Alaca kitap kapağı

5. bölüm / 6

Alaca

Açık yara

Vaveyla Yazarı: Hezal Arcı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Açık yara

Yemek odasındaki ağır meşe masanın etrafında, porselenlere çarpan çatal bıçak seslerinden başka hiçbir ses nefes almıyordu. Oda, her köşesinden güç ve iktidar sızan Aziz’in soğuk otoritesiyle donmuştu. Aziz, masanın başında bir kral gibi oturuyordu. Tam karşısında üvey annesi Aylin ve Balamir’le yaşıt olan üvey kardeşi Berk vardı. Beş yaşındaki küçük Lina bile masadaki bu zehirli sessizliği hissetmiş gibi, oyuncak bebeğinin saçlarını sessizce fısıldayarak tarıyordu.

Aziz’in buz gibi gözleri bir anlığına yemeğinden kalktı ve tam karşısında oturan Balamir’e dikildi. O an, Aziz’in zihnindeki zaman algısı büküldü; sert bakışları Balamir’in yüz hatlarında takılı kaldı ve koskoca adam oturduğu sandalyede yıllar öncesine daldı.

Balamir, tıpkı annesine benziyordu. O fakir ama Aziz’in hayatında gördüğü en büyüleyici, en dik başlı kadına... Aziz onu parasıyla, gücüyle ezmiş, onunla zorla evlenmişti. Ama kadın onun esiri olmayı asla kabul etmemişti. Aziz’in gözlerinin önüne, o yağmurlu gecenin kâbus gibi çöken görüntüsü geldi: Balamir henüz iki yaşındayken, annesinin onu koynuna sarıp konaktan kaçmaya çalıştığı o an... Kadının gözlerindeki o çaresiz ama pes etmeyen vahşi parıltı, Aziz’in hafızasından asla silinmeyen en büyük yenilgisiydi.

Aziz daldığı o karanlık geçmişten, elindeki gümüş çatalı masaya sertçe bırakarak sıyrıldı. Çıkan tok ses, odadaki herkesin irkilmesine yetti. Gözlerini doğrudan Balamir’in gözlerine dikti.

"Yemeğin bittiyse arkadaki hobi evine gel," dedi, sesi bir emirden ziyade kaçışı olmayan bir hüküm gibiydi. "Baş başa konuşacağız."
Aziz odadan çıkarken, Aylin gergin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Berk ise tabağıyla oynamaya devam etse de dudaklarının kenarındaki o gizli, kibirli kıvrılmayı saklayamıyordu. Küçük Lina, babasının gidişiyle elindeki bebeği masaya bırakıp abisi Balamir’e ürkek gözlerle baktı. Balamir, sandalyeyi geriye doğru itti. Masadakilere tek bir kelime bile etmeden, babasının arkasından bahçeye doğru yürümeye başladı.
Gece serindi. Bahçenin uzak köşesinde, Aziz’in iş stresinden kaçmak ve güya ahşap işleriyle uğraşmak için yaptırdığı küçük hobi evi duruyordu. Dışarıdan bakıldığında mütevazı bir kulübeyi andırsa da, içindeki her bir alet ve mobilya Aziz’in lüks tutkusunu yansıtıyordu. Balamir kapıyı açıp içeri girdiğinde, içeride taze kesilmiş ahşap ve cila kokusu vardı. Aziz, ortadaki çalışma tezgahının arkasında durmuş, elindeki antika bir keskiyi temizliyordu.
Balamir kapıyı arkasından kapattı ama babasına doğru yaklaşmadı. Aralarındaki mesafe, yıllardır aşamadıkları o uçurumun ta kendisiydi.
Aziz elindeki keskiyi tezgahın üzerine yavaşça bıraktı. Metalin ahşaba vurma sesi kulübede yankılandı. Başını kaldırdı, gözlerinde o hiçbir gücü paylaşmak istemeyen, her şeyi kontrol altında tutmaya programlanmış soğuk adam vardı.
"Burada bizi bölecek kimse yok, Balamir," dedi, ses tonu masadakinden çok daha tehlikeli bir sakinliğe bürünmüştü. "Annen gibi arkamdan iş çevirmeye kalkma, buna asla müsaade etmem. Şimdi bana tek bir seferde ve dürüstçe söyle: O para nereye gitti?"

