4. bölüm / 6
AlacaSansürsüz teklif
Bölümler 6Şu an: Sansürsüz teklif
Okul kapısından çıktıktan sonra, koridorun o boğucu ve dedikodulu havası arkalarında kalmış, yerini haziran ayının o tanıdık, serbest sokak kokusuna bırakmıştı. Banu yol boyunca susmak bilmemiş, baloda ne giyeceğinden, Alya’nın sinirlendiğindeki o komik yüz ifadesine kadar her şeyi taklit ederek Şüheda’yı güldürmeyi başarmıştı. Şüheda, arkadaşının bu bitmek bilmeyen enerjisi sayesinde iki gündür omuzlarına çöken o görünmez dünyadan biraz olsun uzaklaştığını hissediyordu.
Kendi mahallelerinin o dar, Arnavut kaldırımlı sokağına girdiklerinde, köşedeki boş arsadan yükselen çocuk bağrışları kulaklarına doldu. Mahallenin çocukları, iki taşla kale kurmuş, patlak bir plastik topla hararetli bir maç yapıyorlardı.
"Şüho abla! Banu abla! Pas verin!" diye bağırdı küçük Ali, ayağından kaçırdığı top Şüheda’nın önüne doğru yuvarlanırken.
Şüheda, sırtındaki ağır okul çantasını ve kolunun altındaki edebiyat defterini ani bir refleksle Banu’nun kucağına bıraktı. Üzerindeki o ağır, mesafeli lise kimliğinden sıyrılmak ister gibi topa doğru koştu. Parmak arası terlikleriyle topu sürmeye çalışan Ali’nin üzerinden şık bir çalımla topu kaptı. Banu bankın kenarına oturmuş, kucağındaki çantalarla çığlık çığlığa tezahürat yaparken; Şüheda çocukların arasına karışmış, tozu dumana katarak top koşturuyordu. Bir anlığına ne Neco’nun borcu kalmıştı aklında, ne de yemekhanedeki o buz gibi bakışlar. Sadece çocukların saf neşesi ve haziran güneşinin alınlarında biriktirdiği o tatlı ter damlaları vardı.
Tamam, tamam! Bu kadar eğlence yeter, yoksa akşam vardiyasına geç kalacağım," diyerek nefes nefese oyundan çekildi Şüheda. Çocukların arkasından hayal kırıklığıyla homurdanmasına gülerek Banu’dan çantalarını geri aldı. Banu’yla köşede vedalaşıp kendi evinin olduğu, daha tenha ve gölgeli sokağa doğru yöneldi.
Ancak sokağa adım atar atmaz, mahallenin o güvenli havası yerini tekinsiz bir soğukluğa bıraktı. Evinin kapısına birkaç metre kala, yolun kenarına park etmiş, camları tamamen siyah filmli, ağır ve lüks bir sedan araç dikkatini çekti. Şüheda’nın adımları gayriihtiyari yavaşladı.
Tam kapının önüne geldiğinde, arabanın kapıları aynı anda açıldı ve içinden takım elbiseli, yüzlerinde mahallenin çocuklarına hiç benzemeyen o çiğ ve karanlık ifadeyi taşıyan iki adam indi. Şüheda geri kaçmaya yeltendi ama adamlar çoktan etrafını sararak onu duvarla aralarına sıkıştırmıştı. Giriş katındaki evlerin pencereleri kapalıydı; sokak bir anda ıssızlaşmıştı.
"Şüheda, değil mi?" dedi adamlardan daha uzun ve esmer olanı. Sesi, derinden gelen, tehditkar bir fısıltı gibiydi. "Neco abinin selamı var. Kendisi biraz... kayıplara karıştı da. Ama arkasında bıraktığı hesabı birilerinin kapatması gerekiyor."
Şüheda’nın sırtı soğuk tuğla duvara yaslandı. Kalbi boğazında atıyordu. "Benim... benim hiçbir şeyden haberim yok. Neco nerede bilmiyorum," diye kekeledi, defterini göğsüne daha sıkı bastırarak.
