5. bölüm / 5
Yıldızların Çaldıkları꧁ ༒☬-SARAY DERSLERİ-☬༒꧂
Bölümler 5Şu an: ꧁ ༒☬-SARAY DERSLERİ-☬༒꧂
"Gerçekten doğru mu yapıyoruz?"
"Umarım Coraline... Umarım doğru yapıyoruzdur." dedi Kendric, sarayın önünde endişe içindeki keskin bakışlarıyla beklerken. Üçümüzde ruhumuzdan gelen bir nefes vererek beyazlar içindeki göz alıcı saraya ilk adımımızı attık. O an gün yüzüne çıktı, ruhuma çivi çakmış tüm duygular. Korku, öfke, heyecan ve karamsarlıklar. Ama yine de tüm duygularımı uçurumdan fırlatmayı tercih ederek taşlık yolda eşlik ettim Kendric ve Douglas'a. Saraydan ziyade sonu ölüme çıkıyormuş gibi hissettiriyordu bu engebeli olmayan, durgun bir su gibi dümdüz yol. Düşünmeyi reddeden ürkek, hızlı adımlarımız kapıya varınca yavaşlayarak kesildi.
"Hoş geldiniz efendim."
İçeri girdiğimizde etraf hiç olmadığı kadar sessizdi. Fırtına öncesi sessizliğe sahipti sembol ve desen dolu duvarlar, insanlar. En çok ise duygularım suskundu bu dört duvar arası mekânda. Konuşsak bilmem kaç defa yankılanırdı sesimiz boş ve büyük salonda fakat hiçbirimizden tık çıkmıyordu. Sanki üçümüzde iç savaşta yenilmenin eşiğine gidip geliyorduk. İlk defa bu kadar sessiz ve boş gördüğüm bu beyaz duvarlara işlenmiş altın desenli saray, ürpertmişti sükûta karşı olan tarafımı.
Hal çaremiz bu değil!
Seçimimizi eleştiren Tilkilerimin haklı çıkmamasını umuyor, aynı zamanda düşüncelerimi yankılayan duvarların üzerine işlenmiş sembollere anlam katmayı deniyordum. Tam ağzımı konuşmak için araladığım sırada:
"Coraline!" diye arkamdan gelen sesle kafamı çevirdiğimde karşılaştığım Anabel'in yüzü, tek olmadığımızı düşündürerek mutlu hissettirdi. Fakat ardından gelen sıska gençle, altı kişinin hâlâ ortalıkta olmadığı gerçeğiyle yüzleştim.
"Diğerleri nerede?" diye aklımdaki soruyu dile getirdi Douglas. Anabel'in cevabı ise sadece bilmediğini belirten mimikleri oldu. İşte o zaman umudum topuz ile vurulan kristal cam gibi kırılarak kalbime battı. Yorgun bacaklarımı serbest bırakarak yere çöküverdim. Şimdiye kadar sadece kendini ve kardeşini önemseyen biriyken şuan hissettiğim acı dolu ıstırap hissi aslında ne kadar merhametli birinin içimde yattığını gösterdi bana. Sadece kendimi değil burada bunlara maruz kalmış yaşıtlarımı da önemseyip onlara da yardım etmem gerekiyordu anlaşılan. Bunu bana şuan küçük meleğim söylemişti... Yani içimdeki öldü sandığım çocukluğum. En değerlim olarak gördüğüm çocukluk arkadaşım Agatha tarafından uğradığım büyük ihanetin ardından yemin ettim varlığımın üzerine. Kimseye kendime verdiğim değerin yarısını dahi vermeyeceğim.
Ama sonra ani bir duyguyla, geri dönüşü asla olmayacak bir günaha sürükledim kendimi. Hem değer verdiğim kişiyi hem kendimi kaybettim işin sonunda ve beraberinde gelen korku dolu yalnızlık...
Ama en az tanrı kadar severdi affetmeyi içimdeki o küçük kız. Beni dahi affetmeyi başarmıştı içimde ona dair bir iz bırakmasam da. Bense ondan ziyade Tilkilerime kulak asmayı daha çok yeğlerdim. Onlar affetmekten pek haz almayan intikam ateşiyle yanıp tutuşan varlıklardı. Onların aksine küçük melek kraliçenin de iyi yanları olabileceğinden bahsediyordu. Bizi kafese kapatmasının sebebinin sadece bilgisi olduğu güçlerimizi açığa çıkarmak olduğunu düşünüyordu mesela. Bu görüşü Tilkilerim kabullenmiyor, inkâr edip onu suçluyorlardı. Bir uyarıydı sanki Tilkilerimin bu sözü İyimserliğin dahi aşırısı zarardır insan için der gibi...
"Kalk hadi, hava alalım."
Elini nezaketle uzatan Kendric'i geri çevirmeyerek tuttum, uzun ve huzur kadar sıcak elini. Yavaşça ayaklanarak yanında güvenle yürüdüm kapıya doğru. Onun yanında savaşa ara veren Tilkileri fırsat bilerek rahatça vücudumu gevşettim. Kapıdan çıkıp bahçeye vardığımızda huzur kapladı içimi.
Sabahın erken saatlerinde oluşan serin, kokulu havayla beraber gelen kuş sesleri ona tatlı bir senfoniyle eşlik ediyordu. Gün batımından nefret eder, gün doğumunu iple çekerdim. Çünkü güneşin kudretle doğuşu, umudun varlığını işaret ederdi bana her zaman. Bundan dolayı günün erken vakitleri kalkmaktan haz alır, ferah havanın kollarına kendimi bırakmak için dışarı çıkardım. Biraz durarak, Kendric gibi bu kokuyu ve sahip olduğu yoğun duyguları içime çekerek hapsetmeyi umdum.
"Tıpkı senin gibi Coraline." dedi, yarım gülümsemesini bana özenle sunarken.
"Ne?"
"Tıpkı senin gibi huzura sahip diyorum, gündüzün paha biçilmez, umut verici kokusu."
"Ben umut vermem ki Kendric." dedim boğazımdaki yumruyu yok sayarken. "Ben umutların en büyük katiliyim..." Ne kadar acıydı bu kelimelerin doğru olması ve bir sonucun bulunamaması. Ateşten yeni çıkmış bir zincirin vücudumu kırbaçlaması hissine sahipti ruhumdaki yanık izleri.
