6. bölüm / 6
AlacaYeminli şefkat
Bölümler 6Şu an: Yeminli şefkat
Balamir, Şüheda’yı kalabalığın vahşi bakışlarından sıyırarak deponun arkasındaki köhne soyunma odasına soktu ve ağır ahşap kapıyı arkalarından kilitledi. İçeride sadece patlamış sarı bir floresan lambanın vızıltısı ve duvardaki eski bir aynanın puslu yansıması vardı. Odanın ortasında, boyası dökülmüş ahşap bir masadan başka neredeyse hiçbir şey yoktu.
Balamir, masanın üzerine yarım oturur şekilde yerleşti ve ceketinin fermuarını tek hamlede indirdi. Şüheda, onun soyunmaya başladığını fark ettiği an, içgüdüsel bir utançla ve o dar mahalle ahlakının getirdiği çekingenlikle hemen arkasını döndü. Bakışlarını odanın köşesindeki kırık dökük askılığa dikti, kalbi yine delicesine çarpıyordu. Balamir, üzerindeki siyah tişörtü yavaşça kafasından sıyırıp masanın üzerine bıraktı. Kumaş teninden ayrılırken, sırtındaki taze yaranın üzerine yapışan yerler canını öyle bir yaktı ki, dişlerinin arasından boğuk bir hırıltı sızdı.
Şüheda bu acı dolu sesi duyunca dayanamadı, çekingenliğini unutup hızla arkasına döndü. Gördüğü manzara karşısında küçük dili yutulacak gibi oldu. Balamir’in o geniş, adaleli sırtında, boydan boya uzanan, derisini morartıp patlatmış taze ve kanlı bir darbe izi duruyordu. Babasının vurduğu ceviz değneğin açtığı o korkunç yara, motor yolculuğundaki baskıyla iyice yarılmış, üzerinden ince bir hat halinde kan sızıyordu. Şüheda, çantasındaki ilk yardım malzemelerini hatırladı ama onlara uzanamadan, tamamen istemsizce ve merhamet dolu bir kadınsal dürtüyle elini kaldırdı.
Parmak uçları, Balamir’in o kor gibi yanan, kanayan yara izine hafifçe dokundu.
O narin, buz gibi parmaklar tenine değdiği an, Balamir’in bütün gövdesi irkildi. Gözleri kapandı, derin bir nefes aldı. Şüheda’nın o ürkek ama sonsuz bir şefkat taşıyan dokunuşu, Balamir için sanki bin yıllık yaraları kabuk bağlamış gibi öyle tuhaf, öyle büyüleyici bir etki yaratmıştı. Hayatı boyunca sadece darbe almış, babasından nefret, sokaklardan öfke görmüş bu çocuk; Şüheda’nın parmak uçlarında ilk kez saf, karşılıksız bir şefkat hissetti. Ruhunun tüm kırıkları o saniyede dondu, acısı bir anlığına tamamen uyuştu.
Tam bu büyüleyici ve dramatik anın ortasında, odanın kapısı küt küt vuruldu ve kilitli olmasına rağmen dışarıdan sertçe zorlanarak açıldı.
İçeriye, odanın kasvetli havasını tamamen dağıtan, pis bir tütün kokusu yayan adam girdi. Ağzının kenarında siyah, kemik bir pipo tüten, oldukça kısa boylu bir adamdı bu. Üzerindeki pahalı ama rüküş kadife ceketiyle yeraltı dünyasının tüm kirini taşıyan, bu illegal dövüş arenasını yöneten bahis patronu, namıdiğer horozcuydu. Gözleri bir tilki gibi fırıl fırıl dönüyor, ağzındaki pipoyu dişleriyle sıkıştırarak konuşuyordu.
"Ooo, Balamir oğlum," dedi Horozcu, sesi borozan gibi kısıktı. Bakışları masanın yanındaki Şüheda’yı ve kızın elindeki sargı bezlerini buldu, pis bir sırıtış yüzüne yayıldı. "Yanında bir hemşireyle gelmişsin bakıyorum.