Diğer adam, cebinden çıkardığı gümüş bir çakmağı ritmik bir şekilde çakıp söndürürken Şüheda’ya doğru eğildi. Ağzından çıkan sigara kokusu genç kızın yüzüne vurdu. "Neco’nun nerede olduğu bizi ilgilendirmez ufaklık. Bizi ilgilendiren, o hesaptaki sıfırlar. Abine söyle, ya da sen bir yerlerden bul buluştur... Sadece birkaç gün kaldı. O süre bittiğinde, bu sokaklar senin için dünkü kadar neşeli olmaz. Anladın mı?"
Tam o sırada, sokağın başından derinden gelen, adeta yeri göğü inleten bir motor kükremesi duyuldu. Siyah, devasa bir yarış motosikleti, sokağın virajını neredeyse yan yatarak aldı ve adamlara doğru hızla atıldı. Motorun çıkardığı o vahşi ses, sokaktaki yankıyla birleşip kulakları sağır edecek bir seviyeye ulaştı.
Motosiklet, adamların tam önünde, arka tekerleğini sertçe kaydırarak ve arkasında siyah bir lastik izi bırakarak durdu. Sürücü, tek bir hamlede kaskının siyah vizörünü yukarı kaldırdı.
Kaskın altından çıkan o keskin, çelik grisi gözler doğrudan adamların üzerine kilitlendi. Gelen, Balamir’den başkası değildi. Üzerindeki siyah deri ceketi ve sargısı daha yeni sökülmüş, parmak boğumları hâlâ kızarık olan eliyle motorun gazını hafifçe yokladı. Motor yeniden kükredi.
Balamir, motordan inmeden, kafasını hafifçe yana eğerek adamlara baktı. Ses tonu, altındaki motorun sesinden çok daha tehlikeli ve soğuktu.
"Yanlış mahallede, yanlış kıza çarptınız," dedi Balamir. Gözlerinde, yemekhanedeki o yırtıcı öfkenin aynısı, hatta daha büyüğü parıldıyordu. "Şimdi o ellerinizi arabanıza bindirin ve bu sokaktan siktir olup gidin. Bir dahaki sefere uyarımı motorla yapmam."
Adamlar, karşılarında tek başına motorun üstünde duran bu genç adamı görünce önce şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Mahallenin bu ıssız, gölgeli sokağında kendilerine meydan okunmasına alışkın değillerdi. Üzerlerindeki ucuz, parıltılı kumaştan takım elbiseler, boyunlarındaki kalın altın zincirler ve yeraltının o kirli dünyasından aldıkları o fütursuz özgüvenle Balamir'e doğru bir adım attılar.
Çakmakla oynayan, yüzünün sağ tarafında eski bir jilet izi taşıyan adam, pis bir sırıtışla öne çıktı. "Lan sen kimsin? Çık git yoluna enik, arabana biner siktir olup gidersin falan... Burası senin o zengin züppe mahallelerine benzemez. Kafanı kırıp motorunun arkasına bağlarız seni," diyerek elini Balamir'in omzuna doğru savurdu.
Bu, adamın hayatında yaptığı en büyük hata oldu.
Balamir, daha adamın eli omzuna bile değmeden, motorun üzerinden akılalmaz bir hızla ve yaydan çıkan bir ok gibi fırladı. Hareket o kadar ani ve pürüzsüzdü ki, Şüheda adamın neye uğradığını bile anlayamadığını gördü. Balamir, ringlerde dövülmüş, daha yeni sargıdan çıkmış o nasırlı, sert sağ yumruğunu, jilet izli adamın tam çenesine oturttu.
Çat!
Yemekhanedeki o sessizliği yırtan sesten çok daha kırıcı, kemikli bir ses yankılandı sokakta. Adam, yediği darbenin şiddetiyle adeta havada yarım tur dönerek lüks sedan arabanın kaportasının üzerine yığıldı. Burnundan ve patlayan dudağından sızan kan, siyah arabanın üzerine damlarken, diğer adam dehşetle arkaya doğru bir adım attı ve elini belindeki silaha götürmeye yeltendi.
