımda arkasına bakıyor, Balamir’i bu hale getirenlerin gölgelerinden kaçıyordu.Neyse ki kumar borçları yüzünden sürekli köşe bucak saklanan abisi bu gece de evde yoktu. Evin o tekinsiz ama şu an için tek sığınak olan sessizliğinde, çocuğu eski, yayları çökmüş koltuğa yatırdı. Banyodan ilk yardım çantasını kapıp yanına çöktüğünde kalbi göğsünü dövüyordu.

Titreyen parmaklarıyla çocuğun yüzündeki kurumaya yüz tutmuş kanı temizlemeye, derin yaralarını sarmaya başladı. Balamir yarı baygın halde acıyla inlerken, Şüheda hayatında ilk kez bu zengin çocuğun aslında ne kadar savunmasız ve kırılgan olduğunu fark ediyordu. O gece, iki farklı dünya, o küçük odadaki eski koltuğun üzerinde ilk kez birbirine karıştı.Şüheda için sabah olmak bilmedi.

Odadaki eski saatin tık tık eden monoton sesi, Balamir’in düzensiz ve hırıltılı nefes alışverişine karışıyordu. Genç kız, kırık dökük makyaj aynasının önündeki emektar sandalyeyi yatağın kenarına çekmiş, gözünü bile kırpmadan bekliyordu.

Abisinin borçluları yüzünden her an kapının tekmelenerek açılması korkusuna alışıktı; ama ilk kez odasında, okulun en ulaşılmaz, en karanlık sırrı yaralı bir beden halinde yatıyordu. Balamir’in alnından süzülen soğuk terleri nemli bir bezle silerken, onun o kibirli maskesinin altında yatan çıplak acıyı sabaha kadar seyretti.

Gecenin en koyu, en dilsiz vaktinde, odadaki o ağır ve küf kokulu sessizlik Balamir’in ani, derin bir nefes alıp yatakta sıçramasıyla bölündü. Gözlerini açtığında nereye düştüğünü, hangi cehennemde olduğunu bilemedi.

Bakışları bulanık, bilinci sisler altındaydı. Geçmişin gölgeleri zihnini pençelemiş gibi, refleksle ellerini gard pozisyonuna getirmeye çalıştı; sanki hâlâ o karanlık çıkmaz sokakta tekmeler ve yumruklar altında eziliyormuş gibi kendini savunmak istedi. Ancak göğsündeki ve kaburgasındaki o vahşi, keskin acı buna izin vermedi. Dişlerini birbirine geçirip sert bir inilti koyuverdi.

Başını güçlükle yana çevirdiğinde, loş ışıkta Şüheda’yı gördü. O an Balamir'in gözlerindeki şaşkınlık, yerini aniden yoğun bir öfkeye ve çiğnenmiş gurura bıraktı. Bu aciz haliyle bir yabancının, üstelik okuldaki o kimsesiz kızın önünde olmayı hazmedemiyordu. Üzerindeki eski yorgandan sıyrılıp gitmek için doğrulmaya çalıştı.

"Sen..." dedi, sesi boğazındaki kurumuş kan yüzünden çatallı ve kısık çıkarken. "Ne işim var benim burada? Bırak, gitmem lazım. Kimsenin görmemesi gerekiyor!"

Yataktan kalkmak için sert bir hamle yaptı ama uyuşmuş dizleri onun bu kibirli emrini yerine getirmedi; bedeni ağır bir çuval gibi sendeledi. Şüheda hemen ileri atıldı. Balamir’in sargılı ve beyaz bezlerin altından kırmızı lekeler sızan omuzlarından tutarak onu sertçe yatağa geri bastırdı.

"Delirdin mi sen?" diye fısıldadı öfkeyle. Sesi sessiz evde bir kırbaç gibi şaklamıştı. "Bu halde sokağa adımını attığın an ilk köşede bayılır kalırsın. Kimse seni görmedi, güvendesin burada."

