2. bölüm / 6
AETHELGARDBölüm 2
Bölümler 6Şu an: Bölüm 2
- 1 Bölüm 11.181 kelime
- 2 Bölüm 21.965 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 BÖLÜM 33.022 kelime
- 4 Bölüm 42.496 kelime
- 5 Bölüm 52.729 kelime
- 6 BÖLÜM 62.093 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş gökyüzünde ağır ağır yükselmeye devam ederken sarayın koridorları alışılmışın dışında bir hareketliliğe bürünmüştü.
Hizmetkârlar ellerindeki tomarlarla bir odadan diğerine koşuyor, muhafızlar peş peşe verilen emirleri yerine getirmek için avludan ayrılıyordu. Sarayın duvarları arasında dolaşan telaş, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi.
Taht salonunun geniş penceresinin önünde duruyor, olup biteni sessizce izliyordum.
Konsey henüz toplanmamıştı.
Fakat yıllardır bu sarayın koridorlarında yaşayan biri olarak, böyle bir sessiz telaşın ne anlama geldiğini çok iyi bilirdim.
Yaklaşan her önemli karar, önce tebaayı sustururdu sonra da bizleri.
İşte tam o zaman korku konuşmaya başlardı.
Kapının dışında yankılanan hızlı adımlar düşüncelerimi böldü.
İçeri giren genç muhafız, nefesini düzenlemeye çalışarak diz çöktü.
"Majesteleri..."
"Konuş."
"Sınır büyücülerinden yeni haberler gelmeye devam ediyor."
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
"Kötü mü?"
Muhafız başını eğdi.
"Henüz kesin bir şey söyleyemiyoruz. Ancak büyü akışındaki zayıflamanın yalnızca Celestia'nın iç bölgelerinde değil, sınır köylerinde de hissedildiği bildiriliyor."
Sözleri içimde yeni bir ağırlık bıraktı.
Demek korktuğum şey gerçekleşiyordu.
Bu artık yalnızca kuraklık değildi.
Krallığın kendisi yavaş yavaş güç kaybediyordu.
Muhafızı gönderdikten sonra pelernimi omuzlarıma aldım.
Yerimde oturup yeni haberler bekleyemezdim.
Bir kral bazen cevapları tahtında değil...
Halkının arasında bulurdu.
Sarayın mermer basamaklarından ağır adımlarla indim. Ardımda beni takip eden birkaç muhafız vardı. Her zamanki gibi sessizlerdi. Konuşmalarına gerek yoktu; yüzlerindeki gerginlik bile içinde bulunduğumuz durumu anlatmaya yetiyordu.
Saray kapıları açıldığında yüzüme çarpan sıcak hava nefes almayı bile güçleştiriyordu.
Bir zamanlar durum bundan farksız olsa da enazindan bir nebze serin rüzgârların dolaştığı bu sokaklarda şimdi kuru toprak kokusu hâkimdi.
Yavaş adımlarla şehrin içine doğru yürümeye başladım.
Beni gören halk işini bırakıyor, saygıyla başını eğiyordu.
Fakat bu eğiliş eskisi gibi güven dolu değildi.
Gözlerinde gördüğüm şey saygıdan çok, cevap bekleyen insanların sessizliğiydi.
Onlardan bakışlarımı kaçırmadım.
Çünkü bir kralın, halkının gözlerine bakamayacak kadar korkak olmaya hakkı yoktu.
Dar sokaklardan geçerken küçük bir fırının önünde uzun bir sıra oluştuğunu gördüm.
İnsanlar ellerindeki birkaç bakır parayı avuçlarının içinde sıkıca tutuyor, sıra kendilerine gelene kadar sessizce bekliyordu.
Kimse yüksek sesle konuşmuyordu.
Sanki umutlarını da sesleriyle birlikte kaybetmişlerdi.
Fırından çıkan yaşlı adam elindeki son ekmeği sıradaki kadına uzattı.
Arkasında bekleyen genç adam ise boş raflara baktı.
"Başka kalmadı."
Fırıncının yorgun sesi rüzgârın arasında kayboldu.
Genç adam başını eğdi.
Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp yürümeye başladı.
Bir zamanlar Celestia'nın bereketiyle övünen topraklarında artık bir ekmek bile herkes için yeterli değildi.
Yoluma devam ettim.
