1. bölüm / 6
AETHELGARDBölüm 1
Bölümler 6Şu an: Bölüm 1
- 1 Bölüm 11.181 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Bölüm 21.965 kelime
- 3 BÖLÜM 33.022 kelime
- 4 Bölüm 42.496 kelime
- 5 Bölüm 52.729 kelime
- 6 BÖLÜM 62.093 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir kralın en büyük yükü başındaki taç değil, korumaya yemin ettiği toprakların çaresizlik içinde yok oluşunu izlemekti.
İşte ben tam olarak bunu yapıyordum. Celestia'nın kızıl güneşi pencereme vururken ben, o pencereden kurak kalmış topraklara, yakıcı güneşin yol açtığı tahribata yalnızca bakıyordum. Halkım çaresizdi. Medet umacakları, yardım dileyecekleri tek kişi bendim belki de. Ama elim kolum bağlı, öylece duruyordum.
Duyduğum ayak sesleriyle arkama döndüm. Yüzü çok tanıdıktı.
'Sevgili ağabeyim, ne düşünüyorsun öylece?'
Lysander'in sesiydi.
'Kardeşim... Endişeliyim,' diyiverdim. Tahta oturduğum günden beridir huzursuzum. Belki de bu krallığa hükmeden ben değilken bu kadar huzursuz değildim. Ancak başımdaki taç bana halkın çaresizliğini yüklemişti.
'Ah, sevgili Valerius... Ah, Ekselansları... Onların bu durumu seni üzüyor. Ancak şunu unutma; bir kral kendini halkı için bu kadar yormamalı.'
Lysander'in sözleri içimde bir yerleri eziyordu. Onun bu düşünceleri her yaşta aynıydı.
Sözleri odanın içinde yankılanırken gözlerimi ondan ayırıp yeniden pencereye çevirdim. Uzakta, çatlamış toprağın üzerinde yükselen sıcak hava dalgaları bile bu krallığın çektiği acıyı anlatmaya yetiyordu.
"İşte bu yüzden sen hiçbir zaman benim yerimde oturamayacaksın, Lysander."
Sesim sakindi ama taşıdığı ağırlık ikimizin de sustuğu o birkaç saniyeyi doldurmaya yetmişti.
"Bir kral, halkı acı çekerken rahat uyuyamaz. Karnı tokken bile açlığı hisseder. Omuzlarında yalnızca bir tacın yükünü değil, binlerce yaşam taşır."
Lysander dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessümle başını eğdi.
"Her zamanki gibi fazla merhametlisin."
Merhamet...
Ne tuhaf bir kelimeydi.
Yıllardır süren savaşlar, kuraklık ve tükenen kaynaklar bu krallığın merhametle değil, umutla ayakta kaldığını göstermişti. Fakat umut da her geçen gün biraz daha eksiliyordu. Yokluğun, sıcaklığın ve beraberinde gelen kuraklığın bu halka daha ne kadar umut aşılayacağından emin değilim.
Sessizlik ağırdı.
Ne ben konuşuyordum ne de Lysander. Odanın içine dolan tek ses, pencereden içeri süzülen rüzgârın perdeleri usulca savurmasıydı.
"Bugün şehre indim."
Lysander'in sesi yeniden duyuldu.
"Halk seni konuşuyor."
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Ne diyorlar?"
"Kimi hâlâ sana güveniyor... Kimi ise savaşın artık son bulması gerektiğini düşünüyor."
Başımı yeniden pencereye çevirdim.
Onları suçlayamazdım.
Yıllardır süren savaşlar yalnızca sınırlarımızı değil, insanların umutlarını da tüketmişti. Çocuklar kurak topraklarda büyüyor, aileler her geçen gün biraz daha yoksullaşıyordu. Bir kral olarak düşmanlarımı yenebilirdim belki... ama açlığı kılıçla yada büyüyle öldüremezdim.
"Onlara kızmıyorum."
Sesim neredeyse bir fısıltıydı.
"Korkarım ben de aynı durumda olsaydım, krallarıma aynı soruyu sorardım."
Lysander birkaç adım yaklaştı.
"O hâlde cevaplarını onlara ver, ağabey."
Bakışlarımı ona çevirdim.
"O cevap nedir?"