Kendric beni anlıyordu bunu gözleri söylüyordu sessiz ağzının aksine. Anladığını, bana hissettirdikleri ve derin hisler dolu gözlerinden okumuştum. Anlaşılmanın kazandırdığı iyi huylu hisleri yeni yeni fark ediyordum. Belki de buydu Kendric'in daha tanımadan bana bahşettiği güzel duyguların sebebi. Yorgun bakışlarımı yeşile bürünmüş manzaradan çekerek Kendric'e yönlendirdim. Üstündeki hırpalanmış, kirli yosun yeşili gömleğe rağmen bir parça bile eksilmemişti sert bir o kadarda büyüleyici cazibesinden. Onun gözleri hala ucu gözükmeyen bahçede iken benim manzara olarak seçtiğim şey onun ta kendisiydi.
"Sen umut katili değilsin Coraline, sen umudun kendisisin. O küçük kafeslerden kurtulmayı başardıysak eğer senin sayende."
"Hayır, Kendric oradan senin Douglas'ı tahrik edici sözlerin sayesinde kurtulduk. Benim ile uzaktan yakından alakası yok."
Sözlerim onun hafifçe gülümsemesine vesile oldu. Nedenini anlamasam da gülüşünü seyretmek hoşuma giderek içimi kıpraştırdı. "Onunla tartışmama neden neydi sence?" demesi ile hafızamın mantık çerçevesi içindeki bilgileri kontrol ettim.
"Benim yavaştan kaybolan umudumun senide etkileyip öfkelendirmesi?"
Rastgele sunduğum öngörüm Kendric'in başını sallamasıyla tasdiklendi. Sonra çekingen bir tutumla biraz düşündükten sonra konuşmaya girdi.
"Bak Coraline, ruhum sana istemeden çekiliyor. Yanlış anlamanı istemem fakat faytondan indiğin andan beri sende beni etkileyen bir şeyler vardı. Sevgiden daha çok ruhsal bir bağ bir dostluk gibi. Bundan ötürü seni korumak ve yanında olmam gerektiğini hissediyorum."
"O yüzden mi beni öptün? Arkadaş olarak gördüğün için." demek istedim ama konuşmama izin vermeyen Arkadaş kelimesinin ağırlığı boğazımı dikenli bir tele sarmıştı. Canım yanıyordu. Beni bir dost olarak gördüğünü söylemesi dün gece yaptığı saçma hareketle çelişir cinstendi ve sanırım bu bahçe yalanların bile yanıldığı yerdi. "Anladım." demeyi bile bana çok gören şiddetli acı, kalbime taş gibi çakıldı kaldı. Sallayarak önüme döndürdüm, içinde ölü dolu başımı.
Kapıdan içeri doğru uzanan kimliği belirsiz gölgeleri görünce merakla sahiplerini aradı gözlerim. Sonra gördüğüm iki kişiyle ayağa dehşetle kalktım. Luther ve Pamela...
"Pamela ne oldu sana böyle!"
Üstü kan içinde olan Pamela'nın acı dolu tebessümüyle karşılaşınca koşarak sarıldım ona.
"Ben hayvanlar ile konuşabiliyormuşum Coraline."
"Ne güzel bende hayvan ola..."
Daha kelimemi bitirmeden kollarımın arasına yığılan Pamela, kardeşim hariç biri için korkabileceğimi kanıtladı bana. "Yardım edin!" diye bağırıp Kendric'in bana doğru koşarak gelişini baş dönmesi eşliğinde izledim...
☽♔☾
Pamela'nın hekim tarafından odada tedavi gördüğü sırada duyduklarımla başımdan aşağı kaynar sular döküldü. "Ne yani sırtlanı görünce, görünmez olarak Pamela'yı hayvanla yalnız mı bıraktın!" dedim Luther'in üzerine ölümcül bakışlarımı kitleyerek.
"Nerden bilebilirdim ki görünmez olacağımı." diyen Luther'in başı mahcupluğun ağırlığıyla aşağı indi.
"Coraline, kimse bilmiyordu böyle şeyler ile karşılaşacağımızı."
İkizini savunmaya geçen Laura'ya "Ama bu Pamela'nın Luther yüzünden yaralandığı gerçeğini değiştirmiyor!" diye çıkışarak ikizinin hatasını yüzüne vurdum.
"Ciddi bir durumun olmadığını söyledi doktor. İçini ferah tut."
Sakin şekilde eliyle omzumu sıvazlayarak teselli etmeye çalışan kişi, ismini daha demin öğrendiğim Grant'ti. Peltek konuşması nedense sempatik gelmişti bana. Onun gibi bende omzuna elimi koyarak kapalı kapının ardındaki Pamela'nın hekim tarafından tedavi edilmesini sabırla bekledim.
Luther'in anlattığı kadarıyla; Ayıldıklarında ormanın içinde yere iki seksen uzanmış şekilde bulmuşlar kendilerini. Endişe içinde ilk defa bulundukları ormandan kurtulmayı denerlerken, akşamüstü karşılarına çıkan sırtlanın saldırmasıyla Pamela ile ikisinin uzun süren kovalamacanın ardından Luther fark etmeden görünmez olmuş. Anın şokuyla dona kalmış vaziyetteyken Pamela'nın hayvanla boğuşmasına sadece seyirci kalmış. O sırada Pamela'nın sırtlan ile konuşmaya başlamasıyla endişesi ikiye çıkan Luther'in vücudu korkuyla buz kesmiş. Sırtlan, Pamela sayesinde uzaklaşmış uzaklaşmasına ama yine de Pamela'nın bedeninde büyük hasarlar bırakmış.
Gerçekten haklı olabilirdi belki ama yine de Pamela şuan yaralı şekilde odada şifa bulmayı bekliyordu. Her neyse... Deyip kimsede kusur bulmamaya çalışarak önüme döndüm.
"Coraline, biraz gelir misin?"
Baştan aşağı süzüp, endişeyle beni çağıran Faylinn'in yanına kalabalığı aşarak vardıktan sonra ne olduğunu sordum.
"Douglas..." dedi duyulmadığına emin olmaya çalışır şekilde etrafı gözlerken.
"Ona pek güvenmemelisin Coraline. Hakkında iyi şeyler öğrenmedim." dedi fısıltıyla.
"Kimden ne duydun Faylinn, açık olur musun?"
Tilkilerimin haklı çıkacağını duymak merakımı arttırdı. Douglas iki buçuk gündür gözlemlediğim kadarıyla kötü niyetli birine benzemiyordu aksine arkadaş olunabilecek kadar sıcakkanlı ve bir erkeğe göre fazlasıyla duygusal biriydi. Anlamıyorum her seferinde haklı çıkmayı nasıl başarıyorsunuz? Diye Tilkilerime sitem ederek Faylinn'in ağzından çıkacak her bir harfi gözümü kırpmadan bekliyordum.
