AETHELGARD kitap kapağı

3. bölüm / 6

AETHELGARD

BÖLÜM 3

Vaveyla Yazarı: Nova RS

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 3

Gün henüz doğalı çok olmamıştı.
Celestia Sarayı, uzun zamandır görülmeyen bir hareketliliğe bürünmüştü. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, hizmetkârların telaşlı konuşmaları ve peş peşe verilen emirler, taş duvarların arasındaki alışılmış sessizliği çoktan dağıtmıştı.
Her köşede ayrı bir hazırlık vardı.
Kimileri konsey salonuna yeni tomarlar taşıyor, kimileri uzun meşe masanın üzerine yıllardır kilit altında tutulan kadim haritaları özenle yerleştiriyordu. Sarayın mutfağında ise kazanlar sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kaynamaya başlamış, aşçılar konsey üyeleri için hazırlanacak sofranın eksiksiz olması adına durmaksızın çalışıyordu.
Bugün sıradan bir gün değildi.
Bu yalnızca bir toplantı değildi.
Yıllardır ilk kez, Celestia'nın On İki Bilgesi aynı çatı altında bir araya gelecekti.
Merdivenlerden ağır adımlarla aşağı indim.
Sarayın giriş salonunda onlarca görevli koşuşturuyordu. Beni görenler oldukları yerde durup saygıyla eğildi.
"Majesteleri."
Başımı hafifçe eğerek selamlarını karşılık verdim.
Tam o sırada genç bir hizmetkârın elindeki tomarlar yere saçıldı.
Çocuk şaşkınlıkla dizlerinin üzerine çöktü.
"Affedersiniz... Affedersiniz majesteleri!"
Yanındaki yaşlı görevli hemen telaşla ona yardım etmeye çalıştı.
"Kaç kere söyledim sana, koşma diye!"
Çocuk utançtan kıpkırmızı olmuştu.
Tomarları toplamak için eğildiğimde ikisi de şaşkınlıkla bana baktı.
Yere düşen parşömenlerden birini elime alıp gülümsedim.
"Sanırım bugün yalnız sen telaşlı değilsin."
Genç hizmetkâr ne diyeceğini bilemedi.
Titrek bir sesle,
"İlk kez böyle büyük bir konseye tanıklık edeceğim, majesteleri."
Parşömeni eline uzattım.
"Merak etme."
Dudaklarımda hafif bir tebessüm belirdi.
"İnan bana... ben de."
Çocuğun yüzündeki gerginlik bir anlığına dağıldı.
Çevredeki birkaç görevli de istemsizce gülümsedi.
Kısa süren bu küçük an, sarayın üzerindeki ağır havayı biraz olsun hafifletmişti.
Tam o sırada dış avludan yükselen boru sesi duyuldu.
Salon bir anda sessizleşti.
Kapının önündeki muhafız yüksek sesle ilan etti:
"Celestia'nın İlk Bilgesi... Asterion... saraya teşrif etmiştir."
Konuşmalar kesildi.
Hizmetkârlar bile oldukları yerde durdu.
Sarayın büyük kapıları yavaşça açılırken içeri giren yaşlı adamın adımları ağırdı ama dimdik yürüyordu.
Omuzlarına kadar uzanan bembeyaz saçları, koyu lacivert cübbesinin üzerine dökülüyordu. Elindeki asaya neredeyse hiç yük vermeden ilerliyor, yılların ağırlığını değil bilgeliğini taşıyor gibiydi.
Ben de birkaç adım öne çıktım.
"Hoş geldiniz, Bilge Asterion."
Yaşlı adam başını hafifçe eğdi.
"Majesteleri."
Sesinde yılların dinginliği vardı.
"Umarım bugün burada alacağımız kararlar, bizden sonrakilerin kaderini de aydınlatır."
Sözleri salonda yankılanırken içimde garip bir his oluştu.
Sanki bu toplantı...
Yalnızca Celestia'nın değil, çok daha büyük bir hikâyenin başlangıcı olacaktı.
Asterion'un salona adım atmasıyla birlikte herkes yeniden hareketlenmeye başladı.

