AETHELGARD kitap kapağı

4. bölüm / 6

AETHELGARD

Bölüm 4

Vaveyla Yazarı: Nova RS

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4

Ben Zenya.

Yüzyıllardır en iyi savaşçıların yetiştiği Veridonia topraklarının varisi, tahtın geleceği ve bir gün bu krallığın yükünü omuzlarında taşıyacak kişi…

En azından herkes beni böyle tanıyordu.

Veridonia'da doğduğum günden beri üzerimde taşıdığım bir isim vardı. Bazen o ismin bana ait olup olmadığını bile düşünürdüm. İnsanlar beni gördüklerinde önce Zenya'yı değil, tahtın varisini görürdü.

Babam ise…

O, her zaman önce kızını görürdü.

Belki de bu yüzden odasına girdiğimde kralın karşısında olduğumu unutup rahatça içeri dalabilen tek kişi bendim.

Kapıyı iki kez tıklattım ve cevabı beklemeden içeri girdim.

Babam masasının başında oturuyordu. Önündeki haritaya öyle dikkatli bakıyordu ki varlığımı fark etmediğini düşündüm.

"Yine mi sınırlarla uğraşıyorsun?"

Başını kaldırıp bana baktı.

"Yine mi kapıyı çalmadan giriyorsun?"

Gülümsedim.

"Çaldım."

"İki kez."

"Evet."

"Ve cevabımı beklemedin."

"Çünkü içeri girmeme izin vereceğini biliyordum."

Babam başını iki yana sallarken yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

"Bir gün kraliçe olduğunda böyle davranamayacaksın."

"Ben kral olacağım demedim ki."

"Tahta oturacak kişi sensin."

"Tahtın üzerinde oturmakla kral olmak aynı şey değil."

Babam bir süre sustu. Sonra gözlerini yeniden haritaya çevirdi.

"Belki de düşündüğünden daha fazlasıdır."

Sesindeki değişikliği fark ettim.

"Ne oldu?"

"Hiçbir şey."

Babamın 'hiçbir şey' dediğinde aslında bir şey olduğunu artık öğrenmiştim.

Masaya doğru birkaç adım attım.

"Celestia'dan gelen haber yüzünden mi?"

Bu kez bana baktığında yüzündeki ifade tamamen değişmişti.

"Kim söyledi sana?"

"Kimse."

"Öyleyse nereden biliyorsun?"

Omuzlarımı kaldırdım.

"Bilmiyorum. Sadece tahmin ettim."

Bir süre birbirimize baktık.

Sonra babam derin bir nefes aldı.

"Evet. Celestia görüşmek istiyor."

Celestia…

Bu ismi duyduğumda içimde garip bir his oluştu.

Yüzyıllardır düşman olduğumuz krallığın adıydı bu.

Ama nedense o an, sanki bu kelimeyi ilk kez duymuyormuşum gibi hissettim.

Kaşlarımı çattım.

"Ne zaman?"

"Yarın."

"Kim gelecek?"

"Celestia Kralı Valerius."

Valerius.

İsmini duyduğum anda içimdeki o tuhaf his yeniden ortaya çıktı.

Sanki…

Onu daha önce tanıyormuşum gibi.

Ama bu mümkün değildi.

Ben onu hiç görmemiştim.

En azından hatırladığım kadarıyla.
Babamın karşısındaki sandalyeye oturdum.

"Yani gerçekten gelecekler."

"Evet."

"Celestia'dan biriyle aynı masada oturacağım."

Babam başını salladı.

"Bu kadar şaşırmana gerek yok Zenya."

"Şaşırmadım."

"Yüzünden belli."

Gözlerimi devirdim.

"Tamam, biraz şaşırdım."

Babam hafifçe güldü ama hemen ardından yüzü tekrar ciddileşti.

"Bu toplantı önemli. Söylediklerine dikkat etmeni istiyorum."

"Ben ne zaman düşünmeden konuşmuşum?"

Babam bana baktı.

Bir süre sessiz kaldı.

"Geçen hafta."

"Ben onu hatırlamıyorum."

Babamın yüzündeki ifade bir anda değişti.

Ben de neden öyle baktığını anlamadım.

"Ne?"

"Hiçbir şey."

Ayağa kalktı ve masanın üzerindeki kağıtlardan birini aldı.

"Toplantı için hazırlanman gerekiyor. Yarın yola çıkacağız."

"Çok erken değil mi ?"

"Evet ne kadar hızlı o kadar iyi "

Bir an durdum.

