6. bölüm / 6
AETHELGARDBÖLÜM 6
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 6
- 1 Bölüm 11.181 kelime
- 2 Bölüm 21.965 kelime
- 3 BÖLÜM 33.022 kelime
- 4 Bölüm 42.496 kelime
- 5 Bölüm 52.729 kelime
- 6 BÖLÜM 62.093 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah olduğunda gözlerimi açmak istemedim.
Bir süre tavana bakarak öylece yattım. Dün yaşananlar hâlâ aklımdaydı.
Toplantı.
Kehanet.
Noxis.
Ve bugün başlayacak olan yolculuk…
Yataktan kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Sarayın avlusunda hazırlıklar çoktan başlamıştı. Atlar hazırlanıyor, muhafızlar eşyaları taşıyordu.
Gerçekten gidiyorduk.
Üzerime kıyafetlerimi geçirip saçlarımı toparladım. Yayımı da yanıma aldım.
Kapıdan çıkmadan önce bir an durdum.
Babamı görmeden gitmek istemiyordum.
Hızlı adımlarla tedavi odasının bulunduğu koridora ilerledim.
Kapının önüne geldiğimde birkaç saniye bekledim. Sonra içeri girdim.
Babam yatakta hareketsiz yatıyordu.
Yüzü solgundu ama nefes alıyordu.
Yanına oturdum ve elini tuttum.
“Baba…”
Sesim istemeden titredi.
“Bugün gidiyorum.”
Cevap gelmedi.
“Biliyorum, bunu yapmam gerekiyor.”
Gözlerim doldu.
“Ama seni burada bırakmak istemiyorum.”
Elini biraz daha sıkı tuttum.
“Ben yokken kendine gel olur mu?”
Gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü.
Hemen sildim.
“Bana söz vermiştin. Benim yanımda olacaktın.”
Boğazım düğümlendi.
Bir süre sessizce yanında oturdum.
Sonra ayağa kalktım.
Gitmek istemiyordum.
Ama gitmem gerekiyordu.
Kapıya doğru yürürken son kez arkama baktım.
“Döneceğim baba.”
Sesim bu kez daha kararlıydı.
“Ne olursa olsun döneceğim.”
Kapıyı kapatıp dışarı çıktım.
Koridorda Riven beni bekliyordu.
Göz göze geldiğimizde hiçbir şey söylemedi.
Sadece başını eğdi.
Ben de başımı salladım.
Artık gitme vaktiydi.
~~~~~~~~~~~~
Celestia'nın sarayında hazırlıklar devam ediyordu.
Yola çıkmadan önce yapmam gereken son şey kardeşimle konuşmaktı.
Lysander'ı çalışma odasında buldum.
İçeri girdiğimde masasının başında oturuyordu.
“Hazırlıklar tamamlandı mı?” diye sordu.
“Büyük ölçüde.”
Karşısındaki sandalyeye oturdum.
" Lysander sevgili kardeşim benim güvenip sırtımı dönebilecek tek duvarım sensin bu yolculuk boyunca saray ve krallık sana emanet."
Lysander bana baktı.
“Merak etme. Celestia güvende olacak.”
“Bundan emin olmak istiyorum.”
“Valerius…”
Sesinde hafif bir sitem vardı.
“Bana güvenmiyor musun?”
“Güveniyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Yine de dikkatli olmanı istiyorum.”
Lysander gülümsedi.
“Sen de dikkatli ol. Sonuçta Veridonia topraklarına gidiyorsun.”
“Biliyorum.”
Ayağa kalktım.
“Ben dönene kadar burada olacaklardan sen sorumlusun.”
Lysander başını salladı.
“Döneceksin.”
“Umarım.”
Kapıya doğru ilerledim.
Tam çıkacakken arkamdan seslendi.
“Valerius.”
Dönüp ona baktım.
“Bu yolculuk gerçekten gerekli mi?”
Bir an sustum.
“Evet.”
Lysander başını eğdi.
“Öyleyse umarım buna değer.”