"Ben zihin okuyabiliyorum. Bunu sizden farklı olarak küçüklüğümde keşfederek kontrol etmeye başladım ve Douglas'ın zihnindeki bazı şeyler kulağa hoş gelmeyecek şeyler. Sadece beni dikkate alarak ona çok güvenmemen gerektiğini söyleyebilirim. Ayrıntısını rica ederim sorma."
"Ne yapmalıyım onu kendimden uzaklaştırmak için?"
Biraz düşündükten sonra bel bağlamadığı belli şekilde: "Kendinden uzaklaştırmana gerek olduğunu açıkçası düşünmüyorum. Ama yine de tedbiri elden bırakmadan mesafeni korumanı öneririm." dedi.
Bedenimle onay verdikten sonra samimi bir gülümseme sergileyip topluluğun arasında yer aldım. O sırada gözlerim Douglas'a kaydı. Pamela için fazla endişeli duruyordu. Hatta bazen dalgın gözlerinin dolduğuna bile şahit oluyordum.
"Korkmuşa benziyorsun Douglas?"
Ruhunun başka bir evreye geçtiğini, seslenmem ile tiklemesinden fark etmiş oldum.
"Neyin var?"
Diye ısrar etmemle ağzını isteksizce araladı: "Bilmiyorum ama sanki bir şeyler ters gidiyor." demesiyle sağlam bir kahkaha attım durumun ciddiyetinden bir an bile olsa uzaklaşarak.
"Bunu daha yeni fark ediyor olamazsın, öyle değil mi?"
"Yeni fark etmiyorum Coraline. Sadece..." dedi kelimeleri ağzından zorla çıkartırken "Sanırım artık kabulleniyorum."
Tek kaşımı kaldırarak anlamadığımı belli etmemden sonra tekrar söze girdi çatallı sesini bastırmaya özen göstererek.
"Şu üç gündür yaşadıklarıma bir anlam bulamıyor, iyi bir yan arıyordum ama yavaştan durumun ciddiyetine varıyorum ve bu hiç hoş değil."
Bu konuda herkes kadar masum olduğunu ilk günkünden daha kırmızı gözlerinden görebiliyordum. Faylinn'in bahsettiği konu her neyse, bu olmadığına emindim. Yanında olduğumu göstermekten çekinmeyerek elimle omuzunu ovuşturdum, buna ihtiyacı olduğunu hissederek. Herkes hata yapardı, asıl önemli olan o hatalara dönmemek için gösterdiğimiz gayretlerimizdi.
Hiçbir nefsi varlık günahsız değildir demişti bir ara içimdeki küçük melek. Bende bunu hayat felsefesi olarak kabul edip herkesten önce kendi kusurlarımı kabullenmeyi öğrenmiştim -Yani elimden geldiğince-.
Odadan çıkan hekimin başına üşüşenlerin aksine ben geride durarak diyeceklerine kulak astım. Önce saray görevlisine bir şeyler fısıldayarak bize yöneltti dikkatini.
"Korkunuzu anlıyorum Baylar Bayanlar, fakat arkadaşınız gayet iyi durumda. Birkaç saat istirahatten sonra sapasağlam olacaktır."
Ateşli içime su serpen konuşmayla derince bir oh çektim.
"Tanrıya şükür!" diyen Grant'in sevinç gülücüklerine şahit olduktan sonra kaskatı kesilmiş bedenimi rahatlamanın eşliği ile duvara yasladım. Ardından muhafızlar eşliğinde odalarımızın bulunduğu kattan salona indirildiğimiz sırada lavaboya gitme bahanesi ürettim. Bu şekilde yanlarından ayrılıp etrafın emniyetli olduğundan emin olmak için etrafı taradım. Sonra kraliçeyle karşılaşmamayı umarak üst katta bulunan prensesin odasına doğru yol aldım. Zira sabahtan beri hiçbir kraliyet üyesi ortalıkta görünmüyordu.
Ses çıkarmamaya dikkat ederek kata çıktıktan sonra prenses Amaya'nın kapısının hemen önünde durakladım. Doğrumu yapıyordum? Muhtemelen hayır. Fakat yine de yapacak mıydım? Kesinlikle evet. Kapıyı sadece içerinin duyabileceği kadar sessiz tıklatarak odadaki adım seslerinin kapıya yakınlaşmasını dinledim.
"Buyurun Bayan Coraline?"
Sesi o günkü kadar sakindi, buğday rengi tülden elbisenin eşlik ettiği göz alıcı güzellikteki prensesin. İstintaktan daha çok merakla yöneltilmiş bir soruydu sanki. Kapının açılması ile huzurunda sevgi ve saygıyla eğildim.
"Merhaba Prenses. Ben..." dedim ve ne diyeceklerimi toparladıktan sonra söze devam ettim. "Ben soracaktım ki; acaba benimle konuşmaya vaktiniz var mı?"
Gülümseyerek odasını işaret eden prensesin peşinden pembenin her tonu ve her türü bulunan eşyalar ile dekore edilmiş, burnuma hafif çilek kokusu çalan odaya girdim. Odanın ferah enerjisi herkesin günlerce durabileceği türdendi. Öyle ki eğer odaya çıkmamak şartıyla kapatılsan dahi lafını yapmadan dururdum pembeden hoşnut olmayan biri olsam bile.
"Sizin burada olduğunuzdan muhafızların haberi var mı Bayan Coraline?" demesiyle yüzüm düştü. Elbette yoktu. Eğer olsa fikrimce beni ensemden sürüyerek indirirlerdi kattan -ben izin verirsem tabi-.
"Rica ederim haberleri olmasın prenses. Onlar lavaboda olduğumu düşünüyorlar şuan."
Küçük bir gülümsemeyle: "Aramızda kalacağına emin olabilirsin. Zaten fazlasıyla sıkılıyorum bu rüküş odada." dedi dudağını sıkıldığını belli ederek büzmeyi es geçmeden. Pembe tüylü koltuğa oturmamı söyleyerek kendini altın başlıklı yatağın üstüne fırlatıverdi. Ne konuşmak istediğimi bile bilmeden prensesin odasına gelmemin pişmanlığı kapladı zihnimi. Konuşmam gerekenlerden bihaberdim, sadece prensesle tanışmak isteyen içsel merakıma yenik düşerek buraya kadar gelmiştim.
