Bölümler 4Şu an: Bölüm 4: Gül Kokusu
- 1 Bölüm 1: Bir Yaz Daha1.389 kelime
- 2 Bölüm 2: Yan Komşu2.015 kelime
- 3 Bölüm 3: Deniz2.668 kelime
- 4 Bölüm 4: Gül Kokusu2.930 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Akşam saat sekize doğru yatağıma uzanmış, telefonumda gezinirken bir yandan da açık bıraktığım balkon kapısından gelen hafif esintinin tadını çıkarıyordum. Çeşme’de akşamları evde oturmak bana göre değildi. Gündüzün sıcağı çekilince sokaklar hareketlenir, restoranlardan müzik sesleri yükselir, insanlar kendilerini dışarı atardı. Üstelik yazın daha başındaydık. Önümüzde koca bir tatil vardı ve ben bu tatili evde telefonumla uğraşarak geçirmek istemiyordum.
Telefonumun ekranında Eylül’ün adı belirdi.
Eylül: Hazırlan.
Mesajı okuyup kaşlarımı çattım.
Ben: Nereye?
Eylül: Dışarı.
Ben: Gerçekten çok yardımcı oldun. Biraz daha ayrıntı verirsen belki anlayabilirim.
Eylül: Kıyı’ya gidiyoruz. Saat dokuzda oradayız.
Kıyı deyince aklıma doğrudan Karan geldi. Sonuçta mekân onun olduğuna göre orada olması da gayet normaldi. Yine de Eylül’e bunu belli etmedim.
Ben: Selin de geliyor mu?
Eylül: Evet. Mert de gelecekmiş.
Ben: Tamam, hazırlanıyorum.
Telefonu yatağın üzerine bırakıp dolabı açtım. Bir süre kıyafetlerimin arasında kararsız kaldıktan sonra siyah, ince askılı elbisemi seçtim. Saçlarımı açık bıraktım, uçlarını hafifçe dalgalandırdım. Küçük siyah çantamı hazırlayıp aynanın karşısına geçtiğimde kapımın kenarında Bora belirdi.
“Bir yere mi gidiyorsun?”
Aynadan ona baktım. “Hayır, evin içinde bu şekilde dolaşacağım.”
Bora gülerek kapının kenarına yaslandı. “Dilini biraz dinlendirsen ölür müsün?”
“Seninle konuşurken yoruluyorum zaten.”
“Peki, nereye gidiyorsun?”
“Kıyı’ya.”
“Karan’ın mekânına mı?”
Ayakkabımın tokasını kapatırken başımı kaldırdım. “Evet. Ne var?”
“Hiçbir şey. Güzelmiş.”
“Bora, sakın.”
“Ben bir şey demedim ki.”
“Suratın yeterince şey söylüyor.”
Kahkaha attı. “İyi eğlenceler kardeşim. Çok geç kalma.”
“Anneye söyle, merak etmesin.”
“Sen söyle. Ben senin sözcün müyüm?”
Yanından geçerken koluna hafifçe vurdum. “Bazen gerçekten çekilmez oluyorsun.”
“Bazen mi?”
Cevap vermeden odadan çıktım. Annem mutfakta olduğu için yanına uğrayıp Eylül’le dışarı çıkacağımı söyledim. Bir şeyler yemem konusunda kısa bir uyarı aldıktan sonra evden ayrıldım.
Eylül beni kapının önünde bekliyordu. Üzerinde mavi, kısa bir elbise vardı. Saçlarını yarım toplamış, küçük küpelerini takmıştı. Beni görünce baştan aşağı süzdü.
“Güzel olmuşsun.”
“Sen de. Ama beni böyle incelemene gerek yok.”
“İnceliyorum çünkü arkadaşımın güzel görünmesini istiyorum.”
“Ne kadar düşüncelisin.”