Hiçbir şey söylemeden odadan çıktım.
Arkamda bıraktığım kardeşimin yüzündeki ifadeyi göremedim.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Avluya indiğimde güneş yeni yükseliyordu.
Sarayın önünde hareketlilik vardı. Muhafızlar atların eyerlerini kontrol ediyor, yanımıza alınacak erzakları ve eşyaları arabaya yerleştiriyordu.
Birkaç muhafız bizimle gelecekti. Geri kalanlar ise burada kalacaktı.
Gözlerim istemsizce Riven'ı aradı.
Onu avlunun diğer tarafında gördüm. Bir muhafızla konuşuyordu. Beni fark edince yanımdan geçip geldi.
“Hazır mısınız?”
“Sanırım.”
Riven kaşını kaldırdı.
“Sanırım mı?”
“İçimden gitmek gelmiyor.”
“Bunu tahmin etmiştim.”
Gülümsedi ama gözlerindeki ifade değişmedi.
“Babanız için endişeleniyorsunuz.”
Başımı salladım.
“Ya ben yokken…”
Cümlemi tamamlayamadım.
Riven bir süre sustu.
“Burada olacağım.”
Ona baktım.
“Biliyorum.”
“Majesteleri iyileşene kadar başından ayrılmayacağım.”
“Bana söz ver.”
“Veriyorum.”
İçimdeki sıkışma biraz olsun azaldı.
Riven'ın burada kalacağını bilmek bana güç veriyordu.
Tam o sırada sarayın kapıları açıldı.
Valerius dışarı çıktı.
Arkasında birkaç Celestia muhafızı vardı. Üzerinde yolculuk için hazırlanmış sade bir kıyafet vardı. Yanında da küçük bir çanta taşıyordu.
Bakışlarımız kısa süreliğine kesişti.
Sonra Valerius Riven'a döndü.
“Hazır mısınız?”
Riven başını eğdi.
“Evet, Majesteleri.”
Valerius gözlerini bana çevirdi.
“Prenses?”
“Hazırım.”
Aslında değildim.
Ama bunu söylemenin bir anlamı yoktu.
Riven bana son kez baktı.
“Dikkatli olun.”
“Sen de babama dikkat et.”
“Edeceğim.”
Bir an birbirimize baktık.
Sonra ona sarıldım.
Riven önce şaşırdı ama birkaç saniye sonra o da bana sarıldı.
“Geri döneceksiniz.”
“Döneceğim.”
Ayrıldığımızda gözlerim dolmuştu.
Bunu belli etmemek için başımı çevirdim.
Arabaya doğru yürüdüm.
Tam binecekken saraya son kez baktım.
Babam içerideydi.
Riven içerideydi.
Ben ise ilk kez bu kadar uzun süre evimden uzaklaşacaktım.
Kendi atıma doğru ilerledim ve bindim.
Valerius da kendi atına binince
muhafızlar yerlerini aldı.
Kısa bir süre sonra atların sesi duyuldu.
Sarayın kapıları arkamızda kaldı.
Ve yolculuk başladı.
Avludan ayrılalı birkaç saat olmuştu.
Saray artık çok geride kalmıştı. Yolun iki yanında uzanan ağaçlara bakıyordum. Bir süre önce her şey tanıdık geliyordu. Şimdi ise her şey sanki biraz daha uzaktı.
Babam aklımdan çıkmıyordu.
Gözlerimi kapattığımda onu yatakta yatarken görüyordum.
Elini tuttuğum anı hatırladım.
“Döneceğim baba.”
Bunu söylerken gerçekten inanmıştım.
Ama şimdi içimde bir korku vardı.
Ya dönemeden önce…
Düşüncemi tamamlamadan gözlerimi açtım.
Hayır.
Bunu düşünmeyecektim.
Hemen yanımdaki valerius sessizce atını sürüyordu. Birkaç muhafız da atların yanında ilerliyordu.
Uzun süredir kimse konuşmuyordu.