Kulübenin içindeki cila ve taze kesilmiş ahşap kokusu, dışarıdaki temiz gece havasına inat Balamir’in ciğerlerini yakıyordu. Aziz, tezgahın arkasında adeta tahtında oturan bir yargıç gibiydi; gözlerindeki mutlak güç arzusu, oğlunun sessizliği karşısında yavaş yavaş zehirli bir öfkeye dönüşüyordu. Aziz için itaat her şeydi; paranın miktarı değil, kendi otoritesinin sarsılma ihtimali onu çıldırtıyordu. Karşısında duran bu çocukta, yıllar önce diz çöktüremediği o fakir ve dik başlı kadının gölgesini görüyordu.
Balamir ise tamamen başka bir boyuttaydı. İçinde kopan fırtınalara rağmen dışarıdan bir heykel kadar hareketsiz ve dilsiz duruyordu. Sırtındaki yük, babasının parasından çok daha ağırdı. Paranın nereye gittiğini söylerse, korumaya çalıştığı o her neyse (ya da her kimse) paramparça olacaktı. Babasının gözlerinin içine bakarken hissettiği şey korku değildi; saf, katıksız bir yabancılaşmaydı. Kendi kendine yemin etmişti: Bu adama tek bir kelime, tek bir savunma bile vermeyecekti. Onun sessizliği, babasının iktidarına vurabileceği en büyük darbeydi.
Aziz, oğlunun yüzündeki o sarsılmaz, donuk ifadeyi gördükçe damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. Karısının o kaçmaya çalıştığı gecedeki bakışının aynısıydı bu. Kontrolü kaybetmenin verdiği o vahşi dürtüyle tezgahın kenarında duran, özenle cilalanmış koyu renkli ceviz değneğe uzandı. Sert ahşabı kavrayışı, yılların birikmiş hıncını taşır gibiydi.
"Bana cevap vereceksin!" diye kükredi Aziz. Sesi hobi evinin ahşap duvarlarında yankılandı.
Balamir tek bir adım bile gerilemedi. Gözlerini kırpmadı bile.
Aziz, öfkesine yenik düşerek ceviz değneği havaya kaldırdı ve büyük bir hızla Balamir’in sırtına indirdi. Ağır ahşabın ete ve kemiğe çarpışından çıkan o tok, korkunç ses kulübenin içinde patladı. Darbenin şiddetiyle Balamir’in gövdesi öne doğru sarsıldı, nefesi kesildi. Ciğerlerindeki bütün hava bir anda boşalmıştı. Sırtına yayılan yangın, derisini kavurarak kemiklerine kadar işledi.
Ama Balamir tek bir çığlık atmadı. Dudaklarından acı bir inleme bile dökülmedi. Dişlerini birbirine o kadar sert kenetledi ki çene kemikleri dışarıdan sayılacak raddeye geldi. Başını ağır ağır tekrar kaldırdı, gözlerindeki o dik kafa ve meydan okuyan ifade milim değişmemişti. Doğruldu, üzerindeki ceketi düzeltti ve babasının gözlerinin içine bakmaya devam etti. Tek bir kelime bile etmedi. Onun bu mutlak sessizliği, Aziz’in indirdiği darbeden çok daha ağır bir şekilde kulübede asılı kaldı.