Arabaya bindik. Eylül kontağı çalıştırdıktan sonra müziği açtı. Alaçatı’ya doğru ilerlerken gün içinde yaşadıklarımızdan konuşmaya başladık. Bir ara Selin’in bize gönderdiği mesajı gösterdi. Hazırlanırken annesiyle biraz oyalanmış, bu yüzden mekâna bizden birkaç dakika sonra gelecekti.
Kıyı’nın önüne geldiğimizde içeriden gelen müzik sesi sokağa kadar ulaşıyordu. Tabelanın altında birkaç kişi sohbet ediyor, kapının önündeki masalarda oturanlar içeceklerini yudumluyordu. Eylül arabayı park edip çantasını aldı.
“Bence güzel bir akşam olacak,” dedi.
“Daha içeri girmedik.”
“Sen her şeye bir itiraz bulmak zorunda mısın?”
“Evet.”
Kapıdan içeri girdiğimizde mekânın atmosferi hoşuma gitti. İçerisi ahşap detaylarla düzenlenmişti. Duvarlarda farklı boyutlarda aynalar ve eski fotoğraflar vardı. Barın arkasındaki raflarda içecek şişeleri sıralanmış, masaların üzerinde küçük lambalar yakılmıştı. Arka taraftaki küçük sahne ise gecenin ilerleyen saatlerinde kullanılmak üzere hazırlanmıştı. Loş sarı ışıklar ortama sıcak bir hava veriyordu.
“Hoş geldiniz.”
Sesin geldiği tarafa döndüm. Karan barın arkasında duruyordu. Üzerinde siyah bir gömlek vardı, kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Bizi görünce yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
“Hoş bulduk,” dedi Eylül. “Rahatsız etmiyoruz umarım.”
“Ne rahatsızlığı? Buyurun, istediğiniz yere oturun.”
Ardından bakışları bana döndü. “Sen de hoş geldin Defne.”
“Hoş bulduk.”
“Nasıl, mekânı beğendin mi?”
Etrafa yeniden göz gezdirdim. “Güzel olmuş. Fotoğraflarda göründüğünden daha büyükmüş.”
“Fotoğrafları kim çektiyse mekânı küçültmüş demek.”
“Belki de açı yanlıştır.”
Gülümseyerek başını salladı. “Olabilir. Şu arka taraftaki masa boş, isterseniz oraya geçin. Birazdan siparişlerinizi aldırırım.”
Eylül’le gösterdiği masaya geçtik. Sandalyeme yerleşirken Eylül çantasını yanına bıraktı ve Karan’ın olduğu tarafa kısa bir bakış attı.
“Ne?” diye sordum.
“Hiç.”
“Eylül.”
“Bir şey demedim.”
“Demek için fırsat kolluyorsun, farkındayım.”
Gülerek menüyü eline aldı. Birkaç dakika sonra garson yanımıza geldi. Eylül soğuk kahve, ben limonata söyledim. Selin’in de birazdan geleceğini söyleyip onun için sevdiği içeceği sipariş ettik.
Çok geçmeden Selin kapıdan içeri girdi. Bizi görünce gülümseyerek yanımıza geldi ve boş sandalyeye oturdu. Üzerinde siyah, askılı bir bluz ve açık renk bir pantolon vardı.
“Sonunda gelebildim. Annem çıkmadan önce bir sürü iş çıkardı.”
“Hoş geldin,” dedim. “Biz de yeni oturduk.”
Selin çantasını sandalyesinin arkasına astı. “Karan nerede?”
Eylül barı işaret etti. “Orada. Biraz önce bizi karşıladı.”
Selin başını çevirip kardeşine baktı. Karan o sırada bir çalışanla konuşuyordu. Bizi fark edince elini hafifçe kaldırdı. Selin de aynı şekilde karşılık verdi.
Birkaç dakika sonra Mert geldi. Her zamanki rahat tavrıyla masaya yaklaşıp Eylül’ün yanındaki sandalyeyi çekti.
“Beni özlediniz mi?”
Eylül içeceğinden bir yudum aldı. “Hayır.”
“İnsan bir hoş geldin der.”
“Hoş geldin.”
Mert yüzünü buruşturdu. “Bu kadar mı?”