"Nereye?"

Babam kağıdı elinde tutarak bana baktı.

"Toplantının yapılacağı yere."

"Ha."

Başımı salladım.

Neden bu kadar şaşırdığımı ben de anlamamıştım.

Babam yanıma gelip omzuma dokundu.

"Her şey yolunda mı?"

"Tabii."

Gülümsedim.

"Biraz heyecanlıyım sadece."

Babam bir şey söylemeden odadan çıktı.

Ben ise birkaç saniye olduğum yerde kaldım.

Sonra pencereye doğru yürüdüm.

Veridonia'nın yüksek duvarları uzaktan görünüyordu. Sokaklarda her zamanki gibi insanlar vardı. Eğitim alanından gelen kılıç sesleri bile buraya kadar duyuluyordu.

Burası benim evimdi.

Ama nedense bugün her şey biraz farklı geliyordu.

Belki de yarın Celestia'dan biriyle karşılaşacak olmamdandır.

Valerius.

İsmini tekrar düşündüm.

Yine aynı garip his geldi.

Bu kez üzerinde fazla durmadım.

Sonuçta onu hiç tanımıyordum.
Bir süre sonra arkamdan gelen metalik sese döndüm.

"Riven!"Diye atıldım hemen. Gelen, en yakın arkadaşım ve beni koruyan muhafızımdı. Bu sarayda ondan başka dostum yoktu.

"Majesteleri, yine enerjiniz yerinde bakıyorum."

"Eh, biliyorsun. Bu toprakların en güçlü okçusu ve savaşçısı olmak bunu gerektirir."

Ufak bir tebessüm ettim. Sözlerimin ardından Riven'ın kaşları çatıldı.

"Babanızı unutuyorsunuz sanırım."

"Ah, evet."

Babam.

Kendisi kraldı. Herkesin gözünde de Veridonia'nın en güçlü savaşçısı oydu.

Bizim topraklarımızda büyü yoktu. Yalnızca sınırlarımızda büyü akışı vardı. O da krallığımızın ayakta kalması için gerekliydi.

Bizler gücümüzü kılıçlarımızdan ve oklarımızdan alırdık.

Veridonia'da çocuklar daha küçük yaşta savaşmayı öğrenirdi. Kılıç tutmayı, ok atmayı, kendini savunmayı...

Ben de diğerlerinden farklı büyümemiştim.

Hatta babamın isteğiyle çoğundan daha fazla çalışmıştım. Ne de olsa bu krallığın geleceği bendim babam hep böyle derdi. Şimdilerde krallığın en güçlü savaşçısı o olsa da bu mirası bana bırakacaktı.

Riven bana bakıp başını iki yana salladı.

"Bir gün babanız bunu duyarsa başımıza iş açacaksınız."

"Ben sadece gerçeği söyledim."

"Majesteleri, babanız yanımızda olsaydı bunu tekrar söyler miydiniz?"

Bir an düşündüm.

"Hayır."

Riven gülmeye başladı.

"İşte şimdi mantıklı konuştunuz."

"Sen de fazla konuşmaya başladın." İstemsizce gözlerimi devirdim.

"Ben sizin muhafızınızım. Konuşmak görevimin bir parçası."

"Öyle bir görev olduğunu ilk defa duyuyorum."

Riven cevap vermeden önce kılıcının kabzasını düzeltti.

Sonra yüzündeki gülümseme kayboldu.

"Yarın yola çıkıyoruz, değil mi?"

Başımı salladım.

"Celestia'ya."

"Valerius ile görüşeceksiniz."

Bu ismi duyduğumda yine kısa bir an duraksadım.

"Neden herkes onun adını söyleyince bana bakıyor?"

Riven kaşlarını kaldırdı.

"Çünkü düşmanımızın kralından bahsediyoruz."

"Doğru."

Bir an sustum.

Sonra nedensizce ekledim:

"Garip."

"Ne garip?"

"Hiçbir şey."

Riven bana şüpheyle baktı ama daha fazla soru sormadı.

Ben ise neden böyle söylediğimi düşünmeye başladım.

Valerius.

Bu ismi daha önce duymuş olabilir miydim?

Belki de.

Sonuçta yıllardır Celestia hakkında konuşuluyordu.

Bunun başka bir açıklaması olmalıydı.
" Her neyse antrenman yapmam lazım sahaya gidelim." Riven söylediklerimi onaylar gibi başını sallayarak arkamdan yürümeye başladı.
Riven'la birlikte sarayın arka tarafındaki eğitim alanına geçtik.