Aziz, elindeki değneği daha da sıkarak Balamir’e doğru bir adım daha yaklaştı. Oğlunun sırtındaki o ağır darbeye rağmen sergilediği sarsılmaz dik duruş, onun otoritesine indirilmiş en büyük darbeydi. Aziz’in nefes alışverişleri hızlanmıştı; gözlerinde sadece öfke değil, aynı zamanda delirten bir çaresizlik vardı.
"Neden anlamıyorsun?" diye kükredi Aziz, sesi bu kez daha derinden, adeta yaralı bir canavar gibi geliyordu. "Ben ne yaptıysam bu aile için, senin için yaptım! Sen benim kanımdansın, benim oğlumsun. Bu zayıf, bu aciz tavırları bırakacaksın. Benim gibi dik durmayı, gücü elinde tutmayı, gerekirse acımasız olmayı öğreneceksin! Seni bu dünyaya hükmetmen için büyütüyorum ben!"
Balamir, babasının bu "güç ve güçlülük" tiradını dinlerken zihninde bambaşka bir dünyanın kapıları aralandı. Babası onun kendi kopyası olmasını istiyordu; acımasız, soğuk ve iktidar düşkünü bir canavar. Ama Balamir’in ruhunun derinliklerinde, babasının asla yok edemediği o şefkatli geçmiş saklıydı.
Gözlerinin önüne annesinin o narin elleri geldi. Babasının her aşağılamasından, her eziyetinden sonra Balamir’i bağrına basıp, "Sen asla onlar gibi olma oğlum, sevgiyi sakın unutma," diye fısıldayışı kulaklarındaydı. Annesi, onu bu vahşi dünyadan korumak, sevgi dolu, vicdanlı bir insan olarak büyütmek için canını dişine takmıştı. Ve sırf bu yüzden, Aziz’in o karanlık, bükülmez otoritesine boyun eğmediği için hep zarar görmüştü. Aziz, kadını ruhsal ve fiziksel olarak ezmeye çalışmış, onu kendi istediği kalıba sokamadığı için her gün biraz daha tüketmişti.
Balamir, sırtındaki yangının acısını tamamen unuttu. O yangın, şimdi kalbindeki intikam ve sadakat ateşine dönüşmüştü. Annesinin hatırasına, onun uğradığı tüm haksızlıklara ve döktüğü her damla gözyaşına ihanet etmeyecekti. Bu adama dönüşmek, annesinin katiliyle iş birliği yapmak demekti.
Aziz, değneği tekrar havaya kaldırdı. "Bana boyun eğeceksin, Balamir!"
Balamir, gözlerini babasının gözlerine kenetledi. Bakışlarında ne bir korku kırıntısı vardı ne de teslimiyet. Dudakları titse de, içindeki o yıkılmaz kale nihayet dile geldi. İlk kez konuştu ama bu bir cevap değil, bir yemindi.
"Asla," dedi Balamir, sesi fısıltı kadar kısık ama hobi evini yıkacak kadar güçlüydü. "Beni ne kadar kırarsan kır, ne kadar vurursan vur... Asla senin gibi bir canavar olmayacağım, baba. Sana asla teslim olmayacağım."
Aziz, duyduğu bu kelimelerle adeta felç olmuş gibi kalakaldı. Kaldırdığı değnek havada asılı kalırken, Balamir arkasını döndü. Sırtındaki keskin sızıya aldırmadan, adımlarını bir an bile bozmadan hobi evinin kapısını açtı ve gecenin soğuk karanlığına doğru yürüdü.

Balamir “Hazır ol seni almaya geleceğim bu gece” yazdıktan sonra telefonu deri ceketin cebine attı.

Aynı dakikalarda, şehrin varoş sayılan, rutubet kokulu dik yokuşlarından birindeki dökülen bir gece kondu dairesinde Şüheda, yatağına uzanmış, kablosu kopmasın diye bantla tutturduğu kulaklığından sızan hafif bir melodinin ritmine bırakmıştı kendini.
Odası küçüktü; boyası yer yer çatlamış duvarlar, köşede üst üste dizilmiş eski üniversiteye hazırlık kitapları ve pencereden içeri sızan sokak lambasının cılız sarı ışığında huzur vericiydi. Gelen bildirim sesiyle irkildi ve ekranı açar açmaz,
Şüheda kulaklığı tek hamlede çıkarıp fırlattı. Ekranda beliren o yabancı ismi ve o tek satırlık mesajı gördüğü an, odadaki bütün oksijen bir anda çekilmiş gibi nefesi boğazında tıkandı. Parmak uçlarından başlayıp buz gibi bir dalga halinde kalbine yürüyen o ürperti, genç kızın oturduğu yerde kalakalmasına neden oldu.
"Seni almaya geleceğim..."
Elleri titreyerek telefonu kavradı. Gözleri ekrandaki harfler arasında mekik dokurken zihni vahşi bir labirentin içine düşmüştü. Kimdi bu adam? En önemlisi, faturasını bile bazen geciktirerek ödediği, sadece çok yakınlarının ve iş aradığı birkaç yerin bildiği bu şahsi telefon numarasını nasıl bulmuştu? Aziz’in oğlu olması, onun gibi devasa bir zenginin, Şüheda gibi sıradan bir insanın gizliliğini saniyeler içinde çiğneyebileceği anlamına mı geliyordu? Zenginlerin dünyasında fakirlerin hayatı, istedikleri an karıştırabilecekleri bir sayfa gibiydi demek ki. Bu numaranın gizliliği, Şüheda’nın bu hayattaki en güvenli, kendine ait tek kalesiydi; şimdi o kalenin duvarlarında kocaman, karanlık bir çatlak belirdiğini hissediyordu.
Korku, zehirli bir sarmaşık gibi Şüheda'nın boğazını sıkarken odanın içinde çaresizce volta atmaya başladı. Gitmemek bir seçenek miydi? Tabiki de hayır.