"Rahat olabilirsin, annem kadar katı kurallarım yoktur. İstediğini dile getirip sorabilirsin."
O an ne sormam gerektiğini ve başlıca burada olma sebebimi düşündüm. Aslında bir nedeni yoktu, yalnızca bir meraktı benimkisi. Bilinmeyeni bilme, tanınmayanı tanıma isteği...
"Bir soylu olarak günün nasıl geçiyor prenses?" deyiverdim boşluğu doldurmak isteyerek. Çünkü sormam gerekenleri düşünmeden pata küte gelmiştim yanına. Yüzü ekşiyen prensesten anladığım kadarıyla pek memnun değildi şöhretli hayatından. Yatağından doğrularak odağını bana verdi.
"İsteyeceğin türden değil. Her gün aynı tas yemeğin önüne gelmesi kadar monoton ve mide bulandırıcı bir yaşam. Sabahın erken saatlerinde ayakta olup en güzel kıyafetlerin içinde durmak zorunda kalıyorsun, saraydan dışarı çıkamasan bile. Hayatın iki kişinin dudakları arasında, bu dört duvar arasında mekik dokuyor." Konuşurken gözleri halıya kitlenmiş, elleri sıkı sıkıya birbirine kenetlenmişti.
Zengin olma arzusuyla birbirleriyle kanlı bıçaklı olan bir ton insan varken kimi zenginlerin oldukları konumdan şikâyet ettiğine şahitlik etmiştim. Nedendi insanların hep kendilerinde olmayana olan hevesleri bilmezdim ama belki de doymak bilmeyen şeytanı şevklerimizin kurbanı haline gelmemizdi. Düşünmeye daldığımdan prensese yanıt vermeyi unutmuştum. Bunu fark etmiş olmalı, bu sefer o soru sordu.
"Senin bir günün nasıl geçiyor peki, Bayan Coraline?"
Unutmaya meyilli hafızamı üç buçuk gün önceki yaşamımı hatırlamaya zorladım. Biraz kafa yorduktan sonra yaklaşık yarım yıldır pek kayda değecek bir şeyler olmadığını en az prenses kadar benimde gündelik sıkıcı bir hayatım olduğunu fark ettim. Bunu ona söylediğimde aldığım: "Peki ondan önceki hayatın nasıldı ve o zamandan bu yana ne değişti de hayatın rutin bir hal aldı?" sorusu yüzümü kararttı. Bu sarayda sorulan sorular neden bu kadar ince ve derinden olmak zorundaydı ki? Elbette bazı yaşanmışlıklara sahiptim. Fakat bu hatalar onların bilmesini isteyeceğim çeşitten değildi.
Sadece omuz silkerek önemli bir şeylerin olmadığını belirttim ciddiyetle. Oda ısrar etmeyerek bana anlayış göstermeyi denedi. "Sence prenses," dedim koltuğun tüylerini karıştırırken. "Sence zenginlik nedir?" derin ama bir o kadarda derin olmayan düşündürücü sorumla prenses kafasını cevap ararcasına kaşıdı. Merak ediyordum soyluların zenginlik anlayışını. Sadece şöhret, mal, mülk müydü onlar için zenginlik gerçekten. Yoksa daha derin manalar yüklemişler miydi zenginlik kavramına?
"Bilmiyorum. Sanırım genelin üstündeki mal varlığı."
Değildi işte, zenginlik sadece bu olamayacak kadar güçlü bir kelimeydi. Bunu anlatmak için ağzımı araladığımda prenses tekrar söze girdi: "Ama dersen ki daha derine in diye, işte o zaman insan ruhunun diplerde nefsiyle mücadele ederken elde ettiği manevi kazanç ve güç diyebilirim net şekilde."
Bunu duymak hoştu. Öyle ya, kaç soylu insan zenginliğin mülk sahipliği ile olmayacağının bilincindeydi ki? Yüzümdeki gülümsemeyi saklayamadım o an. Bana karşılık olarak bahşettiği tebessümle gülüşüm daha da arttı. "Daha iyi tanımlanamazdı herhalde." dedim sözlerine hitap ederek. Prenses ile uzlaşmak kolaydı, anlayışlı bir kişiliğe ve bilgili bir zihne sahip olduğundan ötürü.
Daha fazla ortalıkta görünmesem eğer yokluğumun enseleneceğini fark ederek prensesten müsaade istedim.
"Müsaade sizin Bayan Coraline."
Adımlarımı en az avına odaklanmış bir Tilki kadar sessiz tutarak bahçede toplanmış gençlerin arasına kaynadım. Bakışlarını üzerimden ayırmayan Kendric'in yanına yanaşıp ne oldu? Dercesine tek gözümü kırptım. Ama Kendric cevap vermek şöyle dursun, onun yerine sadece omuz silkerek kafasını ellerinin arasına aldı. Yüzümü kafa karışıklığıyla buruşturdum sonra etrafa göz gezdirdim. Herkes kendi halinde takılıyor, çayıra salınmış koyun sürüsü gibi oradan oraya dolanıyordu. Gözlerim Laura'nın bakışlarıyla birleştiğinde bana doğru hareketlendi. Üstündeki pul dolu lila elbise güneş ışığıyla birleşince etrafa ışınlar saçıyor göz kamaştırıyordu. Bu parıltılar bana yaklaştıkça daha çok gözle görülür hâl aldı ve elbisesine bakamaz duruma geldim bir süre sonra.
"Nerelerdeydin Coraline? Senin için endişelendim." dedi. Sesi merakının hakkından gelememişti. Gözleri de en az elbisesi kadar ışıldıyordu.
"Prensesin yanındaydım."
İki çift gözün bana hayretle bakışına sebebiyet vermişti sözlerim. Kendric ve Laura'nın...
"Ciddi değilsindir umarım!" diye dişlerinin arasından konuştu Gözlüklü Gizem.
Ciddi olduğumu konuşmama gerek kalmadan anladığında Laura'ya rica ederek yalnız konuşmak istediğini söyledi. Merakını bastırmak zorunda kalan Laura, duyulur bir nefes vererek yanımızdan sıkıntıyla uzaklaştı.