“İstersen tekrar çık, bir daha gir.”
Selin kahkaha attı. Mert de başını iki yana sallayarak arkasına yaslandı.
“Ben bu masada değer görmüyorum.”
“Fark etmiş olman güzel,” dedi Eylül.
“Seninle uğraşmak gerçekten zor.”
“Benimle uğraşma o zaman.”
“Bak, yine tersliyor.”
Onların atışmasını izlerken gülmemek için kendimi zor tuttum. Mert’in Eylül’ü kızdırmaktan özel bir zevk aldığı açıktı. Eylül de ona karşılık vermekten geri kalmıyordu. İkisi bir araya geldiğinde mutlaka bir tartışma çıkıyordu ama nedense bu durumdan ikisi de şikâyetçi görünmüyordu.
Bir süre sonra mekândaki müzik değişti. Sahnenin yanındaki görevli mikrofonu eline alarak akşamın canlı müzik bölümünün başlayacağını duyurdu. İsteyenlerin sahneye çıkıp şarkı söyleyebileceğini söylediğinde Eylül’ün yüzündeki ifadeyi gördüm. Daha ağzını açmadan ne yapmaya çalışacağını anlamıştım.
“Hayır,” dedim.
Eylül bana döndü. “Ben daha bir şey söylemedim.”
“Söylemene gerek yok. Cevabım hayır.”
Selin merakla ikimize baktı. “Ne oluyor?”
Eylül hiç vakit kaybetmeden beni işaret etti. “Defne şarkı söyleyecek.”
“Ne?” Selin’in gözleri büyüdü. “Sen şarkı mı söylüyorsun?”
“Evde kendi kendime.”
Eylül hemen itiraz etti. “Kendi kendine dediği de sanki profesyonel. Kızın sesi çok güzel.”
“Eylül, abartma.”
“Abartmıyorum. Geçen yaz evde söylediğin şarkıyı hâlâ unutmadım.”
Mert de konuşmaya katıldı. “O zaman bu akşam sahne senin.”
“Sen de başlama.”
“Ben destek oluyorum.”
“Desteğini kendine sakla.”
Eylül koluma girdi. “Bir tane söyleyeceksin. Ne olacak?”
“İstemiyorum. Hem burada bir sürü insan var.”
“Ee, sahneye çıkan herkesin önünde insan var zaten.”
“Sen söyle o zaman.”
“Benim sesim yok.”
“Bence bu konuda çok haklısın,” diye araya girdi Mert.
Eylül ona sertçe baktı. “Sana soran olmadı.”
Biz konuşurken Karan da masaya yaklaşmıştı. Elindeki boş bardakları alırken konuşmamıza kulak misafiri olmuş olmalıydı.
“Bir sorun mu var?”
Eylül hemen fırsatı değerlendirdi. “Defne’yi sahneye çıkarmaya çalışıyoruz ama kendisi nazlanıyor.”
Karan bana baktı. “Şarkı mı söylüyorsun?”
“Arada.”
“Güzel. Bir gün dinlemek isterim.”
“Daha duymadın ki.”
“Duymak için fırsat çıkar belki.”
Eylül’ün yüzünde memnun bir gülümseme oluştu. Karan ise bana dönerek devam etti:
“Tabii istemiyorsan çıkmak zorunda değilsin. Kimseyi zorlamıyoruz. Ama fikrin değişirse sahne hazır.”
Bu tavrı hoşuma gitmişti. Üstelememişti. Sadece bir seçenek sunmuştu.
“Düşünürüm,” dedim.
“Tamam. Ben de seni ikna etmeye çalışmayacağım.”
Gülümseyerek uzaklaştı. Eylül ise daha o arkasını döner dönmez koluma dokundu.
“Bak, çocuk ne kadar kibar.”
“Senin amacın ne?”
“Hiç.”
“Eylül.”
“Tamam, tamam. Bir şey demiyorum.”