Balamir, genç kızın gözlerindeki o inatçı, taviz vermeyen ve korkusuz ifadeyi görünce donakaldı. Hayatında ilk kez birisi ona zenginliği, nüfuzu ya da soyadı için değil; sadece can çekişen bir insan olduğu için el uzatıyordu. Üstelik bu kız, okul koridorlarında varlığını bile fark etmediği, yanından bir gölge gibi geçip giden Şüheda'ydı. Acıya, sızlayan kemiklerine ve bedenindeki o korkunç halsizliğe daha fazla direnemedi. Başını yavaşça dökülen yastığa bıraktı.

Göz kapakları tekrar ağırlaşırken, son bir çabayla fısıldadı: "Abin... Kimseye söyleme."
Şüheda, Balamir yeniden o derin, kabuslarla dolu uykuya dalana kadar elini onun sargılı omzundan çekmedi.
Sabahın gri, isteksiz ve puslu ışıkları rutubet kokulu odaya sızdığında, artık ikisi için de hiçbir şey eskisi gibi değildi. Dışarıda, cumartesi gününün o ağır ve kasvetli sessizliği şehre çökmüştü.

Bu mahalle sabahları neşeyle uyanmazdı; dökülen sıvalı binaların arasından yükselen kömür kokusu, sokağın köşesindeki çöp konteynerlerinin tekinsiz gölgesi ve uzaklardan gelen bir sokak köpeğinin havlaması pencerelerden içeri sızıyordu.

Hafta sonu gelmişti ama ne Şüheda’nın bu kırık dökük evinde ne de Balamir’in fırtınalı zihninde huzurdan eser vardı.

Balamir yeniden gözlerini açtığında, dün geceki o sayıklayan, çaresiz ve korumasız çocuktan eser kalmamıştı. Şüheda’nın sabaha kadar uykusuzluktan kızarmış, yorgun gözlerine dikti bakışlarını. Yüzündeki morluklara, patlamış dudağının sızısına ve kaburgasındaki her nefeste batıp duran acıya rağmen, dudaklarının kenarına o bildik, insanı tepeden tırnağa ezen kibirli gülüşünü yerleştirmeyi başardı.

Sanki dün gece sokağın çamuru içinde acıdan kıvranan, hüngür hüngür öksüren kendisi değilmiş gibi, Şüheda’nın dikişleri atmış, yayları çökmüş eski koltuğuna ve odanın rutubetten kabarmış duvarlarına küçümseyen, tiksinti dolu bir bakış fırlattı.

"Beni bu leş kokulu delikte mi tuttun sabaha kadar?" dedi. Sesi hâlâ pürüzlü ve kısıktı ama o üstenci, zehirli tonu hiç eksilmemişti.
Yavaşça doğrulurken acıdan yüzü kasıldı. Şüheda’nın refleks olarak ona yardım etmek için uzattığı elini elinin tersiyle sertçe itti. "Dokunma. Kendim kalkabilirim."
Şüheda, onun bu sınır tanımaz nankörlüğü karşısında donakaldı. Göğsüne bir taş oturmuş gibi hissetti. "Ölmek üzereydin," dedi, sesi hem öfkeden hem de kırgınlıktan hafifçe titreyerek. "Seni o pis çıkmazda bıraksam, şu an nefes bile almıyor olurdun!"
Balamir acıyla karışık sert, hırıldayan bir nefes verdi. Üzerindeki yırtılmış, çamurlu ama markası her halinden belli olan pahalı ceketini düzeltmeye çalıştı. Bu yaraları, bu ezilmişliği kimseye açamazdı. Hele ki eve döndüğünde; güce, paraya ve kusursuzluğa tapan, en ufak bir başarısızlığa veya zayıflığa asla tahammülü olmayan o narsist babasının karşısına böyle çıkamazdı. Babası için zayıf olmak, bu hayattaki en büyük günahtı.