"Dene," dedi Balamir. Sesi, sokağın duvarlarına çarpıp donan buz gibi bir tehditti. "O silahı oradan çıkardığın an, seni o arabanın altına gömerim."
Balamir, ceketinin iç cebine elini uzattı. Çıkardığı deri cüzdanın içinden, üzeri resmi mühürlü ve boş olan, ancak Alaz Holding’in o çiğ, sınıfsal gücünü taşıyan kıymetli bir çek yaprağını parmaklarının arasına aldı. Cebinden çıkardığı şık, siyah dolma kalemle çekin üzerine arkasındaki holdingin güvencesini simgeleyen, adamların hayatları boyunca bir arada göremeyeceği, Neco'nun borcunu katlayarak aşan yüklü bir miktaryazdı. Kalemi sertçe kapatıp ceketine koydu.
Balamir, yerdeki adamın saçından kavrayıp başını arabanın kaportasından kaldırdı. Adamın gözleri kaymış, bilinci yarı açık şekilde bakıyordu. Balamir, üzerine astronomik rakamlar yazdığı o çeki, adamın kanlı suratına sertçe çarptı. Çek yaprağı, adamın yüzündeki taze kana yapışarak orada asılı kaldı.
"Bu çektiğin senedin, o peşinde koştuğunuz borcun on katı," dedi Balamir, adamın yüzüne doğru eğilerek. Kelimeleri adeta zehir damlatıyordu. "O parayı Alaz Holding’in kasasından tahsil edeceksiniz. Ama o paradan tek bir kuruş harcamadan önce şunu o kalın kafanıza sokun: Şüheda’nın adını bir daha ağzınıza alırsanız, parayı harcayacak bir canınız kalmaz. Şimdi patronunuza gidin ve ona Balamir Alaz’ın selamını iletin. Siktirin gidin!"
Diğer adam, arkadaşını yerdeki kanların arasından apar topar kaldırıp arabanın yolcu koltuğuna bindirirken elleri titriyordu. "Alaz" adını duymak, mahallenin o azılı tetikçilerinin bile dizlerini bağlamaya yetmişti. Araba patinaj çekerek, sokağın tozunu dumana katarak hızla uzaklaştı.
Sokakta sadece motorun rölantideki o boğuk kükremesi ve Şüheda’nın korkudan hızlanan nefes sesleri kaldı. Balamir, sargısı yeni çıkmış elinin arkasıyla çenesine sızan hafif kanı sildi ve yavaşça arkasına, duvara sinmiş olan Şüheda’ya döndü. Gözlerindeki o vahşi, sınır tanımaz öfke henüz yatışmamıştı.
Arabanın çıkardığı toz bulutu sokağın tenhalığında yavaşça dağılırken, geriye sadece Balamir’in motorunun o boğuk, tehditkar rölantisi kalmıştı. Şüheda, sırtını dayadığı o soğuk tuğla duvardan güç almaya çalışarak doğruldu. Kalbi hâlâ göğüs kafesini yırtmak ister gibi çarpıyordu ama içindeki korku, yerini hızla saf bir öfkeye ve gurur kırıklığına bırakıyordu.
Şüheda’nın dalgalı kestane saçları rüzgarda savrulurken, kirpiğinin ucuna gelen gözyaşını saklamaya kararlıdır. Bakışlarını sertçe Balamir’e dikti. Gözlerindeki o yaşın zayıflık olarak algılanmasını istemiyordu. O çiğ sınıfsal gücün, bir kağıt parçasıyla insanların hayatını satın alma rahatlığının karşısında ezilmeyecekti.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diye haykırdı Şüheda. Sesi, sokağın dar duvarlarında yankılandı. "Neden yaptın bunu? Kimsin sen benim hayatıma böyle bir zorba gibi çöküyorsun? O adamların önüne o parayı atarken ne düşünüyordun? Ben o borcun altında ezilirken, şimdi senin o kibirli holdinginin kölesi mi olacağım? Soruyorum sana, nasıl ödeyeceğim ben bu parayı? Benim senin dünyandaki o lüks rakamlarla ödeyecek bir hayatım yok!"