Bir süre daha sohbet ettik. Sahneye çıkan ilk kişi şarkısını bitirmiş, ardından iki arkadaş birlikte bir parça söylemişti. Alkışlar yükselirken ben de limonatamdan bir yudum aldım. Telefonumu elime alıp müzik listeme göz gezdirmeye başladım. Aslında şarkı söylemekten korkmuyordum. Kalabalık karşısında biraz heyecanlanıyordum, hepsi buydu.
Sonra bir şarkının üzerinde durdum.
Burcu Güneş – Gül Kokusu.
Bu şarkıyı gerçekten seviyordum. Sözlerini ezbere biliyor, özellikle bazı bölümlerini dinlerken istemsizce eşlik ediyordum. Ekrana bakarken Eylül omzuma yaslandı.
“Buldun mu?”
“Belki.”
“Ne?”
“Gül Kokusu.”
Eylül’ün yüzü aydınlandı. “Çok güzel seçim!”
“Abartma, daha çıkmadım.”
“Çıkacaksın.”
“Birazdan pişman olacağım.”
Selin gülerek elimi tuttu. “Hadi, yaparsın. Biz buradayız.”
Mert de bardağını kaldırdı. “En kötü ihtimalle alkışlarız.”
“En kötü ihtimalle mi?”
“Yani çok güzel söylersen daha fazla alkışlarız.”
Gözlerimi devirerek ayağa kalktım. “Tamam. Bir tane söyleyip döneceğim.”
Eylül sevinçle ellerini birbirine vurdu. “İşte benim kızım!”
Masadan ayrılıp barın yanına gittim. Karan orada çalışanlardan biriyle konuşuyordu. Beni görünce cümlesini yarıda kesip bana döndü.
“Bir karar mı verdin?”
Başımı salladım. “Bir şarkı söyleyeceğim.”
“Güzel. Ne söylemek istiyorsun?”
Telefonumu gösterdim. “Burcu Güneş, Gül Kokusu.”
Şarkının adını duyunca gülümsedi. “Güzel seçim.”
“Altyapısı var mı?”
“Buluruz. Sen sahneye geç, ben hallederim.”
“Biraz heyecanlandım.”
“Normal. İlk şarkıdan sonra geçer.”
“Umarım.”
Karan sahnenin yanındaki görevliye bir şeyler söyledi. Ben de birkaç adım ilerleyip platformun önünde bekledim. O sırada başımı kaldırdığımda Karan’ın hâlâ bana baktığını fark ettim. Göz göze gelince hafifçe gülümsedi.
“Hazır mısın?” diye sordu.
Derin bir nefes aldım. “Sanırım.”
Mikrofonu elime verdiler. Sahneye çıktığımda mekândaki birkaç kişi bana döndü. Masaların arasındaki konuşmalar yavaş yavaş azaldı. Telefonumdan seçtiğim şarkının müziği duyulmaya başladığında bir an gözlerimi kapattım. Ardından mikrofonu dudaklarıma yaklaştırıp gülümsedim.
“Bu şarkıyı çok seviyorum. Umarım siz de seversiniz.”
İlk notalarla birlikte şarkıya başladım. Başlangıçta sesimin biraz titrediğini hissetsem de kısa sürede heyecanım geçti. Gözlerimi açıp karşımdaki masalara baktım. Eylül ve Selin yan yana oturmuş, yüzlerinde kocaman gülümsemelerle beni izliyordu. Mert de alkışlamak için hazır bekliyordu.
Şarkının ilk kıtasını söylerken sesimi müziğin akışına bıraktım.
Sen sevmeye yeltenmemişsin çocuk
Belki de kendine güvenmemişsin
Gönlün kurak yaşlarla büyümemişsin çocuk
Nefes almak yeter sanma yaşamayı öğrenmemişsin
Gönlün kurak yaşlarla büyümemişsin çocuk
Nefes almak yeter sanma yaşamayı öğrenmemişsin
Bir sonraki bölüme geçtiğimde gözlerimi kısa bir an kapattım. Şarkının sözlerini ezbere biliyordum. Her kelimeyi kendi hissettiğim gibi söylüyordum. Müzik yükseldikçe sesimi ona uydurdum.
