Bölümler 4Şu an: Bölüm 2: Yan Komşu
- 1 Bölüm 1: Bir Yaz Daha1.389 kelime
- 2 Bölüm 2: Yan Komşu2.015 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Bölüm 3: Deniz2.668 kelime
- 4 Bölüm 4: Gül Kokusu2.930 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah gözlerimi açtığımda odamın içi çoktan güneşle dolmuştu. Perdelerin arasından süzülen ışık yatağımın üzerine düşüyor, dışarıdan gelen martı sesleri de beni yavaş yavaş uyandırıyordu. Birkaç dakika tavana bakıp yatakta kaldım. Dün gece eve döndüğümüzde o kadar yorulmuştum ki üzerimi bile değiştirmeden yatağa uzanmış, telefon elimde uyuyakalmıştım.
Telefonumu yastığımın altından bulup ekranını açtım. Eylül’den gelen mesajları görünce istemsizce gülümsedim. Gece yarısından sonra bile susmamıştı.
Eylül: Günaydın, prenses.
Eylül: Bugün seni erkenden kaldıracağım.
Eylül: Sakın uyuyorum deme.
Eylül: Saat on birde sahildeyiz.
Mesajların saatine baktım. Sonuncusu beş dakika önce gönderilmişti. Yani benim uyanmamı bekliyordu. Ona cevap yazmak yerine telefonumu yatağın üzerine bıraktım ve banyoya geçtim. Yüzümü yıkayıp saçlarımı topladım, ardından üzerime beyaz bir tişört ve kot şort giydim.
Aşağı indiğimde mutfaktan annemin sesi geliyordu. Masanın üzerinde peynir, zeytin, domates ve yeni demlenmiş çay vardı. Babam gazetesini okuyor, Bora ise telefonuna bakarak kahvaltısını yapıyordu. Beni görünce başını kaldırdı.
“Hanımefendi teşrif etti.”
“Senin sabah sabah başka işin yok mu?”
“Var aslında. Ama kardeşimi sinir etmek de günlük sorumluluklarım arasında.”
Sandalyeyi çekip oturdum. Annem önüme bir tabak koyarken saçlarımı eliyle düzeltti. “Bugün ne yapacaksınız bakalım?” diye sordu. Eylül’le sahile gideceğimizi söyledim. Annem başını sallayıp çayından bir yudum aldı.
“Akşam yemeğine geç kalmayın. Bir de güneşin altında saatlerce kalıp yine kızarmayın.”
“Anne, geçen seneki olay bir kere oldu.”
Bora kahkahasını tutamadı. “Bir kere mi? Üç gün boyunca domatese benziyordun.”
Ayağımı masanın altında onun ayağına vurdum. Babam gazetesinin üzerinden bize bakıp gülümsedi. “Bora, kızın rahatını bozma. Sen de Defne, güneş kremini sürmeyi unutma.”
Kahvaltı boyunca ailemin bitmek bilmeyen konuşmalarını dinledim. Babam öğleden sonra şirketten birkaç kişiyle görüşeceğini, annem de evin bazı eksiklerini tamamlamak için merkeze ineceğini anlattı. Bora’nın ise arkadaşlarıyla bir planı vardı. Benim tek derdim Eylül’ün birazdan kapıya dayanacak olmasıydı.
Nitekim kahvaltımı bitirmeme fırsat kalmadan kapı zili çaldı.
“Kesin Eylül,” dedim.
Bora yerinden kalkmadı. “Belki de seni almaya gelen taliplerindir.”
“Bir gün seni gerçekten evden kovacağım.”
Kapıyı açtığımda karşımda tahmin ettiğim gibi Eylül vardı. Üzerinde mavi bir elbise, omzunda hasır çantası ve yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Elindeki soğuk kahveyi bana uzattı.
“Al. Bugün sana katlanabilmek için kendime de bir tane aldım.”
“Ne kadar düşüncelisin.”
“Ben böyleyimdir.”
Çantamı alıp ayakkabılarımı giydim. Anneme seslenerek çıktığımı söyledim, ardından Eylül’le birlikte bahçeye doğru yürüdük. Hava daha sabah olmasına rağmen sıcaktı. Sokaklarda yazlıkçıların telaşı başlamış, bazı evlerin bahçelerinde kahvaltı masaları kurulmuştu.
Eylül koluma girdi. “Dün akşam Mert aradı.”