Evdeki o yabancı kadın, babasının sadece parası ve statüsü için yanında tuttuğu üvey annesi ise bu durumu ellerini ovarak izler, anında bir dedikodu malzemesi haline getirip Balamir’in babasının gözünden düşmesini zevkle seyrederdi.

Balamir’in ne pahasına olursa olsun zırhını indirmemesi, kusursuz görünmesi gerekiyordu; bu fakir mahalledeki, dökülen bir evde yaşayan bir kıza karşı bile.

Gurur
"Sana borçlanmadım, Şüheda."
Adını, harflerinin üzerine basarak, aralarındaki o sınıfsal uçurumu hatırlatır gibi yabancı bir tonla telaffuz etti. Bakışları, az önce can çekişen birine ait olamayacak kadar donuk ve duvar gibi sertti. "Burada olanlar burada kalacak. Pazartesi günü koridorda yanımdan geçerken gözümün içine bakmayacaksın. Ben de senin yüzüne bakmayacağım. Eğer o kumarbaz abinin borç listesinin bir sabah kapınıza çakılmasını istemiyorsan, dün geceyi hiç yaşanmamış say."

Elinin tersiyle, cebinden çıkardığı buruşuk ve yüksek meblağlı birkaç banknotu ahşap masanın üzerine bıraktı. Para, masaya dökülen dünkü kan lekelerinin hemen yanına düştü. Bu, Şüheda’nın sabaha kadar tuttuğu nöbete, gösterdiği merhamete açılan bir fiyattı; gururuna indirilen en ağır, en kirli darbeydi.
Balamir, bedenindeki ağır hasara ve her nefeste göğsünü yırtan o kemik sızısına rağmen omuzlarını dikleştirdi. Şüheda’ya arkasını dönüp kapıyı sertçe çarparak çıkarken, genç kız masadaki kağıt parçalarına nefretle baktı. Pazartesi günü o koridorlarda yürümek, ikisi için de sandıklarından çok daha ağır olacaktı.
Kapının tok bir sesle kapanması, odadaki rutubetli havayı titretti. Şüheda, dikişleri atmış koltuğun kenarına tutunarak öylece kalakaldı. Bakışları, masanın üzerinde duran o buruşuk banknotlara çakılmıştı. Kendini hiç bu kadar ucuz, hiç bu kadar basamak olarak kullanılmış hissetmemişti.
Kırık dökük makyaj aynasına doğru bir adım attı ve yorgun gözlerle kendine baktı. Aynadaki yansımasında, omuzlarına düzensiz dalgalarla dökülen kestane rengi saçları karmakarışıktı. Sabaha kadar uykusuzluktan etrafı kızarmış, kahverengiden elaya dönen gözlerinde öfke ve kırgınlık birbirine karışmıştı. 1.65 boyundaki minyon bedeni, dün geceden beri sırtlandığı bu yabancı öfkenin altında ezilmiş gibi yorgundu.

"Fiyat söyle," diye fısıldadı kendi kendine. Dudakları acıyla kıvrıldı. Balamir onun merhametini satılık sanmıştı. Oysa Şüheda, abisinin borçluları yüzünden şiddetin her yüzünü görmüş bir kız olarak, sadece yerde kanlar içinde yatan bir "insana" el uzatmıştı. Ama zenginlik, insanı koruduğu gibi kör de ediyordu demek ki. İçinde beliren bu tuhaf kırgınlığa anlam veremedi. Neden canı yanmıştı ki? Okuldaki o kibirli çocuktan zaten başka ne bekliyordu?

Derin, sarsıcı bir nefes alıp masaya yürüdü. Paraları elinin tersiyle itmek istedi ama hayatın o buz gibi gerçekliği yüzüne bir tokat gibi çarptı. Abisinin haftaya ödenmesi gereken borcu, mutfaktaki boş dolaplar, yaklaşan faturalar... Parayı yırtıp atacak kadar lüks bir hayatı yoktu. Paraları tiksinerek aldı, cebine tıktı. Gururu, cüzdanından daha hafifti bu mahallede.