Denedim denedim diyorsun anlamıyorsun
Her sevginin sonu acı çekmek mi sanıyorsun
Sevenler gerçekten gider mi?
Gitmekle sevgi biter mi?
Gönül gül gibidir dikenler, gönül deler mi?
Gül kokusu kalır sana dokunanın elinde, elinde
Sanma ki kalp yaşar yalanların himayesinde
Zulümler diken olur hercai hevesinde
Unutma dikenin güzelliği yalnız gül sayesinde
Barın arkasında duran Karan elindeki bardağı tezgâha bırakmıştı. Başta yalnızca Defne’nin nasıl şarkı söylediğini merak etmişti. Birkaç dakika önce masasında oturan, kendisine laf yetiştiren kızın sahnede nasıl biri olacağını görmek istemişti. Fakat müzik başladığında beklediğinden farklı bir şeyle karşılaşmıştı.
Defne’nin sesi mekânın içinde yankılanırken gözlerini ondan ayıramadı. Şarkıyı söylerken yüzüne yerleşen ifadeyi, bazı kelimelerde gözlerini kapatışını ve müziğe eşlik ederken hafifçe gülümsemesini izliyordu. Karan, kendisini bu kadar dikkatli dinlerken bulacağı birini beklemiyordu. Üstelik Defne’nin bunu fark edip etmediğini de bilmiyordu.
Mert yanına gelip bir şey söylediğinde bile hemen cevap veremedi. Mert onun baktığı yöne göz gezdirince dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Ne oldu?” diye sordu.
Karan gözlerini sahneden ayırmadan, “Bir şey yok,” dedi.
Mert hafifçe gülümsedi. “Tabii.”
Karan bu kez ona bakıp susmasını işaret etti. Mert gülerek uzaklaştı.
Şarkının en sevdiğim kısmına yaklaşıyordum. Mikrofonu biraz daha yaklaştırdım. Sesimi yumuşatarak devam ettim.
Sevenler gerçekten gider mi? Gitmekle sevgi biter mi? Gönül gül gibidir dikenler, gönül deler mi? Gül kokusu kalır sana dokunanın elinde, elinde.
Son kıtaya geldiğimde gözlerimi kapattım. Müziğin içinde kaybolmuş gibiydim. Şarkının son sözlerini de tamamladıktan sonra mikrofonu biraz aşağı indirdim. Son nota mekânın içinde kaybolurken birkaç saniye gözlerim kapalı kaldı.
Ardından alkış sesleri yükseldi.
Gözlerimi açıp gülümsedim. Eylül ayağa kalkmış, ellerini birbirine vuruyordu. Selin de ona eşlik ediyordu. Mert iki parmağını ağzına götürüp ıslık çaldı. Birkaç masadan daha alkışlar yükselince yüzümdeki gülümseme büyüdü.
“Çok teşekkür ederim,” dedim mikrofona.
Sahneden inerken kendimi düşündüğümden daha iyi hissediyordum. Biraz heyecanlanmıştım ama şarkıyı söylemek gerçekten hoşuma gitmişti. Mikrofonu görevliye teslim edip masamıza doğru ilerledim.
“Defne, sen ne yaptın öyle?” Selin daha oturmama fırsat vermeden konuşmaya başladı. “Sesin harika!”
Eylül koluma girdi. “Ben sana demedim mi? Bir daha sahneye çıkacaksın!”
“Tamam, tamam. Bir şarkı söyledik diye konser vermeye başlamayalım.”
Mert başını salladı. “Bence bilet satabiliriz.”
“Sen önce kendi şarkını söyle de görelim.”
“Benim yeteneğim farklı alanlarda.”
Eylül hemen araya girdi. “Mesela insanın sinirini bozmak.”
Mert elini göğsüne götürdü. “Bu kadar kırıcı olman gerekmiyor.”
Hepimiz gülerken Karan masamıza yaklaştı. Elinde bir bardak su vardı. Bardağı önüme bıraktıktan sonra bana baktı.