Sessizliği bozmadan at üstünde devam ettik.
Bir süre sonra küçük bir köyün içinden geçtik.
Yolun kenarında birkaç çocuk oynuyordu. İçlerinden biri elindeki tahta kılıcı havaya kaldırmış, diğerlerine bir şeyler anlatıyordu.
İstemeden gülümsedim.
Veridonia'da çocukların çoğu daha küçük yaşlardan itibaren savaşmayı öğrenirdi.
Ben de ilk yayımı elime aldığımda çok küçük yaşlardaydım.
Elimi belime götürdüm.
Yayım yanımdaydı.
Parmaklarımı ahşabın üzerinde gezdirdim.
Bunun yanımda olması beni her zaman rahatlatırdı.
“Biraz dinlenmek ister misiniz?”
Valerius'un sesiyle düşüncelerimden çıktım.
“Hayır.”
“Emin misiniz?”
“Evet.”
Kısa bir süre yüzüme baktı.
“Peki.”
Tekrar önüne döndü.
Bir süre sonra dayanamadım.
“Beni neden bu yolculuğa gerçekten dahil ettiniz?”
Valerius bana baktı.
“Çünkü ana tanrıça—”
“ Kadim Bilge." diye düzelttim.
Bir an durdu.
“Kadim Bilge bunu söyledi diye mi?”
“Hayır.”
Sesi sakindi.
“Çünkü Veridonia'nın varisi sizsiniz. Ayrıca bu lanetin iki krallığı da ilgilendirdiğini düşünüyorum.”
Başımı eğdim.
“Ben ise hâlâ babamı düşünüyorum.”
“Bu çok normal.”
“Bazen kendimi suçlu hissediyorum.”
“Ne için?”
“Onu bırakıp gittiğim için.”
Valerius cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü.
“Babanızın başında Riven var. Şifacılar da ellerinden geleni yapıyor.”
“Yine de yanında değilim.”
“Bazen birinin yanında olmak, aynı odada bulunmak değildir.”
Ona baktım.
Bu cümleyi beklemiyordum.
“Bunu nereden biliyorsunuz?”
Valerius hafifçe omuz silkti.
“Ben de bir kralım.”
Bu kez cevap vermedim.
Yol devam ediyordu.
Güneş yavaş yavaş tepeden inmeye başlamıştı.
Saatlerdir ilerliyorduk.
Önümüzde daha ne kadar yol olduğunu bilmiyordum.
Ama artık geri dönemeyeceğimi biliyordum.
Bu yolculuk başlamıştı.
Ve ben, babamı geride bırakıp iki krallığın kaderini değiştirebilecek bir sırrın peşine düşüyordum.
Yol boyunca birkaç kez mola verdik.
Her molada atlar dinlendiriliyor, muhafızlar çevreyi kontrol ediyor ve biz de biraz su içip dinleniyorduk.
Güneş yavaş yavaş batmaya başladığında hava serinledi.
Muhafızlardan biri ileride konaklayabileceğimiz uygun bir yer olduğunu söyledi.
Attan indiğimde bacaklarımın ne kadar yorulduğunu fark ettim.
“Sonunda.”
Derin bir nefes aldım.
Valerius da atından indi.
“Yoruldunuz mu?”
“Biraz.”
“Yolculuğun ilk günü için normal.”
“Ben uzun yolculuklara alışığım.”
“Öyle mi?”
“Veridonia'da eğitim almak kolay değil.”
Elimi belimdeki yayıma götürdüm.
“Çocukluğumdan beri at üstündeyim.”
Valerius yayımı işaret etti.
“Bunu kullanmayı da o zamanlardan beri mi biliyorsunuz?”
“Evet.”
“İyi bir okçu olduğunuzu söylediler.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Kim söyledi?”
“Riven.”
İçimden gülmek geldi.
“Tabii ki söylemiştir.”
Birlikte kamp alanına doğru yürüdük.