Güneş hâlâ tepede sayılırdı. Eğitim alanında birkaç muhafız daha vardı. Beni görünce selam verdiler, ben de başımı hafif sallayarak karşılık verdim.

Riven yayımı bana uzattı.

"Bugün kaç tane?"

"Yirmi."

"Yirmi mi?"

"Yirmi."

"Geçen sefer otuzdu."

"Geçen sefer siz kaybettiniz."

"Ben kaybetmedim."

"Oklarınız hedefe gitmedi."

Riven gözlerini devirdi.

"Bugün bunu düzelteceğim."

Gülerek yayı elime aldım.

Hedef tahtasının karşısına geçtim. Yayımı kaldırıp oku yerleştirdim.

İlk oku bıraktığımda hedefin ortasına yakın bir yere saplandı.

Riven başını salladı.

"Fena değil."

"Fena değil mi?"

"Biraz daha iyi olabilirdi."

İkinci oku attım.

Bu kez tam ortaya geldi.

Riven'ın yüzüne baktım.

"Şimdi?"

"Şans."

"Bir tane daha."

Üçüncü oku attığımda önceki oku ikiye bölmüştu.

Riven kollarını bağladı.

"Bugün şanslı gününüz."

"Sen gerçekten sinir bozucusun."

Gülerek yeniden ok çıkardım.

Bir süre daha devam ettik. Bazen ben atıyor, Riven hedefe bakıyor, bazen de o atıyordu. Arada birbirimize laf atmayı da ihmal etmiyorduk.

Güneş yavaş yavaş alçalmaya başladığında eğitim alanındaki kalabalık azalmıştı.

Son okumu attığımda yayımı indirdim.

"Yeter."

Riven bana baktı.

"Yoruldunuz mu?"

"Hayır."

"O zaman neden bıraktınız?"

"Acıktım."

Riven birkaç saniye sessiz kaldı.

"Majesteleri..."

"Ne?"

"Krallığın geleceği olarak çok büyük bir sorumluluk taşıyorsunuz."

"Evet."

"Ve bütün bunlara rağmen antrenmanı yemek için bırakıyorsunuz."

"Çünkü aç bir krallığın geleceği olmaz."

Riven gülmeye başladı.

Ben de gülerek yayı diğer elime aldım.

Tam o sırada sarayın çanları çaldı.

Akşam olmuştu.

Gökyüzünün rengi yavaş yavaş değişirken sarayın içinden birkaç muhafız eğitim alanına doğru geldi.

İçlerinden biri bana yaklaşarak başını eğdi.

"Majesteleri, hazırlıklar başladı."

"Yolculuk için mi?"

"Evet. Kralımız yarın sabah erkenden yola çıkılmasını emretti."

Başımı salladım.

"Tamam. Birazdan geliyorum."

Muhafız uzaklaştığında Riven'a döndüm.

"Sanırım yemek bekleyecek."

"Sonunda doğru bir karar verdiniz."

"Ben her zaman doğru karar veririm."

Riven cevap vermedi.

Sadece bana baktı.

"Ne?"

"Hiç."

Birlikte saraya doğru yürümeye başladık.

Yarın Celestia'ya gidecektik.

Ve yıllardır düşman olduğumuz krallığın kralıyla aynı masaya oturacaktım.

İçimde hafif bir huzursuzluk vardı.

Ama nedenini bilmiyordum. Sarayın içine girdiğimde Riven'den ayrılıp odama girdim.
Odamın kapısını kapattığımda sarayın içi sessizleşmişti.

Gün boyu yaşananların ardından biraz yalnız kalmak iyi gelmişti. Masanın üzerinde yarın için hazırlanan eşyalar duruyordu. Birkaç kıyafet, yol için gerekli olan şeyler ve babamın hazırlattığı çanta.

Yarın erkenden yola çıkacaktık.

Celestia'ya.

Yatağın kenarına oturdum ve bir süre eşyalarıma baktım.

Sonra gözüm yayıma takıldı.

Onu elime aldım. Yay benim için sadece bir silah değildi. Uzun zamandır yanımdan ayırmıyordum. Riven bile bazen bununla dalga geçerdi.

Yayı yatağın başucuna bıraktım.

Her zamanki yerine.

Tam o sırada kapım çalındı.

"Kim?"

"Benim."

Babamın sesini duyunca kapıyı açtım.

Elinde küçük bir kese vardı.

"Yol için."

Aldım.

