5. bölüm / 6
AETHELGARDBölüm 5
Bölümler 6Şu an: Bölüm 5
- 1 Bölüm 11.181 kelime
- 2 Bölüm 21.965 kelime
- 3 BÖLÜM 33.022 kelime
- 4 Bölüm 42.496 kelime
- 5 Bölüm 52.729 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 BÖLÜM 62.093 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Kan… Çok kan var. Babaa!”
Feryadım kulaklarımda yankılanıyordu.
“Riven! Kan var, çok kan var… Babam!”
Gözyaşlarım durmuyordu. Babam kanlar içinde yerde yatıyordu. Ok, göğsünün ortasında duruyordu. Nefes alıyordu ama her geçen saniye daha da zorlanıyor gibiydi.
Bir anda yerimden doğruldum. Gözyaşlarımı elimle sildim.
“Ağlamak yok, Zenya.”
Sesim titriyordu ama kendimi zorla toparladım.
“Bunun bedelini ödet.”
Birkaç adım attım. Riven’in elindeki kılıcı bir anda çekip aldım. Muhafızların tuttuğu adama doğru hızla yürüdüm. Babama bunu yapan hain karşımdaydı.
Kılıcı kaldırdığım anda Riven önümde belirdi.
“Majesteleri, bırakın o kılıcı.”
Gözlerime bakıyordu.
Ellerim titriyordu.
“Riven…”
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“O… O da babama bunu yaptı.”
Kılıcı daha sıkı kavradım.
“Babamı… babamı öldürmeye çalıştı.”
Bir an gözlerimi kapattım. Bacaklarımın gücü tükeniyordu. Sanki ayakta durmak bile artık çok zordu.
Riven kılıcı elimden aldı.
"Majesteleri, kendinize gelmelisiniz."
Gözlerimi babamdan ayıramıyordum.
"Onu yaşatacağız."
Riven'ın sesi kararlıydı.
"Celestia'ya çok yakınız. Oraya ulaştığımızda tedavi edebilecek birilerini buluruz."
Başımı salladım.
Başka seçeneğimiz yoktu. Riven'a tutunarak babamın olduğu yere yürüdüm.
Babamı dikkatlice arabaya taşıdılar. Ben de yanına oturdum.
Yol boyunca elini bırakmadım.
Gözleri kapalıydı.
"Baba..."
Sesim çok kısık çıkıyordu.
Cevap vermedi.
Riven arabanın yanında ilerliyordu. Birkaç kez bana baktığını gördüm ama hiçbir şey söylemedi.
Kimse konuşmuyordu.
Sadece atların sesleri ve tekerleklerin yolu ezmesi duyuluyordu.
Bir süre sonra uzakta Celestia'nın sınırları görünmeye başladı.
İçimde garip bir huzursuzluk oluştu.
Buraya bir toplantı için gelmiştik.
Şimdi ise babamın hayatı için zamanla yarışıyorduk.
Arabayı durdurduğumuzda birkaç muhafız hemen yanımıza geldi.
"Veridonia Kralı nerede?"
"İçeride."
Muhafızlar babamı dikkatlice çıkardılar.
Tam o sırada karşı taraftan birkaç kişi bize doğru yürümeye başladı.
Önde duran adamı görünce duraksadım.
Üzerindeki kıyafetlerden ve yanındaki muhafızlardan kim olduğunu anlamak zor değildi.
Celestia'nın kralı.
Valerius.
Gözlerimiz kısa bir an için birbirine denk geldi.
Ama o an onun kim olduğundan çok başka bir şey umurumdaydı.
Babam.
"Majesteleri," dedi yanımızdaki muhafızlardan biri, "kralınızın tedaviye ihtiyacı var."
Valerius'un bakışları hemen babama döndü.
"Şifacıları çağırın."
Emir verir vermez birkaç kişi harekete geçti.
Ben babamın yanından ayrılmadım.
"Toplantı..."
Valerius bana baktı.
"Toplantı bekleyebilir."
Bir an sustu.
"Önce kralınız."
Başımı eğdim.
Babam içeri götürülürken peşinden gitmek istedim.
Riven kolumdan tuttu.
"Zenya."
"Ben de geliyorum."
"İçeri herkes giremez."
"Bırak beni."
Riven bir şey söyleyecekken Valerius araya girdi.
"Onun yanında kalmasına izin verin."