Balamir, Şüheda’nın bu dik başlı, gururlu öfkesi karşısında tek bir adım bile geri atmadı. Motorun üzerinden yavaşça indi, kaskını gidonun üzerine bıraktı. Yüzündeki o soğuk, aşılmaz maske geri gelmişti ama gözlerinde Şüheda’yı tamamen esir alan tekinsiz bir parıltı vardı. Üzerine doğru yürüdü, aralarındaki mesafeyi tamamen kapatıp genç kızın kaçacak yerini bırakmayana kadar yaklaştı.
"Bana borçtan bahsetme, Şüheda," dedi Balamir. Sesi, derinden gelen ve itiraz kabul etmeyen bir fısıltıydı. "O adamlar seni o duvara çivilediğinde ne kadar çaresiz olduğunu ikimiz de gördük. Şimdi karşıma geçip o varoş gururunu bana satmaya kalkma."
Şüheda çenesini dikleştirdi. "Sana borçlu kalmaktansa o adamların kurşununu yemeyi tercih ederdim. Bu borç nasıl ödenecek Balamir? Söyle!"
Balamir, dudaklarının kenarındaki o çiğ, alaycı tebessümle Şüheda’nın yüzüne doğru eğildi. Aramızda hiçbir gizem, hiçbir yalan kalmayacak der gibi doğrudan gözlerinin içine baktı.
"Sana sansürsüz teklif," dedi Balamir, kelimelerin üzerine basa basa. "Bu, o gecenin yarım kalan anlaşmanın ödemesi. O yüzden bana hiçbir şey ödemeyeceksin. Ama artık kuralları ben koyuyorum. Bu andan itibaren, ringe çıktığım her gece, o karanlık maçlara benimle birlikte gitmek zorundasın. Benim yanımda, benim gölgemde duracaksın. Berk’in de, o peşindeki itlerin de senin Alazların koruması altında olduğunu görmesi gerekiyor. Ödemen, benim yanımda durduğun o saatler olacak."
Şüheda işittiği bu kelimelerle sarsıldı. Balamir, o karanlık kafes dövüşlerinin, o yasadışı dünyanın içine kendisini bir kalkan, belki de Berk’e karşı bir meydan okuma olarak çekiyordu. Teklifin çiğliği ve sansürsüzlüğü yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı ama kirpiğinin ucundaki o gözyaşı hâlâ düşmemişti.
Şüheda, duyduklarının ağırlığıyla sarsılsa da geri adım atmadı. Gözlerini, karşısındaki o aşılmaz duvar gibi duran çocuğun gözlerine dikti.
"Tüm bunları neden yapıyorsun?" diye sordu Şüheda, sesi bu kez öfkeyle değil, derin bir anlam arayışıyla kısılarak. "Ne işin vardı senin burada, benim mahallemde? Neden beni takip ediyorsun, neden hayatımın ortasına böyle bir bomba gibi düşüyorsun?"
Balamir, Şüheda’nın bu peş peşe gelen soruları karşısında bir an duraksadı. Sokağın köşesindeki kırık sokak lambasının cılız ışığı, akşamüstünün karanlığıyla birleşirken Balamir’in üzerine vurdu. Konuşurken keskin yüz hatları gerildi ve o sert, tavizsiz ifadesinin altında, yanağında belli belirsiz bir gamze belirdi. O gamze, onun bu karanlık ve acımasız maskesinin ardında, kimselere göstermediği insani bir yanın fısıltısı gibiydi. Ama sesindeki o çelik ton değişmedi.
"Kimseye borçlu kalamazdım, Şüheda. Hele ki sana," dedi Balamir, adımlarını yavaşça motora doğru yönlendirerek.
Rahat durmayacaklarını biliyordum. Arkandan iş çeviren o Neco iti yüzünden başının ne kadar belada olduğunu araştırdım. Ve bu adamlara olan borcunuzu öğrendim."
Balamir kaskını eline alıp Şüheda’ya doğru döndü. Atmosfer, sokağa çöken o koyu lacivert karanlıkla birlikte iyice tekinsiz bir hal almıştı. Uzaktan bir yerlerden bir sokak köpeğinin havlaması ve eski ahşap evlerin gıcırtısı duyuluyordu.