Ama bu gece yaranı saracak vaktin yok. Büyük patronlar yukarda, senin üzerine milyonlar yatırmak istiyorlar. Bu geceki rakibin tam bir azman. Senden tek bir şey istiyorum evlat; maçı dördüncü rauntta satacaksın. İlk üç raunt dövüş, dördüncüde yıkıl. Hem sen kazanacaksın, hem ben. Seni ihya ederim, beni bu işle ilgilenmeye ikna et."
Balamir, sırtındaki Şüheda’nın elinin sıcaklığını hala hissederken, Horozcu’ya doğru dönmedi bile. Bakışlarındaki o şeytani ve dik kafalı parıltı yeniden canlandı. Aynadaki yansımasından Horozlu’nun yüzüne baktı. Sesi, kırık dökük odanın duvarlarına çarpan bir balyoz gibi indi:
"Ben senin satılık köpeklerinden değilim, Horozcu. Paranı da, o büyük patronlarını da al, defol git bu odadan. Ben buraya birilerinin ceplerini doldurmak için değil, kendi öfkemi kusmak için çıkıyorum. Maç başlayana kadar da gözüme gözükme."
Horozcu, piposundan derin bir duman çekip yüzünü buruşturdu. Balamir’in bu bükülmez reddi karşısında bozulmuştu ama onun bu vahşi gururunun seyirciyi daha çok çektiğini biliyordu. "Sen bilirsin evlat," diye mırıldandı, "ama o ringden sağ çıkamazsan, bu güzel kız arkandan çok ağlar." Kapıyı sertçe çarparak odayı terk etti.
Odada yeniden o ağır sessizlik ve floresan lambanın vızıltısı kaldı. Balamir başını hafifçe arkaya, Şüheda’ya doğru çevirdi. Gözleri kızın siyahlar içindeki gözlerine kenetlendi. "Yaramı sarmaya devam edecek misin?" diye sordu, sesi bu kez çok daha derinden geliyordu.
Soyunma odasının kapısı ardına kadar açıldığında, Şüheda kendini adeta cehennemin birinci katında buldu. İçerideki atmosfer, yozlaşmanın ve ilkel vahşetin doruk noktasına ulaştığı tam bir keş yuvasıydı. Tavandaki eski projektörlerin sarı ışığı; havada asılı duran yoğun esrar dumanı, ucuz alkol ve ekşi ter kokusundan oluşan o kalın sis tabakasını delmekte zorlanıyordu. Duvar diplerinde bilincini kaybetmiş tinerci ve keşler sızmış yatıyor, bahisçiler ellerindeki kirli para destelerini havada sallayarak birbirlerinin gırtlağına yapışıyordu.
Orta yerdeki ringin etrafı, kan kokusu almış sırtlanlar gibi uluyan vahşi bir kalabalıkla sarılıydı. Buranın ne federasyonla bağı vardı ne de yazılı bir kuralı. Ringin ortasında duran, dişleri dökülmüş, gözü bantlı hakem, buradaki tek kuralın "ölüm" olduğunu fısıldayan bir ölüm tellalı gibiydi. Burada pes etmek yoktu; ringden ya kendi ayaklarınla yürüyerek çıkardın ya da ceset torbasında. Ölmek, kalıcı sakat kalmaktan çok daha iyi bir ihtimaldi.
Kalabalık aniden uğuldamaya başladı. Karşı köşeden, bu yeraltı dünyasının korkulu rüyası belirdi: Çingene Prensi.
Adam, Şüheda’nın hayatında gördüğü en ürkütücü heyulalardan biriydi. Uzun, geniş gövdesi esmerlikten neredeyse kararmıştı. Vücudu, aldığı darbelerle kalınlaşmış kaba etler ve damarlı kas kütlelerinden oluşuyordu. Ringin iplerine tutunarak gövdesini esnetirken, eklemlerinden çıkan çıtırtılar deponun gürültüsünde bile duyulabiliyordu. Pis bir sırıtışla karşısındaki köşeye, Balamir’e baktı.
Anonsçunun ciğerlerini yırtarcasına bağırmasıyla depo yıkıldı: "Ve karşınızda... CEHENNEM KAPANI!"
Balamir, sırtındaki taze bandajların üzerine sızan kanı umursamadan iplerin arasından ringe süzüldü. Yüzünde ne bir korku vardı ne de savunma içgüdüsü. Sadece gözlerindeki o şeytani, bükülmez parıltı çakıyordu. Şüheda, ringin hemen dibindeki paslı direğin arkasına sığınmış, kalbi boğazında dövüşün başlamasını bekliyordu.