Muhafızlar ateşi yaktıktan sonra yiyecekleri hazırlamaya başladı. Ben biraz uzakta oturup ateşi izledim.
Aklım yine babama gitti.
Şu an ne durumdaydı?
Uyuyor muydu?
Şifacılar hâlâ başında mıydı?
Bana haber gönderecekler miydi?
Birden ayağa kalktım.
“Ne oldu?”
Valerius'un sesini duydum.
“Hiç.”
“İyi görünmüyorsunuz.”
“Babamı düşünüyorum.”
Valerius yanıma geldi ama oturmadı.
“Şifacılardan haber gelmesini bekliyorsunuz.”
“Evet.”
“Bir haber gelirse size ulaştırmalarını söyledim.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Teşekkür ederim.”
Başını salladı.
“Bunun için teşekkür etmenize gerek yok.”
Bir süre ateşe baktık.
Sonra Valerius uzaklaştı.
Ben de tekrar oturdum.
İlk defa o an, bu yolculukta tamamen yalnız olmadığımı düşündüm.
Gece ilerledikçe herkes dinlenmek için yerlerine çekildi.
Ben ise bir süre daha uyuyamadım.
Yayıma baktım.
Sonra gökyüzüne.
Babamın da aynı gökyüzüne bakıyor olmasını diledim.
Gözlerimi kapattım.
“Dayan baba.”
Bunu kimsenin duymayacağı kadar sessiz söyledim.
Sonra başımı yere yaslayıp uyumaya çalıştım.
~~~~~
Sabah kuş sesleriyle uyandım.
Bir süre nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra etrafımdaki çadırları ve gece yaktığımız ateşin sönmüş halini görünce dün çıktığımız yolculuğu hatırladım.
Yavaşça doğruldum.
Muhafızlar çoktan uyanmış, atları hazırlamaya başlamıştı.
Valerius biraz ilerideydi. Bir muhafızla konuşuyordu.
Ayağa kalkıp üzerimi düzelttim.
“Günaydın, majesteleri.”
Valerius bana döndü.
“Günaydın.”
“Ne kadar ilerledik?”
“Dün düşündüğümüzden biraz daha fazla.”
“Bugün de aynı şekilde mi devam edeceğiz?”
“Evet. Akşama kadar ilerleyebilirsek sınır bölgesine yaklaşmış olacağız.”
Başımı salladım.
“İyi.”
Eşyalarımı toplarken bir muhafız yanıma gelip çantamı almak istedi.
“Kendim taşıyabilirim.”
“Prenses, izin verin.”
“Hayır, gerçekten gerek yok.”
Muhafız şaşkınlıkla bana baktı.
Valerius uzaktan bizi izliyordu.
Sonunda muhafız geri çekildi.
“Peki, majesteleri.”
Çantayı omzuma aldım.
Valerius yanıma geldi.
“Yardım istemediğinizden emin misiniz?”
“Evet.”
“Oldukça inatçısınız.”
Ona baktım.
“Bunu iltifat olarak mı kabul etmeliyim?”
“Nasıl isterseniz.”
İstemeden gülümsedim.
Atımın yanına gittim.
Bir süre sonra hepimiz yola koyulduk.
Sabah saatleri oldukça sakindi. Yol boyunca birkaç küçük yerleşim yerinden geçtik. İnsanlar bizi gördüklerinde kenara çekiliyor, bazıları ise merakla arkamızdan bakıyordu.
Bir süre sonra bir köyün yakınından geçerken küçük bir kız çocuğu yolun kenarında duruyordu.
Elinde tahta bir yay vardı.
Beni görünce gözleri büyüdü.
“Prenses!”
Atımı durdurdum.
Çocuk bana bakıyordu.
“Okçuluk öğreniyorsun sanırım.”
Başını hızla salladı.
“Evet.”
Yayı elinden alıp inceledim.
“Güzel.”
Sonra ona geri verdim.
“Çalışmaya devam et.”
Çocuğun yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.
“Bir gün sizin kadar iyi olabilir miyim?”
Gülümsedim.