Saatlerdir bomboş oturduğunu farkeder farketmez harekete geçti.
Şüheda, dökülen gardırobunun aynasında kendi aksine bakarken kalbinin ritmini düzene sokmaya çalıştı. Bu gece, sıradan bir gece olmayacaktı; hissettiği o tekinsiz ürperti ona bunu çok net fısıldıyordu. Balamir’in o ezici gücüne ve sınırsız zenginliğine karşı durabilmek için, en azından dışarıdan güçlü görünmek zorundaydı.
Yatağının üzerine hazırladığı kıyafetleri tek tek giymeye başladı. Vücudunu sıkıca saran, hatlarını belli eden siyah dar bir pantolon çekti üzerine. Üstüne, dokusu sert ama duruşu net olan beyaz fitilli bir bluz geçirdi. Beyazın o masumiyeti, aynadaki solgun yüzünü biraz olsun canlandırmıştı. En son, abisinin eski günlerden kalma, omuzları biraz geniş gelen ama ona adeta bir zırh gibi güven veren siyah deri ceketini giydi. Fermuarını yarıya kadar çekip aynaya tekrar baktı.
Sıra saçlarına gelmişti. Omuzlarından aşağı dökülen dalgalı kestane rengi saçlarını taradı. Hepsini kapatmak istemedi; saçlarının üst kısmını arkada sıkı bir tokayla toplarken, kalan yarısını omuzlarına serbestçe bıraktı. Bu haliyle hem korumasız bir genç kız gibi narin, hem de fırtınaya göğüs germeye hazır bir savaşçı gibi kararlı duruyordu.
Tam odadan çıkmak üzereydi ki, gözü şifonyerin üzerindeki küçük el çantasına takıldı. Bilgisayar ekranında gördüğü o paravan şirket belgeleri, abisinin aniden ortadan kaybolan kumar borçları... Kafasında şimşekler çaktı. Balamir'in o tekinsiz, karanlık dünyasından gelen mesajı düşündü. Bir zengin çocuğu onun gibi bir fakir kızın kapısına bu saatte geliyorsa, arkasında mutlaka kanlı veya tehlikeli bir mevzu olmalıydı.
Hızla banyoya yöneldi. Ecza dolabını açtı. İçinden bir rulo sargı bezi, küçük bir şişe batikon, yara bandı ve ağrı kesici ampuller çıkardı. Hepsini çantasının dibine acilen yerleştirdi. Neden yaptığını tam olarak bilmiyordu; belki de sadece bir kadınsal önseziydi bu. Çantanın fermuarını çekerken derin bir nefes aldı, dudaklarından dökülen tek bir kelime odanın rutubetli duvarlarında yankılandı: her şey güzel olacak, artık hayatının kontrolü onda olacaktı söz vermişti kendine bir zırh gibi ağır ve dirayetli olacaktı.

Merdiven ayaklarının gıcırtısını bastırmaya çalışarak apartmanın ağır, paslı demir kapısına doğru inmeye başladı. Her basamakta, dışarıdaki sokaktan yükselen o uğultulu, yırtıcı motor sesinin kendi mahallesinin sessizliğini nasıl bıçak gibi yardığını duyabiliyordu. Balamir gelmişti.