Yaşlı bilge ağır ama kendinden emin adımlarla ilerlerken yoluna çıkan her görevli saygıyla kenara çekiliyordu. Yılların bilgeliği yalnızca yüzüne değil, duruşuna da işlemişti.

"Yolculuğunuz nasıl geçti?" diye sordum.

Asterion hafifçe gülümsedi.

"Yaşlı dizlerim aynı soruya farklı cevap vermemi isterdi, majesteleri. Fakat aklım hâlâ gençliğim kadar inatçı."

İlk kez yüzümde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

"Demek ki Celestia'nın hâlâ size ihtiyacı var."

"Hayır, majesteleri." dedi sakin bir sesle. "Asıl ben Celestia'ya borçluyum."

Sözleri kısa olmasına rağmen uzun süre zihnimde yankılandı.

Tam o sırada dışarıdan yeniden boru sesleri duyuldu.

Kapıdaki muhafız yüksek sesle seslendi.

"Batı Kulesi Bilgesi... Elaris!"

Kapılar ikinci kez açıldı.

Bu kez içeri orta yaşlarında bir kadın girdi. Koyu yeşil cübbesinin etekleri yürüdükçe taş zeminde hafifçe dalgalanıyordu. Omzuna kadar uzanan kumral saçlarının arasına düşen birkaç beyaz tel, yılların izini saklamıyordu.

Asterion'a doğru yönelerek saygıyla başını eğdi.

Ardından bana döndü.

"Majesteleri."

"Hoş geldiniz, Bilge Elaris."

"Keşke daha güzel sebeplerle çağrılmış olsaydık."

Bu cümle salondaki havayı yeniden ağırlaştırdı.

Kimse cevap vermedi.

Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu.

Aradan çok geçmeden üçüncü boru sesi duyuldu.

Sonra dördüncü...

Sarayın büyük kapıları gün boyunca defalarca açıldı.

Her gelen bilge, Celestia'nın başka bir köşesinden haberler getiriyordu.

Kimi kuzeyde kuruyan ormanlardan söz ediyor, kimi büyü kaynaklarının zayıfladığını anlatıyor, kimi ise halkın giderek artan huzursuzluğunu dile getiriyordu.

Henüz resmi toplantı başlamamıştı.

Fakat salonun dışında yapılan kısa konuşmalar bile yaklaşan tartışmanın kolay geçmeyeceğini gösteriyordu.

Görevliler son hazırlıkları tamamlıyor, uzun masanın üzerindeki parşömenleri tek tek yerlerine yerleştiriyordu.

Duvarlardaki kristaller yavaş yavaş parlamaya başlamış, salonu loş ama sıcak bir ışık kaplamıştı.

Gözlerim boş duran sandalyelere takıldı.

Her biri dolduğunda...

Celestia'nın geleceği konuşulacaktı.

Ve bu kez alınacak hiçbir karar, yalnızca bugünü ilgilendirmeyecekti.
Saatler ilerledikçe sarayın hareketliliği yavaş yavaş düzene dönmeye başladı.

Gelen her bilge kendi yerine yerleşirken, salonun içindeki hava da değişiyordu.

Bir süre önce yalnızca boş sandalyelerden ve sessiz bir bekleyişten ibaret olan salon, şimdi Celestia'nın yüzyıllık hafızasını taşıyan insanlarla doluydu.

On İki Bilge...

Her biri farklı bir bilgiye, farklı bir geçmişe ve farklı bir bakış açısına sahipti.

Fakat bugün hepsinin yüzünde aynı ifade vardı.

Endişe.

Konsey salonunun dışında kısa bir süre bekledim. İçeri girmeden önce birkaç saniye durup derin bir nefes aldım.

Bugün burada yalnızca bir soruna çözüm aramayacaktık.

Yıllardır görmezden geldiğimiz sorularla da yüzleşecektik.

Kapının yanında duran muhafız bana baktı.

"Majesteleri, her şey hazır."

Başımı salladım.