“Benden daha iyi ol.”
Çocuk heyecanla başını salladı.
Atımı yeniden sürdüm.
Bir süre sonra Valerius yanıma geldi.
“Çocuklarla aranız iyi.”
“Çocukları severim.”
“Belli oluyor.”
“Veridonia'da herkesin savaşçı olması gerekmiyor.”
Valerius bana baktı.
“Bunu biliyorum.”
“Bazen unutuluyor.”
“Belki iki krallığın birbirini gerçekten tanıması için hiç fırsatı olmadı.”
Bu sözleri duyunca sustum.
Haklıydı.
Yüzyıllardır birbirimize düşman gözüyle bakıyorduk.
Belki de birbirimiz hakkında bildiğimiz çoğu şey, bize anlatılanlardan ibaretti.
Yolumuza devam ettik.
Öğleye doğru kısa bir mola verdik.
Atımdan indim ve biraz su içtim.
Valerius da yakındaki bir kayanın üzerine oturdu.
“Prenses.”
“Efendim?”
“Babanızın durumu hakkında mı düşünüyorsunuz.”
Elimdeki su kabına baktım.
“Evet.”
“Endişelenmeniz normal.”
“Biliyorum.”
Bir süre sustum.
“Yine de keşke yanında olabilseydim.”
Valerius bu kez cevap vermedi.
Sadece başını salladı.
Sonra yeniden yola çıktık.
Önümüzde hâlâ uzun bir yol vardı.
Ama ilk günkü kadar yabancı gelmiyordu.
Belki de bunun sebebi artık yolun nasıl olduğunu biliyor olmamdı.
Belki de yanımda kimin olduğunu yavaş yavaş tanımaya başlamamdı.
Yol boyunca bir süre sessizce ilerledik.
Atımın çıkardığı ayak sesleri ve arkamızdaki muhafızların konuşmaları dışında pek bir şey duyulmuyordu. Önümüzde uzanan yol gittikçe daralıyor, iki yanımızdaki ağaçlar sıklaşıyordu.
Valerius birkaç adım önümdeydi. Bir süre onu izledikten sonra atımı biraz hızlandırıp yanına yaklaştım.
“Valerius.”
Başını çevirip bana baktı.
“Efendim?”
“Sen hep böyle sessiz misin?”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Beni sessiz mi buldun?”
“Biraz.”
“Sen de çok konuşkan sayılmazsın.”
“Ben en azından gerektiğinde konuşuyorum.”
Valerius kısa bir gülümsemeyle başını salladı.
“Demek ki ikimiz de gerektiğinde konuşuyoruz.”
“Hayır. Sen kaçıyorsun.”
“Ben mi?” dedi.
“Evet.”
“Nasıl kaçıyorum?”
“Her soru sorduğumda soruyu bana geri çeviriyorsun.”
Bir süre sustu. Sonra hafifçe güldü.
“Bunu fark ettiğini düşünmemiştim.”
“Fark ederim.”
“Peki, madem öyle… Ne öğrenmek istiyorsun?”
Bir an düşündüm.
“Celestia'yı.”
“Celestia'yı mı?”
“Evet. Senin ülkene daha önce hiç gelmedim. Hakkında bildiklerim de çoğunlukla bizim sarayda anlatılanlardan ibaret.”
Valerius başını salladı.
“Ne anlatıyorlar?”
“Büyücülerin yaşadığı, sürekli büyü kullanan, Veridonia'dan nefret eden bir krallık olduğunuzu.”
“Güzelmiş.”
“Güzel mi?”
“Bizi oldukça korkunç göstermişler.”
“Bizi de size göre savaşmaktan başka bir şey bilmeyen insanlar olarak anlatıyorlardır.”
“Yanlış mı?”
Gözlerimi kıstım.
“Beni kızdırmaya mı çalışıyorsun?”
“Belki biraz.”
İstemeden gülümsedim.
“Sen düşündüğümden daha sinir bozucusun.”
“Bunu iltifat olarak kabul edeceğim.”