“Gerçekten çok güzeldi.”
“Teşekkür ederim.”
“Şarkıyı seçmen de güzeldi. Sesin çok yakıştı.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Beklediğimden daha içten söylemişti.
“Çok teşekkür ederim. İlk kez burada söyledim.”
“İlk kez mi?”
Başımı salladım.
“Bence son olmamalı.”
Gülümsedim. “Bakarız.”
Karan’ın yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. “Ben tekrar dinlemek isterim.”
Eylül’ün bana attığı bakışı görmezden gelmeye çalıştım. Karan ise masanın boş sandalyesini gösterdi.
“Oturmamda sakınca var mı?”
“Yok,” dedi Eylül, benden önce davranarak.
Karan oturdu. Mert hemen ona döndü.
“Patron, bu akşam sahneye çıkacak başka biri var mı?”
“Sen çıkmak istiyorsan mikrofon orada.”
“Ben seyirci olarak daha iyiyim.”
Eylül güldü. “Bence de. Kimseyi korkutmayalım.”
Mert ona dönüp itiraz etmeye hazırlanırken Karan da gülümseyerek başını iki yana salladı. Bir süre mekânın yoğunluğundan, yaz aylarında yaşanan kalabalıktan ve Kıyı’nın kışın nasıl olduğundan konuştuk. Karan, yazın neredeyse her akşam dolu olduklarını ama kışın buranın çok daha sakin bir yere dönüştüğünü anlattı.
“Peki sen hiç sahneye çıktın mı?” diye sordum.
Karan kaşlarını kaldırdı. “Ben mi?”
“Evet. Mekân senin. Bir şarkı söylemeyi denedin mi?”
“Eskiden gitar çalardım.”
“Gerçekten mi?”
“Biraz.”
Mert hemen araya girdi. “Biraz dediğine bakma. Üç ders gidip bıraktı.”
Karan ona baktı. “Senin de her şeyi anlatman gerekmiyor.”
“Ben dürüst bir insanım.”
“Sen önce kendi hayatını düzene sok.”
Eylül kahkaha attı. “Bence Karan’ı sahnede görmeliyiz.”
“Benim sesimle kimseyi rahatsız etmeyelim,” dedi Karan.
“Bence denemelisin,” dedim. “Belki güzel söylüyorsundur.”
Karan bakışlarını bana çevirdi. “Sen öyle diyorsan düşünürüm.”
Eylül’ün yüzünde yine o bildik ifade belirdi. Ben de ayağımla hafifçe sandalyesine dokundum.
“Ne var?” diye fısıldadı.
“Sus.”
Karan bu küçük konuşmayı fark etmişti ama bir şey söylemedi. Yalnızca gülümsedi.
Gece ilerledikçe mekân daha da kalabalıklaştı. Sahneye çıkanlar oldu, müzik yükseldi. Eylül ve Selin bir ara dans etmek için kalktı. Mert de peşlerinden gitti. Ben masada oturup onları izlerken Karan yanıma geldi.
“Bir şey içer misin?”
“Yok, teşekkür ederim. Limonatam var.”
“Sıkılmadın değil mi?”
“Hayır. Gayet güzel.”
“İyi.”
Bir süre ayakta kaldı. Sonra bakışları sahneye kaydı.
“Şarkı söylerken hiç heyecanlı görünmüyordun.”
“İçimden öyle görünmüyordur diye umuyordum.”
“Belli olmadı.”
“İyi bari.”
“Bir de şarkıyı söylerken gülümsüyordun.”
“Sevdiğim bir şarkı.”
“Anlaşılıyor.”
Başımı ona çevirdim. “Sen hep böyle misin?”
“Nasıl?”
“İnsanları izleyip yorum yapan biri misin?”
Güldü. “Mesleki alışkanlık olabilir.”
“Bence biraz meraklısın.”
“Olabilir. Sen de kolay konuşan biri değilsin.”
“Daha yeni tanıştık.”
“Doğru. Acele etmeyelim.”