Dudaklarının kenarında anlamlandıramadığım silik bir tebessüm belirdi.
"Bazen bir krallığı kurtarmanın yolu, geçmişe bağlı kalmaktan vazgeçmektir."
Lysander'ın sözlerine anlam veremedim. Ona döndüm.
"Ne demek istiyorsun?"
Gözlerinde gördüğüm ifade bana yabancıydı. Sanki yıllardır tanıdığım kardeşim değil de, yüzüne onun maskesini geçirmiş başka biri karşımda duruyordu.
Lysander ağır adımlarla pencerenin yanına geldi.
"Benim ne demek istediğimi siz çok iyi anladınız, Majesteleri. Madem halkının bu hâli canını yakıyor... o zaman bir krala yakışanı yapmalısın."
"Bir krala yakışan nedir, söyle."
"Gururu bir kenara bırakmak."
Kaşlarım çatıldı.
"O gurur dediğin şey yüzünden bu savaş yüzyıllardır sürüyor. Biz çocukken de böyleydi, babamızın zamanında da... Dedemizin zamanında da."
Bakışlarını kurak topraklara çevirdi.
"Belki de artık kılıçlar değil, sözler konuşmalıdır."
Söyledikleri kulağa mantıklı geliyordu.
Ne var ki, içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı. Lysander'ın kurduğu her cümle doğru gibiydi... ama nedense eksik hissediliyordu. Sanki söylemek istediği asıl şeyi özenle saklıyor, bana yalnızca duymamı istediği kadarını gösteriyordu.
Lysander'ın sözleri odanın içinde adeta bir toz tanesi gibi savrulmuştu yeniden pencereye döndüm.
Aşağıda uzanan Celestia,belkide bir zamanlar bereketiyle anılan topraklardan eser taşımıyordu. Çatlamış yolların arasında çocuklar sessizce oynuyor, tezgâhlarını açan tüccarlar gün boyu tek bir müşteri bekliyordu. Kuyuların başında uzun sıralar oluşmuştu.
Bir büyücü, avuçlarının arasına aldığı solgun mavimsi ışığı kuruyan bir ağacın köklerine yöneltti. Etrafındaki dallar dalgalandı; birkaç yeşil yaprak dalların ucunda titreyerek belirdi. Fakat büyü sona erdiğinde büyücü dizlerinin üzerine çöktü. Yüzündeki yorgunluk, yeniden canlanan birkaç yapraktan çok daha ağırdı.
Büyü bile tükeniyordu.
Celestia yalnızca büyülerin krallığı değildi. Bu topraklarda büyücüler ve hayattaki amacı ülkesini korumak olan sıradan halk yüzyıllardır aynı gökyüzünün altında yaşıyor, aynı ekmeği bölüşüyor, aynı acıyı omuzluyordu. Kuraklık ise kimseyi ayırmıyordu.
Toprak, kimin avucunda büyü taşıdığıyla ilgilenmezdi.
Açlık, herkes için aynıydı.
Lysander sessizce yanıma yaklaştı. Bir süre o da benim baktığım manzarayı izledi.
"Topraklar eskisi gibi değil."
Başımı hafifçe salladım.
"Hayır... değil."
Celestia, yok oluşun sessizliğine gömülmüştü. Kuruyan nehirler, çatlayan topraklar ve her geçen gün azalan mahsuller...
Sarayın yüksek penceresinden krallığın tamamını görmek mümkündü. Sokaklarda geçim mücadelesi veren sıradan halk, eski günlerin izlerini taşımaya çalışan büyücüler...
Celestia hiçbir zaman yalnızca büyücülerin krallığı olmamıştı. Büyüye sahip olanlarla olmayanlar aynı topraklarda doğmuş, aynı duvarların ardında yaşamıştı. Birinin elindeki güç, diğerinin emeğiyle birleştiğinde bu krallık yüzyıllarca ayakta kalmıştı.
Ama şimdi...
Büyü akışı bile eskisi kadar güçlü değildi.
Büyücüler toprağa yeniden can vermek, kuruyan kaynakları iyileştirmek için güçlerini kullanıyordu. Fakat her denemede büyü akışındaki azalma daha belirgin hâle geliyordu.
Doğanın kendisi bile bizden uzaklaşıyor gibiydi.