Gong sesiyle birlikte cehennemin kapıları açıldı.
Çingene Prensi, devasa cüssesine tezat bir çeviklikle öne fırladı. İlk saniyeden itibaren tam bir boks havası esti depoda; yumrukların havayı yaran o keskin ıslığı etrafa yayılıyordu. Balamir, lakabına yakışır bir şekilde dövüşüyordu. O bir kapandı; avını yok etmek için önce onun tamamen üstüne gelmesini, gardını düşürmesini beklerdi. Kendi savunmasını tamamen yok saydı. Gard almadan, çıplak yüzü ve gövdesiyle öne doğru yürüdü.
Çingene Prensi’nin balyoz gibi sağ ve sol kroşeleri peş peşe Balamir’in suratında patladı. Metal tellerin ete çarpma sesini andıran o korkunç, tok sesler depoda yankılanırken Balamir'in kaşı anında patladı, ağzından asfalta sızan koyu bir kan brandaya damladı. Şüheda gördüğü her darbede gözlerini kapatıyor, tırnaklarını paslı demire geçiriyordu. Balamir gard almıyordu. Gelen her balyoz gibi kroşeyi doğrudan yüzüyle, bedeniyle eritiyor, darbeleri yedikçe daha da dikleşiyordu. Bu bükülmezlik, Çingene Prensi'nin zihninde ilk kez bir korku çatlağı yarattı. Karşısındaki adam acıyı hissetmiyordu; o sadece öfkeyle beslenen bir ölüm makinesiydi.
O bir kapandı; avını yok etmek için önce onun tamamen üstüne gelmesini, gardını düşürmesini beklerdi. Kendi savunmasını tamamen yok saydı. Gard almadan, çıplak yüzü ve gövdesiyle öne doğru yürüdü. Çingene Prensi’nin balyoz gibi sağ ve sol kroşeleri peş peşe Balamir’in suratında patladı. Metal tellerin ete çarpma sesini andıran o korkunç, tok sesler depoda yankılanırken Balamir'in kaşı anında patladı, ağzından sızan koyu bir kan brandaya damladı. Karşısındaki adam acıyı hissetmiyordu; o sadece öfkeyle beslenen bir ölüm makinesiydi.
Şüheda ise ringin hemen dibindeki paslı demir direğe tutunmuş, hayatında daha önce hiç şahit olmadığı bu vahşet karşısında adeta nefes almayı unutmuştu. Deponun tavanından sızan esrar dumanı ve çiğ kan kokusu genzini yakıyor, her yumruk sesinde göğüs kafesi yırtılacak gibi oluyordu. Çingene Prensi'nin her ağır darbesinde Balamir'in başı arkaya savruldukça, Şüheda'nın içindeki o dar mahalleli ürkek kız gidiyor, yerine saf bir dehşet ve panik dalgası yerleşiyordu. Balamir'in öleceğini, o paslı zincirlerin üzerinde can vereceğini düşündü.
Üçüncü raundun bitiş zili deponun kirli havasını yırtarak çaldığında, Balamir kendi köşesine bile gitmeden ringin iplerine yaslandı. Ağzındaki kanı brandaya tükürürken göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu.
Tam o anda Şüheda, etraftaki bahisçilerin, keşlerin ve o vahşi kalabalığın bakışlarını hiçe sayarak ringin dibine doğru koştu. Parmaklarıyla paslı ipleri kavradı, parmak uçları Balamir’in kanlı şortuna değecek kadar yakındı. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarındaki tozu eritip hatlar çizerken, deponun o devasa uğultusunu bastırmak istercesine avazı çıktığı kadar bağırdı:
"Neden yapıyorsun bunu? Neden gardını almıyorsun! Amacın ne, ölmek mi istiyorsun sen? Kendini koru! Yalvarırım kendini koru!"
Şüheda'nın bu çaresiz haykırışı, Balamir’in zihnindeki o uğuldayan sis bulutunu bir bıçak gibi yardı. Balamir, patlamış kaşından sızan kanın arasından başını ağır ağır aşağıya doğru eğdi ve Şüheda’nın yüzüne baktı. Genç kızın gözlerindeki o katıksız dehşeti, titreyen dudaklarını ve çaresiz çırpınışını gördüğü an, zaman Balamir için bir kez daha büküldü.