Şehrin merkezindeki meydana ulaştığımda kalabalığın arasında toplanmış büyücüleri gördüm.
Avuçlarını yere doğru uzatmışlardı.
Altın ve mavi renkli büyü ışıkları çatlamış toprağın üzerine yayılıyor, toprağın derinliklerine doğru süzülüyordu.
Bir anlığına...
Toprak nefes alıyormuş gibi göründü.
İnce yeşil filizler çatlakların arasından kendilerini göstermeye başladı.
Kalabalığın içinden umut dolu fısıltılar yükseldi.
Fakat bu umut yalnızca birkaç saniye sürdü.
Büyü akışı aniden zayıfladı.
Işıklar birer birer söndü.
Filizler yeniden soldu.
Büyücülerden biri sendeleyerek dizlerinin üzerine çöktü.
Diğeri ellerini toprağın üzerinden çektiğinde avuçlarının titrediğini gördüm.
Hiçbiri konuşmadı.
Konuşacak güçleri kalmamıştı.
Kalabalığın arasındaki küçük bir çocuk annesinin elini çekiştirdi.
"Anne..."
Kadın eğilip oğluna baktı.
"Eskiden de böyle miydi?"
Kadının yüzündeki ifade bir anda değişti.
Oğlunun saçlarını okşadı.
"Hayır."
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
"Eskiden meydanımız çiçek kokardı."
Çocuk etrafına baktı.
Kurumuş ağaçları...
Çatlayan taşları...
Yorgun yüzleri...
Sonra yeniden annesine döndü.
"O kokuyu ben de bir gün hissedebilecek miyim?"
Ayaklarım olduğum yere çakıldı.
Soruyu bana sormamıştı.
Ama cevabını vermesi gereken kişi bendim.
Dudaklarımı araladım.
Tek bir kelime bile söyleyemedim.
Çünkü bazen bir kralın sessizliği...
Söylediği bütün sözlerden daha ağırdı.
Derin bir nefes alarak kalabalığın arasından ayrıldım.
Meydandan çıkmaya hazırlanırken dar bir sokağın başından yükselen kahkahalar dikkatimi çekti.
Bu günlerde kahkaha duymak neredeyse unutulmuş bir şeydi.
İstemsizce sesin geldiği yöne yöneldim.
Üç küçük çocuk, kurumuş bir ağacın gölgesinde kendi aralarında oyun oynuyordu. Ellerinde tahta parçalarından yaptıkları değnekleri birbirlerine doğrultmuş, büyücü taklidi yapıyorlardı.
"Ben Başbüyücüyüm!" diye bağırdı içlerinden biri.
Diğeri hemen itiraz etti.
"Olmaz! Geçen sefer de sen olmuştun."
En küçükleri iki elini havaya kaldırıp büyük bir ciddiyetle bağırdı.
"Ben şimdi büyü yapacağım."
İki çocuk heyecanla ona baktı.
Küçük çocuk gözlerini sımsıkı kapattı, kollarını salladı ve bütün ciddiyetiyle,
"Çorba... çoğal!"
diye bağırdı.
Üçü birden birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra kahkahalar sokakta yankılandı.
İstemeden dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.
Yanımdaki muhafız bana şaşkınlıkla baktı.
Sanırım beni ilk kez gülümserken görüyordu.
Tam o sırada çocuklardan biri dönüp beni fark etti.
Yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
"Ma... Majesteleri!"
Diğer ikisi de irkilerek ayağa fırladı.
Üçü birden telaşla eğilmeye çalışınca en küçükleri dengesini kaybedip yere oturdu.
Kısa bir sessizlik oldu.
Çocuk utançla başını kaşıdı.
"Sanırım... büyü bu sefer de işe yaramadı."
Bu kez yalnız ben değil, yanımdaki muhafızlar da gülümsemelerini gizleyemedi.
Çocuğun yanına eğildim.
"Merak etme."
Elimi uzatarak ayağa kalkmasına yardım ettim.
"Bazen en güçlü büyü bile ilk denemede tutmaz."
Çocuk gözlerini kocaman açtı.
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten."
Küçük elleriyle üzerindeki tozu silkeledi.
"Ben büyüyü öğrenebilir miyim?"
Sorusu beni bir an duraksattı.
Gülümsedim.
"Bunu zaman gösterecek."