Riven geri çekildi.
Ben de hiç vakit kaybetmeden babamın götürüldüğü yere doğru ilerledim.
Toplantı ertelenmişti.
Ama artık bunun hiçbir önemi yoktu.
Çünkü babamın durumu gittikçe kötüleşiyordu.
Babamı içeri aldıklarında peşinden girdim.
Burası toplantı için hazırlanmış büyük salonlardan biriydi. Ancak birkaç dakika içinde salonun ortası tedavi alanına çevrilmişti.
Şifacılar hızla hazırlık yapıyordu.
"Majesteleri, biraz geri çekilin."
"Hayır."
Babamın elini bırakmak istemiyordum.
Şifacılardan biri yarayı kontrol ederken diğerleri gerekli malzemeleri hazırlıyordu.
"Ok çıkarılmalı."
Bu sözleri duyunca nefesimi tuttum.
"Onu kurtarabilecek misiniz?"
Şifacı kısa bir an bana baktı.
"Elimizden geleni yapacağız."
" Elinizden gelen yetmez fazlasını yapın lütfen." Sesim çaresizlik doluydu.
Elim babamın elindeydi.
Soğuktu.
Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.
"Nasıl oldu?"
Döndüm.
Az önce dışarıda gördüğüm adam kapının yanında duruyordu.
Valerius.
"Yolculuk sırasında saldırıya uğradık," dedi Riven.
Valerius'un bakışları babama kaydı.
"Kim saldırdı?"
"Bilmiyoruz."
Riven'ın sesi sertti.
"Bir kişi yakalandı. Diğerleri kaçtı."
Valerius birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra şifacılara döndü.
"Ne gerekiyorsa yapın."
Şifacılardan biri başını eğdi.
"Majesteleri, büyü akışını kullanmamız gerekebilir."
Valerius başını salladı.
"Ne gerekiyorsa."
Ben ona baktım.
Büyü...
Veridonia'da alışık olduğumuz bir şey değildi.
Ama şu an bunu düşünecek durumda değildim.
Babamın yüzüne döndüm.
"Dayan baba."
Elini biraz daha sıkı tuttum.
Valerius yanıma yaklaştı.
"İyi olacak."
Ona baktım.
"Bunu nereden biliyorsunuz?"
Bir an sustu.
"Bilmiyorum."
Sesi sakindi.
"Ama elimizden geleni yapacağız."
Cevap vermedim.
Çünkü şu anda kimsenin bana umut vermesine ihtiyacım yoktu.
Babamın gerçekten iyileşmesine ihtiyacım vardı.
Şifacılar tedaviye başladığında salondaki herkes sessizleşti.
Valerius da geri çekilip onları izlemeye başladı.
Ben ise babamın elini bırakmadım.
Toplantı artık ertelenmişti.
Ama belki de asıl toplantıdan çok daha önemli bir şey başlamıştı.
Şifacılar bir süre daha babamın başında kaldı.
Sonunda içlerinden biri bana döndü.
"Majesteleri, artık dışarı çıkmanız gerekiyor."
"Hayır."
"Burada tedaviye devam edemeyiz."
"Neden?"
"Yaranın daha iyi incelenmesi gerekiyor. Sarayın içindeki tedavi odasına götürmemiz lazım."
Babamın eline baktım.
Onu bırakmak istemiyordum.
Ama şifacıların yüzündeki ciddiyet karşısında daha fazla karşı koyamadım.
Elini son kez sıktım.
"Ben buradayım baba."
Cevap vermedi.
Şifacılar onu dikkatlice başka bir odaya götürdü.
Ben kapının önünde kaldım.
Riven yanıma geldi.
"Majesteleri..."
"İyi olacak mı?"
"Olacak."
Bu kez onun cevabını sorgulamadım.
Tam o sırada Valerius yanımıza geldi.
"Zenya."
Başımı kaldırdım.
"Şifacılar tedaviye devam edecek."
"Yanında kalmak istiyorum."
"Kalacaksınız."
Şaşırarak ona baktım.
"Konsey ne olacak?"
"Bekleyecek."
"Ya toplantı?"
"Toplantıdan önce sizin ve babanızın durumu geliyor."
Bir an sustum.
"Teşekkür ederim."
Valerius sadece başını salladı.
Sonra yanındaki muhafıza döndü.