“Ne istiyormuş?”
“Bugün hep birlikte buluşalım dedi. Selin de gelecekmiş.”
“Olur. Zaten Selin’i uzun zamandır görmedim.”
“Bir de…”
Ona baktım. Bu tonu tanıyordum. Eylül bir şey anlatmadan önce böyle duraksıyorsa mutlaka arkasından başka bir şey çıkardı.
“Ne?”
“Bizim sokağın sonundaki boş villa var ya…”
“Ee?”
“Oraya biri taşınıyormuş.”
Omuz silktim. “İyi, taşınsın.”
“Defne, insan biraz merak eder.”
“Benim merak ettiğim tek şey bugün denize girip giremeyeceğimiz.”
Eylül gözlerini devirdi. “Seninle bir şey konuşmak gerçekten çok zor.”
Sahile vardığımızda şezlonglarımızı her zamanki yere bıraktık. Deniz sakindi. Hafif bir rüzgâr saçlarımı yüzüme doğru savururken güneş gözlüğümü taktım. Eylül çantasından güneş kremini çıkarıp bana uzattı.
“Annenin tembihlerini yerine getirelim.”
“Sen de mi başladın?”
“Ben annenin tarafındayım.”
Güneş kremini sürüp havluma uzandım. Bir süre kitap okudum, sonra Eylül’ün ısrarıyla denize girdik. Suyun serinliği bütün uykumu aldı. Birbirimize su sıçrata sıçrata kıyıya kadar yüzdük. Eylül, saçlarını geriye atıp bana baktığında yüzündeki gülümsemeden yine bir şey planladığını anladım.
“Akşam Alaçatı’ya gidelim mi?”
“Olur.”
“Yemek yeriz, sonra biraz dolaşırız. Mert de gelecek.”
“Selin de mi?”
“Tabii. Hatta Mert, Karan’ı da çağıracağını söyledi.”
“Kim o?”
Eylül şaşkınlıkla bana döndü. “Karan mı?”
“Ne bileyim, tanımıyorum.”
“Selin’in ağabeyi. Geçen yaz birkaç kez görmüştün.”
Hatırlamaya çalıştım ama aklıma belirgin bir yüz gelmedi. Selin’in ağabeyi olduğunu biliyordum, hatta bir iki kez aynı ortamda bulunmuş olabilirdik. Fakat benim için o kadar sıradan bir tanışıklıktı ki üzerinde durmaya gerek görmemiştim.
“Hatırlamıyorum.”
Eylül güldü. “Sen zaten kimseyi hatırlamıyorsun.”
“Hatırlamam gereken insanları hatırlıyorum.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
Konuyu kapatıp yeniden denize girdim. Akşam için plan yapmıştık ve benim tek istediğim güzel bir gün geçirmekteydi. Kimin geleceğiyle, kimin gelmeyeceğiyle ilgilenmiyordum.
Öğleden sonra eve döndüğümüzde annem bahçedeki şezlonglardan birine uzanmış kitap okuyordu. Babam henüz gelmemişti. Bora ise mutfaktan bir şeyler alıp salona geçmiş, televizyonun karşısına yerleşmişti.
“Yemek var mı?” diye sordum.
Bora elindeki sandviçten bir ısırık aldı. “Var. Ama senin için ayırmadım.”
“Çok komiksin.”
“Teşekkür ederim.”
Mutfağa geçip kendime bir şeyler hazırladım. Annem de biraz sonra içeri girdi. Akşam Alaçatı’ya gideceğimi söyleyince başını salladı. “Çok geç kalmayın. Baban da gelince beraber yemek yeriz sanmıştım ama arkadaşlarıyla dışarı çıkacakmış.”
“Biz de dışarıda yeriz zaten.”
Annem gülümsedi. “Peki, güzelim. Eğlenin.”
Yukarı çıkıp duş aldım. Saçlarımı kuruttuktan sonra açık bıraktım ve dolabımın karşısına geçtim. Ne giyeceğime karar vermem her zamanki gibi beklediğimden uzun sürdü. Sonunda açık renkli, ince askılı bir bluzla beyaz bir etek seçtim. Küçük çantamı hazırlayıp aynanın karşısında küpelerimi taktım.
Telefonum titredi.
Eylül: Hazır mısın?
Ben: Beş dakikaya.
Eylül: Senin beş dakikan yarım saat sürüyor.