Bu cevabına gülümsemekten kendimi alamadım. Tam o sırada Eylül ve Selin masaya döndü. Eylül’ün yanakları dans etmekten kızarmıştı.
“Defne, kalk artık. Biraz da sen eğlen.”
“Ben gayet eğleniyorum.”
“Masada oturarak mı?”
“Evet.”
Karan ayağa kalktı. “İsterseniz müziği değiştirebilirim.”
Eylül hemen atıldı. “Hayır, böyle iyi. Defne’nin şarkısından sonra bütün mekânın havası değişti zaten.”
“Eylül!”
Karan güldü. “Bence de güzeldi.”
Yüzümü ellerimle kapatmak istedim. “Konuyu kapatabilir miyiz?”
“Peki,” dedi Karan. “Ama bir dahaki gelişinde bir şarkı daha bekliyorum.”
“Bir dahaki gelişim kesin mi?”
“Umarım.”
Saat gece yarısına yaklaşırken mekândan ayrılmaya karar verdik. Eylül çantasını omzuna taktı, Selin de telefonunu kontrol ederek ayağa kalktı. Karan bizi kapıya kadar geçirdi.
“Geldiğiniz için teşekkür ederim,” dedi.
“Biz teşekkür ederiz,” diye karşılık verdi Selin.
Karan bana döndü. “İyi geceler, Defne.”
“İyi geceler.”
“Dikkatli gidin.”
Eylül hemen araya girdi. “Merak etme, ben bırakıyorum.”
“Biliyorum. Yine de dikkat edin.”
Dışarı çıktığımızda gece serinlemişti. Eylül arabaya doğru yürürken koluma girdi.
“Şimdi konuşabilir miyiz?”
“Hayır.”
“Daha hiçbir şey söylemedim.”
“Ne söyleyeceğini biliyorum.”
“Bence Karan senden hoşlandı.”
Gözlerimi devirdim. “Eylül, adam mekânın sahibi. Gelen müşterilerle ilgilenmesi normal.”
“Ben müşterilere bakarken gördüm onu. Sana bakıyordu.”
“Şarkı söylüyordum.”
“Evet, zaten mesele o.”
Arabaya bindik. Eylül kontağı çalıştırmadan önce bana döndü.
“Defne, çocuk gözlerini senden alamadı.”
“Sen de her şeyi büyütüyorsun.”
“Peki. Ben bir şey demiyorum.”
“Güzel.”
“Yalnız bir dahaki sefere yine şarkı söyle.”
“Bunu düşünmem lazım.”
Eylül gülerek arabayı çalıştırdı. Eve kadar yol boyunca başka konulardan konuştuk. Fakat ne zaman sessizlik olsa Eylül’ün yüzünde aynı gülümsemeyi görüyordum. Onun kafasında çoktan bir şeyler kurduğuna emindim.
Eve geldiğimde herkes odasına çekilmişti. Sessizce merdivenleri çıktım. Elbisemi çıkarıp rahat kıyafetlerimi giydim, sonra yatağıma oturdum. Telefonumu açtığımda Eylül’ün gönderdiği birkaç fotoğrafı gördüm. Birinde Selin ve Mert vardı. Diğerinde Eylül’le yan yana gülüyorduk.
Son fotoğrafı açtığımda bir an duraksadım.
Fotoğraf uzaktan çekilmişti. Ben sahnedeydim, elimde mikrofon vardı. Arka tarafta barın önünde Karan görünüyordu. Bana bakıyordu.
Fotoğrafı biraz büyüttüm. Yüzündeki ifadeyi seçebiliyordum. Elindeki bardağı tezgâha bırakmış, başını hafifçe kaldırmıştı. Gözleri doğrudan sahnedeydi.
Fotoğrafı birkaç saniye daha inceledikten sonra telefonu yatağın üzerine bıraktım. Eylül yine bir şeyler kuruyordu kafasında. Benimse düşündüğüm tek şey, şarkıyı söylerken ne kadar eğlendiğimdi.