"Zenya'nın ihtiyaç duyduğu her şey hazırlansın. Odası hazır olsun. Ayrıca şifacılardan sürekli haber alın."
Muhafız başını eğerek uzaklaştı.
Ben hâlâ kapıya bakıyordum.
Riven omzuma dokundu.
"Biraz dinlenmelisiniz."
"Dinlenemem."
"Sabaha kadar burada beklerseniz daha iyi olmayacak."
Haklıydı.
Ama bunu kabul etmek istemiyordum.
Sonunda odama götürüldüm.
O gece gözümü doğru düzgün kapatamadım.
~~~~~~
Ertesi gün uyandığımda ilk yaptığım şey babamı sormak oldu.
Şifacılar hâlâ tedaviyle uğraşıyordu.
Durumu değişmemişti.
Bu cevap içimi rahatlatmadı ama en azından yaşıyordu.
Gün boyunca birkaç kez yanına gitmek istedim.
Her seferinde tedavinin devam ettiğini söylediler.
Akşamüstü kapım çalındı.
Riven içeri girdi.
"Majesteleri."
"Ne oldu?"
"Konseyden haber geldi."
Ayağa kalktım.
"Ne diyorlar?"
"Toplantının daha fazla ertelenemeyeceğini söylüyorlar."
Kaşlarımı çattım.
"Babam bu haldeyken mi?"
"Krallığın geleceğiyle ilgili bir toplantı olduğunu söylüyorlar."
Bir süre sessiz kaldım.
Sonra gözlerimi kapattım.
Babam burada değildi.
Ama ben onun varisiydim.
Onun yerine geçmek istemiyordum.
Fakat şu anda başka seçeneğim de yoktu.
"Tamam."
Riven bana baktı.
"Katılacak mısınız?"
"Katılacağım."
~~~
Toplantı salonuna doğru yürürken koridorlar her zamankinden daha sessizdi.
Kapının önüne geldiğimde birkaç muhafız ve konsey üyelerinin içeride olduğunu gördüm.
Derin bir nefes aldım.
Kapı açıldı.
İçeri girdim.
Bütün bakışlar üzerime çevrildi.
Babamın koltuğu boştu.
Ben ise onun yerine geçmek zorundaydım.
Tam oturacağım sırada salonun büyük kapıları yeniden açıldı.
Herkes dönüp kapıya baktı.
İçeri giren kişiyi görünce salondaki konuşmalar bir anda kesildi.
Ne muhafızlar onu durdurdu ne de konseyden biri itiraz etti.
Çünkü kim olduğunu herkes biliyordu.
Yüce Bilge.
Ama onun burada olacağını kimse bilmiyordu.
Ben ise neden geldiğini anlamaya çalışırken, salondaki hava bir anda değişti.
Yüce Bilge salona girdiğinde herkes ayağa kalktı.
Ben de ayağa kalktım.
Bakışları bir an üzerimde durdu.
Neden bana öyle baktığını anlayamadım.
Sonra başını hafifçe eğdi ve masanın diğer tarafına geçti.
Konsey üyelerinden biri konuşmaya başladı.
"Toplantıya başlayabiliriz."
Yerime oturdum.
Babamın koltuğuna.
Konsey üyelerinden biri elindeki belgelere baktı.
"Veridonia Kralı'nın saldırıya uğraması, bu görüşmenin önemini daha da artırıyor."
Riven'ın söyledikleri aklıma geldi.
Bizi takip etmişlerdi.
"Bu saldırının arkasında kimlerin olduğunu biliyor musunuz?" diye sordum.
Konsey üyesi başını salladı.
"Henüz değil."
"Yakalanan kişi?"
"Konuşmuyor."
Dişlerimi sıktım.
"Öyleyse neden burada oturup toplantı yapıyoruz?"
Salonda kısa bir sessizlik oldu.
"Çünkü saldırının arkasında kimlerin olduğunu bulmak kadar, iki krallığın geleceğini konuşmak da önemli."
Bu kez başka biri konuştu.
"Celestia'nın büyü akışı son zamanlarda zayıflıyor."
Başımı kaldırdım.
"Bu Veridonia'yı neden ilgilendiriyor?"
"Çünkü sınırlarımızda bulunan büyü akışı yalnızca Celestia'yı etkilemiyor."
Bir başka konsey üyesi söze girdi.