Tam içeri girecekken koridorun diğer ucundan gelen sesler dikkatimi çekti.

Bir grup görevli aceleyle ilerliyordu.

Aralarında taşıdıkları eski bir sandık vardı.

Sandığın üzerindeki mühür, kraliyet arşivlerine aitti.

Kaşlarımı hafifçe çattım.

"Onu buraya kim getirmelerini emretti?"

Görevlilerden biri hemen eğildi.

"Bilge Asterion, majesteleri. Toplantı başlamadan önce bazı eski kayıtların incelenmesini istedi."

Bakışlarım kısa süreliğine Asterion'a çevrildi.

Yaşlı bilge, salonun içinden beni izliyordu.

Sanki benim sormadığım bir sorunun cevabını çoktan biliyor gibiydi.

Yanına yaklaştım.

"Bu kayıtlar neyle ilgili?"

Asterion elini sandığın üzerine koydu.

"Geçmişle."

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.

"Geçmişin bugünle ne ilgisi var?"

Asterion'ın bakışları bir anlığına ciddileşti.

"Bazen majesteleri..."

Kısa bir duraksamadan sonra devam etti.

"Bugünü anlamanın tek yolu, geçmişte neyin unutulduğunu hatırlamaktır."

Cevap vermeden ona baktım.

Bu sözlerin altında daha fazlası olduğunu hissediyordum.

Fakat Asterion devam etmedi.

Belki de bazı cevapların zamanı henüz gelmemişti.

Tam o sırada salonun kapısına doğru ilerleyen görevliler son hazırlıkları tamamladıklarını bildirdi.

Kristal lambaların ışığı güçlendi.

Sandalyeler yerlerini almıştı.

Masadaki mühürlü belgeler hazırdı.

Artık beklenen iki kişi kalmıştı.

Ben.

Ve...
Koridorun sonunda yankılanan ayak sesleri, salondaki sessizliği bozdu.

Herkesin bakışı aynı anda kapıya yöneldi.

Kapılar açıldı.

Lysander içeri girdi.

Üzerinde kraliyete uygun koyu renkli bir cübbe vardı. Her zamanki gibi sakin görünüyordu. Ne acele ediyor ne de bulunduğu ortamın ağırlığından etkileniyor gibiydi.

Onun en belirgin özelliği buydu.

Lysander, herkesin hissettiği gerginliği hissetse bile bunu asla belli etmezdi.

Yanıma doğru ilerledi.

"Majesteleri."

Sesi her zamanki gibi sakindi.

"Geç kaldığımı umarım düşünmüyorsundur."

Ona baktım.

"Hayır."

Kısa bir tebessüm oluştu.

"Zaten konsey sen olmadan başlamayacaktı."

Lysander'ın bakışları salondaki bilgelere çevrildi.

"Yıllar sonra hepsini aynı yerde görmek garip."

"Garip olan onların burada olması değil."

Dedim.

"Onları buraya getiren sebep."

Bir an sessiz kaldı.

Çünkü ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.

Celestia'nın zayıflayan büyü akışı.

Halkın içinde büyüyen endişe.

Ve henüz kimsenin adını koyamadığı o bilinmeyen tehdit.

Lysander masanın üzerindeki eski haritalara baktı.

"Bu kadar ciddi bir toplantı yapılacağına göre, haberler düşündüğümüzden daha kötü."

Başımı hafifçe salladım.

"Ne yazık ki."

Lysander bir şey söylemek üzereydi ki Asterion'un sesi araya girdi.

"Majesteleri."

İkimiz de ona döndük.

Yaşlı bilge elindeki asasına dayanarak ayağa kalkmıştı.

"Artık herkes burada."

Salon sessizleşti.

On İki Bilge yerlerini almıştı.

Kristallerin ışığı masanın üzerine düşüyor, eski haritaların üzerindeki çizgileri belirginleştiriyordu.

Asterion bakışlarını önce bana, sonra Lysander'a çevirdi.

"Başlamadan önce bilinmesi gereken bir şey var."

Salondaki herkes dikkat kesildi.