"Ben Alaz’ım," diye devam etti Balamir, gözlerini kısmadan. "Benim olduğum yerde hesabı başkası kesemez. O adamların seni sıkıştırması, benim alanıma bana yapılan bir hakaret demekti. Sana sunduğum bu teklif, seni bu bataklıktan çıkarmanın tek yolu. Şimdi o gururunu bir kenara bırak." diyerek kaskı kafasına geçirip şühedanın bir şey söylemesine fırsat vermeden hızla gaza basıp uzaklaştı.
Eve dönmek tahmin ettiğinden de zor geliyordu şimdi, gözüne çöp konteynırını karıştıran tekir kedi ilişti ağzı salçalı yemek bulaşığıyla kirlenmiş halde kafasını poşetlere daldırıyordu.
Şüheda şimdi o tekir kediden daha fazla kirli hissediyordu kendini kazanmayı çok istediği tıp fakültesini bu bir kaç saatlik çalışmayla kazanamayacağını biliyordu kazanamayacaksa kendini bu hayattan nasıl kurtaracaktı peki.
Ruhunda kırılmamış tek bir noktanın kalmadığından emin olarak atıyordu çelimsiz ürkek adımlarını. Tüm bu olanlar hayatının ortasına düşen yıldırımlarda neyin nesiydi. Bu sefer hayatın onu solmuş kurumaya yüz tutmuş bir yaprak parçası gibi savurmasına izin vermeyecekti kararlıydı.
Genç kız, parmaklarının arasında sıkıştırdığı edebiyat defterini göğsüne bastırarak evinin o boyası dökülmüş, ahşap kapısına doğru yürüdü. Merdivenleri çıkarken dizleri titriyordu. Anahtarı kilide soktuğunda içini kaplayan o soğuk korku, yerini evde kendisini bekleyen asıl fırtınanın öfkesine bırakmıştı.
Kapıyı açıp içeri adım attığında, evin içindeki o kasvetli ve loş atmosfer yüzüne çarptı. Holün lambası yanmıyordu; sadece salonun kapısından sızan cılız, sarı bir ışık vardı.
Şüheda salona girdiğinde, Neco’yu pencerenin kenarındaki o eski, rengi solmuş tekli koltukta otururken buldu. Neco, kıvırcık saçları dağılmış, zayıf ve çelimsiz bedenini koltuğun içine gömmüş gibiydi. Karanlığın içinde bile o kemerli burnu ve yüzüne çöken o hırpani ama her şeye rağmen kendine has karizmasıseçiliyordu. Ancak iki gündür sokaklarda kaçak gibi yaşamanın verdiği o çiğ çaresizlik, o karizmatik duruşun üzerine kirli bir gölge gibi çökmüştü. Gözleri kan çanağıydı, ellerinin arasındaki sigara izmaritini kül tablasına bastırırken parmakları zangır zangır titriyordu.
Şüheda defterini ve çantasını yemek masasının üzerine sertçe fırlattı. Çıkan gürültüyle birlikte Neco yerinden sıçradı, başını hızla kaldırdı. Göz göze geldikleri o an, salondaki hava adeta buz kesti.
"Geldiler," dedi Şüheda, sesi titriyordu ama bu kez korkudan değil, saf bir nefretten ve hayal kırıklığından. "Kapının önüne kadar geldiler, Neco. Beni o duvara sıkıştırdılar. Senin o pis kumar borcun yüzünden az kalsın canımdan oluyordum!"
Neco hızla ayağa kalktı, zayıf bedeniyle Şüheda’ya doğru birkaç adım attı. Yüzündeki o suçluluk psikolojisi, kemerli burnunun altındaki dudaklarının titremesinden okunuyordu. "Şüheda... Özür dilerim, yemin ederim böyle olacağını bilmiyordum. Ben sadece... işleri toparlarım sanmıştım. Adamlar... adamlar sana bir şey yaptı mı?" diye kekeledi, kıvırcık saçlarının arasından sızan ter damlalarını eliyle silerek.