Çocuk sevinçle arkadaşlarına dönerken ben yeniden yürümeye başladım.
Arkamdan yükselen kahkahalar, uzun zamandır ilk kez Celestia sokaklarına biraz olsun yaşam katmıştı.
Çocukların neşeli sesleri arkamda yavaş yavaş kaybolurken yürümeye devam ettim.
Belki de Celestia'nın hâlâ ayakta kalmasının tek sebebi onlardı.
Henüz umudun ne demek olduğunu tam bilmeyen çocuklar...
Büyüklerin kaybetmeye başladığı inancı, farkında olmadan yaşatıyorlardı.
Meydandan ayrılıp çarşıya doğru ilerledim.
Esnaf dükkânlarının önünde sessizce oturuyor, gelen geçene umutla bakıyordu. Birkaç ay öncesine kadar baharat kokularıyla dolu olan sokaklar şimdi neredeyse bomboştu.
Tam ilerleyecekken yaşlı bir adam bastonuna dayanarak bana yaklaştı.
Muhafızlar hemen araya girmek istedi.
Elimi kaldırarak durmalarını işaret ettim.
Yaşlı adam önümde saygıyla eğildi.
"Majesteleri..."
"Buyurun."
Adam birkaç saniye konuşamadı.
Titreyen ellerini bastonunun üzerinde birleştirdi.
"Yıllardır bu topraklarda yaşarım. Babanızı da tanıdım... dedenizi de."
Sesinde ne öfke vardı ne de sitem.
Yalnızca yorgunluk...
"Size bir dileğim var."
"Söyleyin."
Yaşlı adam gözlerini uzaklara çevirdi.
"Bu krallıkta doğdum."
Derin bir nefes aldı.
"İzin verin... torunlarım da burada umutla büyüsün."
Söyleyecek bir söz bulamadım.
Yaşlı adam cevap beklemeden ağır adımlarla uzaklaştı.
Arkasından uzun süre baktım.
İnsan bazen bir ömrün yükünü birkaç cümlede taşıyabiliyordu.
Tam o sırada meydanın öteki ucundan telaşlı sesler yükseldi.
Kalabalık iki yana açılmaya başladı.
Bir ulak, toz içinde kalmış atıyla durmaksızın meydana doğru ilerliyordu.
Atın nefesi kesilmişti.
Binicinin pelerini ise yol boyunca biriken kumla kaplanmıştı.
Doğruca bana doğru geldi.
Muhafızlar hemen etrafımı sardı.
Ulak attan iner inmez tek dizinin üzerine çöktü.
"Majesteleri..."
Nefes nefeseydi.
"Sınırın doğusundan yeni haberler var."
Bakışlarım sertleşti.
"Anlat."
Ulak başını kaldırdı.
"Son üç günde büyü akışı bir kez daha zayıfladı. Köylerdeki büyücüler artık kaynakları canlandırmakta zorlanıyor."
Sesi daha da kısıldı.
"Ve..."
Bir an duraksadı.
"Bu durum yalnızca Celestia'da yaşanmıyor."
Kaşlarım çatıldı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Veridonia sınırından gelen tüccarlar da aynı şeyden söz ediyor."
Kalabalığın içindeki uğultu bir anda kesildi.
İlk kez...
Yıllardır birbirinden nefret eden iki krallık aynı felaketin gölgesinde kalıyordu.
Kalabalığın arasındaki uğultu giderek arttı.
İnsanlar birbirlerine endişeyle bakıyor, ulağın söylediklerini fısıltılar hâlinde birbirlerine aktarıyorlardı. "Veridonia..." adı yıllardır Celestia sokaklarında yalnızca savaşlarla birlikte anılmıştı. Şimdi ise ilk kez aynı cümlede başka bir şey vardı.
Aynı felaket.
Ulağın yanına doğru bir adım attım.
"Sınırdaki halkın durumu nasıl?"
Ulak başını eğdi.
"Majesteleri... insanlar korkuyor. Büyücüler ellerinden geleni yapıyor ama büyü akışı her geçen gün biraz daha zayıflıyor. Köylerdeki kuyular kurumaya başladı."
Sözleri içimi daha da ağırlaştırdı.
"Kayıp var mı?"