"Bugün burada konuşacağımız mesele, yalnızca Celestia'nın mevcut durumuyla ilgili değil."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Bu toprakların geleceğiyle ilgili."

Sözleri salonun içinde yankılandı.

Derin bir nefes aldım.

Sonra ağır adımlarla yerime geçtim.

Karşımda yüzyılların bilgeliği oturuyordu.

Yanımda ise kardeşim.

Ve masanın üzerinde...

Bir krallığın kaderi vardı.
"Konsey başlasın."

Sözlerimle birlikte salonda derin bir sessizlik oluştu.

On İki Bilge önlerindeki belgeleri açtı. Yüzyıllardır bu salonda nice kararlar alınmıştı. Savaşlar sona erdirilmiş, yeni anlaşmalar yapılmış, krallığın geleceğini değiştiren kararlar burada verilmişti.

Fakat bugün...

Bu masada duran hiç kimse kolay bir cevapla buradan ayrılmayacağını biliyordu.

İlk sözü Asterion aldı.

"Majesteleri."

Sesi yaşına rağmen güçlüydü.

"Öncelikle mevcut durumu açıkça ortaya koymamız gerekiyor."

Başını hafifçe eğdi.

"Son altı ay içinde Celestia'nın farklı bölgelerinde büyü akışında belirgin bir azalma gözlemlendi."

Masadaki kristallerden biri hafifçe parladı.

Asterion elini üzerine koyduğunda kristalin içindeki ışık zayıf bir şekilde hareket etti.

"Bu yalnızca küçük bir değişim değil."

Bakışlarını hepimizin üzerinde gezdirdi.

"Krallığımızın temelini oluşturan büyü akışı eskisi gibi güçlü değil."

Yanındaki bilge Elaris söz aldı.

"Şifa kaynaklarında da aynı sorunla karşılaşıyoruz."

Elindeki belgeyi masaya bıraktı.

"Önceden birkaç saat içinde iyileşen yaralar artık çok daha uzun sürede kapanıyor. Bitkiler daha zor büyüyor. Şifa büyülerimiz eski gücünün altında kalıyor."

Salonda sessizlik oluştu.

Büyü, Celestia için yalnızca bir güç değildi.

Günlük hayatın bir parçasıydı.

Tarımda, şifada, koruma büyülerinde...

Her şey büyü akışıyla bağlantılıydı.

"Bu durum daha ne kadar devam edebilir?"

Soruyu soran kişi kuzey bölgelerinin bilgesi Kaelion'du.

Bakışları ciddiydi.

"Eğer bir çözüm bulunmazsa?"

Asterion birkaç saniye sustu.

"Kesin bir süre vermek mümkün değil."

Bu cevap salondaki herkesi daha da huzursuz etti.

"Fakat şunu biliyoruz."

Yaşlı bilge devam etti.

"Bu şekilde devam ederse yalnızca büyü kullananlar değil, bütün halk etkilenecek."

Lysander sessizce önündeki haritaya bakıyordu.

Ben ise masanın üzerindeki çizgilere göz gezdiriyordum.

Bir krallığın sınırları kâğıt üzerinde basit çizgilerden ibaret görünürdü.

Ama o çizgilerin içinde yaşayan milyonlarca hayat vardı.

"Başka bölgelerden gelen haberler?"

diye sordum.

Bu kez genç bilge Lyceris konuştu.

"Majesteleri, doğu bölgelerinden gelen raporlar da aynı."

Sesinde alışılmadık bir ciddiyet vardı.

"Büyü kaynakları zayıflıyor."

Kısa bir duraksama yaşandı.

"Ve halk bunun nedenini bilmiyor."

Bu cümle diğerlerinden daha ağır geldi.

Çünkü bazen insanların korktuğu şey yaşanan olay değil...

O olayın nedenini bilmemekti.
Salondaki sessizlik kısa bir süre daha devam etti.

Herkes duyduklarını anlamlandırmaya çalışıyordu.