"İki krallık yüzyıllardır birbirinden uzak duruyor. Fakat artık bunun sonuçlarını görüyoruz."
Masadakilere baktım.
"Yani benden ne istiyorsunuz?"
Konsey üyelerinden biri cevap verdi.
"Sizin burada bulunmanızın nedeni babanızın varisi olmanız."
"Onun yerine karar vermem mi gerekiyor?"
"En azından görüşlerinizi söylemeniz gerekiyor."
Bir an sustum.
Babamın söylediklerini düşündüm.
Bu toplantının önemli olduğunu söylemişti.
Ama nedenini bilmiyordum.
Tam konuşacakken yüce Bilge ilk kez söz aldı.
"Yanlış soruyu soruyorsunuz."
Herkes ona döndü.
Sesi sakindi.
"Bu krallıkların geleceğini ne yapacağınızı düşünerek çözemezsiniz."
Kaşlarımı çattım.
"Öyleyse hangi soruyu sormalıyız?"
Yüce Bilge gözlerini bana çevirdi.
"Bu iki krallığın neden yeniden bir araya gelmek zorunda olduğunu."
Salonda kimse konuşmadı.
Kalbim hızlandı.
Kadim Bilge ayağa kalktı.
"Çünkü yüzyıllar önce ayrılan yalnızca iki krallık değildi."
Bir an durdu.
"Bir şey daha ayrıldı."
Ne demek istediğini anlamıyordum.
Kadim Bilge'nin bakışları hâlâ üzerimdeydi.
Sonra yavaşça konuştu.
"Ve onu yeniden bir araya getirebilecek kişi..."
Gözlerini benden ayırmadı.
"...bu salonda oturuyor."
Bilge'nin bakışları yavaşça salonda gezindi. Sonunda gözleri üzerimde durdu.
“Yüzyıllar önce yapılan ihanet yalnızca iki krallığı birbirinden ayırmadı,” dedi. “Aynı zamanda bu toprakların kaderini de parçaladı.”
Salonda kimse konuşmuyordu.
“Bir gün,” diye devam etti, “iki krallığın yeniden karşı karşıya geleceği bir zaman olacak. Ancak bu kez savaşmak için değil…”
Kısa bir süre durdu.
“Bir seçim yapmak için.”
Babamın boş koltuğuna baktım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı.
“Ve o gün geldiğinde,” dedi kadim Bilge, “iki krallığın arasındaki bağ yeniden kurulacak. Fakat bunu bir kral ya da bir savaşçı yapmayacak.”
Gözleri tekrar bana döndü.
“Onu yapacak kişi, iki dünyanın da yükünü taşıyabilecek olan kişi olacak.”
Kaşlarımı çattım.
“Ben mi?”
Sesim istemeden yükselmişti.
Kadim Bilge başını hafifçe eğdi.
“Evet, Zenya.”
Salonda birkaç kişinin nefesi kesildi.
“Sen Veridonia’nın varisisin. Ama kaderin yalnızca bu topraklarla sınırlı değil.”
Bir an sustu.
“Senin önünde uzun bir yol var. Ve bu yolun sonunda iki krallığın kaderi yeniden birleşecek.”
“Peki ya nasıl?” diye sordum.
Kadim Bilge’nın yüzündeki ifade değişti.
“Bunun cevabını henüz bilmen gerekmiyor.”
Salondaki herkes birbirine bakarken kadim Bilge son kez konuştu.
“Çünkü kehanetin en önemli kısmı henüz başlamadı.”
Ve o anda, nedenini bilmediğim bir şekilde, içimde kötü bir his oluştu. Bilge bir süre sessiz kaldı. Sonra gözlerini salondakilerden ayırmadan konuşmaya devam etti.
“Yüzyıllar önce Aethelgard henüz tek bir krallıktı. Büyücüler ve savaşçılar aynı topraklarda, huzur içinde ve ahenk içinde yaşıyordu.”
Salonda çıt çıkmıyordu.
“Fakat bir ihanet, her şeyi değiştirdi.”
Sesi sakin olsa da söyledikleri salondaki havayı ağırlaştırmıştı.
“Krallık ikiye ayrıldı. Büyücüler Celestia'yaya, savaşçılar ise Veridonia'yaya çekildi. Aradan geçen yüzyıllar boyunca iki taraf birbirine düşman oldu.”
Bilge kısa bir süre sustu.