Bu bakış, hobi evinde babasına karşı direnirken düşündüğü o bakışın ta kendisiydi. Yıllar önce, babasının her aşağılamasında, her eziyetinde kendisini korumak için çırpınan, "Yapma Aziz, oğluma dokunma" diye yalvaran öz annesinin gözlerindeki o korku ve paniğin aynısı, şimdi Şüheda’nın gözlerinde parıldıyordu. Annesi onu korumak isterken zarar görmüştü; şimdi ise bu kız, onun karanlığının ortasında kalbi duracak gibi feryat ediyordu. Balamir, Şüheda'nın gözlerinde annesinin ruhunu gördü. Ve o an, içindeki o yıkıcı öfke, Şüheda'yı bu korkudan bir an önce kurtarma güdüsüyle birleşerek saf bir yıkım enerjisine dönüştü. Oyun bitmişti. Kapanın artık kapanma vakti gelmişti.
Dördüncü raundun zili çaldığında, Balamir ringin ortasına bir kaplan gibi fırladı. Artık darbe alan o durağan adam değildi; Şüheda'nın gözlerindeki o paniği dindirmek için saldıran bir fırtınaydı.
Çingene Prensi daha ne olduğunu anlayamadan, Balamir’in makinalı tüfek gibi patlayan peş peşe darbeleriyle sarsıldı. Balamir ilk önce adama nefes aldırmayacak sertlikte sol bir direkle rakibinin görüşünü kapattı. Ardından, gövdesini sağa yatırıp Çingene Prensi’nin karaciğerine öyle korkunç bir kroşe indirdi ki, devasa adamın ciğerlerindeki bütün hava acı bir hırıltıyla dışarı boşaldı. Çingene Prensi acıyla iki büklüm olup gardını tamamen düşürdüğü salisede, Balamir işi bitirecek o ölümcül hamleyi yaptı.
Sol aparkatla adamın çenesini yukarı fırlattı ve hemen ardından, annesinin dökülen her damla gözyaşının, sırtındaki her bir yaranın ve Şüheda’nın az önceki o çığlığının intikamını alır gibi, hayatının en sert sağ kroşesini tam hedefe oturttu.
Kemik sesinin deponun duvarlarında yankılanmasıyla birlikte, Çingene Prensi’nin bilinci saniyeler içinde karanlığa gömüldü. O devasa, geniş ve esmer gövde, sanki içindeki tüm kemikler erimiş gibi brandanın üzerine, beton zemini sarsarak yığıldı. Adamın ağzından saçılan diş koruyucusu ringin dışına, beton zemine fırladı. Çingene Prensi hareketsizdi, bitmişti.
Depodaki o keş güruhu, saniyeler içinde yaşanan bu vahşi yıkım karşısında adeta büyülenmiş gibi derin bir sessizliğe gömüldü. Balamir, patlamış kaşından sızan kanı elinin tersiyle sildi. Hakemin elini kaldırmasını beklemeden, iplerin arasından sıyrıldı. Gözlerini doğrudan Şüheda’nın hala titremekte olan gözlerine dikti. Kızın elini kavradığı an, parmaklarındaki o kan Şüheda'nın beyaz fitilli bluzunun koluna bulaştı. Ama ikisi de bunu umursamadı. Balamir, kızı o keş yuvasının, o yozlaşmış kalabalığın içinden çekip çıkarırken, sesindeki o şeytani parıltı yerini sadece Şüheda'ya özel bir sakinliğe bırakmıştı:
"Bitti. Korkma artık, bitti."
Soyunma odasının kapısı arkalarından kapandığı an, deponun o vahşi uğultusu duvarların ardında boğuk bir gürültüye dönüştü. Şüheda, odanın ortasında adeta bir yaprak gibi tir tir titriyordu. Sırtını soğuk duvara yasladı; elleri, dizleri, hatta nefesi bile zapt edemediği bir panik dalgasıyla sarsılıyordu. Gözleri, Balamir’in patlamış kaşından dökülen ve çıplak göğsündeki bandajlara sızan taze kanlarda çakılı kalmıştı. İçindeki o bastırılmış dar mahalleli çaresizlik, yerini büyük bir isyana bıraktı.