Bir krallığın temelini oluşturan büyü akışının zayıflaması, yalnızca büyücüler için değil, Celestia'da yaşayan herkes için büyük bir tehditti.

Asterion önündeki belgelere baktı.

"Son haftalarda yapılan incelemeler gösteriyor ki sorun tek bir bölgede değil."

Parmağını haritanın üzerinde gezdirdi.

"Kuzey ormanları, doğu vadileri ve güneydeki kaynak bölgeleri..."

Her bölgeyi tek tek gösterdi.

"Hepsinde aynı zayıflama görülüyor."

Masadaki bilge büyücüler sessizce not alıyordu.

"Fakat büyü akışının kendisi kaybolmuş değil."

Bu kez söze başka bir bilge girdi.

"Öyleyse yalnızca bir güç kaybı olabilir."

Sesi sakindi.

"Belki de büyü kaynakları kendini yenilemek için zamana ihtiyaç duyuyordur."

Karşısındaki bilge hemen başını salladı.

"Eğer durum bundan ibaret olsaydı, akış bu kadar düzensiz olmazdı."

Söz alan kişi, elindeki kristali masanın üzerine bıraktı.

"Normal bir zayıflama böyle izler bırakmaz."

Kristalin içindeki ışık birkaç saniye titreşti.

"Bir şey büyünün dengesini bozuyor."

Bu sözler üzerine salondaki hava değişti.

Çünkü herkes aynı şeyi düşünmeye başlamıştı.

Eğer bu doğal bir süreç değilse...

Sebebi neydi?

"Elimizde kesin bir kanıt var mı?"

diye sordum.

Bilgelerden biri başını iki yana salladı.

"Hayır, majesteleri."

Açık sözlü cevabı dikkatimi çekti.

"Şu an elimizde yalnızca gözlemler var. Bir neden değil."

Bu, beklediğim bir cevaptı.

Bir kral olarak en zorlandığım şeylerden biri de buydu.

Bir sorunun varlığını bilmek...

Ama ona neyin sebep olduğunu bilmemek.

Lysander ilk kez söze girdi.

"Peki araştırmalar ne kadar sürede sonuç verir?"

Bakışlar ona döndü.

Genç bilge Lyceris cevap verdi.

"Kesin bir süre söylemek zor."

Kısa bir duraksamadan sonra devam etti.

"Ama mevcut durum göz önüne alındığında uzun süre beklemek bizim için riskli olabilir."

Lysander'ın yüzünde düşünceli bir ifade oluştu.

"Yani hem zamanımız kısıtlı hem de elimizde yeterli bilgi yok."

Kimse bu cümleye itiraz etmedi.

Çünkü gerçek buydu.

Masadaki herkes farklı alanlarda uzmandı.

Ama bugün ilk kez...

Bilgeliklerinin bile yetmediği bir sorunla karşı karşıyaydılar.

"Başka önerisi olan?"

diye sordum.

Bu kez salon yeniden sessizliğe gömüldü.

Her biri bir cevap arıyordu.

Fakat bazen en zor soruların cevabı, en bilgelerin bile sessiz kaldığı yerde saklıydı.Sessizliği ilk bozan kişi, kuzey bölgelerinin bilgesi Kaelion oldu.

"Önceliğimiz halkın güvenliği olmalı."

Sesi kararlıydı.

"Büyü akışının neden zayıfladığını araştırırken, mevcut kaynaklarımızı korumamız gerekiyor. Eğer bu şekilde devam ederse bazı bölgelerde büyü kullananların gücü tamamen tükenebilir."

Elaris başını hafifçe salladı.

"Bu konuda haklı."

Önündeki belgelerden birini aldı.

"Fakat yalnızca kaynakları korumak yeterli olmayacaktır. İnsanların yaşamlarını da düşünmeliyiz."

Bakışları ciddileşti.

"Son haftalarda şifa merkezlerine gelenlerin sayısı arttı. İnsanlar korkuyor."

Bu sözler üzerine salondaki birkaç bilge sessizce başını eğdi.

Çünkü büyü akışı yalnızca kristallerde veya kaynaklarda yaşayan bir güç değildi.