Hızla evi toplamaya başladı. Balamir’in yaralarını sararken yere düşen kanlı sargı bezlerini, batikon şişesini topladı. Koltuktaki kan lekesini nemli bir bezle, neredeyse kumaşı aşındıracak bir hırsla sildi. Evdeki o ağır, tekinsiz kan kokusunu yok etmek istercesine pencereleri sonuna kadar açtı; içeri giren soğuk mahalle havası yüzünü yalayıp geçti.

Saat ilerliyordu. Hızla banyoya gidip yüzüne soğuk su çarptı. Dalgalı kestane saçlarını ensesinde sıkı bir at kuyruğu yaptı. Üzerine yıpranmış siyah kotunu ve solmuş tişörtünü geçirdi. Aynaya son bir kez bakıp o elaya çalan gözlerdeki tüm duyguyu sildi; şimdi dik durma zamanıydı.

Birazdan gideceği fast food dükkanındaki o yağ kokusu, plastik tepsiler ve bitmek bilmeyen müşteri kuyruğu onu bekliyordu. Ayakları geri geri gitse de sırt çantasını omzuna taktı ve evden çıktı. Okulun en dokunulmaz çocuğunun hayatını kurtarmıştı ama hayat, Şüheda için asgari ücretli vardiyasıyla kaldığı yerden devam ediyordu.

Taş konak benzeri lüks malikanenin devasa demir kapısından içeri süzülürken, Balamir’in attığı her adım kaburgasına batan birer şiş gibiydi. Ancak yüzündeki tek bir kasın bile oynamasına izin vermedi. Bu eve adım attığı an zayıflık göstermek, sırtlanların önüne bir parça çiğ et fırlatmaktan farksızdı.

Ağır ceviz kapıyı aralayıp antreye adım attığında, evin o her zamanki steril, soğuk ve pahalı parfüm kokusu genzini yaktı. Salondan gelen porselen fincan sesleri ve arka planda çalan hafif klasik müzik tınısı, içerideki yapay huzurun ve sahte prestijin kanıtıydı.
"Bakın hele, kimler teşrif etmiş..."

Merdivenlerin başında beliren ses, üvey annesi Aylin’e aitti. Otuzlu yaşlarının sonlarında olmasına rağmen zamansız, elit bir zarafete sahipti. Üzerindeki fildişi rengi ipek elbisesi, kusursuz topuzu ve boynundaki pırlantalarla adeta bir burjuva tablosunun içinden fırlamış gibiydi. Ancak o aristokrat gülüşünün ardındaki gözler, bir yılan kadar soğuk ve hesapçıydı.

Bakışları Balamir’in patlamış dudağına, morarmış elmacık kemiğine ve yürürken hafifçe sağa bükülen gövdesine kaydı. Dudaklarında gizleyemediği, nihayet bir açık yakalamış olmanın verdiği o zafer dolu tebessüm belirdi.

"Bu ne hal Balamir? Yine hangi sokak köşesinde asaletini lekeledin?" diye mırıldandı. Sesindeki o yapay şefkat mide bulandırıcıydı.
Aylin’in hemen arkasından, Balamir’le aynı yaşta olan üvey kardeşi Berk belirdi. Berk, Aylin’in ilk evliliğinden olan ama babasının her fırsatta "Öz oğlumdan daha hırslı, daha akıllı" diyerek Balamir’in önüne sürdüğü bir gölgeydi.