"Henüz yok. Ancak..." diye duraksadı. "Eğer bu böyle devam ederse yalnızca toprağı değil, insanları da kaybetmeye başlayacağız."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
İçimdeki ses sürekli aynı şeyi söylüyordu.
Bu yaşananlar sıradan değildi.
Celestia yüzyıllar boyunca kurak dönemler görmüştü. Savaşlar yaşamış, salgınlarla mücadele etmişti. Ama hiçbirinde büyü akışı bu denli zayıflamamıştı.
Sanki görünmeyen bir el...
Topraklarımızın canını yavaş yavaş çekip alıyordu.
"Majesteleri?"
Muhafızın sesiyle gözlerimi açtım.
"Evet?"
"Halk sizi bekliyor."
Etrafıma baktım.
Meydandaki onlarca çift göz bana çevrilmişti.
Kimisi yaşlıydı.
Kimisi çocuk.
Kimisi büyücü, kimisi sıradan bir çiftçi.
Ama hepsinin bakışında aynı soru vardı.
Şimdi ne olacak?
Bu sorunun cevabını bilmiyordum.
Fakat bunu onlara söyleyemezdim.
Omuzlarımı dikleştirdim.
"Celestia bugüne kadar nice felaket atlattı."
Sesim meydanda yankılandı.
"Bu da geçecek."
Bunu söylerken gerçekten inanıyor muydum...
Bilmiyordum.
Ama bazen bir kralın görevi, önce kendi korkusunu susturmaktı.
Kalabalığın içinden cılız da olsa alkış sesleri yükseldi.
İnsanlar yavaş yavaş dağılmaya başladı.
Ben ise olduğum yerde kaldım.
Gökyüzüne baktım.
Bulutsuzdu.
Masmaviydi.
Ve uzun zamandır ilk kez...
Bu kadar güzel görünen bir gökyüzü bana bu kadar uğursuz hissettirmişti.
Şehirden ayrılırken geride kalan sokaklara son kez baktım.
Az önce duyduğum kahkahalar, insanların fısıltıları ve sessiz bakışları hâlâ zihnimdeydi.
Bir kral sarayının yüksek duvarları ardında yaşadığında, bazen gerçeklerden uzaklaşırdı.
Taht odasında alınan kararlar, kâğıt üzerindeki birkaç kelimeden ibaret görünürdü.
Ama o kelimelerin ardında hayatlar vardı.
Bir vergi kararı, bir savaş kararı, bir ittifak kararı...
Hepsi birilerinin kaderini değiştirirdi.
Belki de bu yüzden bugün ilk kez tahtın ağırlığını değil, sorumluluğunu daha fazla hissediyordum.
Saray kapılarına ulaştığımızda muhafızlar hemen açıldı. Gün artık bir ateş gibi sönmek üzereydi şehir kendini geceye teslim etmeye hazırlanıyordu.
İçeri adım attığım anda dışarıdaki sıcak havanın yerini taş duvarların soğuk sessizliği aldı.
Fakat sarayın içi de dışarıdan daha sakin değildi.
Koridorlarda hareketlilik vardı.
Elçiler, görevliler ve muhafızlar hızlı adımlarla ilerliyordu.
Herkes yaklaşan şeyin farkındaydı.
Beni gören görevliler saygıyla eğiliyor, ardından yollarına devam ediyordu.
Taht odasına doğru ilerlerken başımı kaldırıp uzun koridorun sonunda asılı duran eski kralların portrelerine baktım.
Yüzyıllar boyunca bu tahtta oturan hükümdarlar...
Kim bilir kaç kez benim hissettiğim çaresizliği yaşamıştı?
Kim bilir kaç kez halkının kaderini tek bir kararla değiştirmek zorunda kalmıştı?
Taht odasına girdiğimde Lysander yeniden oradaydı.
Beni görünce bakışlarını bana çevirdi.
"Beklediğimden uzun sürdü."
Üzerimdeki pelerini çıkarırken ona baktım.
"Halkın arasına inmek bazen sarayda durmaktan daha fazla cevap verir."
Lysander birkaç saniye sustu.
"Ve cevap neydi?"
Sorusu basitti.
Ama cevabı ağırdı.
"İnsanların artık bekleyecek gücü kalmadı."
Lysander'ın yüzündeki ifade kısa bir an değişti.
Sonra yeniden sakinleşti.
"Konseyin vereceği karar bu yüzden önemli."