Ben: O zaman bekle.
Eylül: Aşağıdayım.
Gülerek çantamı aldım. Merdivenlerden inerken Bora salondan seslendi.
“Bu saatte nereye?”
“Alaçatı’ya.”
“Kimlerle?”
“Eylül, Mert, Selin.”
Bora başını koltuğun arkasından uzattı. “Selin’in ağabeyi de geliyor mu?”
Bir an durdum. “Galiba.”
“İyi çocuk.”
Kaşlarımı çattım. “Sen nereden tanıyorsun?”
“Tanıyorum işte.”
“Sen herkesi tanıyorsun zaten.”
Bora gülerek yeniden televizyona döndü. Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi. “Telefonunu açık tut!”
“Tamam, baba!”
Arabaya bindiğimde Eylül beni baştan aşağı süzdü. “Güzel olmuşsun.”
“Sen de.”
“Ben zaten her zaman güzelim.”
“Alçak gönüllülüğün gözlerimi yaşartıyor.”
Kahkahalarımız arabanın içinde yankılandı. Alaçatı’ya doğru ilerlerken yol boyunca açık camlardan içeri tuzlu deniz havası doluyordu. Sokaklar akşam kalabalığına hazırlanıyordu. Restoranların önüne masalar çıkarılmış, begonvillerin altındaki ışıklar birer birer yanmaya başlamıştı.
Buluşacağımız yere geldiğimizde Mert’i kapının önünde gördük. Bizi fark edince iki kolunu yana açtı.
“Sonunda! Sizi beklerken yaşlandım.”
Eylül arabadan iner inmez ona baktı. “Sen zaten doğuştan yaşlısın.”
Mert elini kalbine götürdü. “İlk günden yine başladın.”
“Sen başlatıyorsun.”
“Ben ne yaptım?”
“Şu an bile konuşuyorsun.”
Mert bana dönüp yardım ister gibi baktı. “Defne, sen söyle. Bu kızın bana karşı bir problemi var.”
“Ben karışmıyorum. Kendi aranızda çözün.”
“İşte gerçek dost.”
Eylül koluma girip beni restorana doğru çekti. İçeri girdiğimizde Selin’i masada otururken gördüm. Bizi görünce ayağa kalkıp sarıldı. Uzun zamandır görüşmemiştik ve onu gerçekten özlemiştim.
“Sonunda geldiniz,” dedi.
“Suçlu Mert. Bizi kapıda bekletip durdu.”
Mert arkamızdan geldi. “Ben olmasam hâlâ evde hazırlanıyor olurlardı.”
Masaya oturduk. Bir süre Selin’le konuştuk. Üniversiteden, yaz planlarından ve geçen kış yaşadığımız saçma olaylardan bahsettik. Eylül her zamanki gibi konuşmanın büyük kısmını üstlenmişti. Mert de arada laf atarak onu sinirlendirmekten geri kalmıyordu.
Siparişlerimizi verdikten sonra Selin telefonuna baktı. “Karan da geliyormuş. Birazdan burada olur.”
Mert başını salladı. “Restorandan çıkması biraz uzun sürdü. Babası bir şeylerle uğraştırmış.”
“Yine mi?” diye sordu Selin.
“Ne yapalım, aile işi.”
Karan ismini duyduğumda sahilde Eylül’le yaptığımız konuşma aklıma geldi. Selin’in ağabeyi. Hakkında bildiğim tek şey buydu. Telefonumla ilgilenirken masadaki konuşmayı dinlemeye devam ettim.
Bir süre sonra kapının önünde bir hareketlilik oldu. Mert başını kaldırıp elini havaya kaldırdı.
“Buradayız!”
Bakışlarım istemsizce kapıya döndü.
İçeri giren adam önce Mert’e baktı, sonra masaya doğru yürüdü. Üzerinde koyu renkli keten bir gömlek vardı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Koyu saçları dağınık duruyor, yüzündeki kısa sakal ona olduğundan biraz daha olgun bir hava veriyordu. Bileğindeki saat ve kolunun bir kısmından görünen dövmeler dikkatimi çekti.
Selin ayağa kalktı.
“Sonunda geldin.”
Karan kardeşine sarılıp yanağından öptü. Ardından Mert’le selamlaştı. Eylül’e kısa bir merhaba dedikten sonra bakışları bana çevrildi.
“Defne, değil mi?”