"Teşekkür ederim."

Babam odaya girdi ve etrafa baktı.

Gözleri bir anlığına başucumdaki yayı buldu.

Hiçbir şey söylemedi.

Ben de söylemedim.

Onun bu konudaki sessizliğine alışkındım.

"Her şey hazır mı?"

"Evet."

"Yarın erken kalkacağız."

"Biliyorum."

Babam başını salladı.

Bir süre kapının önünde öylece durdu.

Sonra bana baktı.

"İyi geceler, Zenya."

"İyi geceler baba."

Kapıyı kapattı.

Yatağıma uzandım.
Düşüncelerim sürekli kafamın içinde bağırıyordu.
Yarın uzun bir yolculuk vardı. Toplantının nasıl geçeceğini bilmiyordum ama babamın bu kadar önem verdiği bir şeyin kolay geçmeyeceğini tahmin edebiliyordum.

Başucumdaki yayıma baktım.

Onu orada görmek içimi rahatlatıyordu. Ne zaman yanımda olsa kendimi daha güvende hissederdim.

Gözlerimi kapattım.

Sarayın koridorlarından gelen ayak sesleri giderek azaldı. Dışarıda ise rüzgârın sesi duyuluyordu.

Bir süre sonra uykuya daldım.

---

Sabah olduğunda odamın penceresinden içeri giren güneşle uyandım.

Başucumdaki yayı aldım bir süre inceledim daha sonra yerine bıraktım
Yataktan kalkıp üzerimi hazırlamaya başladım. Çantam çoktan hazırlanmıştı. Yayımı da elime alıp kılıfına yerleştirdim.

Kapıyı açtığımda koridorda birkaç muhafızın telaşla hareket ettiğini gördüm.

Anlaşılan herkes erkenden başlamıştı.

Aşağı indiğimde babam çoktan hazırdı.

Beni görünce kısa bir süre baktı.

"Sonunda."

"Uyuyakalmışım."

"Fark ettim."

Gülümsedim.

"Her şey hazır mı?"

"Her şey hazır."

Dışarıdan atların sesleri geliyordu.

Riven da biraz ileride bizi bekliyordu.

Babam son kez saraya baktı.

Sonra bana döndü.

"Yola çıkıyoruz."

Başımı salladım.

Nereye gittiğimizi biliyordum.

Ama orada bizi neyin beklediğini bilmiyordum.
Sarayın önüne çıktığımızda birkaç at çoktan hazırlanmıştı.

Muhafızlar son kontrolleri yapıyordu. Babam önde duran ata yöneldi. Riven ise benim atımın yanında bekliyordu.

"Geç kaldınız."

"Beş dakika hayır hayır on dakika."

"Sen saymayı nereden öğrendin?"

Riven cevap vermeden atımın dizginlerini bana uzattı.

"Binmeniz yeterli."

Gülümsedim ve ata bindim.

Bir süre sonra sarayın kapıları açıldı.

Veridonia'nın yüksek duvarlarından çıkarken arkamı dönüp saraya baktım. Ne kadar süreliğine uzak kalacağımızı bilmiyordum.

Babam önden gidiyordu. Ben ve Riven biraz arkasındaydık.

Şehirden uzaklaştıkça etraf sessizleşti. Yerini geniş ovalara ve uzaktan görünen dağlara bıraktı.

Riven bir süre sessiz kaldıktan sonra bana baktı.

"Heyecanlı mısınız?"

"Hayır."

"Yalan söylüyorsunuz."

"Belki biraz."

"Toplantı yüzünden mi?"

Omuzlarımı kaldırdım.

"Toplantının kendisinden çok ne konuşulacağını merak ediyorum."

Riven başını salladı.

"Ben sadece herkesin birbirine kılıç çekmemesini umuyorum."

Gülmeye başladım.

"Sen de her şeyi savaşa bağlıyorsun."

"Veridonia'da yaşıyoruz."

"Doğru."

Bir süre daha ilerledik.

Güneş yükseldikçe hava ısınmaya başladı. Yol boyunca birkaç küçük yerleşim yerinden geçtik. İnsanlar bizi görünce kenara çekiliyor, bazıları da başlarını eğerek selam veriyordu.

Bir köyün yanından geçerken küçük bir çocuk elindeki tahta kılıcı havaya kaldırıp bana baktı.

Ben de elimi kaldırarak ona karşılık verdim.

Riven bunu görünce gülümsedi.

"Hayranlarınız artıyor."