Yeşile çalan mavi gözlerinde saf bir kibir parıldıyordu. Üzerinde beyaz pahalı bir İtalyan hırkası vardı; elindeki boks analiz dergisini yavaşça kapattı. Balamir’in yaralarına bakarken dudakları alayla kıvrıldı.
"Ring dışındaki kavgalar seni yıpratıyor ağabey," dedi iğneleyici, sakin bir tonla. "Babam içeride. Ve inan bana, holding hisselerinin durumunu konuşurken keyfi zaten kaçmıştı. Bu halin hiç iyi bir zamanlama değil."
Tam o sırada salondan, henüz beş yaşlarında olan küçük kız kardeşleri Lina koşarak çıktı. Üzerindeki fildişi rengi elbisesiyle abisine doğru atılmak istedi. "Balamir abi!" diye seslendi masumca. Ancak Aylin, küçük kızın kolunu kibar ama can yakıcı bir manevrayla tutup hızla arkasına çekti. Lara’nın, Balamir’in üzerindeki o taze kan kokusunu ve sokak tekinsizliğini solumasına izin veremezdi.

"Lina, odana tatlım. Abinin şu an... halletmesi gereken ailevi işleri var," dedi, gözlerini avını köşeye sıkıştırmış bir avcı gibi Balamir’den ayırmadan.

"Çekil önümden Aylin," diye tısladı Balamir. Sesi adeta bir kuyu dibinden geliyordu. Acıdan nefesi kesilmek üzereydi ama dişlerini kırarcasına sıkarak dik durdu.
"Bırak gelsin Aylin."

Çalışma odasının kapısında beliren o tok sesle antredeki tüm hava aniden buz kesti.

Aziz Alaca. Güce, kusursuzluğa ve paraya tapan narsist bir baba. Üzerindeki el dikimi takım elbisesiyle, tek bir kırışığı bile olmayan bir heykel gibi dikiliyordu kapıda. Gözleri, öz oğlunun yüzündeki darbe izlerinde, patlamış dudağında yavaşça gezindi. Bakışlarında ne bir acıma vardı, ne de bir endişe... Sadece derin bir iğrenme ve katı bir hayal kırıklığı barınıyordu.

Balamir’in bir doksana yakın boyunu, kara gözlerini, uzun kirpiklerini ve sinekkaydı tıraşını sahnelerin dramatik yapısını bozmadan, aksine karakterin o asil ve dik duruşunu besleyecek şekilde metne yedirdim.
İşte sahnelerin çok daha sinematik ve derinlikli yeni hali:

"Odama geç," dedi Aziz, sesi bir kırbaç gibi şakladı antrede. "Bana Alaz soyadını taşıyan birinin, sokak köpekleri gibi hırpalanmış olmasının mantıklı bir açıklamasını yapacaksın. Yoksa o ringi de, o eldivenleri de senin için birer mezara çeviririm."
Balamir; Aylin ve Berk’in zevkle parıldayan gözlerinin önünden bir doksana yakın heybetli boyuyla geçip babasının odasına doğru yürürken, Şüheda’nın o rutubetli ama güvenli odasını düşündü bir an. Oradaki şefkati söküp atmak istercesine yumruklarını sıktı. Cehennemin kapısı arkasından kapandı.
Çalışma odasının ağır ceviz kapısı arkalarından kapandığı an, içerideki hava adeta kurşun gibi ağırlaştı. Aziz Alaca arkası dönük bir şekilde içki bardağına buz doldururken, sesindeki buz gibi ton odayı kapladı.
"Yine o leş kokulu mezarlıktan, o kadının yanından geliyorsun, değil mi?" dedi Aziz, bardağı sertçe masaya bırakıp oğluna dönerken. Gözlerinde en ufak bir baba şefkati yoktu; sadece saf bir öfke vardı. "Alaca soyadını sokak kavgalarında kirletmenin sebebi o kadının hayaleti mi? Tıpkı annen gibi zayıf, tıpkı onun gibi sefil bir hayatın peşindesin!"