“İhanetin ayrıntılarını elbette bu masada konuşmayacağız. Fakat bugün burada bulunan herkesin düşündüğü şey aynı.”
Bakışları önce Valerius'a, sonra bana çevrildi.
“İki krallığın liderleri bir araya gelmeli ve o zamanlar bu topraklara konulan lanetin kaynağını bulmalı.”
Salonda hafif bir hareketlilik oldu.
“Noxis'i bulmalısınız.”
İsmi duyduğumda kaşlarımı çattım.
“Ve onun bıraktığı laneti ortadan kaldırmalısınız.”
İçimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.
Babam...
Daha birkaç saat önce gözlerimin önünde kanlar içinde yatıyordu. Şimdi ise burada, onun yerine oturmuş, geleceğimiz hakkında konuşuyordum.
Bilge'nın sesi yeniden duyuldu.
“Fakat Veridonia'nın kralının bu görevi yerine getirip getiremeyeceğini şu an bilmiyoruz.”
Başımı kaldırdım.
İçimde bir yer ezildi sanki.
Babam yaşayacak mı, onu bile bilmiyoruz.
Bu düşünceyi aklımdan uzaklaştırmaya çalıştım ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım gitmiyordu. Gözlerimi masanın üzerinde gezdirdim. Kimse yüzüme bakmıyordu.
Bilge devam etti.
“Bu nedenle görev, Veridonia'nın varisine devredilecek.”
Bir an durdu.
“Prenses Zenya'ya.”
Bütün bakışların üzerime çevrildiğini hissettim.
Boğazım düğümlendi.
Ben sadece babamın yaşamasını istiyordum.
Ama şimdi önümde iki krallığın kaderi duruyordu.
Ve ben, bunun altından nasıl kalkacağımı bilmiyordum.
Bilge'nın sözlerinden sonra salonda uzun bir sessizlik oldu.
Kimse konuşmuyordu.
Ben ise hâlâ duyduklarımı anlamaya çalışıyordum.
Babamın yerine bu görevi benim devralmam gerekiyordu.
Ama babamın yaşayıp yaşamayacağını bile bilmiyorduk.
“Peki ya Noxis'i nasıl bulacağız?” diye sordu konsey üyelerinden biri.
Bilge başını yavaşça çevirdi.
“Bunu bulmak sizin göreviniz.”
Bir başka büyücü öne doğru eğildi.
“Yani elimizde onun nerede olduğuna dair hiçbir bilgi yok mu?”
“Hiçbir bilgi yok demedim.”
Bilge'nın sesi sakinliğini koruyordu.
“Geçmişte bırakılmış izler var. Fakat o izleri okuyabilecek ve yolun devamını bulabilecek olanlar sizlersiniz.”
Valerius ilk kez söze girdi.
“Bu durumda iki krallığın birlikte hareket etmesi gerekiyor.”
Gözlerim ona çevrildi.
“Ve bu yolculukta kimler olacak?”
Valerius kısa bir süre düşündü.
“Ben.”
Kaşlarımı kaldırdım.
Kadim Bilge de ona baktı ama bir şey söylemedi.
Valerius devam etti.
“Celestia'nın kralı olarak bu görevi yalnızca size bırakmam doğru olmaz. Ayrıca lanet büyüyle bağlantılıysa, Celestia'dan birinin orada olması gerekiyor zaten bilge de her iki kralığın liderleri dedi.”
Kimse itiraz etmedi.
Kadim Bilge ayağa kalktı.
“Öyleyse karar verilmiştir.”
Sesi salonda yankılandı.
“Veridonia'nın varisi Prenses Zenya ve Celestia'nın kralı Valerius, Noxis'i bulmak ve yüzyıllar önce konulan laneti kaldırmak için birlikte yola çıkacak.”
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Bir yabancıyla.
Üstelik yüzyıllardır düşman olduğumuz krallığın kralıyla.
Ama artık geri dönüş yoktu.
Bilge son kez bana baktı.
“Hazır olduğunuzda yolculuğunuz başlayacak.”
Ardından arkasını döndü.
Büyük kapılar açıldı.
Ve Bilge salondan çıktığında herkes bir süre olduğu yerde kaldı.
Toplantı bitmişti.
Ama benim için asıl mesele şimdi başlıyordu.