"Hastasın sen!" diye haykırdı Şüheda, sesi titriyor ama odadaki floresan lambanın vızıltısını bastırıyordu. "Kendine yaptığın şeyin farkında bile değilsin! Burası... buradaki insanlar... Beni alet ettiğin, içine çektiğin bu karanlık şey benim canımı yakıyor Balamir! Ben senin dünyana ait değilim!"
Balamir, kızın bu hırçın ve korku dolu çıkışı karşısında bir an bile duraksamadı. Adımları ağır ama kaçışı olmayan bir kararlılıkla Şüheda’ya yöneldi. Kızın daha ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden, onun titreyen bileğinden tutarak tek bir hamlede kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe kapandığında, Balamir'in teninden yükselen o hırçın deniz ve sis kokulu asil parfüm, çiğ kan kokusuyla birleşerek Şüheda’nın nefesini kesti. Balamir, kızın gözlerinin tam içine, o sarsılmaz ve bükülmez iradesiyle baktı.
"Korktuğun şey ben miyim," diye fısıldadı Balamir, sesi gecenin ayazından daha keskin, daha derindi. "Yoksa... alnımdan sızıp senin ellerine bulaşan şu kanlar mı?"
Şüheda, bileğini kavrayan o güçlü elin sıcaklığıyla ve sorunun ağırlığıyla donup kalmışken, odanın ahşap kapısı büyük bir gürültüyle, adeta menteşelerinden sökülürcesine içeri doğru patladı.
İçeriye ilk olarak iki iri yarı, eli silahlı koruma girdi. Hemen arkalarından ise ağzındaki kemik piposundan zehirli dumanlar savuran, yeraltı bahis dünyasının patronu Horozcu belirdi. Horozcu’nun yüzündeki o az önceki rüküş ve kibirli tebessüm gitmiş, yerini mutlak bir nefret ve acımasızlığa bırakmıştı. Bahis oranlarını altüst eden bu galibiyet, ona ve yukardaki büyük patronlara milyonlar kaybettirmişti. Piposunu dişlerinin arasında sıkıştırarak Balamir’e doğru iki adım attı ve cücesi gibi duran boyuna tezat bir küstahlıkla konuştu:
"Çok yazık oldu Balamir evlat... Gerçekten çok yazık oldu," dedi Horozcu, sesi boğuk ve uğursuz bir tınıdaydı. Piposunu ağzından çıkarıp dumanı Balamir’in yüzüne doğru üfledi. "Anlaşmayı hayatta kalmak için kabul etmeliydin. Sana dördüncü rauntta yıkıl dediğimde, bunu senin o dik kafanı korumak için söylemiştim. Ama sen ne yaptın? Benimle ve yukardakilerle kumar oynadın. Şimdi patronlar senin ölmeni istiyor."
Horozcu, bakışlarını Balamir’in bileğinden tuttuğu Şüheda’ya çevirdi. Gözlerinde sapıkça bir zevk parıldıyordu. Tekrar Balamir’e döndü ve ölüm hükmünü o pis sırıtışıyla ilan etti:
"Bir sonraki maç, senin son maçın olacak Cehennem Kapanı. Ringe bu kez dövüşmek için değil, infaz edilmek için çıkacaksın. Ve inan bana, o gün yukardaki locada yerimi alıp, senin o kibirli ruhunun keyifle öldüğünü izlemek için tam burada olacağım. Bu kızı da yanından ayırma, arkandan feryat figan ağlayacak birine ihtiyacımız olacak."
Horozcu arkasını dönüp adamlarına işaret verdiğinde, soyunma odasındaki hava bir kez daha ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Tehdit sadece havada asılı kalmamış, Balamir ve Şüheda’nın etrafındaki çemberi tamamen daraltmıştı. Aziz’in imparatorluğunu yıkmaya çalışan Balamir, şimdi arkasında yeraltının en kanlı patronlarını da bulmuştu.