Evin eski, paslı demir kapısı gıcırtıyla aralandığında, Şüheda gecenin ayazıyla yüz yüze geldi. Sokak lambasının cılız, titrek ışığı dar sokağı ancak parça parça aydınlatabiliyordu. Tam o sarı ışığın bittiği yerde, karanlığın koyuluğundan sıyrılan iri yarı, heybetli bir silüet belirdi. Balamir, simsiyah motorunun üzerinde, adeta o karanlığın bir parçası gibi duruyordu. Geniş omuzları, bükülmez duruşu ve yüzündeki o tavizsiz ifade, Şüheda’nın içindeki korkuyu aniden tırmandırdı. Bu adam, kendi güvenli ama dar dünyasına ait olamayacak kadar büyük, tekinsiz ve ezici bir gücü temsil ediyordu.
Balamir ise kapının eşiğinde duran kıza baktığı an, zihnindeki o sert, planlı cümlelerin anlık olarak dağıldığını hissetti. Şüheda, o mütevazı mahallenin yoksul gölgesinde, siyahlar içerisinde kelimenin tam anlamıyla göz alıcı duruyordu. Siyah dar pantolonu ve deri ceketinin sertliğine tezat oluşturan o beyaz fitilli bluz, kızın narin tenini ve saf masumiyetini bir elmas gibi ortaya çıkarmıştı. Omzundan aşağı dalgalar halinde dökülen kestane rengi saçları, rüzgarda hafifçe savrulurken Balamir, karşısında sadece ürkek bir mağdur değil; bu geceki fırtınaya kendi zarafetiyle meydan okuyan bir kadın gördü.
Balamir, aralarındaki bu sessiz süzüşmeyi bozarak motorun arkasına asılı olan mat siyah kaskı tek eliyle kavradı ve kıza doğru uzattı. Hareketi sert ve mesafeliydi ama gözlerini kızın üzerinden ayırmıyordu. Şüheda, bir an duraksadı. O güçlü elin uzattığı kaska bakarken, sanki kendi özgürlüğünü teslim ediyormuş gibi hissetti. Parmakları titreyerek, çekinerek uzandı ve kaskın soğuk yüzeyini kavradı.
"Ben..." dedi Şüheda, sesi gecenin ayazında titredi. "Hızdan çok korkarım. İlk defa bineceğim."
Balamir’in dudaklarının kenarında, karanlığın gizlediği belli belirsiz bir kıvrılma belirdi. Bu korku, onun dünyasında bir zayıflık değil, Şüheda’nın henüz kirletilmemiş doğallığının bir kanıtıydı. Sesi, motorun homurtusunu kesen derinden bir tona büründü: "Korkma. Sadece sıkı tutun."
Şüheda, kaskı başına geçirip motorun arkasındaki koltuğa ürkekçe tırmandı. Oturduğu an, altındaki makinenin gücüyle sarsıldı. Motor asfalttan çığlıklar kopararak o dar yokuştan aşağı, ana caddeye doğru fırladığında, Şüheda hayatında hiç hissetmediği bir sürat dalgasının altında kaldı. Rüzgar bir kırbaç gibi yüzüne çarparken, düşme korkusu zihnindeki tüm diğer endişeleri sildi. Başka hiçbir seçeneği kalmadığını anlayarak kollarını Balamir’in beline doladı, gövdesini onun o geniş sırtına tamamen yasladı ve gözlerini sımsıkı kapattı.
Tam o anda, Şüheda’nın duyuları tek bir noktada düğümlendi: Balamir'in kokusu. Erkeğin teninden yükselen, hırçın bir deniz esintisi ile gizemli bir sis bulutunun birleşimini andıran o pahalı, asil parfüm, Şüheda’yı iyiden iyiye sarmalamıştı. Bu koku, korkunun ortasında tuhaf bir şekilde ona güven veriyor, içindeki panik dalgasını yatıştırıyordu. Fakir mahallesinin rutubet kokusundan sonra, bu koku Şüheda için tamamen başka bir evrenin, gücün ve cazibenin kokusuydu.
Balamir ise kızın kollarını beline dolamasıyla birlikte, sırtındaki o taze, derin yaranın üzerinde ani ve keskin bir acı hissetti. Babasının indirdiği ceviz değneğin açtığı yara, kızın baskısıyla yeniden kanamaya başlamıştı. Dişlerini birbirine kenetledi, acıdan gözleri kısıldı; içinden bir inleme koyuvermek geçti ama bunu yapmadı. Aksine, arkasındaki narin bedenin korkudan titrediğini, kendisine sığınmaktan başka çaresi olmadığını hissettiğinde, içindeki o sert canavar yumuşadı. Şüheda’nın parfüme karışan o masum nefesini omuzlarında hisseden Balamir, elini gaz kolundan yavaşça çekti.
Motorun o yırtıcı uğultusu sakin bir mırıltıya dönüşürken, Balamir sürati iyice düşürdü. Şüheda’nın korkusunu hafifletmek için, kendi acısını hiçe sayarak yavaşlamıştı. Şüheda, motorun sakinleştiğini ve hızın azaldığını fark edince gözlerini yavaşça araladı. Şehrin akıp giden ışıkları altında, bu karanlık adamın arkasında, onun deniz ve sis kokan dünyasında, tehlikeli ama geri dönüşü olmayan bir yolculuğun tam kalbindeydi.