"Yapamadılar!" diye haykırdı Şüheda, gözlerindeki yaşlar bu kez serbest kalmış, yanaklarından aşağı süzülüyordu. "Çünkü Alazların oğlu geldi. O Balamir denen çocuk senin o pisliğini tek bir imza ve tek bir yumrukla temizledi! Borç kapandı Neco. O adamlara tek bir kuruş borcumuz kalmadı. Balamir Alaz o borcu kendi kasasından ödedi!"
Neco işittiği bu isimle ve borcun kapandığı gerçeğiyle donakaldı. O zayıf, çelimsiz omuzları bir anlığına hafifler gibi oldu ama gözlerinde Şüheda’ya karşı duyduğu o muazzam mahcubiyetin ezikliği belirdi. Kız kardeşinin kendisi yüzünden o zengin, karanlık dünyaların insanlarına borçlu kalması, onun o hırpani gururunu yerle bir etmişti.
Neco aniden Şüheda’nın önünde dizlerinin üzerine çöktü. O sokağın kurallarıyla büyümüş, karizmatik çocuk gitmiş; yerine çaresizliğin en çiğ haliyle diz çökmüş bir ağabey gelmişti. Şüheda’nın ellerine kapandı, kıvırcık saçları Şüheda’nın dizlerine değiyordu.
"Özür dilerim... Yalvarırım affet beni Şüho," diye hıçkırdı Neco, sesi odanın duvarlarında acıyla yankılanırken. "Seni o pisliğin içine attığım için, seni o adamların önüne meze ettiğim için kendimden nefret ediyorum. Yemin ederim... Annemin ruhu üzerine yemin ederim ki bir daha asla o masalara oturmayacağım. Bir daha senin canını yakacak, seni o züppelerin eline düşürecek hiçbir şey yapmayacağım. Yemin ederim kardeşim..."
Şüheda, dizlerinin dibinde hıçkıran abisine bakarken içindeki öfke yavaşça yerini derin bir sızıya bıraktı. Borç kapanmıştı ama Balamir'in o tekinsiz "teklifi" ve kafes dövüşleri gerçeği, şimdi bu evin tavanında gizli bir hayalet gibi asılı duruyordu. Neco'yu kurtarmıştı ama kendisini o karanlığın tam kalbine satmıştı.
Şüheda’nın içindeki o baraj, Neco’nun diz çöküp hıçkırmasıyla yıkılmadı; aksine, abisinin o acizliği içindeki o çılgın fırtınayı daha da harladı. Evin içindeki o basık, küf ve eski ahşap kokulu atmosfer, bir anda genzini yakan bir cinnet havasına büründü. Şüheda, abisinin ellerini kendi dizlerinden sertçe iterek iki adım geri çekildi.
"Yemin etme! Sakın o yalan ağzınla yemin etme Neco!" diye çığlık attı. Sesi öyle tiz, öyle yırtıcı çıkmıştı ki, salonun tavanındaki eski avize hafifçe sarsıldı.
Neco, Şüheda’nın bu öfke patlaması karşısında dehşet içinde başını kaldırdı. Kız kardeşinin gözlerindeki o saf çaresizlik gitmiş, yerini gözü dönmüş bir deliliğe bırakmıştı.
"Sana yemin ederim... Bu sefer annemin üzerine, senin kutsal canın üzerine yemin ederim Şüheda," diye fısıldadı Neco. Sesi hıçkırıklarla bölünüyor, zayıf omuzları sarsılıyordu. "Bir daha değil o masalara oturmak, o sokakların yakınından bile geçmeyeceğim. Sana söz veriyorum, bu andan itibaren bir daha o züppelerin, o tetikçilerin, dünyadaki hiçbir pisliğin sana zarar vermesine, seni köşeye sıkıştırmasına izin vermeyeceğim. Ben senin abinim... Seni korumam gerekirken bu hale getirdiğim için geberip gitmek istiyorum Allah kahretsin beni.
Şühedanın kalbi gördügü manzaraya daha fazla dayanamayarak buzdan kalesi eriyip adeta küle dönerken yere abisinin yanına diz çöküp ona sıkıca uzun bir süre sarıldı.
Bölüm etkileşimi