Horozcu’nun adamlarıyla birlikte odadan çıkarken bıraktığı o zehirli sessizlik, deponun duvarlarında asılı kaldı. Balamir, Şüheda’nın bileğini yavaşça bıraktı ama gözlerini kızın solgun yüzünden ayırmadı. Masanın üzerinde duran siyah tişörtünü ve ceketini acıyla yüzünü buruşturarak üzerine geçirdi. Kumaş, sırtındaki patlamış yara izlerine ve kaşından sızan kanlara yapışırken canı yanıyordu; fakat bu fiziksel acı, şu an ruhunda kopan o devasa fırtınanın yanında bir hiçti.
Depodan çıkıp motora bindiklerinde, gecenin ayazı yüzlerine bir kez daha çarptı. Motor, şehrin o terk edilmiş sokaklarında uğuldayarak ilerlerken, Şüheda’nın soyunma odasında haykırdığı o sözler Balamir’in kulaklarında birer çekiç gibi yankılanıyordu:
"Hastasın sen! Kendine yaptığın şeyin farkında bile değilsin... Beni alet ettiğin bu karanlık şey benim canımı yakıyor!"
Bu sözler, Balamir’in içinde yıllardır aşınmayan o sert, katı kütleden büyük bir parçayı kopardı. Zihninin derinliklerinde, öz annesinin o narin silueti belirdi. Annesi onu bu vahşi, acımasız dünyadan korumak için canını vermişti. Onun vicdanlı, sevgiyi bilen bir insan olarak büyümesini vasiyet etmişti. Oysa Balamir, babasına duyduğu o kör öfke yüzünden, her gece bu kanlı ringlerde kendi bedenini ve ruhunu bilerek ölüme fırlatıyordu. İlk defa o motorun üzerinde, rüzgar saçlarını savururken kendine o korkunç soruyu sordu: Neden her gece kendini öldürmeye çalışıyordu? Babasından intikam almak için mi, yoksa annesinin yokluğunun yarattığı o boşlukta yok olmak için mi?
Tam o sırada, arkasında oturan Şüheda’nın korkuyla karışık bir refleksle kollarını beline daha da sıkı doladığını hissetti. Kızın masum, sıcak nefesi Balamir’in omuzlarına çarpıyordu. Şüheda’nın deniz ve sis kokan o parfüme karışan varlığı, Balamir’in içindeki tüm o yeraltı karanlığını saniyeler içinde aydınlattı.
Balamir, göğsünün tam ortasında daha önce hiç tatmadığı, adeta tarifsiz bir duygunun filizlendiğini fark etti. Bu, Şüheda’ya karşı duyduğu saf bir şefkat, koruma içgüdüsü ve henüz adını koyamadığı, ruhunu esir alan derin bir aşkın ilk kıvılcımıydı. Bu kız, onun bin yıllık yaralarına sadece parmak uçlarıyla değil, varlığıyla dokunmuştu. Horozlu onu az önce ölümle tehdit etmişti; ama Balamir, hayatında ilk defa ölümden korktuğunu hissetti. Hayır, ölümün kendisinden değil, bu kızı bu kurtlar sofrasında yalnız bırakmaktan, onun gözlerindeki o ışığı kaybetmekten korkuyordu.
Balamir, o karanlık cehennem çukurundan çıkıp ilk defa hayata doğru çekildiğini hissetti. Yıllardır bir intihar süsü gibi yaşadığı bu hayatta, ilk defa dördüncü rauntta yıkılmamak, Horozlu’ya ve babasına inat ayakta kalmak için çok büyük bir sebebi vardı artık. Şüheda için hayatta kalmalı, bu savaşı kazanmalıydı. Gaz kolunu biraz daha gevşetti, motoru daha da yavaşlattı. Sırf arkasındaki o narin beden daha fazla korkmasın, bu sessiz gecenin huzuru biraz daha sürsün diye, hayatında ilk defa yolları uzatarak limana doğru sürmeye başladı.
Motorun gürültülü uğultusu, eski limanın ıssız rıhtımında nihayet sustu. Gece yarısını çoktan geçmişti. Gökyüzündeki dolunayın parlak, gümüş rengi ışığı, hırçın denizin siyah sularına vuruyor; hafifçe yükselen deniz sisi rıhtımdaki paslı vinçlerin gölgelerini sarıyordu. Balamir motoru bir kenara çekip indi. Şüheda da kaskını çıkarıp bacaklarının titremesini gizlemeye çalışarak rıhtımın beton zeminine adım attı.