Motor, şehrin çeperindeki terk edilmiş sanayi sitesinin en karanlık çıkmazına saptığında, Şüheda gözlerini tamamen açmıştı. Etrafta ne bir sokak lambası vardı ne de hayat belirtisi; sadece paslanmış sac levhalar, devrilmiş variller ve beton çatlaklarından fışkıran yaban otları görünüyordu. Balamir, motoru devasa, pas rengi demir kapıları olan eski bir antreponun önünde durdurdu. Burası, zamanın ve hukukun unuttuğu, sadece gecenin kurallarının işlediği eski bir boks deposuydu.
Balamir motordan indiğinde, Şüheda da kaskını çıkararak çekingen adımlarla onu takip etti. Ayak bastığı her zemin, sanki bastırılmış bir öfkeyle sallanıyordu. Ağır demir kapı aralandığında, içeri sızan cılız ışıkla birlikte deponun asıl çehresi Şüheda’nın yüzüne bir tokat gibi çarptı.
Deponun içi, hiyerarşinin ve ilkel gücün hüküm sürdüğü vahşi bir mabet gibiydi. Tavan o kadar yüksekti ki, yukarıda asılı olan eski, sarı projektörler aşağıyı tam aydınlatamıyor, devasa gölgeler yaratıyordu. Havada katı bir rutubet, ucuz sigara dumanı, ter ve çiğ kan kokusu asılıydı. Tam ortada, etrafı kalın, paslı zincirlerle çevrilmiş metal bir boks ringi duruyordu. Ringin brandası, yılların birikmiş kan ve ter lekeleriyle kararmıştı. Etrafta, üstü çıplak, dövmeli, yüzleri yara izleriyle dolu onlarca adam vahşi bir iştahla bağırıyor, paralarını havada sallayarak yasa dışı bahisler oynuyorlardı. Fakir ama kendi halinde namuslu mahallesinden sonra, Şüheda hayatında ilk kez böylesine karanlık, insani duygulardan arınmış bir yeraltı dünyası görüyordu. İçini kaplayan o derin çekingenlikle içgüdüsel olarak Balamir’e daha da yakınlaştı.
Şüheda’nın bu şaşkın ve ürkek halini gören Balamir, başını hafifçe kıza doğru eğdi. Tam o anda, tavan lambasının çiğ ışığı Balamir’in yüzüne vurduğunda, Şüheda onun gözlerinde daha önce hiç görmediği bir şey fark etti. Balamir’in o bükülmez, soğuk gözlerinde, buradaki vahşi atmosfere ait, adeta şeytani bir parıltıoynaşıyordu. Bu parıltı, onun sadece bir iş adamının oğlu olmadığını, bu kanlı ringlerin, bu acımasız sokakların da gizli hükümdarı olduğunu bağırıyordu. O şeytani parıltı korkutucuydu ama aynı zamanda bu tekinsiz kalabalığın içinde Şüheda’yı koruyabilecek tek kalkandı.
Balamir, kızın titreyen omuzlarına bakıp sesini alçalttı; sesi deponun gürültüsünü yırtan buz gibi bir netlikteydi:
"Burası gerçek dünya, Şüheda. Aziz’in parıltılı plazalarında insanları kağıt üstünde öldürürler. Burada ise her şey çıplaktır. Şimdi arkamdan gel ve gözlerini benden ayırma."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.