Celestia halkının günlük hayatının içindeydi.

"Belki de büyü kullanımını sınırlandırmalıyız."

Bu kez konuşan kişi Lyceris oldu.

Genç olmasına rağmen sesi kendinden emindi.

"Eğer mevcut gücü daha dikkatli kullanırsak, tamamen kaybetme ihtimalimizi azaltabiliriz."

Karşısındaki yaşlı bilge ona baktı.

"Ve halka ne diyeceğiz?"

Lyceris sustu.

Bilge devam etti.

"Onlara yüzyıllardır kullandıkları şifaların, korumaların ve günlük büyülerin artık yasak olduğunu mu söyleyeceğiz?"

Salonda ağır bir sessizlik oluştu.

Çünkü bu da gerçek bir sorundu.

Bir karar almak kolaydı.

Ama o kararın sonuçlarını taşımak çok daha zordu.

Elimi masanın üzerine koydum.

"Birbirimizle tartışarak zaman kaybedemeyiz."

Sesim sakin ama kararlıydı.

"Her önerinin bir değeri var. Ancak önce neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamamız gerekiyor."

Bakışlarımı masadaki herkeste gezdirdim.

"Bu yüzden araştırmalar devam edecek. Fakat aynı zamanda halkımız için de önlem alınacak."

Asterion beni dikkatle dinliyordu.

Başını hafifçe eğdi.

"Majesteleri doğru söylüyor."

Sözleriyle herkes ona döndü.

"Fakat bir şeyi unutmamalıyız."

Yaşlı bilge parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi.

"Bazen bir sorunu çözmek için yalnızca gücümüzü değil, bakış açımızı da değiştirmemiz gerekir."

Bu sözler salonda kısa bir sessizliğe neden oldu.

Kaelion kaşlarını çattı.

"Ne demek istiyorsunuz?"

Asterion cevap vermeden önce kısa bir süre düşündü.

"Şimdilik yalnızca şunu söylüyorum."

Bakışları masanın üzerindeki haritaya indi.

"Celestia'nın karşılaştığı her sorun, yalnızca Celestia'nın sınırları içinde başlamış olmayabilir."

Bu cümleyle birlikte bazı bilgelere düşünceli ifadeler yerleşti.

Ama Asterion devam etmedi.

Çünkü bazı düşüncelerin ortaya çıkması için...

Önce doğru zamanın gelmesi gerekiyordu.
Asterion'un sözleri masanın üzerinde asılı kalmış gibiydi.

Kimse hemen cevap vermedi.

Çünkü herkes onun neyi ima ettiğini anlamıştı.

Fakat hiç kimse ilk kelimeyi söylemek istemiyordu.

Sonunda Kaelion derin bir nefes aldı.

"Başka topraklardan bahsediyorsunuz."

Sesi sakin olsa da yüzündeki ifade değişmişti.

Asterion ona baktı ancak cevap vermedi.

Bu sessizlik, cevaptan daha güçlüydü.

Masadaki bilge büyücüler birbirlerine bakmaya başladı.

Yüzyıllardır Celestia'nın adıyla birlikte anılan bir başka isim vardı.

Veridonia.

İki krallık arasındaki düşmanlık, yalnızca sınır çizgilerinden veya eski anlaşmazlıklardan ibaret değildi.

Nesiller boyunca aktarılan bir öfkeydi.

Çocuklar bile diğer krallığın adını duyduklarında geçmiş savaşların hikâyeleriyle büyürdü.

"Veridonia'yı mı kastediyorsunuz?"

diye sordu Elaris.

Bu kez salondaki sessizlik daha ağırdı.

Asterion yavaşça başını kaldırdı.

"Belki de."

Bu tek kelime bile yeterli olmuştu.

Bazı bilgelilerin yüzündeki ifade değişti.

"Bu mümkün değil."

Sesi sert çıkan kişi, masanın diğer ucunda oturan Draven'di.

"Yüzyıllardır bize karşı duran bir krallıktan yardım istememizi mi öneriyorsunuz?"