Laura'nın gittiğinden emin olduktan sonra "Sen bunun nasıl sorunlar açabileceğinin farkında mısın?" diye çıkıştı hemen öfkeyle. Prensesin yanına gitmemin bir sakıncası olacağını sanmıyordum. Yanlış bir şey konuşmamıştım veya hakkımda bir takım şeylerden söz etmemiştim. Yaptığım tek şey onunla tanışmaktı. Bu nasıl bir sorun açabilir ki? Diye zihnime soru yönelttiğimde onunda bir kusur bulamayışıyla aynı soruyu Kendric'e sordum.
"Sence, nasıl bir sorun açabilir?" diye soruma soruyla cevap vererek, mantığına yatmayan şeyler olduğunu göstermeyi tercih etti. Sonra çenesini sıvazlayarak tekrar lafa girdi.
"Bak Coraline, biz şuan burada ne işler döndüğünü dahi çözememişiz ama gidip prensesle konuşuyorsun. Böyle bir anda tetikte olman gerekirken sen gardını indirmiş salınarak dolanıyorsun! Yaptığın bu akıl almaz saçmalıktaki harekette mantığına yatan ne oldu tanrı aşkına?"
Konuşurken sakinliğini korumak için adeta olağanüstü bir güç sarf ediyordu. Öfkesini belli etmemeye çalışsa bile vücut dili her şeyi açığa veriyor, tedirginliğini sezebiliyordum. Fakat her buluttan nem kapmasının ona düzgün bir çözüm sağlamayacağına da emindim. Rahattım lakin aptal değildim nerede ne yapacağımı seçebilecek yaşa gelmiş, hayat dersini yıllar önce almıştım.
"Ne yaptığımın bilincindeyim Kendric. Eğer bir şeyleri bilmek istiyorsak bilene yakınlaşmamız, kanına girmemiz gerek. Bende tam olarak bunu yapıyorum."
Yalandı, amacım ondan bilgi almak değildi. Zira prensesin bu olanlardan bihaber olduğuna kanaat getirmiştim sergilediği masumiyet akan davranışlarından. Ama Kendric'in bunu bilmesine gerek yoktu.
Dediğim şey aklına yatmıştı, sakinleştiğini görebiliyordum. Ve gördüğüm diğer şey ise Kendric'in de en az benim kadar kafasında Tilkilere sahip biri olduğuydu. "Beni takip et." diyerek ayaklanmasının ardından onu takip eden adımlar eşliğinde büyük bahçenin arkasına varabilmiştim. Dikenli tellerle çevrili alanın önünde duraklayarak yüzünü bana döndü.
"Sana bir şey göstermem gerek Coraline," dedi tedirgin ses tonuyla.
"Ama görmek isteyip istemeyeceğinden fazla emin değilim."
İçimdeki huzursuzluk veren hissi hiçe saymayı deneyerek kafamla onayladım. Onay alan Kendric hâlâ emin olmamakla beraber tellere doğru iyice yakınlaşarak dizlerinin üstüne çöktü. Çalıları tek hamlede kenara atmasıyla alttaki karşıya kadar uzanan, insan geçebilecek boyuttaki eşilmiş toprağı gördüm. Kendric'in sürünerek karşıya geçmesinden sonra bende zaten kirlenmiş elbisemi önemsemeyerek yüz üstü uzandım. Tellerin diğer tarafına geçtiğimde sarmaşıklarla dolu bir yolda vücuduma batan dikenleri umursamayarak yürümeye devam ettim.
"Buradan sonrasında çok sessiz olmalısın Aysar." dedikten sonra sanki tepkimi ölçmek istercesine yüzümü inceledi bıyık altı gülüşüyle. Anlamadığımı anlatan bakışlarımı gördüğünde pes ederek pas içindeki demir kapıyı zorlayarak araladı. Peşinden nem ve tanıdık olmayan iğrendirici bir kokunun hâkim olduğu tuğlalarla çevrili yere girdiğimde midem ağzıma geldi.
"Buraya neden getirdin beni Kendric?" diye isyan ettim kokuyu filtrelemek için burnumu kolumla kapatırken. "Sadece beni takip et." diyerek uzun taşlı koridorda yürümeye bir süre daha devam etti.
Koridorun sonunda vardığımızda çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Üç tane demirlikler ile kapatılmış zindanın içinde iskeletler ve tavana asılı bedenler vardı. Biraz daha incelersem parçalara ayrılmış vücut parçalarını da görecekken kafamı Kendric'in göğsüne bastırdım. Kollarını bedenime saracağı sırada daha da artan bulantımı tutamayarak köşeye kusmak zorunda kaldım. Eğer biraz daha burada durursam bu mide kalkmalarının sonunun gelmeyeceğini idrak ederek kendimi hızla dışarı attım.
Arkamdan gelen Gözlüklü Gizemi umursamayıp tellerin altından sıvışarak nefes nefese çimlere çöktüm. Baş dönmem yine başlamış, kusmanın ve kâbus gibi gelen görüntüler yüzünden vücudum buz kesmişti. Çalı seslerini duymamla kafamı çevirdiğimde Kendric'in de o korkunç yerden çıktığını gördüm. İz bırakmamak için her şeyi eski haline getirdikten sonra yanıma yavaşça yaklaştı ve kollarının arasına aldı titrek bedenimi. Ceset kadar soğuk beni ısıtmak için iyice sardı kollarını gövdeme.
"Özür dilerim, görmen gerektiğini düşünmüştüm. Sanırım hata yaptım." dedi saçlarımı bir baba gibi okşarken. "Sorun değil, doğru olanı yaptın," dedim kurumuz boğazım yüzünden zar zor konuşurken. "Kraliçenin sandığımızdan daha iğrenç biri olduğunu görmek önlem almamız için gayet iyi bir neden." diye bitirdim yarım kalan cümlemi. Bu sarayın kirli bir yüzü vardı, halktan saklanan. Kimdi bu zindan içindeki insanlar? Neden o hale gelmişlerdi? Ve neden kimse bilmiyordu bunları?
Tonla soru işareti ışıldıyordu kafamın en uç noktalarında. Ve bu soruların cevabını nasıl bulacağımı bilememekte ayrı bir trajediydi.
Onca sorun yetmezmiş gibi birde arılmanın verdiği huzurdan mahrum kalmaktan korkuyordum o an. Hâlâ gözümü kapattığımda beliren daha deminki görüntüleri kafamdan uzaklaştırmak için iyice sardım kendimi ruhumu okşayan kokuya sahip Gözlüklü Gizem'e. Oda bu durumdan hiç şikâyetçiye benzemiyor aksine hoşnut olduğu; saçımı belli etmemeye çalışır şekilde koklamasından anlaşılıyordu.