Başımı hafifçe salladım. “Evet.”
“Ben Karan.”
“Memnun oldum.”
Elini uzattı. Tokalaştık. Sesi sakindi, yüzünde de hafif bir gülümseme vardı. Sonra boş sandalyeye geçip oturdu. Ben de yeniden önüme döndüm. Açıkçası bu kadar. Yeni biriyle tanışmıştım, hepsi buydu.
Mert garsona seslenirken Karan masadakilere dönüp gününün nasıl geçtiğini sordu. Selin hemen anlatmaya başladı. Birkaç dakika sonra konu, Karan’ın ailesinin işlettiği restorana geldi.
“Bu yaz yine bütün yazını orada mı geçireceksin?” diye sordu Selin.
Karan omuz silkti. “Öyle görünüyor.”
“Biraz kendine de vakit ayırsan?”
“Sen benim yerime çalışırsan ayırırım.”
“Benim başka işlerim var.”
Mert araya girdi. “Ben çalışabilirim.”
Karan ona baktı. “Sen geçen yaz üç gün dayanabildin.”
“Çalışma şartları ağırdı.”
“Sabah dokuzda gelmeni istemiştim.”
“İşte tam olarak bundan bahsediyorum.”
Hepimiz güldük. Karan da başını iki yana sallayıp Mert’in önündeki ekmek sepetini kendine çekti. Aralarında uzun zamandır devam eden bir arkadaşlık olduğu belliydi. Birbirlerinin ne söyleyeceğini önceden tahmin ediyor, en küçük fırsatta birbirlerine takılıyorlardı.
Yemekler geldiğinde sohbet biraz daha hareketlendi. Eylül, Karan’a geçen yaz yaptığı bir tatil planını anlattı. Mert sürekli araya girip hikâyeyi kendi istediği gibi değiştirdi. Selin de kardeşinin bazı ayrıntıları atladığını söyleyerek onu düzeltti.
Ben daha çok onları dinlemekle yetindim. Arada konuşmaya katılıyor, güldüğümde başımı öne eğiyordum. Karan birkaç kez bana da soru sordu. Hangi üniversitede okuduğumu, yazın ne kadar kalacağımı merak etti.
“Okul açılana kadar buradayım,” dedim. “Sonra İstanbul’a döneceğim.”
“İstanbul’da mı okuyorsun?”
“Evet. Çocuk gelişimi.”
Başını salladı. “Güzel bölüm.”
“Sen ne yapıyorsun?” diye sordum.
“Babamla birlikte restoranı işletiyoruz. Alaçatı’da.”
“Yani yazın tatil yapmıyorsun.”
“Benim tatilim kışın.”
Mert hemen araya girdi. “Kışın da çalışıyor. Bu adamın tatil anlayışı yok.”
Karan ona baktı. “Senin gibi bütün gün gezemiyoruz.”
“Benim de kendime göre sorumluluklarım var.”
Eylül kahkaha attı. “Senin tek sorumluluğun insanları sinir etmek.”
Mert itiraz edecek gibi oldu ama Selin ondan önce konuştu. “Bence doğru söylüyor.”
Akşam ilerledikçe restoranın çevresi kalabalıklaştı. Masamıza gelen tatlıları paylaşırken Eylül, gece biraz yürümek istediğini söyledi. Hepimiz hesabı ödedikten sonra dışarı çıktık. Alaçatı sokaklarında yan yana yürümeye başladık. Renkli kapılar, taş evler ve küçük dükkânların önündeki ışıklar her zamanki gibi güzeldi.
Eylül ve Mert birkaç adım önden gidiyordu. Bir şey hakkında tartışıyorlardı ama ikisinin de neye itiraz ettiğini anlamak mümkün değildi. Selin telefonuyla ilgilenirken ben de vitrinlere bakıyordum.
Karan yanıma yaklaştı.
“Çeşme’de ne kadar zamandır kalıyorsun?”
“Çocukluğumdan beri her yaz geliyoruz. Yazlığımız burada.”
“Demek buraları iyi biliyorsun.”
“Fena sayılmam.”
“Ben de öyle düşünmüştüm.”
Ona dönüp baktım. “Neden?”
“Az önce restoranda herkesin konuştuğu yerleri biliyordun. Bir de Eylül’le sürekli buradan bahsediyordunuz.”
Gülümsedim. “Eylül benden daha iyi bilir. O burada yaşasa bütün esnafla arkadaş olur.”