Kaelion da ona katılır gibi başını salladı.

"Veridonia ile aynı masaya oturmak bile halk tarafından kabul edilmeyebilir."

Lysander sessizce onları dinliyordu.

Ben ise hiçbir şey söylemeden masanın üzerindeki haritaya baktım.

Celestia ile Veridonia arasındaki sınır çizgisi, yüzyıllardır değişmeyen bir yara gibiydi.

"Kimse onlara güvenmekten bahsetmedi."

dedim.

Salondaki bakışlar bana döndü.

"Fakat eğer bu sorunun cevabı bizim sınırlarımızın dışında bir yerdeyse, bunu görmezden gelmek de bir kralın yapacağı bir şey değildir. Veridonia her ne kadar büyü kullanmıyor olsa da onların da sınırları büyü ile korunuyor."

Draven kaşlarını çattı.

"Majesteleri, geçmişte yaşananları unutamayız."

"Unutmak zorunda değiliz."

diye cevap verdim.

"Fakat geçmişin bizi geleceğe kör etmesine de izin veremeyiz."

Sözlerimden sonra kısa bir sessizlik oluştu.

Kimse Veridonia adını kolayca kabul etmek istemiyordu.

Çünkü bu yalnızca bir görüşme talebi değildi.

Bu, yüzyıllardır süren bir düşmanlığın karşısına çıkmak demekti.

Asterion ellerini asasının üzerine koydu.

"Belki de asıl soru şudur."

Herkes ona baktı.

"Veridonia'ya güvenip güvenemeyeceğimiz değil..."

Kısa bir duraksama oldu.

"Celestia'nın geleceği için kendi gururumuzdan vazgeçmeye hazır olup olmadığımız."

Bu sözler salonda yankılandı.

Uzun süre kimse konuşmadı.

Çünkü bazen en zor kararlar, doğru ile yanlış arasında değil...

Gurur ile zorunluluk arasında verilirdi.
Asterion'un sözleri salonda uzun süre yankılanmaya devam etti.

Fakat her sessizlik kabul anlamına gelmezdi.

Bazı sessizlikler, insanların içindeki itirazların büyüdüğü anlardı.

"Majesteleri."

Bu kez konuşan Elaris oldu.

Sesi diğerlerinden daha sakindi.

"Veridonia ile görüşme fikrinin neden ortaya atıldığını anlayabiliyorum."

Kısa bir süre durdu.

"Ancak bu kararın sonuçlarını da düşünmeliyiz."

Başımı hafifçe salladım.

"Ne demek istediğinizi biliyorum."

"Hayır, majesteleri."

Elaris'in bakışları ciddileşti.

"Belki de henüz tam olarak bilmiyoruz."

Masadaki bazı bilgelere baktı.

"Yıllardır birbirine düşman olan iki krallığın bir anda aynı tarafta durmasını bekleyemeyiz."

Haklıydı.

Bir düşmanlığı bitirmek, tek bir sözle mümkün değildi.

Yılların getirdiği önyargılar, korkular ve kayıplar vardı.