~~~~~~~~~~~
Riven'ın yanıma geldiğini fark ettiğimde hâlâ masanın başında oturuyordum.
“Majesteleri?”
Başımı kaldırdım.
“Riven…”
Sesim titredi.
“Ne yapacağım ben?”
Riven'ın yüzündeki ifade değişti.
“Önce buradan çıkalım.”
Ayağa kalktım ama daha birkaç adım atmadan gözlerim doldu.
“Babam yaşayacak mı bilmiyorum.”
Sesim gittikçe kısıldı.
“Bir de şimdi Noxis'i bulmam gerekiyormuş. Laneti kaldırmam gerekiyormuş. Ben…”
Cümlemi tamamlayamadım.
Gözyaşlarım yanağımdan süzülmeye başladı.
“Ben ne yapacağımı bilmiyorum Riven.”
Riven hiçbir şey söylemeden yanıma geldi.
Bir süre sadece sustu.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Bilmiyorsanız öğrenirsiniz.”
Gözlerimi sildim.
“Ya yapamazsam?”
“Yaparsınız.”
“Ya babama bir şey olursa?”
Bu kez Riven cevap vermedi.
Çünkü onun da verecek bir cevabı yoktu.
Başımı eğdim.
İçimde tuttuğum her şey bir anda ağır gelmeye başlamıştı.
Babam.
Kral.
Kehanet.
Noxis.
Ve şimdi önümde uzanan o bilinmez yol…
Riven omzuma hafifçe dokundu.
“Yalnız değilsiniz, majesteleri"
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Biliyorum.”
Ama yine de ağlamaya devam ettim.
Riven'la birlikte salondan çıktık.
Koridorda bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Ben gözyaşlarımı silmeye çalışıyor, o ise yanımda sessizce yürüyordu.
Sonunda dayanamadım.
“Riven…”
“Efendim?”
“Babamı gerçekten kaybedebilir miyiz?”
Riven durdu.
Bana bakarken yüzündeki o her zamanki rahat ifade tamamen kaybolmuştu.
“Bunu düşünmeyin.”
“Nasıl düşünmeyeyim?”
Sesim yeniden titredi.
“Daha birkaç saat önce yanımdaydı. Şimdi bir odada, ne olacağını bilmeden yatıyor.”
Riven derin bir nefes aldı.
“Şifacılar ellerinden geleni yapıyor.”
“Ya yetmezse?”
Bu kez cevap vermedi.
Başımı eğdim.
“Ben güçlü olmalıyım, değil mi?”
“Her zaman güçlü olmak zorunda değilsiniz.”
Ona baktım.
Riven hafifçe gülümsedi.
“Bazen sadece Zenya olabilirsiniz.”
İstemeden küçük bir tebessüm ettim.
“Bunu babama söylersen seni kaleden attırırım.”
“Majesteleri, bunu söylemeye cesaret edemem.”
İkimiz de kısa bir süre güldük.
Sonra sessizlik yeniden çöktü.
Saatler boyunca babamın bulunduğu odanın önünde bekledik. Arada şifacılar çıkıyor, durumuyla ilgili kısa bilgiler veriyordu.
Henüz iyi bir haber yoktu.
Güneş çoktan batmıştı.
Sarayın koridorlarında gece sessizliği başlamıştı.
Riven bir süre sonra bana döndü.
“Biraz dinlenmelisiniz.”
“Uyuyamam.”
“Yine de odanıza geçin.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Bir kişiyle konuşmam gerekiyor.”
Riven kimin olduğunu sormadı.
Sadece başını salladı.
Ayağa kalktım.
Artık korkmuyordum.
En azından bunu belli etmemeye çalışıyordum.
Valerius'un bulunduğu odayı bulmak uzun sürmedi. Kapının önüne geldiğimde birkaç saniye bekledim.
Sonra kapıyı çaldım.
İçeriden sakin bir ses geldi.
“Girin.”
Kapıyı açtım.
Valerius masanın başında oturuyordu. Önünde birkaç belge vardı. Beni görünce elindeki kalemi bıraktı.
“Prenses Zenya.”
Başımı hafifçe eğdim.
“Konuşmamız gerekiyor.”
Valerius ayağa kalktı.
“Elbette.”
Kapıyı arkamdan kapattım.
İlk kez ikimiz yalnızdık.
Ve önümüzde, ikimizin de geri dönemeyeceği bir yol vardı.