Karan güldü. “Mert de öyle. İki gün uğramadığı yer kalmaz.”
Önümüzde yürüyen Mert, arkasını dönüp seslendi. “Benim hakkımda konuştuğunuzu hissediyorum.”
“İyi hissediyorsun,” dedi Karan.
Mert yeniden önüne döndü. Eylül de onunla dalga geçmeye devam etti.
Bir süre sonra küçük bir dondurmacının önünde durduk. Herkes birer dondurma aldı. Ben limonlu tercih ettim. Karan çikolatalı alırken bana bakıp kaşlarını kaldırdı.
“Limonlu mu?”
“Evet.”
“Bu sıcakta en mantıklı tercih.”
“Sen de çikolatalı almışsın.”
“Ben kendi kararlarımın arkasındayım.”
“Ben de.”
Gülümseyerek önüne döndü. Bu kadar kısa bir konuşmanın ardından yeniden arkadaşlarımızın yanına geçtik. Eylül dondurmasını bitirirken yarın için deniz planı yapmaya başladı.
“Sabah erken gidelim. Bu sefer geç kalmak yok.”
Mert hemen itiraz etti. “Ben erken kalkamam.”
“Kimse sana sormadı.”
“Ben de gelmek istemiyorum zaten.”
Karan dondurma külahını çöp kutusuna attı. “Ben sabah restorana uğrayacağım. Sonra gelebilirim.”
Selin ona döndü. “Gerçekten gelecek misin?”
“İşimi halledersem.”
Eylül sevinçle ellerini birbirine vurdu. “Tamamdır, o zaman yarın hep birlikteyiz.”
Eve dönme vakti geldiğinde saat epey ilerlemişti. Eylül’le arabaya doğru yürürken diğerleriyle vedalaştık. Selin bana sarıldı, yarın görüşmek üzere sözleştik. Karan da başıyla selam verdi.
“İyi geceler, Defne.”
“İyi geceler.”
Arabaya bindiğimde Eylül hemen bana döndü. Yüzünde yine o tanıdık ifade vardı.
“Ne?”
“Hiç.”
“Eylül.”
“Ne var? Bir şey demedim.”
“Yüzün konuşuyor.”
Kahkaha attı. “Karan nasıl?”
Başımı koltuğa yasladım. “Nasıl olacak? Normal.”
“Normal mi?”
“Evet, normal. Tanıştık, konuştuk. Hepsi bu.”
“Ben de bir şey demedim zaten.”
“Demene gerek yok. Seni tanıyorum.”
Eylül gülerek arabayı çalıştırdı. Yol boyunca başka şeylerden konuştuk. Eve vardığımızda beni kapıda bıraktıktan sonra kendi evine geçti. Ben de sessizce içeri girdim. Salondaki ışık hâlâ yanıyordu. Bora koltukta oturmuş, telefonuyla ilgileniyordu.
“Geç kaldın.”
“On iki bile olmadı.”
“Benim için geç.”
“Sen benim babam değilsin.”
Bora gülümsedi. “Neyse ki.”
Yukarı çıkıp üzerimi değiştirdim. Saçlarımı tarayıp yatağa uzandım. Telefonumda gün içinde çektiğim fotoğraflara baktım. Sahilden birkaç kare, Eylül’ün habersiz çektiğim fotoğrafları, Alaçatı sokakları ve masada çekildiğimiz bir grup fotoğrafı vardı.
Fotoğrafların arasında biraz ilerleyince Karan’ın da göründüğü bir kareye denk geldim. Mert bir şey anlatırken gülüyordu. Fotoğrafı büyütüp baktım, sonra hiçbir şey düşünmeden galeriden çıktım.
Telefonumu komodinin üzerine bıraktım.
Ertesi sabah yine sahile gidecektik. Eylül erkenden kalkmam için beni arayacağını söylemişti. Bu yüzden alarmımı kurup gözlerimi kapattım.
O sırada sokağın karşısındaki evde, henüz tanımadığım bir hayatın telaşı başlamıştı.
Çünkü boş duran yan villanın kapısının önüne ilk eşyalar bırakılmıştı.
Ve ben, ertesi sabah kahvemi almak için bahçeye çıktığımda yeni komşularımla karşılaşacağımı henüz bilmiyordum.
Yaz daha yeni başlıyordu.
Bölüm etkileşimi