"Fakat hiçbir şey yapmadan beklemek de bir seçenek değil."
dedi Lyceris.
Genç bilgenin sesi salonda yankılandı.
"Celestia'nın büyüsü zayıflıyor. Halkımızın durumu giderek zorlaşıyor. Eğer başka bir ihtimal varsa, onu değerlendirmek zorundayız."
Draven ona döndü.
"Gençliğin sana acele etmeyi öğütlüyor."
Lyceris'in bakışları değişmedi.
"Yaşlılığın da bazen korkuyu bilgelik sanmana neden oluyor olabilir."
Salonda kısa bir gerilim oluştu.
Bazı bilgeliklerin yüzünde şaşkınlık belirdi.
İlk kez bu kadar açık bir karşı çıkış duyulmuştu.
Lysander ise sessizce onları izliyordu.
Onun ne düşündüğünü anlamak zordu.
Her zamanki gibi yüzünde sakin bir ifade vardı.
"Yeter."
Sözümle birlikte iki bilge de sustu.
Bu salonda farklı düşünceler olabilirdi.
Hatta olmalıydı.
Fakat unutulmaması gereken bir şey vardı.
Hepimiz aynı krallığın geleceğini düşünüyorduk.
"Veridonia ile bir anlaşma yapacağımızı söylemiyorum."
dedim.
"Henüz değil."
Masadaki herkes dikkatini bana verdi.
"Ancak yaşadığımız sorunun cevabını bulmak için kapıları tamamen kapatamayız."
Asterion başını hafifçe eğdi.
Sanki bu kararı bekliyordu.
"Öyleyse ilk adım ne olacak, majesteleri?"
Sorusu basitti.
Ama cevabı kolay değildi.
Bir süre sessiz kaldım.
Sonunda kararımı verdim.
"Veridonia Kralı'na bir çağrı gönderilecek."
Salonda yeniden hareketlenme oldu.
Bazıları şaşkınlıkla bana bakarken bazıları düşüncelere daldı.
"Bir görüşme."
diye devam ettim.
"Yalnızca mevcut durumu değerlendirmek için."
Bu sözleri söylerken bile bunun yalnızca bir görüşmeden daha fazlası olabileceğini biliyordum.
Çünkü bazen bir kapıyı açmak...
İçeri girmekten daha büyük bir cesaret isterdi.
Konsey üyeleri yavaşça başlarını eğmeye başladı.
Karar verilmişti.
Celestia, yüzyıllardır kapalı tuttuğu bir kapıya ilk kez yaklaşacaktı.
Toplantı henüz bitmemişti.
Fakat o gün alınan karar...
Belki de yıllardır değişmeyen kaderimizin ilk çatlağı olacaktı.

Konsey yavaş yavaş sona ererken sandalyeler birer birer boşalmaya başladı.

On İki Bilge, alınan kararın ağırlığını taşıyan ifadelerle salondan ayrılıyordu.

Kimse bugün burada konuşulanların sıradan bir toplantı olmadığını bilmiyor değildi.

Yüzyıllardır kapalı duran bir kapıya ilk kez dokunmuştuk.

Ve bazen bir kapıyı açmak, içeride ne olduğunu bilmemekten daha korkutucuydu.

Salon boşaldığında birkaç saniye daha yerimden kalkmadım.

Masadaki haritaya baktım.

Celestia'nın sınırlarından sonra uzanan topraklar...

Veridonia.

Yıllardır adını yalnızca savaş hikâyeleriyle duyduğumuz krallık.

Şimdi ise oraya bir elçi gönderecektik.

Ne kadar basit söylenirse söylensin, bunun yalnızca bir görüşme olmadığını biliyordum.

Bu, geçmişle yüzleşmekti.

Kapının açılmasıyla düşüncelerim bölündü.

Lysander içeri girdi.

"Gitmedin mi?"

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Henüz değil."

Yanıma yaklaştı.

Bakışları benim baktığım yere, haritanın üzerindeki Veridonia sınırına kaydı.

"Gerçekten bunu yapacağına emin misin?"

Sesinde alay yoktu.

Yalnızca merak vardı.

"Hayır."

Bu cevabım karşısında kaşlarını hafifçe kaldırdı.

"Hayır mı?"

"Bir kral olarak her zaman emin olduğumu söyleyebilirim."

Dedim.

"Fakat bugün burada bir kraldan önce, halkının geleceğinden korkan bir adam olarak duruyorum."

Lysander birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra hafifçe gülümsedi.

"Belki de seni diğerlerinden ayıran şey budur, ağabey."

Sözlerine cevap vermedim.

Çünkü içimde garip bir his vardı.

Sanki attığımız bu küçük adım...

Bizi yalnızca Veridonia'ya değil, yıllardır saklanan çok daha büyük bir gerçeğe götürecekti.

Ertesi gün güneş doğduğunda, Celestia'nın elçisi yola çıkacaktı.

Ve onun taşıdığı mesaj...

İki krallığın kaderini değiştirecek ilk söz olacaktı.