“Etme.”
Valerius tekrar önüne döndü.
“Celestia'yı gerçekten merak ediyorsan anlatabilirim.”
“Anlat.”
“Şehirlerimiz Veridonia'daki gibi değil. Bizde daha çok kule ve büyük taş yapılar var. Büyü akışı sayesinde bazı şehirlerimiz geceleri bile aydınlık kalır.”
“Büyü akışı gerçekten bu kadar güçlü mü?”
“Eskiden daha güçlüydü.”
Bu cümlesinden sonra ikimiz de kısa bir süre sustuk.
Sonra Valerius devam etti.
“Çocukken sarayın bahçelerinde dolaşırdım. Özellikle geceleri. Büyü akışı güçlü olduğu zamanlarda bahçedeki küçük taşların bile ışık verdiği olurdu.”
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“Nasıl bir şey?”
“Bunu anlatmak zor.”
“Yine kaçıyorsun.”
Gülümsedi.
“Hayır. Gerçekten zor.”
“Deneyebilirsin.”
Valerius bir süre düşündü.
“Yıldızlara bakmak gibi ama gökyüzünde değil, hemen yanında duruyorlarmış gibi.”
İstemeden etrafa baktım.
“Gerçekten mi çok güzelmiş.”
“Evet.”
“Şimdi hâlâ öyle mi?”
Valerius'un yüzündeki ifade biraz değişti.
“Eskisi kadar değil.”
Bu kez başka bir şey sormadım.
Bir süre daha yol aldık.
Sonra aklıma başka bir soru geldi.
“Peki sen?”
“Ben ne?”
“Çocukken nasıldın?”
Valerius şaşkın bir şekilde bana baktı.
“Bunu neden merak ettin?”
“Çünkü sürekli kral olarak konuşuyorsun. Bir kere de insan olarak konuş.”
Bu kez gerçekten şaşırmış gibiydi.
“Bunu senden beklemiyordum.”
“Neden?”
“Bilmiyorum. Seni daha ciddi biri sanmıştım.”
“Ben ciddiyim zaten.”
“Şu an pek öyle görünmüyorsun.”
“İstersen tekrar ciddi olabilirim.”
“Gerek yok.”
Gülümsedim.
“Çocukken nasıldın?”
Valerius düşünürken gözlerini yola çevirdi.
“Oldukça yaramazdım.”
“İnanmıyorum.” dedim aniden.
“Neden?”
“Bilmiyorum. Seni düşününce aklıma ilk gelen şey bu değil.”
“Nasıl bir şey geliyor aklına?”
Soruyu duyunca sustum.
“Bilmiyorum.”
Valerius bu kez üstelemedi.
“Her neyse,” dedi. “Çocukken sürekli saraydan kaçardım.”
“Kaçardın?”
“Bahçeye. Bazen şehrin içine.”
“Kralın oğlu olarak?”
“Evet.”
“Kimse seni durdurmuyor muydu?”
“Lysander durdurmaya çalışırdı.”
“Lysander…”
Adını daha önce duymuştum. Valerius'un kardeşi olduğunu biliyordum.
“Nasıl biri?”
Valerius'un yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
“Benden daha usluydu.”
“Buna da inanmadım.”
“Neden herkes benim hakkımda böyle düşünüyor?”
“Çünkü sen kral gibi görünüyorsun.”
“Bu kötü bir şey mi?”
“Hayır. Sadece…”
“Ne?”
“Bazen fazla ciddi görünüyorsun.”
Valerius başını iki yana salladı.
“Demek yolculuğun başında aldığım ilk eleştiri bu oldu.”
“Daha çok eleştirim var.”
“Bunu söylemeseydin keşke.”
Gülmeye başladım.
Uzun zamandır ilk kez yolun ne kadar süreceğini düşünmeden ilerliyordum.
Önümüzde hâlâ uzun bir yol vardı.
Ama en azından artık bu yol bana eskisi kadar yabancı gelmiyordu.