"Sus." Dedim utanarak.

"Majesteleri, halk sizi seviyor."
Riven gayet ciddiydi ben onun aksine ortamın kasvetinden sıyrılmaya çalışıyordum.
"Sen bugün fazla konuşuyorsun."

"Yol uzun."

Başımı iki yana salladım.

Bir süre sonra babam atını yavaşlattı. Biz de ona yaklaştık.

"Öğlene kadar burada mola vereceğiz."

Riven hemen sordu.

"Yemek var mı?"

Babam ona baktı.

"Senin için yolculuğun en önemli kısmı bu mu?"

Riven hiç düşünmeden cevap verdi.

"Evet, Kralım."

Babam ilk kez açıkça güldü.

Ben de gülmeye başladım.

Kısa bir süre sonra yol kenarında durduk.

Atlardan indik.

Ben çantamı açıp su şişemi çıkarırken gözüm uzaklara takıldı.

İleride uzanan yolu izledim.

Garip bir şekilde buradan daha önce geçmişim gibi geldi.

Kaşlarımı çattım.

Ama bu düşünce fazla sürmedi.

Riven yanıma gelip elindeki ekmeği uzattı.

"Majesteleri?"

Başımı ona çevirdim.

"Ne?"

"Yemek."

Ekmeği aldım.

"Teşekkür ederim."

Sonra yeniden yola baktım.

Az önceki düşüncenin neden aklıma geldiğini anlamaya çalıştım.

Bulamadım.

Ben de üzerinde durmadım. Mola sona erince yolumuza devam ettik.
Güneş batmaya başladığında yolculuğa devam etmek yerine geceyi geçirmek için uygun bir yer aramaya başladık.

Bir süre sonra yol kenarında küçük bir açıklık bulduk. Muhafızlar hemen hazırlıklara başladı.

Atlar bağlandı, ateş yakıldı.

Ben de biraz ilerideki taşın üzerine oturup gökyüzünü izlemeye başladım.

Riven yanıma geldi.

"Yoruldunuz mu?"

"Biraz."

"İsterseniz dinlenin."

"Sen ne zaman bu kadar ciddi oldun?"

"Ben her zaman ciddiyim."

Ona baktım.

İkimiz de aynı anda gülmeye başladık.

"Sen ciddi olamazsın Riven."

"Majesteleri, beni küçük düşürüyorsunuz."

"Sen kendi kendini küçük düşürüyorsun."

Riven cevap vermek yerine ateşin yanına gitti.

Bir süre sonra babam yanıma geldi.

"Üşüyor musun?"

"Hayır."

Yanıma oturdu.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

Sonunda babam sessizliği bozdu.

"Yarın yol biraz daha uzun olacak."

"Biliyorum."

"Toplantıda dikkatli ol."

"Olacağım."

Babam bana baktı.

"Her zaman güçlü görünmek zorunda değilsin."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Neden böyle söyledin?"

"Çünkü bazen kendini fazla zorluyorsun."

Gülümsedim.

"Ben iyiyim."

Babam bir şey söylemedi.

Sadece başını salladı.

Sonra ayağa kalktı.

"Uyu. Sabah erken kalkacağız."

"İyi geceler baba."

"İyi geceler."

Babam uzaklaşınca bir süre arkasından baktım.

Sonra ateşin yanına gittim.

Riven bana bir battaniye uzattı.

"Alın."

"Teşekkür ederim."

"Bugün fazla düşündünüz."

"Ben mi?"

"Evet."

"Neyi düşündüğümü nereden biliyorsun?"

"Yüzünüzden belli oluyor."

Battaniyeyi üzerime çektim.

"Sen gerçekten çok konuşuyorsun."

"Yarın susarım."

"İnanmıyorum."

Riven güldü.

Ben de ateşe baktım.

Yarın yolculuğun ikinci günüydü ama doğrusunu söylemek gerekirse şimdiden sıkılmıştım ve yorucuydu. Dakikalarca düşünmeden edemiyordum beni ne bekliyordu acaba etrafımdaki herşey çok tanıdıktı.
Gece ilerledikçe kampın etrafındaki sesler azaldı.

Muhafızların çoğu uyumuştu. Ateşin başında sadece birkaç kişi nöbet tutuyordu.

Ben ise bir türlü uyuyamıyordum.

Gözlerimi kapattığımda aklıma sürekli aynı şeyler geliyordu. Yarın, toplantı, babamın gün boyunca garip sessizliği...

Bir süre sonra ayağa kalktım.