Gerginliğimi unutturmak için iyice bedenimi sararken sorunları bir an olsun geçiştirmek için "Huceste'nin anlamını öğrendim." dedi hafif tebessümlü bir sesle.
Bunu duyunca dudağımı dişledim. Lanet olası kelime neden çıktı ki ağzımdan. Kafamı utançla iyice eğerek yok olmayı diledim.
"Utanmana gerek yok Coraline. Sana uğur getirdiğimi duymak güzel hissettirdi." derken çenemi parmaklarıyla yukarı kaldırdı. Gözleri gözlerime kitlendi ama hipnoz etmekten ziyade hipnoz olmuş gibi bakarak. Kalp atışımın düzeni, gözlerinin derinliğiyle bozulmuştu. Bütün acılarımı unutturan bakışlarında hapsolmak istedim o an. Elini yüzümde gezdirirken hızlı nefeslerimden dolayı sadece "Sakin ol" dedi ilaç gibi gelen gülümsemesini esirgemezken.
"Yalan söyledim" diyerek gülümsemesini iyice arttırdı. Korkmuştum, güzel hissettirdiğim konusunda yalan söylüyor olma ihtimalinden dolayı.
"Ne konuda?" diyebildim sadece üzülme riskini alarak. O ise çekingen davranarak cevap vermemeyi tercih etti. Korkumun artmasıyla istemsiz gözlerimin dolduğunu fark ederek sorumu yineledim yüksek sesle.
Derin nefes verdi ve gözlerini gözlerimden uzaklaştırarak "Seni dost olarak gördüğüm konusunda." dedi.
O an karnımda hissettiğim kelebeklerin uçuşmasını andıran hisle kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırdım. Hucestemiz bizi arkadaş olarak görmüyor! Diye mutlulukla bağırdığını duymuştum içimdeki çocuğun. Sanki ruhum bedenimden taşıyor yavaştan onunkine karışıyordu. Sanki benliğim ona çekiliyordu...
Elinin okşadığı yanaklarımın adeta begonyalar açıyor gibi pembeleştiğini hissettim. Gözlüklerinin gizli tutmayı başaramadığı parlayan gözleri, gözlerimden bir saniye bile ayrılmıyordu. "Coraline..." sesi titriyordu. "İlk andan beri seni her görüşümde kalbim çıkacakmış gibi atıyor... Tıpkı şuan senin olduğu gibi." dedi elini durmak üzere olan kalbimin üzerine koyarken. Sonra elimi ellerinin arasına alarak göğsünün üzerine yerleştirdi. Kalbi benimkinden bile hızla çarpıyordu.
Rüyadayım sanırım! Diye düşündüm, gerçek olmasını dilerken. Sevinç ve heyecan kıvılcımları tutuşmuştu içimde. Ama bu hissin bana fazlasıyla yabancı oluşundan afallamıştım anlık. Ve beraberinde korku ve şüpheler kuşattı varlığımı.
"Konuş artık, yalvarırım."
Konuşurken titreyen ürkek sesi, canımı yakmak istemez ama bir o kadarda korkak türdendi. Nasıl bu kadar mutlu edip aynı anda korkutmayı becermişti fikrim yoktu. "Kendric," diyebildim kısık sesle. "Ben korkuyorum."
"Peki ya neyden?"
"Aptal yerine konulup kullanılmaktan, sadece bir heves gibi gelip geçmekten. Ağlamaktan, âşık olmaktan, kırılma..."
Sözümü kesen şey dudağımda hissettiğim hafif sıcak baskıydı. Gece olandan ziyade bu sefer öbür dünyalara gezintiye çıkarmıştı Gözlüklü Gizemin yumuşak dudakları. Karşı koymak isteyeceğim cinsten değildi.
Baskıladığım gözyaşlarım bir kez daha Kendric'in yanında açığa çıkarak yavaşça dudaklarımızın üzerine kadar aktı. Ağladığımı anladığında saniyeler önce bastırdığı dudaklarını yaşla ıslanmış dudaklarımdan çekti usulca ve gözyaşlarımı işaret parmağının tersiyle silerken "Her şey geçecek." deyip sakinliğini korudu. Ben ise yalnızca başımı sallayabildim.
Ayaklanarak gözyaşlarımı kurutmak istercesine güneşe çevirdim yüzümü. En sonunda derin bir nefesle ön bahçeye doğru hareketlendim peşime düşen Kendric ile beraber.
"Aysar," dedim yürürken. "O ne demek?"
"Değişken demek Osmanlıca. Huceste'nin anlamını araştırırken karşıma çıktı."
Demek Osmanlıcaydı Huceste.
"Değişken derken neyi kastettin?"
Bu sorum onu güldürdü. Küçük kıkırtısından sonra "Sence çok mu stabil birisin?" dedi alayla. Sanırım değildim...
Dengesizliğimin göze çarpması hoş değildi elbette fakat Gözlüklü Gizem tarafından dikkatle incelendiğimi öğrenmek fena hisler uyandırmamıştı içimde. Daha benim bile hangi dile ait olduğunu bilmediğim kelimenin anlamını araştırması bana değer verdiğinin en bariz örneğiydi.
Bahçenin ön tarafına vardığımızda kraliçenin muhafızlar eşliğinde saraya girdiğini gördüm. Pamela ve biz hariç herkes kraliçenin ardından sarayın içine doğru ilerliyordu. Çoban tarafından güdülen küçükbaş sürüsü gibi.
Başka seçeneğimizin olmaması ve merakımızın artması ile bizde peşlerine takılarak o duvarların içine adım attık. Kraliçe üstündeki şatafatlı, kabarık elbisesi yüzünden yürüyüşünü kısıtladığı yetmezmiş gibi birde bizim hızımızı da yavaşlatıyordu. Aceleci ruhum yavaşlığa karşı olduğundan, bir dakika süren yürüyüşü iki saatlik bir yolculuk gibi algılıyordu. Kraliçenin önüne geçmek mümkün değildi zira eğer öyle bir hataya düşersem başıma neler gelebileceğini kestirmek tahmin dahi edilemezdi.
Tahtına oturmayı sonunda başaran kraliçe her zamanki boğaz temizleme rutinini gerçekleştirerek uzatmadan konuya girdi.