En azından kendime böyle söylüyordum.
Karan, gece son müşteriler de mekândan ayrıldıktan sonra barın arkasında kalan bardakları topluyordu. Çalışanlardan biri yanına gelip boş şişeleri aldı.
“Bu akşamki kız çok güzel söyledi,” dedi.
Karan başını kaldırdı. “Defne mi?”
“Evet. Sesi gerçekten iyiydi.”
“İyiydi.”
Çalışan gülümseyerek ona baktı. “Tanıyor musunuz?”
Karan kısa bir an durdu. “Komşumuz.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
Çalışan başka bir şey söylemeden işine döndü. Karan da tezgâhın üzerindeki son bardağı alıp yerine koydu. Mekânı kapatmak için ışıkları azaltırken gözleri yeniden sahneye kaydı. Birkaç saat önce Defne orada durmuş, şarkı söylüyordu. Şimdi sahne boştu. Mikrofon yerinde duruyor, masalar toplanıyordu.
Karan telefonunu çıkarıp saate baktı. Sonra kendi kendine gülümsedi.
Onu ilk gördüğünde dikkatini çekmişti. Bahçede karşılaştıklarında söyledikleri birkaç cümle bile aklında kalmıştı. Fakat bu akşam başka bir şey olmuştu. Defne’yi dinlerken ona yalnızca komşusuymuş gibi bakamadığını fark etmişti.
Mert yanına gelip omzuna hafifçe vurdu.
“Ne düşünüyorsun?”
Karan başını çevirdi. “Bir şey düşünmüyorum.”
“Tabii. Ben de sabahtan beri uyuyorum zaten.”
“Senin işin gücün yok mu?”
“Var ama arkadaşımın hâlini merak etmek de görevlerim arasında.”
Karan güldü. “Abartma.”
“Ben bir şey demedim. Yalnızca kız güzel söylüyor dedim.”
“Güzel söylüyor.”
Mert birkaç saniye onu izledi. Sonra gülümseyerek başını salladı.
“Anladım.”
Karan cevap vermedi. Çünkü Mert’in neyi anladığını sormak istemiyordu. Belki de kendisi de henüz anlamamıştı.
Ertesi sabah kahvemi alıp bahçeye çıktım. Güneş henüz tam yükselmemişti. Şezlonglardan birine oturup telefonuma bakarken yan taraftan bir kapının açıldığını duydum.
Başımı çevirdiğimde Karan’ı gördüm. Üzerinde beyaz bir tişört, altında açık renk bir şort vardı. Elinde kahve fincanıyla bahçeye çıkmıştı. Beni görünce başıyla selam verdi.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
Kahvesinden bir yudum aldı. “Dün gece güzel geçti mi?”
“Evet. Senin mekânın da güzeldi.”
“Beğenmene sevindim.”
“Şarkı söyleyenler de iyiydi.”
“Sen de iyiydin.”
Gülümsedim. “Teşekkür ederim.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Karan fincanını hafifçe kaldırdı.
“Bir dahaki sefere yine sahne senin.”
“Bir dahaki sefere bakarız.”
“Ben bekliyor olacağım.”
“İyi kahveler o zaman.”
Gülerek başını salladı. “Sana da.”
Telefonum yeniden titredi. Eylül’den mesaj gelmişti.
Eylül: Günaydın şarkıcı hanım.
Ben: Günaydın.
Eylül: Karan dün gece bana bir şey söyledi.
Kaşlarımı çattım.
Ben: Ne söyledi?
Eylül: Bir dahaki gelişinizde Defne’ye sahneyi hazırlayın, dedi.
Telefonu elimde tutup ekrana baktım. Sonra istemsizce yan bahçeye döndüm. Karan kendi sandalyesine oturmuş, kahvesini içiyordu. Bana baktığını fark edince fincanını hafifçe kaldırdı.
Ben de başımı iki yana sallayıp gülümsedim.
Bu yazın düşündüğümden biraz daha hareketli geçeceği belliydi.
Bölüm etkileşimi