Kapıyı kapattıktan sonra gözlerim istemsizce Valerius'a kaydı.
Onu ilk kez bu kadar yakından görüyordum.
Sarıya çalan kumral saçları alnına doğru dağılmıştı. Yemyeşil gözleri üzerimdeydi. Oldukça uzun ve iri yapılıydı. Üzerindeki koyu renk kıyafet bile cüssesini olduğundan küçük göstermeye yetmiyordu.
Bir an öylece baktığımı fark edip gözlerimi kaçırdım.
“Şey…”
Valerius kaşını hafifçe kaldırdı.
“Bir şey mi oldu?”
“Hayır.”
Kendimi toparladım.
“Konuşmamız gereken bir konu var.”
Valerius başıyla masadaki sandalyeyi işaret etti.
“O halde oturun.”
Sandalyeye geçtim.
Bu yolculuğa gerçekten onunla çıkacaktım.
Ve açıkçası, bundan hiç emin değildim.
Sandalyeye oturduktan sonra birkaç saniye sessiz kaldım.
Valerius da karşımdaki sandalyeye geçti.
“Toplantı hakkında konuşmak istiyorum.” dedim.
“Ben de bunun için uygun bir zaman bekliyordum.”
“Gerçekten gidecek miyiz?”
Valerius hiç düşünmeden cevap verdi.
“Evet.”
Kaşlarımı çattım.
“Bu kadar kolay mı?”
“Hayır.”
“Çünkü bana hiç kolaymış gibi gelmiyor.”
Valerius masanın üzerindeki belgelere baktı.
“Bana da gelmiyor.”
Bir süre sustuk.
“Babamın durumu ortada.” dedim. “Ne zaman iyileşeceğini bilmiyoruz. Belki günler, belki haftalar sürecek. Böyle bir durumda Veridonia'dan ayrılmam doğru mu bilmiyorum.”
Valerius bana dikkatlice baktı.
“Babanızın durumu düzelene kadar bekleyebiliriz.”
“Ya düzelmezse?”
Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz odadaki hava değişti.
Valerius birkaç saniye sustu.
“Bunu düşünmek istemiyorum.” dedi sonunda. “Ama görevi ertelemek de çözüm değil.”
Başımı eğdim.
“Yani gitmem gerektiğini düşünüyorsunuz.”
“Evet.”
“Ben de geleceğim.”
Başımı kaldırdım.
“Neden?”
Valerius'un yüzündeki ifade ciddileşti.
“Çünkü bu yalnızca Veridonia'nın sorunu değil. Lanet Celestia'yı da etkiliyor. Büyü akışımız her geçen gün zayıflıyor.”
Bir an durdu.
“Ve açıkçası, bu yolculuğu size tek başınıza yaptırmayacağım.”
“Bana güveniyor musunuz?”
“Henüz değil.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
Valerius devam etti.
“Ama size güvenmem gerektiğini biliyorum.”
İlk kez yüzünde hafif bir tebessüm gördüm.
“Çünkü artık aynı taraftayız.”
O sözleri duyunca içimde garip bir his oluştu.
Yüzyıllardır düşman olan iki krallık…
Şimdi aynı laneti kaldırmak için birlikte yola çıkacaktı.
“Ne zaman gideceğiz?” diye sordum.
Valerius birkaç saniye düşündü.
“Babanızın durumuna bağlı.”
Başımı salladım.
“Peki ya iyileşmesi uzun sürerse?”
“O zaman beklemeyeceğiz.”
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Şifacılar babanızı burada tedavi etmeye devam edecek. Biz ise yola çıkacağız.”
Kalbim sıkıştı.
Babamın yanından ayrılmak istemiyordum.
Ama önümde başka bir seçenek de yoktu.
Valerius ayağa kalktı.
“Yarın hazırlıklara başlarız.”
Ben de ayağa kalktım.
“Yarın mı?”
“Evet.”
Kapıya doğru ilerlerken durdum.
“Valerius.”
“Efendim?”
“Bu yolculukta bana ne olursa olsun…”
Bir an kelimeleri toparlamaya çalıştım.
“Babamı burada yalnız bırakmayın.”
Valerius'un yüzündeki ifade yumuşadı.
“Bırakmayacağım.”
Başımı salladım.
Sonra odadan çıktım.
Yarın gerçekten yola çıkacaktık.