"Sevgili gençler artık bazı şeylerin bilincinde olduğunuzu düşünüyorum. Neden sizi çağırdığım, burada neden bulunduğunuz gibi bazı soru işaretleriniz yok olmuştur umarım. Size yıldızlar tarafından bahşedilen bu güçleri iyiye veyahut kötüye kullanmak yalnızca sizin ellerinizde. Sadece güçlerinizi öğrenmek için değil ayrıyeten bu güçleri nasıl kullanıp geliştirebileceğinizi öğrenmek içinde buradasınız. Bunun için size rehber olacak olan Bayan Holly elinden geleni ardına koymayacak, sizi en güzel şekilde eğitecektir. Sizler için ayrılmış olan sınıfta dersler görecek ve bahçemizde antrenmanlar yapacaksınız."
Oydu... Kraliçenin bizi yılan kafesine kapatmasını emrettiği kadın, Bayan Holly. Neyi amaçladıklarını bilemiyordum ama emin olduğum şey ise bu işin sadece derslerle bitmeyeceğiydi...
"Yıldızlar derken kraliçem?"
"Sizi özel yapan şey; doğduğunuz yıl dünyanın yakınında bulunan on iki yıldız Hector." dedi merdivenlerden yükselen ses. Kafamı çevirdiğimde kral olduğunu kanıtlayan koca tacıyla adının Francis olduğunu duyduğum, kişiyle karşılaştım. Yüzündeki pişkin gülüş bahsedilenden daha korkunç biri olduğunu gözler önüne seriyordu. Kasaba halkının dilinden düşmeyen Kral Francis, iyi bir izlenim yaratamamıştı halkına. Tıpkı kraliçe gibi.
Tahtı salonda olmadığı için Kraliçenin arkasında yer aldı ve hâlâ olanlara tam anlam kazandıramayan Hector'u fark edince tekrar söze girdi.
"Sizin doğduğunuz yılın her ayında farklı bir yıldız dünyayı etkisi altına aldı. . Ve her ay o ay içinde doğan bazı çocuklara tesir ederek olağanüstü güçler bıraktı üzerlerinde. Onlardan bazıları da sizlersiniz."
Dediğine göre on iki kişi olmamız gerekiyordu ama sarayda ağırladıkları kişi sayısı ben dâhil sadece on birdi. Diğer kişi neredeydi? Sorumu krala yönelteceğim sırada içeri giren kadın ile kaşlarım çatıldı. Bu Holly olmalıydı.
Üstündeki bordo renk kadife elbisenin kapüşonunu indirdikten sonra; tek gözü bantla kapatılmış kıvırcık, kır saçlı biri duruyordu karşımda. Yüzü masallarda anlatılan cadılardan bile daha ürpertici, yürüyüşü aksaktı. Nedenini bilmediğim şekilde Kanım çekilmişti Bayan Holly ile göz göze geldiğimde. O an başıma şiddetli bir ağrı girdi, ardından görüşüm perde varmışçasına bulanıklaşmaya başladı. Vücudumun soğumaya başladığını hissedebiliyordum. Kral ve kraliçenin huzurunda eğildikten sonra kan dondurucu yüzünü tekrar bize çevirdi.
"Sizi görmek ne büyük lütuf evlatlar. Sizin büyüyüp burada olmanız için yirmi bir yıl sabırla bekledim. Ve tanrıya çok şükür ki şuan buradasınız." diyerek sırayla kendince anaç tavırla sarıldı herkese ve sıra bana gelip sarılmaya kalktığında iğrentiyle ittirdim yaşlı kadını. Neden yaptığımı bile bilmediğim bu hareketin şiddetiyle uzun boyuna rağmen dengesini sağlayamayarak yere serildi. O an ağzımdan savrulan hakaretlerin devamında koşarak dışarı attım kendimi üstümdeki bakışları umursamadan. Nefes nefese bahçeye vardığımda başımda hissettiğim şiddetli ağrıya yenik düştüm.
Kahretsin yine oldu! Yine bedenim zihnime aykırı hareket etti.
Neden diğer insanlar gibi olamıyor, hep bir ucubelik gösterisi yaparken buluyordum ki kendimi? Kapatmaya cesaret edemiyordum gözlerimi çünkü gözümün önünde beliren bazı görüntüler duygularımı derinden etkiliyor, fal taşı gibi açık gözlerim; bir noktaya kitlenmiş, odağımı başka yöne çevirmeme ihtimal dahi vermiyordu.
Kendime yabancılaşıyordum git gide ve bazı anlarda ben olmadığıma yemin edebileceğim kişinin ortaya çıkmasıyla kontrol benim elimden alınıyordu. Önceden de yaşadığım bu durumun iyice artması beni kendi bedenimden soyutlamakla kalmıyor aynı zamanda bana ait olamayacak kadar farklı tavırlar sergiletiyordu.
Bunu ilk hissettiğim anı hatırlayınca çenem çaresizlikle kasıldı. Agatha...
İntikam ateşim o gün sadece onunla yetinmeyip beni de acılar içinde küle çevirdi. Hâlâ vücudumda izlerini taşıdığım yanıklar iyileşmek bilmiyordu. Zaten bulanmış zihnimi daha fazla kurcalamak isteyeceğim son şeydi fakat resmen kafamın içi bana savaş açmış canımı okumak için doğru anı bekliyor gibiydi. Sıkmaktan ağrıyan dişlerimi serbest bırakmayı beceremiyordum. Zor aldığım düzensiz nefesler gözümü karartıyor, net olmayan görüş açımı daha fazla kısıtlıyordu.
"Beni duyuyor musun?"
Kulaklarımın içinden gelen sesle ürperdim. Sorunun üç kez tekrarlanmasıyla elim ayağım boşaldı. Bir kızdı sesin sahibi, ama benim sesim değildi... Daha tok ve kalın bir sesti.
"Coraline!"
"Coraline!"
Aynı anda arkamdan da bana seslenilmesiyle kafamı çevirdim. Kraliçeydi.
"Neden öyle bir şey yaptın kızım?"
Sorusuyla afalladım... Ne yapmıştım hatırlamıyorum ama iyi bir şey olmadığını sezebiliyordum. Hafızamı zorlarken kraliçe korkmuşa benziyordu.
"Hatırlamıyor musun yoksa yaptığın şeyi?" Hayır, hatırlamıyorum kraliçem, hatırlamıyorum.
Başımı olumsuzca salladığımda gözleri büyüdü. "Bayan Holly'i ittirdin Coraline. Yere düştü kadıncağız. Hatırlamıyor olamazsın!"