Biraz hava almak için kampın dışına doğru yürüdüm.

"Majesteleri?"

Riven'ın sesini duyunca arkamı döndüm.

"Uyumadın mı?"

"Ben sizi koruyorum."

"Ben de biraz yürüyordum."

Riven birkaç adım yaklaşarak etrafa baktı.

"Burada yalnız dolaşmayın."

"Riven, burası bizim topraklarımız."

"Yine de."

Tam cevap verecekken uzaktan bir ses geldi.

Çıt.

İkimiz de sustuk.

Riven'ın eli kılıcına gitti.

"Ne oldu?" diye fısıldadım.

"Bir şey duydum."

Etrafımıza baktık.

Ağaçların arasından hiçbir şey görünmüyordu.

Rüzgâr hafifçe esiyor, dalları hareket ettiriyordu.

Sonra bir ses daha geldi.

Bu kez daha yakından.

Riven önümde durdu.

"Burada kalın."

Yayıma uzandım.

"Riven."

"Majesteleri."

"Bir şey varsa ben de savaşırım."

"Onu biliyorum."

Kılıcını çekti.

"Zaten sorun da bu."

Kaşlarımı çattım.

"Ne demek istiyorsun?"

Cevap vermedi.

Birkaç saniye daha bekledik.

Sonra ağaçların arasından küçük bir hayvan çıkıp hızla uzaklaştı.

İkimiz de bir süre ona baktık.

Riven kılıcını indirdi.

"Bir tavşan."

Sessizliği bozan ilk kişi ben oldum.

"Az önce beni korkuttun."

"Ben sizi korumaya çalışıyordum."

"Bir tavşandan mı?"

Riven gülmemek için kendini zorladı.

"Her ihtimali düşünmek gerekir."

Tam geri dönecekken uzaklardan atların huzursuzlandığını duyduk.

Bu kez ikimiz de gülmedik.

Riven hızla kampa doğru yürüdü.

Ben de peşinden gittim.

Muhafızlardan biri atların yanında duruyordu.

"Ne oldu?"

"Bir şeyden ürktüler."

Riven etrafı kontrol etti.

Ben ise karanlığa baktım.

Bir anlığına ağaçların arasında bir gölge gördüğümü sandım.

Gözlerimi kırpıştırdım.

Hiçbir şey yoktu.

Belki de sadece karanlıktı.

Ama içimdeki huzursuzluk geçmedi. Kamp yeniden sessizliğe bürünmüştü.
Ormana baktım.

Bir şey göremiyordum. Ama orada birşey olduğuna neredesye emindim.

Yine de elim yayımdan ayrılmadı.

Riven yanıma geldi.

"Bir şey mi oldu?"

"Bir hareket gördüm."

"Nerede?"

Elimle ileriyi gösterdim.

"Şurada."

Riven dikkatlice baktı.

"Ben bir şey göremiyorum."

Tam o sırada bir dalın hareket ettiğini gördüm.

Bu kez emindim.

Hemen bir ok çıkardım.

Riven daha ne olduğunu anlayamadan yayı çektim.

Oku bıraktığım anda karanlığın içinden başka bir ok fırladı.

Benim okum havada ona çarptı.

İki ok birbirine çarpıp yere düştü.

Riven'ın yüzündeki ifade değişti.

"Bu da neydi?"

Cevap vermedim.

Gözlerim hâlâ ormandaydı.

Bir gölge hızla ağaçların arasından geçti.

Yayı yeniden çektim.

Bu kez hedefim belliydi.

Okumu bıraktım.

Gölgenin hemen yanındaki ağaca saplandı.

Bir adam kısa bir anlığına ortaya çıktı.

Yüzünü göremedim.

Ama elindeki yayı gördüm.

Bize bakıyordu.

Sonra arkasını dönüp kaçmaya başladı.

"Riven!"

Riven peşinden gitmek için hareketlendi.

Tam o sırada kampın diğer tarafından bir bağırış duyuldu.

"KRALIM!"

İkimiz de aynı anda arkamızı döndük.

Babamın bulunduğu yere baktım.

Bir muhafız yere düşmüştü.

Babam ise ayağa kalkmış, elini kılıcına götürüyordu.

Yayı daha sıkı tuttum.

Az önce ormanda gördüğüm kişinin amacı belli olmuştu.

Bizi korkutmak değildi.

Bizi takip etmek de değildi.

Hedefleri babamdı.

Ve daha kötüsü...

Bizi çoktan bulmuşlardı.