Balamir’in uzun, sık kirpikleri altındaki kara gözlerinden ani bir nefret kıvılcımı geçti. Kaburgasındaki acıyı unuttu, omuzları gerildi. Aziz'in bahsettiği kadın, Balamir’in yıllar önce ölen öz annesiydi. Aziz, geçmişte sırf güzelliğine vurulduğu ve kendi egosunu tatmin etmek istediği için taşralı, fakir bir ailenin kızını zorla bu eve hapsetmiş, onu parasıyla ve narsist baskısıyla yavaş yavaş bitirmişti.

"Annemi sen öldürdün," dedi Balamir. Sesi fısıltı gibiydi ama odadaki tüm duvarları sarsacak kadar keskindi. Babasından bir baş boyu yüksekte duran cüssesiyle, kara gözlerini yaşlı adamın gözlerine dikti.

"Onu bu eve, bu altın kafese zorla kapattın. O senin parandan da, soyadından da nefret ediyordu. Onu aldattığın o şık, aristokrat kadınların hiçbirinin veremediği o asaleti, o fakir haliyle bile sana yukardan bakarak gösteriyordu çünkü..."

Balamir bir adım öne çıktı. Işık, ring fırtınasından çıkmış olmasına rağmen sinekkaydı, iyi tıraşlı keskin çene hattına vurdu; patlamış dudağından sızan kanı umursamadan acımasızca gülümsedi.

"Çünkü annem seni hiç sevmedi, baba. Bir gün bile sevmedi. Onu parayla satın alabileceğini sandın ama o senin o devasa egonun altında ezilmeyi değil, ölmeyi seçti. Şimdi Aylin’le ve onun çakma oğluyla kurduğun bu sahte krallıkta mutlu olabilirsin. Ama ikimiz de biliyoruz ki, sen ne yaparsan yap o kadının gözündeki o 'hiçlik' duygusundan asla kurtulamayacaksın."

Aziz’in yüzündeki kaslar gerildi, elindeki kristal bardak parmaklarının arasında titredi. Oğlundan bu gerçekleri duymak, onun o narsist dünyasına indirilen en büyük darbeydi. "Haddini bil, Balamir!" diye kükredi Aziz. "O ringde dövüşmene izin veriyorsam, içindeki o sefil varoş öfkesini kus diye izin veriyorum. Ama bana bir daha o kadından bahsedersen, o ringi de hayatını da başına yıkarım! Şimdi defol gözümün önünden!"

Balamir arkasını dönüp odadan çıkarken, içindeki öfke o kadar büyüktü ki yumruklarından damlayan kanın Şüheda’nın sardığı temiz sargıları kirlettiğini fark etmedi bile. Bu ev bir cehennemdi ve o bu cehennemden sadece ringde yumruk atarak kaçabiliordu.

Cehennem odasından çıkan Balamir, adımlarını zorlukla yukarıya, kendi odasına doğru yönlendirdi. Odasının kapısını kilitlediği an, sırtını ahşaba yaslayıp kara gözlerini kapattı; uzun kirpikleri yorgun yüzüne birer gölge gibi düştü. Üstündeki o kan ve sokak kokan kıyafetleri tek hamlede çıkarıp kendini banyonun soğuk duşunun altına attı.

Duştan çıktığında aynadaki aksine baktı. Yüzündeki morluklara rağmen her zamanki titizliğiyle sinekkaydı tıraş ettiği pürüzsüz cildi, bu evin dayattığı o kusursuz maskenin bir parçası gibiydi.

Üzerine siyah bir tişört geçirdi ve bir doksanlık gövdesini yatağa bıraktı. Tavanı izlerken aklına aniden o rutubetli oda ve tenine dokunan o titrek, ürkek eller geldi. Şüheda... İsmini fısıldadı içinden. Hayatında ilk kez birinin yanında zırhını indirmişti ve bu canını sıkıyordu.

Şehrin diğer ucunda, zaman Balamir için olduğu kadar yavaş akmıyordu. Şüheda için hayat, her sabah uyanmak zorunda olduğu bir hayatta kalma mücadelesiydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

48okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.