Kahretsin! Az önce kadını yerle bir etmiştim. Keşke hatırlamasaydım diye geçirdim o an. Keşke hatırlamasaydım... Yüzümü tekrar kraliçeye döndürdüğümde tedirgin bir hali vardı. Hatırlamamam onu ürkütmüş gibiydi. Buna sevinsem mi yoksa kendimden bende korksam mı bilemedim. Kraliçenin benden perva duyması işime gelmişti ama benimde kendime aynı hissi barındırmam hoşuma gitmemişti.
"İyi misin?" dedi tereddütle. Soru sormuştu belki ama cevabı duymak istemiyordu sanki. "Evet." dedim foya vermemek için ve sonra kimseyle muhatap olmadan üst kattaki bana ayrılan odaya çıktım. Pamela uyuyordu. Bende onun yanına kıvrılarak gözlerimi karanlığa kapadım. Uykum yoktu. Gözlerim kapalı dahi olsa, bilincim son raddesine kadar açıktı. Kendime Ne oluyor sana? Diye sormaktan çekiniyordum alacağım cevaplara hazır olmadığım için. Ben kendine bile açıklayamayıp, anlatamayacağım kadar kusurlu ve ötekileştirilmiş bir kişiliktim...
Kapının açılma sesi yankılandı kulaklarımın derinlerinde. Gözlerim kapıya doğru kaydığında üstünde beyaz önlük olan bir hizmetçi belirdi kapının arkasından. "Bayan Holly sizi ders odasında bekliyor Coraline Hanım." dedi, başını önüne eğdiği sırada.
Sessizce Pamela'nın yanından kalkarak kapıda beni bekleyen hizmetçinin yanına ulaştım. O Holly isimli kadını tekrar göreceğimin tedirginliğinin vücudumu soğutmasına önem vermeyerek ders odasına yol tuttum. Vardığımda odanın kapısını yavaşça aralayarak içeri adım attım. Pamela ve ben hariç herkes buradaydı. Bütün gençlerin odağı üzerimdeyken Bayan Holly yüzüme bakmaya tenezzül etmemiş, gri tüylü koltukta elindeki deri kaplamalı defteri kurcalıyordu. İlk girdiğim güne göre oda boş değildi. On bir tane beyaz kaplamalı koltuk ve krallığımızın sembollerini içeren desenli, büyük bir halı gelmişti.
"Sevgili Coraline'da geldiğine göre artık başlaya..."
"Bizi hangi pis işleriniz için kullanmayı planlıyorsunuz?" diye Bayan Holly'nin lafını kesti beni şaşırtmayan iddialı ses. Hector'du elbette.
Çekik gözlerini iyice kısarak Bayan Holly'nin yanına umursamaz tavırla yaklaştı. Ellerini cebinden çıkarmaya tenezzül etmeden karşısında durması kâhin kadını rahatsız etmiş gibiydi. Oturduğu koltuğa iyice yerleşerek daha rahat biz pozisyona geçen Bayan Holly: "Sizi kullanmak değil, yetiştirmek gayesindeyiz Hector." dedi, sakinliğini bozmamaya çalışarak ama rahatsız olduğu da gizlemeye çalışsa dahi belliydi.
"O zaman inandırın beni."
Ses tonu kendinden yaşça büyük biriyle konuşmasına rağmen fazlasıyla iddialı ve sertti. Ama onu anlayabiliyordum. Bir anda sarayın içinde ağırlanıp, alışagelmeyen şeyler öğrenmesi her insanı ürpertirdi sonuçta.
"Seni inandırmam için önce bana inanman gerekiyor Hector. Başta inanmadan güvenirliliğimi anlayamazsın."
Haklıydı. Bir şeyleri test edebilmek için önce onun testten geçebilme olasılığına inanmak gerekirdi. İnancın sarsılıp sarsılmaması ise bir sonraki mevzu. Ve bu sözü Hector'un da aklına yatmış olsa gerek pes ederek koltuğuna tekrar yerleşti. Herkesin hazır olduğundan emin olmaya çalışan Bayan Holly sonunda doğru anı bulduğunda söze girdi:
"Şimdi sizden gözlerinizi kapatıp dünkü; gücünüzü fark ettiğiniz ana dönmenizi isteyeceğim. Derin bir nefesin ardından yavaşça göz kapaklarını indirin lütfen."
Dediğini yaptım. O kurdun saldırdığı ana ışınlanarak o ana götürdüm zihnimi. Kurdun arkamızdan koşuşunu izledim bir müddet, sonra bedenimin şekil değiştirirken hissettirdiği duygu durumuna tekrar döndüm yavaşça. Bedenimin erircesine küçülmesi, ruhumun daha da vahşileşmesi ve sonra kendi bedenime tekrar dönerken hissettiğim korku dolu çekiştirilme hissi. Aynı duyguları tekrar yaşamak yüzümü ekşitti çünkü heyecan verici ve o kadar da ürkütücü bir deneyimdi.
Benim için dakikalar belki de saatler süren bu an sanırım sadece saniyeler sürmüştü. Gözlerimi araladığımda şaşakaldım. Bir Tilki bedenine geçmiştim yeniden.
Etrafa baktığımda Luther'in koltuğunun boş, Anabel'in ellerinin ise alevle kaplı olduğunu gördüm. Biraz daha incelediğimde Laura'nın etrafında uçuşan Bayan Holly'e ait defterler, üç tane bedene sahip Herman ve ortalıkta görünmeyen Grant ile karşılaştım. Nedense bu duruma çok hızlı adapte olmuştum, sanki yıllardır böyle durumlara aşınaymışım gibi.
"Gözlerinizi açın," dedi Kâhin Holly ve herkes gözlerini açtığında sözüne devam etti: "Ne hissettiniz? Duygularınızı söylemekten çekinmeyin lütfen."
"Korku." dedi Laura etrafında dolanan kitaplara bakarken ve "Heyecan." diye ekledi ellerinin üzerindeki ateşi dikkatle izleyen Anabel. Benim ile aynı anda "Endişe." dedi Kendric yüzüme bakarak.
"Sizi endişelendiren ne peki gençler?"
Konuşmak için ağzımı araladığımda Kendric "Beraberinde getireceği sorunlar." diyerek lafa girdi. Sahi hiçbir iyilik karşılıksız değildi ve bunlarında illaki bir bedeli olacaktı. Eğer bizi sarayda ağırlayıp, eğitimler vereceklerini söylüyorlarsa elbette onların bu işten bir çıkarı vardı. Biz sadece piyonduk...
Bölüm etkileşimi