Gözlerimi ufka diktim.
"Bu böyle devam edemez."
Lysander bana döndü.
"O hâlde değişmesi gereken şeyi değiştirmelisin."
Sözlerinin ardındaki anlamı çözmeye çalışırken kapı üç kez çalındı.
"Majesteleri."
İçeri giren muhafız başını eğdi.
"Sınırdan haber var."
Muhafızın sesi, odanın içindeki sessizliği bir anda değiştirdi. İçimde uzun zamandır taşıdığım huzursuzluk daha da ağırlaştı.
"Ne haberi?"
Muhafız birkaç saniye tereddüt etti.
"Konsey toplanma kararı aldı, Majesteleri."
Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Konsey...
Yıllardır yalnızca savaşların ve kayıpların konuşulduğu o salon, şimdi belki de hiç olmadığı kadar önemli bir kararın eşiğindeydi.
Bakışlarımı yeniden pencereden dışarı çevirdim.
Celestia'nın kaderi, her zaman olduğu gibi birkaç kişinin vereceği karara bağlıydı.
Ve içimdeki ses, bu kararın yalnızca krallığımızı değil, yüzyıllardır süren düşmanlığın geleceğini de değiştireceğini söylüyordu.
Muhafız başını eğerek odadan ayrıldı.
Kapı kapandığında sessizlik yeniden üzerimize çöktü.
Lysander hâlâ pencerenin önünde duruyor, Celestia'yı izliyordu. Yüzündeki ifade her zamanki gibi sakindi. Bazen onun bu sakinliğine imrenirdim. Benim omuzlarımda binlerce kişinin yükü varken, o sanki bütün bu ağırlıktan uzak durmayı başarabiliyordu.
Belki de bu yüzden hiçbir zaman onun gibi olamamıştım.
"Konsey uzun zamandır bu kadar erken toplanmamıştı."
Lysander'ın sesi düşüncelerimi böldü.
"Çünkü uzun zamandır böyle bir durumda değildik."
Cevabım kısa ve sert çıkmıştı.
Ona bakmadan devam ettim.
"Celestia'nın kaynakları tükeniyor. Büyü akışı zayıflıyor. Halkın sabrı ise her geçen gün biraz daha azalıyor."
Parmaklarımı pencerenin soğuk taşına yasladım.
"Bir kralın en zor anı, düşmanıyla karşılaştığı an değildir, Lysander."
Ona döndüm.
"En zor anı, kendi halkının gözlerindeki umutsuzluğu gördüğü andır."
Bir süre bana baktı.
"Taht seni değiştirdi, ağabey."
Sözleri beklemediğim bir yerden gelmişti.
"Eskiden böyle konuşmazdın."
Haklıydı.
Eskiden...
Tahta oturmadan önce hayat daha basitti. O zamanlar kararlarımın sonuçları yalnızca bana aitti. Bir hata yaptığımda bedelini ben öderdim.
Ama bir kral olduğunda durum değişirdi.
Verdiğin yanlış bir karar, yalnızca seni değil; adını bile bilmediğin hayatları etkilerdi.
"Taht beni değiştirmedi."
Sesim alçaktı.
"Taht bana gerçekte ne kadar az gücüm olduğunu gösterdi."
Lysander'ın bakışlarında kısa bir an için anlamlandıramadığım bir ifade belirdi.
Sonra hızla kayboldu.
"Belki de fazla yük taşıyorsun."
Belki de haklıydı.
Ama bir kralın taşıması gereken yükten kaçma hakkı yoktu.
Tam cevap verecekken uzaktan gelen çan sesleri duyuldu.
Sarayın yüksek duvarları arasında yankılanan bu ses, yaklaşan bir haberin işaretiydi.
Lysander başını hafifçe kaldırdı.
"Konsey üyelerinden biri mi?"
Pencereden dışarı baktım.
Sarayın avlusunda hareketlilik başlamıştı.
Fakat gelenler henüz konsey değildi.
Sadece krallığın dört bir yanından haber taşıyan elçiler ve görevlilerdi.
Bu bekleyiş, alınacak karardan daha ağırdı.
Çünkü bazen insanı en çok korkutan şey, cevabı bilmediği soru değil...
Gelecek cevabın her şeyi değiştirecek olmasıydı.