Başımı salladım.
"Evet."
Tam o sırada kapının dışından gelen ayak sesleri duyuldu.
İçeri giren muhafız başını eğdi.
"Majesteleri."
"Konuş."
"Konsey üyelerine gönderilen haberlerin tamamı ulaştı."
Bir an sessizlik oldu.
"Ne zaman burada olacaklar?"
Muhafız başını eğdi.
"Yarın gün doğumundan önce saraya varmış olacaklar."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Yarın...
Yıllardır kaçınılan soruların sorulacağı gündü.
Yarın, Celestia'nın yalnızca bugünü değil, geleceği hakkında da konuşulacaktı.
Ve belki de...
Yıllardır değişmeyen bir şeyi değiştirmek zorunda kalacaktık. Konuşmaların ardından muhafız ile beraber lysander de odadan çıkmıştı. Aradan çok zaman geçmedi gece Celestia'nın üzerine çöktüğünde sarayın koridorları nihayet sessizliğe büründü.
Gün boyunca duyduğum seslerin yerini, taş duvarların arasındaki derin sessizlik almıştı.
Fakat sessizlik bazen gürültüden daha ağırdı.
Odama döndüğümden beridir üzerimde hâlâ halkın bakışlarının ağırlığını hissediyordum.
Masanın üzerinde duran eski haritalara baktım.
Celestia...
Bir zamanlar sınırları geniş, kaynakları güçlü ve büyüsüyle tanınan bir krallık.
Şimdi ise her geçen gün biraz daha yorulan bir ülke.
Elimi haritanın üzerinde gezdirdim.
Parmağım yavaşça sınır çizgisine ulaştı.
Veridonia.
Yıllardır adını duyduğumuzda aklımıza gelen tek şey düşmanlıktı.
Babalarımızın anlattığı hikâyeler, büyüklerimizin taşıdığı öfke ve nesilden nesile aktarılan korku...
Ama hiç kimse artık bu düşmanlığın ilk sebebini hatırlamıyordu.
Sadece devam ettiriliyordu.
Belki de en tehlikeli düşmanlıklar böyle başlardı.
Nedenini unuttuğun ama bırakmayı da bilmediğin düşmanlıklar...
Pencereye doğru yürüdüm.
Celestia geceleri bile eskisi kadar canlı görünmüyordu.
Eskiden sarayın ışıkları şehrin üzerinde umut gibi parıldardı.
Şimdi ise karanlığın içinde kaybolan küçük noktalar gibiydi. Saatler gece yarısını çoktan bulmuştu.
"Majesteleri?"
Kapının yanından gelen sesle arkamı döndüm.
Lysander tekrardan içeri girmişti günlerdir neredeyse saat başı ziyaretlerine devam ediyordu.
"Bu saatte hâlâ ayakta olacağını tahmin etmiştim."
Kaşımı hafifçe kaldırdım.
"Sen de mi uyumuyorsun?"
Omuz silkti.
"Yarınki toplantı kolay geçmeyecek."
Doğruydu.
Konseyde yalnızca kuraklığı konuşmayacaktık.
Geçmişi de konuşacaktık.
Yüzyıllardır kimsenin dokunmaya cesaret edemediği şeyleri...
"Valerius."
Lysander'ın sesindeki ciddiyet dikkatimi çekti.
"Bazen bir krallığı kurtarmak için eski yolları bırakmak gerekir."
Ona baktım.
Yine aynı belirsiz ifadeyi taşıyordu.
Ne düşündüğünü anlamak her zaman zordu.
"Belki de."
Dediğim şeyin ne kadar doğru olduğunu bilmiyordum.
Ama bildiğim bir şey vardı.
Yarın, Celestia için sıradan bir gün olmayacaktı.
Lysander ile aramızda bir müddet daha konuştuktan sorna odadan ayrıldı tekrar pencerenin önüne geçtim.
Gökyüzünde tek bir yıldız bile görünmüyordu.
Sanki gökyüzü bile yaklaşan şeyin farkındaydı.
Ve ben...
Bir kral olarak değil.
Bu toprakların bir evladı olarak fısıldadım:
"Umarım doğru kararı verebilirim."
O gece ilk kez şunu anladım.
Bazı kararların yanlış cevabı yoktur.
Sadece ağır bedelleri vardır.