Şüheda, hayatında ilk defa deniz kokusunu tüm iliklerine kadar bu kadar saf ve derinden hissediyordu. Onun dar, rutubetli mahallesinde hava her zaman is, kömür dumanı ve yoksulluk kokardı. Şimdi ise genzine dolan bu tuzlu, özgürlük dolu esinti, içindeki o deponun yarattığı vahşet hissini yavaş yavaş yıkayıp götürüyordu.
Balamir, rıhtımdaki beton bloklardan birine oturdu ve ceketini, ardından tişörtünü yavaşça çıkardı. Şüheda, çantasından çıkardığı ilk yardım malzemeleriyle birlikte onun yanına yaklaştı. Ay ışığı, adamın adaleli sırtındaki o korkunç morlukları ve kanayan kesikleri tamamen çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Şüheda, titreyen elleriyle önce batikonlu pamuğu yaranın üzerine bastırdı. Balamir’in gövdesi acıyla gerildi, kasları kasıldı ama dudaklarından tek bir ses çıkmadı. Şüheda, sargı bezini Balamir'in o geniş göğsünden sırtına doğru dolarken, aralarındaki fiziksel yakınlık ikisinin de nefesini kesiyordu.
Balamir, göğsünün ortasında büyüyen o tarifsiz aşkı ve şefkati büyük bir çabayla bastırmaya, gizlemeye çalışıyordu. O, duygularını nasıl göstereceğini bilmeyen, sadece öfkeyle hayatta kalmış bir adamdı. Şüheda’nın narin elleri teninde gezindikçe içinden bir şeyler eriyordu ama o, yüzündeki o maskeyi düşürmemek için dişlerini sıktı, gözlerini denizin karanlık ufkuna dikti.
Şüheda ise sargıyı sabitlemek için Balamir’e her dokunuşunda, onun o hırçın deniz ve sis kokan parfümünün etkisiyle içten içe ondan etkilendiğini fark etti. Bu adam tehlikeliydi, zalimdi ama aynı zamanda bir o kadar koruyucu ve yaralıydı. Ancak Şüheda, gerçek dünyanın soğuk duvarlarına çarpacak kadar zeki bir kızdı. Bakışları, Balamir’in sırtındaki o yeni kesiklerin hemen yanında duran, çocukluğundan, babasından kalan eski kırbaç ve yara izlerine kaydı. O an kalbine ağır bir hüzün çöktü. Bunun tamamen imkansız bir bağ olduğunu anladı. Balamir, şatafatlı ama içi çürümüş bir zenginlik dünyasının kaplanıydı; kendisi ise sadece ay sonunu getirmeye çalışan fakir bir kız. En önemlisi de Balamir’in ruhundaki o kapanmayan, derin yaraların asla hiçbir sargı beziyle sarılamayacağını, onun karanlığının ikisini de yutacağını çok iyi gördü.
"Bitti," dedi Şüheda, sesi fısıltı gibi çıktı.
Balamir tişörtünü ve ceketini sessizce üzerine geçirdi. Tek bir kelime bile etmediler. Konuşurlarsa aralarındaki o imkansız büyü bozulacaktı.
Balamir motoru tekrar çalıştırdı. Şüheda bu kez korkarak değil, aralarındaki o görünmez mesafenin bilinciyle, biraz daha çekinerek oturdu arkaya. Motor, gecenin sessizliğinde Şüheda'nın o dik yokuşlu, yoksul mahallesine doğru yol aldı.
Evin önüne geldiklerinde Balamir motoru durdurdu. Şüheda indi, kaskını teslim etti. Sokak lambasının cılız ışığı altında son kez birbirlerinin gözlerine baktılar. Şüheda, "Teşekkür ederim," diye mırıldandı; hem abisinin borcu hem de bu gece için. Balamir sadece başını hafifçe salladı. Şüheda evlerinin, paslı demir kapısından içeri girip gözden kaybolduğunda, Balamir arkasından bir süre o kapıya baktı. Ardından gazı kökleyerek kendi karanlığına doğru uzaklaştı. Karşılaşma bitmiş, ancak iki farklı dünyadaki o büyük savaşın ilk tohumları ekilmişti.
Bölüm etkileşimi
